"Kuralsız yapılaşmayı engelleyerek kentin afetlere karşı kırılganlığını azaltmak zorundayız"
Altın Saatler’de Gürhan Ertür, Elvan Cantekin, Nazan Cömert ve Muzaffer Tunçağ, konukları İnşaat Mühendisi ve Su Politikaları Uzmanı Dursun Yıldız ile İstanbul’da yaşanan sel felaketinin nedenlerini, iklim krizinin etkilerini, plansız kentleşmenin yarattığı riskleri ve taşkınlara karşı bütünleşik su yönetimi ile kurumsal koordinasyonun önemini ele alıyorlar.
Gürhan Ertür: Apaçık Radyo’da Altın Saatler programındayız. Bugünkü programı Elvan Cantekin, Nazan Cömert ve ben Gürhan Ertür birlikte sunuyoruz. Teknik masada ise Salih Uzuner sesimizi sizlere ulaştırıyor. Bugünkü programımızın destekçisi değerli dostumuz Selçuk Öz’e de teşekkürlerimizi iletiyoruz.
Efendim, bugünkü programımızın konusu ve konuğumuz hakkında bilgi vermek istiyorum. İstanbul’da geçen hafta meydana gelen seller sonucunda kentteki can kaybı yediye yükseldi. Komşu il Kocaeli ile birlikte bölge genelindeki toplam can kaybı ise 10 olarak açıklandı. Yaralananların kesin sayısına ulaşmak hâlâ mümkün değil. Sel ve su taşkınları kentte büyük hasara neden oldu.
Altın Saatler programında konuğumuz İnşaat Mühendisi ve Su Politikaları Uzmanı Dursun Yıldız ile yaşananları, nedenlerini ve çözüm önerilerini konuşacağız.
Dursun Bey, programımıza hoşgeldiniz efendim.
Dursun Yıldız: Merhaba Gürhan Bey. Teşekkür ederim, hoşbuldum.
G.E.: Elvan Cantekin, Nazan Cömert, sizler de programa hoşgeldiniz.
Konuğumuzu tanıtayım: İstanbul Teknik Üniversitesi mezunu. Devlet Su İşleri’nde, büyük bölümü yönetici olarak çeşitli daire başkanlıklarında olmak üzere 25 yıl görev yaptı. Amerika Birleşik Devletleri ve Hollanda’da lisans sonrası eğitim aldı. Hacettepe Üniversitesi’nde hidropolitik alanında lisansüstü eğitimini tamamladı. Çeşitli üniversitelerde ders verdi. İnşaat Mühendisleri Odası ve Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği’nde yöneticilik yaptı.
Türkiye Ziraatçılar Derneği, Türkiye Sulama Kooperatifleri Merkez Birliği ve Çekmeköy Rotary Kulübü’nün başarı ve meslekte üstün hizmet ödüllerini aldı. 15 kitabı ve çok sayıda ulusal ve uluslararası yayını var.
TEMA’nın Bilim Kurulu üyesi, Su Politikaları Derneği’nin kurucu başkanı ve Uluslararası Su Yönetimi ve Diplomasisi Dergisi’nin editörü. Hâlen su ve enerji alanında faaliyet gösteren kendi müşavirlik ve mühendislik firmasını yönetiyor. supolitikalaridernegi.org adresinden de çalışmalarına ilişkin bütün bilgilere ulaşmak mümkün.
Evet, tekrar hoşgeldiniz efendim. Hemen ilk soruyla başlamak istiyorum: İstanbul’daki sel ve aşırı yağışlarla ilgili konuşmalarınızdan birinde, “Aşırı yağışlar taşkını tetikler, çarpık kentleşme afete dönüştürür” diyorsunuz.
İstanbul, son 41 yılın en büyük yağış rekorlarından birini kırdı. Bu felakette doğanın, iklim krizinin ve insan eliyle yapılan planlama hatalarının payı konusunda neler söylemek istersiniz?
D.Y.: Teşekkür ederim Gürhan Bey. Öncelikle İstanbul’a geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Ancak bundan sonra aynı şeyleri yeniden yaşama riskimizin çok yüksek olduğunu, risklerin giderek arttığını da belirtmek istiyorum. Neden? Biraz önce sözünü ettiğiniz İstanbul’daki yağış, gerçekten son 40-50 yılın en yoğun ve etkili yağışı olarak tespit edildi. Öyle açıklandı. Ancak bu, bilim insanlarının beklemediği bir şey değil.
Birçok bilim insanı, bizim de bağlantıda olduğumuz, sürekli görüşlerine başvurduğumuz iklim bilimciler ve dünyada takip ettiğimiz Dünya Meteoroloji Örgütü gibi kurumlar, bundan sonra bu tür olağan dışı meteorolojik olayların ve belirsizliklerin artacağı bir döneme girdiğimizi açıkça ifade ediyorlar. Planların, programların ve çalışmaların buna göre yürütülmesi, geçmişte yapılan çalışmaların da bu doğrultuda yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini belirtiyorlar. Bizim bilim insanlarımız da yaptıkları çalışmalar sonucunda bu belirsizliklerin artacağından eminler. Gelecekteki riskleri geçmişte hazırladığımız planlarla azaltamayacağımızı belirterek bizlere yeni görevler çıkarıyorlar.
İşte bu anlamda İstanbul da önündeki yeni görevlere hazırlanmak zorunda. Bildiğiniz gibi İstanbul’un tek riski taşkın değil. En büyük risklerinden biri de deprem. İstanbul’un deprem, taşkın ve kuraklık risklerine hazırlanmak için önünde çok fazla zamanı yok. Bu nedenle yapılması gereken çalışmaların bir plan, program ve strateji çerçevesinde hızla ele alınması, artık zaman kaybedilmemesi gerekiyor.
Sizler de takip ediyorsunuzdur. Son zamanlarda birçok ulusal ve uluslararası toplantıda iklim değişikliğinin etkileri ve artan riskler ele alındığında, artık “Ne yapacağız?” sorusundan çok, “En kısa sürede nasıl eyleme geçeceğiz?” sorusu öne çıkıyor. Taahhütlerde bulunmanın veya sorunları açıklamanın ötesinde, uygulamayı nasıl gerçekleştireceğimiz ve bu riskleri nasıl yöneteceğimiz tartışılıyor.
Bizde de aynı yaklaşımın benimsenmesi gerekiyor. Bunu neden söylüyorum? Çünkü bana da sık sık “Bir planımız, programımız var mı?” diye soruluyor. Genellikle cevabım evet oluyor. Planlar ve programlar hazırlanıyor ancak bunların uygulanması konusunda büyük sorunlar var. Maalesef istediğimiz şekilde hayata geçirilemiyorlar. İşte uygulamanın önündeki engellerin aşılmasına yönelik çalışmalara acilen ihtiyaç var. Nedir bu engeller? Ekonomik, kurumsal, politik, sosyal veya başka nedenlerden kaynaklanan engeller olabilir.
Konuşmamın bu bölümünü bir örnekle tamamlayayım. Aklınıza şöyle bir soru gelebilir: Şehir sellerinin ve taşkınların oluşmasını önlemek veya yol açtıkları zararları en aza indirmek için herhangi bir plan yaptık mı? Cevabım evet. Size en az dört plan sayabilirim: Öncelikle Ulusal Su Planı var. Ardından Su Yönetimi Genel Müdürlüğü’nün Marmara Havzası için hazırladığı taşkın yönetim planları bulunuyor. Bunun dışında AFAD’ın İstanbul için hazırladığı İl Afet Risk Azaltma Planı var. Bunların hepsini takip ediyoruz. Yine AFAD’ın 2024 yılında hazırladığı İstanbul İl Afet Müdahale Planı bulunuyor. Bütün bunların yanı sıra İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi Genel Müdürlüğü’nün, yani İSKİ’nin hazırladığı master planlar var.
Peki, DSİ hiçbir şey yapmıyor mu? Elbette yapıyor. Taşkınlar görev ve yetki alanı içerisinde olduğu için DSİ de taşkın tehlike alanlarının belirlenmesine yönelik çalışmalar yürütüyor. Büyükşehirler için bu çalışmaları gerçekleştiriyor. Çünkü alınması gereken önlemler konusunda mevzuat gereği çeşitli sorumlulukları bulunuyor. Peki, bu kadar plan varken uygulamaya geçiş konusunda önümüzde hangi engeller var? İşte belki de bunları biraz daha açarak konuyu yalnızca dönemsel olarak tartışıp sonra unutmanın önüne geçmemiz gerekiyor diye düşünüyorum.
Elvan Cantekin: Dursun Bey, bu arada planların ötesinde birtakım yatırımlar da var diye biliyorum. Dünya Bankası kredisiyle dere yataklarında yürütülen çalışmalar var. Belediyenin kendi kaynaklarıyla gerçekleştirdiği çalışmalar var. Merkezi hükümete bağlı kamu kuruluşlarının yaptığı çalışmalar da var.
Bunlarla bir gelişme sağlanamadı mı? Şu anda konuşmamıza konu olan bölge, çok uzun yıllardır bu tür taşkınları yaşayan ve zarar gören bir bölge. Burada daha önce herhangi bir çalışma yapılmamış mıydı?
D.Y.: Yani şöyle, çok doğru. Şimdi yapılan çalışmaları bölgesel olarak ele alıyorsunuz. Mesela Ayamama Deresi, Ayazağa Deresi, Cendere Deresi... Öncelikle bu derelerin etrafını dolduruyor, taşkın yataklarını imara açıyorsunuz. Daha sonra çalışmalar yapmaya başladığınızda karşınıza çıkan ilk sorun ne oluyor? Hepimizin bildiği gibi, derenin taşkın yatağında serbestçe akabilmesini sağlayacak önlemler almak. Ama bu önlemleri, sizin sözünü ettiğiniz Dünya Bankası kredileri ve diğer kaynaklarla ancak kısmen alabiliyorsunuz. Çünkü bir taraftan başka bir derenin çevresi veya bir su havzası yine imara açılıyor ve plansız bir şekilde yeni riskler oluşturuluyor.
Ne demek istiyorum? Yaptığımız çalışmalar bölgesel ve yerel düzeyde kalıyor. O bölgedeki riski de ancak kısmen azaltabiliyor. Neden? Çünkü İstanbul’da yapılaşma yoğunluğu, altyapı kapasitesini büyük ölçüde aşacak şekilde artıyor. İkisi arasında ciddi bir uyumsuzluk var. Siz altyapıda kanalları genişletiyor, menfezleri açıyor ve benzeri çalışmalar yapıyorsunuz. Ama diğer taraftan İstanbul’un şehirleşme planlarıyla ne yapıyorsunuz, biliyor musunuz?
Anadolu yakasından bir örnek vereyim: E80 ve D100 yolları yapıldı. Bu yollar vadileri ve drenaj sistemlerini enlemesine geçti. Daha sonra bu yollara bağlantı yolları yapıldı. Bağlantı yolları için de genellikle vadi tabanları tercih edildi. Sonuç ne oldu? Vadi tabanlarına yapılan bağlantı yolları, yüzeysel akışı engelleyen, akışa geçen su miktarını artıran ve drenaj kanalları gibi çalışan yapılara dönüştü. Şimdi bu da bir altyapı. Büyük ihtimalle bunun için de kredi alınmıştır. Ama taşkınların önlenmesine yönelik bir altyapı değil. Tam tersine, olağan dışı yağışlarda drenaj kanalları gibi çalışarak taşkın riskini ve zararlarını artıran bir altyapı. O zaman planlama anlayışını, bölgesel uygulamaları ve bu uygulamalarda ortaya çıkabilecek sorunları önceden değerlendirmek gerekiyor.
Mesela İstanbul’da, İSKİ’nin verilerine göre yaklaşık 5.300 küsur kilometrelik akarsu ağı var. İl Afet Risk Azaltma Planı’nda ise bu uzunluk yaklaşık 2.500 kilometre olarak geçiyor. Aradaki fark, yan derelerin hesaba katılıp katılmamasından kaynaklanıyor olabilir. Şimdi bu kadar uzun bir akarsu ağını, yan kollarıyla birlikte kontrol altına almak için ne yapıyoruz? Biraz önce sözünü ettiğiniz gibi, gerek kendi bütçemizle gerekse aldığımız desteklerle dereleri kontrol altına almaya ve ıslah etmeye çalışıyoruz. Teknik adı bu.
Peki, yaptığımız çalışmalarla bu dereler gerçekten ıslah mı oluyor, yoksa ileride daha büyük sorunlar yaratabilecek, yeniden müdahale edilmesi gereken risk alanlarına mı dönüşüyor? İkincisi oluyor. Neden, biliyor musunuz? Siz dereyi beton bir yatak içerisine alıp doğayla bağlantısını kestiğiniz zaman, elbette belirli bir alanı korumak için yaptığınız bu müdahale size kısmen fayda sağlıyor. Ama diğer taraftan yeni sorunlar da üretiyor. Derenin doğayla ilişkisi kesildiğinde, düşen yağışın, özellikle de giderek artan yağışların daha büyük bir bölümü yüzeysel akışa geçiyor ve hemen çevresinde yapılaşmaya izin verdiğiniz alanları su basıyor. Yıllardır gördüğümüz gibi bu olay sürekli tekrarlanıyor. Siz bu ıslah çalışmaları için krediler kullanıyor, mühendislik çözümleri geliştiriyorsunuz. Ama bakın, sorun yalnızca dereyi betonla kaplamak değil. Islah çalışmaları sırasında başka problemler de yaratıyoruz.
Mesela son taşkında televizyon ekranlarında gördüğümüz bir olay vardı. Hatırlar mısınız? Büyük ihtimalle Cendere üzerindeydi. Bir köprü geçişi tamamen tıkanmıştı. Yukarı havzadan gelen kütükler ve akarsuyun taşıdığı büyük malzemeler köprüyü tıkamış, o yapı taşkın sularını çevreye yönlendiren ve yayan bir hâle gelmişti. Bütün bunlar, dere yataklarının imara açılması, ıslah çalışmalarında akarsuların 90 derecelik dönüşlerle yönlendirilmeye çalışılması gibi mühendislik hatalarıyla birleşiyor. Bunlar işin esası olmasa da öncelikle ele alınması gereken sorunlar.
Bunun dışında menfez ve köprü gibi geçişlerin taşkın sırasında daralmasını veya tıkanmasını önlemek gerekiyor. Bu konularda yapılan hatalar, iklim değişikliğinin etkisiyle daha sık ve şiddetli hâle gelen yağışlar sonucunda çok daha büyük faturalarla karşımıza çıkıyor. Peki, bütün bunların bir planlama çerçevesinde değerlendirilip mühendislik çözümleriyle sonuçlandırılması mümkün değil mi? Hayır, değil.
Bu cevabım biraz aykırı gelebilir ama İstanbul’un sel ve taşkın güvenliği artık yalnızca dere ıslahı, yağmur suyu kanalları, yağmur suyu toplama ve iletme sistemleri yapılarak çözülebilecek bir durumun ötesine geçmiş durumda. Neden? Çünkü bir taraftan bu önlemleri alırken diğer taraftan İstanbul nüfusunun 1990’dan bugüne iki katına çıkmasının yarattığı sorunlara yönelik yeterli önlem almıyorsunuz. Alamazsınız da diyebilirsiniz. Ama öyleyse bu nüfusun uygun alanlarda iskân edilmesine yönelik planlama çalışmaları yapmanız gerekiyor. Onu da yapamıyoruz. Orada da birtakım sorunlar yaşıyoruz. Dolayısıyla alınacak önlemleri daha baştan plansızlığa mahkûm etmiş oluyoruz.
Peki, bu konuda yapılması gerekenlere ilişkin önerilerimiz yok mu? Elbette var. İstanbul için artık bütünleşik kentsel taşkın riski yönetimi anlayışına ihtiyacımız var. Aynı şeyi kuraklık için de söylüyoruz. İstanbul gibi nüfusu 35 yılda iki katına çıkmış, 5.000 küsur kilometrekarelik alana yayılmış, tarihsel mirası ve geçmişiyle bizim için çok önemli olan, aynı zamanda taşkın ve deprem riskleri taşıyan bir kentte sorunları tekil ve bölgesel müdahalelerle çözmeye çalışmak yerine daha kapsamlı bir yaklaşımla ele almak gerekiyor. Bütünleşik bir risk yönetimi anlayışını benimsemekte fayda var. Bu, yalnızca mevcut kurumların yapabileceği bir iş de değil Gürhan Bey. Hâlihazırdaki kurumsal yapımızla bu çalışmaların ne yeterince planlanabileceğini ne de siyasi iradenin desteğiyle etkili biçimde uygulanabileceğini düşünüyorum. Çünkü işin içerisinde İstanbul’un yarattığı arazi rantı da var. Yapılaşma yoğunluğu, büyük konut projeleri ve kentsel dönüşümle ortaya çıkan yeni yapı yoğunluğu, beraberinde ciddi bir rant oluşturuyor.
Bütün bunları ancak çok net bir siyasi iradeyle, planları uygulayabilecek güçlü bir kurumsal kapasiteyle yönetebilirsiniz. Tabii bunun için yetişmiş insan gücüne de ihtiyaç var.
E.C.: Şimdi Dursun Bey, şöyle bir durum var: İstanbul’daki sel felaketinin ortaya çıkmasında birkaç etkenden bahsettik. Birincisi, iklim krizi nedeniyle şiddetlenen yağışlar. Yani tehlike boyutunda bir artış söz konusu. İkincisi, yaratılan kırılganlıklar. Sizin de söylediğiniz gibi plansız yerleşim, nehir yataklarında yapılaşma, yanlış mühendislik uygulamaları nedeniyle nehirlerde bir tür bariyer oluşması ve bunların yarattığı kırılganlıklar. Bir de nüfus artışı nedeniyle aslında yerleşime açılmaması gereken alanlarda yerleşim baskısı var. Bu nedenle hem insanlar hem de varlıklar bu tür tehlikelere daha fazla maruz kalıyor.
Sizce bu felaketin bu boyutlara ulaşmasında hangi etken daha ön planda? Çözüme ulaşmak için öncelikle hangi alanlara ağırlık vermemiz gerekiyor?
D.Y.: Çözüm için öncelikle çözümün tanımında çok dikkatli davranmanız gerekir. Kök nedenler üzerinden mi çözüme gideceksiniz, yoksa sonuçlar üzerinden mi? İkisi birden gündemimizdeyse kısa, orta ve uzun vadeli planlar yapmamız gerekiyor. O zaman çözümleri belirli bir sıra içerisinde sıralayabilirim.
Öncelikle stratejik olarak, biraz önce sözünü ettiğim gibi, İstanbul’un afet risklerini azaltmaya yönelik planları uygulanabilir hâle getirecek yeni bir bakış açısına ihtiyacımız var. Planlar yapıldıktan sonra uygulanmalarının önündeki engelleri ortadan kaldırabilecek, planlama ve uygulamayı birlikte ele alan yenilikçi bir yaklaşım benimsememiz gerekiyor. Bu birlikteliği de afetlerden etkilenecek kesimlerle çözüm sürecine katkı sağlayacak kesimlerin bir araya gelmesi olarak tanımlıyorum.
Bu bakış açısından hareketle, hazırladığımız planların uygulanmasına yönelik yeni bir kurumsal yapılanmaya ihtiyaç var. Bu yapı yalnızca teknik açıdan değil, yasal ve yönetsel açıdan da etkin olmalı. Uygulama kapasitesi yüksek, koordinasyonu güçlü bir kurumsal yapı oluşturulmalı. Dolayısıyla planların uygulanmasına yönelik yeni bir kurumsal yapılanma ihtiyacı ortaya çıkıyor. Uygulamada karşılaştığımız engellerin aşılması için de siyasi iradenin desteğine ihtiyacımız var.
Sorunun çözümüne ilişkin bu yaklaşımı belirledikten sonra somut çözümler geliştirebiliriz. Kurumlarımızı kısa, orta ve uzun vadeli planları uygulayabilecek şekilde ekonomik, finansal, teknik ve denetim açısından yeniden yapılandırabiliriz. Yeniden yapılandırmadan kastım, bazı kurumlarımızın eksik olması değil. Kurumlar arasındaki koordinasyonsuzluğun yarattığı çatışmaları ortadan kaldırmamız gerekiyor. Çünkü bakın, suyla ilgili yaklaşık yedi bakanlık doğrudan, dört-beş bakanlık da dolaylı olarak işin içerisinde. On bir bakanlığın bir araya gelerek Ulusal Su Kurulu’nda kararlar aldığı bir yapıdan bahsediyoruz. Bunun İstanbul’a yansıması da kurumsal ölçekte benzer şekilde oluyor.
Daha anlaşılır bir örnek vereyim: İSKİ Genel Müdürlüğü ile DSİ Bölge Müdürlüğü arasında koordinasyonsuzluk olmamalı. Bunu önleyecek bir anlayışa ihtiyacımız var. Peki, böyle bir koordinasyonsuzluk var mı diye sorabilirsiniz. Maalesef var.
Mesela yağmur suyunun toplanması ve uzaklaştırılması kimin görevi? Buna net bir şekilde tek bir kurumun görevi diye cevap veremiyoruz. Birçok yerde ilçe belediyelerinin görevi olarak ele alınıyor ve çalışmalar yapılıyor. Daha sonra Danıştay denetiminde sorunlar ortaya çıkıyor. Büyükşehir belediyeleri ve su ve kanalizasyon idareleri bu işe müdahil olduğunda da çeşitli sorunlar yaşanıyor.
Bakın, yağmur suyunun toplanması ve uzaklaştırılması konusunda yerel ölçekte yaşanan yetki karmaşası bile birçok çalışmanın uygulanmasının önünde engel oluşturuyor. Bu konulara net bir şekilde yaklaşabilirsek ne yapmamız gerektiğini bilir, eksiklikleri ve düzeltilmesi gereken noktaları daha kolay görebiliriz. Nitekim bu eksiklikler artık görüldü. Biz de bunu çok dile getirdik. Su Kanunu Taslağı’nda düzeltilmeye çalışıldı. Taslakta, bu görevin büyükşehirlerde doğrudan su ve kanalizasyon idarelerine ait olduğu açıkça ifade edildi. Ancak kanun henüz taslak aşamasında olduğu için yetki karmaşası diğer illerde de devam ediyor. Dolayısıyla sorunuza daha net cevap verecek olursam, öncelikle bu işin nasıl çözüleceğine ilişkin yeni bir anlayış geliştirmemiz gerekiyor. Ardından bu anlayış doğrultusunda kurumsal yapıyı yeniden düzenlemeli, mevcut planlama ve uygulama yaklaşımını gözden geçirerek süreci başlatmalıyız.
Peki, bu durumda diğer çalışmaları yapmayalım mı? Biraz önce sözünü ettiğiniz dere ıslah çalışmalarını gerçekleştirmeyelim mi? Derelerin farklı yerlere kaydırılmasını engellemeyelim mi? Yatak kesitlerinin değiştirilmesine karşı çıkmayalım mı? Elbette bunları yapacağız. Zaten bunlar ilgili kurumların görev, yetki ve sorumlulukları içerisinde yer alıyor. Yapılmamaları durumunda hukuki sorumluluk doğurabilecek çalışmalar bunlar. Mesela köprülerin ve menfezlerin yetersiz kaldığını görüyorsak bunlarla ilgili yeniden çalışma başlatmamız gerekiyor. Hidrolojik verileri ve yeni koşulları dikkate alarak mevcut altyapıyı yeniden değerlendirmek zorundayız. Çünkü iklim bilimciler artık çok daha aşırı hava olaylarıyla, kısa süreli ve şiddetli yağışlarla karşılaşacağımızı söylüyorlar. Bütün bunları dikkate alarak revizyon çalışmaları yapmamız gerekiyor. Elbette yapacağız. Ben bunların yapılmamasından söz etmiyorum. Ancak bu çalışmaların gerçekleştirilmesi, sorunu bütünüyle çözdüğümüz anlamına gelmiyor. Çünkü diğer taraftan milyonlarca insanı barındırmak zorunda olan bir kentin altyapısını daha güvenli hâle getirmemiz gerekiyor. Kuralsız yapılaşmayı engelleyerek kentin afetlere karşı kırılganlığını azaltmak zorundayız. Bunu da yalnızca kısa vadede yapılması gereken çalışmalarla sağlayamayız.
G.E.: Dursun Bey, yaptığınız açıklamalar için çok teşekkür ederiz.
Evet, İstanbul’da geçen hafta meydana gelen selleri konuşuyoruz. Konuğumuz İnşaat Mühendisi ve Su Politikaları Uzmanı Dursun Yıldız. Bu arada Muzaffer Tunçağ da aramıza katıldı.
Evet Nazan, söz sende.
Nazan Cömert: Evet, teşekkürler Gürhan. Çok sayıda planın varlığından bahsettik. Bir taraftan da plansızlığın sonuçlarını yaşadık. Özellikle değiştirilmesi gerektiğini söylediğiniz bakış açısı bağlamında kurumsal hafıza hakkında ne söyleyebiliriz? Yani bu kadar yaşananlardan sonra, kriz anlarında ve kriz sonrasındaki değerlendirmelerde bile ortak akılla bir şey üretilemiyor.
Bunun gerçekten çok güçlü bir siyasi iradeyle yapılabileceğini düşünüyor musunuz? AFAD ve DSİ gibi büyük kurumların bu konudaki kurumsal hafızası planlara nasıl yansıyor ya da yansıyor mu?
D.Y.: Kurumsal kapasite, kurumsal hafıza ve kurumsal kimlik aslında en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden bazıları. Ben geçmişte Devlet Su İşleri’nde çalışmış biri olarak görev yaptığım dönemde kurumsal hafızadan çok fazla yararlandığımı söylemek durumundayım. Çünkü bugün birçok kurumun yetki ve sorumluluk alanları bir arada değerlendirildiğinde, bunların birbiriyle çatışması ve çakışması, koordinasyonsuzluk nedeniyle çözümlerin ötelenmesine yol açıyor.
Burada konuya en fazla sahip çıkabilecek ve en doğru çözüme yaklaşabilecek kurumun yeniden oluşturulmasından ziyade, diğer kurumlar tarafından kabul görmesi gerekiyor. Diğer kurumlar bu iş birliği ve koordinasyon anlayışını benimserken söz konusu kurumun geçmişte ne kadar başarılı olduğunu, kurumsal hafızasının bulunup bulunmadığını, arşivinin neler söylediğini ve kurumsal kimliğinin nasıl oluştuğunu dikkate almalı.
Aslında kurumsal hafızanın ve kimliğin korunması, hepimizin bildiği gibi liyakat sisteminden ve bilimsel yaklaşımlardan uzaklaşmadan kamu kurum ve kuruluşlarının yapılarını sürdürmesine dayanmalı. Kurumsal hafızanın ve kimliğin devamlılığı, kurumların yalnızca siyasi yaklaşımları veya talepleri yerine getirmesiyle değil, ülkenin ve toplumun çıkarlarını gözeterek neler yapılması gerektiğine ilişkin görüşler oluşturmasıyla sağlanmalı. Böyle bir anlayış ortadan kalktığında diğer kurumlar da kendi yetki ve sorumluluk alanlarını öne çıkararak bürokraside yaşanmaması gereken çatışmalara giriyor. Maalesef ülkemizde, özellikle su yönetimi alanında bu durum yaşanıyor.
Burada siyasi iradenin devreye girerek konuyu yasal ve kurumsal açıdan çözmesi gerekiyor. Konuşmamın başında ifade ettiğim hususlardan biri de buydu. Öyle bir kurumsal yapıya ihtiyacımız var ki suyla ilgili bütün çalışmalarımız, gerek kuraklık gerekse taşkınlardan korunma açısından havza ölçeğinde planlamalara dayanıyor. Ama havza ölçeğinde bir kurumumuz yok.
Peki, mevcut kurumsal yapımızla havza ölçeğinde yönetim konusunda yetkin olabilir miyiz? Evet, çünkü Devlet Su İşleri başlangıçta havza ölçeğinde kuruldu. Ancak daha sonra il sınırlarıyla havza sınırları örtüşmediği için bazı bölgelerde havza ölçeğinde tam anlamıyla bir yetkinlik oluşturulamadı. Dolayısıyla kurumsal hafızanın korunarak sürdürülmesi ve yeni bir kurumsal kapasitenin oluşturulması önümüzdeki önemli görevlerden biri.
Bunun, geçmişte çeşitli nedenlerle zafiyete uğrayan kurumlarımızın bazı yapılarının yeniden düzenlenmesi açısından da bize imkân sağlayacağını düşünüyorum. Çünkü teknolojinin bugün geldiği aşama, geçmişten gelen kurumsal hafızayı teknolojik imkânlarla birleştirerek olası sorunları, riskleri ve belirsizlikleri analiz edebilen, bunlara en kısa sürede müdahale edebilecek yeni bir yapıya duyduğumuz ihtiyacı öne çıkarıyor.
Bunu havza ölçeğinde gerçekleştirmek zorundayız. Eğer bir an önce havza ölçeğinde kurumsal yapıyı oluşturup yasal ve yönetsel açıdan yetkilendirmez, siyasi iradeyle desteklemezsek planlarımız havza ölçeğinde, çözümlerimiz ise İstanbul, Ankara ve İzmir gibi il ölçeğinde gerçekleşecek. Peki, bunun ortaya çıkaracağı en büyük risk ne olacak?
Bakın, su ve kanalizasyon idareleri doğal olarak master planlarını kendi hizmet alanlarında, yani belediyelerin yetki sınırları içerisinde hazırlıyor. Havza ölçeğinde yönetim konusunda ilerleme kaydedersek, Su Kanunu Taslağı’nda da buna yönelik bazı maddeler bulunuyor, bu iki yapı birbiriyle çatışabilecek.
Mesela İstanbul için konuşalım. Marmara Havzası ölçeğindeki taşkın koruma anlayışıyla İstanbul’un kendi yağmur suyu ve su temini master planı çalışmalarını bir arada değerlendirmek mümkün olmayabilecek. İşte bu durumu çözmenin yolu, bugünden bu yapıyı öngörerek konuyu havza ölçeğinde bir bütün olarak ele almak, kurumlar arasındaki bağlantıyı kurmak ve koordinasyonu sağlayabilecek yeni bir kurumsal yapı oluşturmak. Buna bugünden başlamamız gerekiyor. Aksi takdirde hangi kararı alırsak alalım, hangi planlamayı yaparsak yapalım, planlar birbiriyle örtüşmeyecek.
Bakın, sayalım: Bölge kalkınma planı, şu anda İstanbul için tamamlamaya çalıştığımız çevre düzeni planı, Marmara Havzası yönetim planı, havza kuraklık yönetim planı ve havza koruma planı... Bunların hepsi uzun zamandır üzerinde çalışılan, belirli kararlar içeren ve artık uygulanması gereken planlar.
Peki, taşkınlarla bağlantıları var mı? Elbette var. Kuraklıkla, taşkınlarla ve suyun verimli kullanılmasıyla doğrudan bağlantılılar. Bunun dışında imar planları da var. Yani alt ve üst ölçekli planlar arasındaki bağlantısızlığı şimdiden görerek bu planları birbiriyle ilişkilendirecek ve yönetebilecek yeni bir kurumsal yapıya ihtiyaç duyuyoruz. Kurumsal hafızanın da bu anlayış doğrultusunda korunarak sürdürülmesinin önemli olduğunu düşünüyorum.
E.C.: Dursun Bey, bu noktada bir şey soracağım: İklim değişikliğine uyum konusunda Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın hazırladığı bir doküman var. Bu da söz konusu olabilir mi? Sizin bu konudaki değerlendirmeniz nedir?
D.Y.: Mustafa Bey, iklim değişikliği konunun sadece bir yanı. Önemli bir yanı mı? Evet, çok önemli bir yanı.
Peki, iklim değişikliğine uyum konusunda çalışma yapılabilmesi neye bağlı? Biraz önce sözünü ettim. Havza ölçeğinde iklim planı, taşkın planı, kuraklık planı, koruma planı, hatta en son hazırlanan havza sektörel su tahsis planları var. İklim değişikliğine uyum planları da bunların içerisinde. Bütün bu planları havza ölçeğinde uygulayabilecek, havzanın tamamında etkin ve güçlü bir kurumsal yapıya ihtiyaç var. İklim değişikliğine uyum planlarında bundan yalnızca kısmen söz ediliyor.
Aslında bunun Ulusal Su Planı’mızda yer aldığını görüyoruz. Ancak bir aşama daha ileri gidip nasıl hayata geçirileceği konusunda maalesef yeterince bilgi sahibi olamıyoruz. Peki, siz bu konuda bir şey savunuyor musunuz diye sorarsanız, evet, elbette savunuyoruz. Geçmişiyle, kurumsal hafızasıyla, kurumsal kimliğiyle ve hâlihazırda Türkiye genelinde yürüttüğü çalışmalarla Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün bölge müdürlüklerinin hızla yeniden yapılandırılmasını, bütün bu planları uygulayabilecek yetenek, yetki ve sorumlulukla donatılmasını savunuyoruz.
N.C.: Aslında sorumu kısmen yanıtladınız ama ben biraz daha ayrıntılı bilgi almak isterim. Su Kanunu Taslağı’nda, kanunun uygulanması için gerekli kurumsal yapılanmaya ilişkin bir çalışma yapıldı mı? Sizin sözünü ettiğiniz üst düzeyde bir ölçeklendirme var.
Şimdi sorunuza geliyorum. Yeni Su Kanunu Taslağı’nda böyle bir kurum tanımlanıyor mu? Cevabım hayır. Peki, o zaman bütün bu çalışmaları havza ölçeğinde kim yürütecek? Planların birbiriyle ilişkisini dikkate alarak, tarımsal üretim planından sektörel su tahsis planına kadar bütün planları birlikte değerlendirip uygulanmasını kim sağlayacak? Yeni Su Kanunu Taslağı’nda bu görev biraz Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’ne veriliyormuş gibi görünüyor. Ancak bununla ilgili yeterince açık bir düzenleme yok. Biz de görüşlerimizi bu doğrultuda ilettik. Bu yetki ve sorumlulukların çok daha açık bir şekilde tanımlanması gerekiyor. Çünkü Türkiye’nin zaman kaybına tahammülü yok.
Biraz önce sözünü ettiğim gibi, gerek taşkın gerekse kuraklık konusunda karşılaştığımız birçok sorun ve aldığımız geri bildirimler, yetki karmaşasının ortadan kaldırılmasının artık bir zorunluluk olduğunu gösteriyor.
Muzaffer Tunçağ: Bu kurulda beş kurum var diyorsunuz. Bu beş kurum nedir?
D.Y.: Devlet Planlama Teşkilatı’ndan TÜBİTAK’a, TÜİK’e kadar birçok kurum.
M.T.: Peki, bu kurul, örneğin son su baskınının yaşandığı Ayaspaşa’nın imar durumunu düzeltecek bir karar verebilecek mi?
D.Y.: Hayır, o kararı vermeyecek. Mevcut yapıda bu konuyu havza yönetim kurullarına soracak. Ulusal Su Kurulu, havza yönetim kurullarıyla bağlantılı. Ama ben de diyorum ki havza yönetim kurulları, sizin sorduğunuz soruya yanıt verebilecek düzeyde bir etkinliğe, yetki ve sorumluluğa sahip değil. Çünkü bunlar birer kurul. Koordinatör valinin başkanlığında İSKİ Genel Müdürlüğü, Su Yönetimi İl Müdürlüğü, Tarım ve Orman İl Müdürlüğü ve Devlet Su İşleri Bölge Müdürlüğü temsilcilerinden oluşan bir yapı. Bu kurulun söz konusu yetkiyi bizim istediğimiz şekilde, sizin sorduğunuz amaca yönelik olarak kullanabilmesi pek mümkün değil. O zaman gözümüzü bir miktar Ulusal Su Kurulu’ndan çevirip havza su kurullarının birer kurul olarak değil, kurumsal bir yapı olarak yeniden düzenlenmesine yöneltmemiz gerekiyor Muzaffer Bey.
M.T.: Çünkü burada anlaşılıyor ki imar planlarına ciddi müdahaleler gerekiyor.
D.Y.: Gerekecektir.
M.T.: Hafıza kaybı da orada yaşanmış tabii. Bir yazıda da belirtiliyor: Kanuni Sultan Süleyman bile ölümünden üç yıl önce Ayamama’da boğuluyormuş, değil mi?
D.Y.: İstanbul'un geçmişinde bu var.
M.T.: Evet, o unutulmuş mesela. Geçmişte yaşanan su baskınları, ölümlü su baskınları unutulmuş. Biz buna nasıl müdahale edebiliriz? Kafamda hep bu soru var.
D.Y.: Şimdi burada en önemli konu, imar planı değişikliklerine nasıl müdahale edeceğiniz. Hangi yetkiyle bu değişikliklerin önüne geçip kök nedenleri ortadan kaldırmaya yönelik bir politika ve strateji oluşturacaksınız? Bunun sizin yetki ve sorumluluk alanınız içerisinde olması gerekiyor Muzaffer Bey. Başka türlü bunun çözümü yok.
Geçenlerde Ankara’nın çevre düzeni planı tanıtım toplantısına gittim. Sayın Başkan da aynı şeyden şikâyetçiydi. “Eline dosyasını alan imar planı değişikliği talebiyle geliyor. Şaşırdık,” diyordu.
G.E.: Evet, çok teşekkür ederiz. Aslında sorularımız da, konumuz da bitmedi ama programımızın süresini tamamladık. Verdiğiniz bilgiler için size çok teşekkür ederiz. Sağ olun efendim.
D.Y.: Estağfurullah, iyi yayınlar diliyorum.
G.E.: Sağolun, çok teşekkürler.
Evet, bu haftaki program konuğumuz Su Politikaları Uzmanı ve İnşaat Mühendisi Dursun Yıldız’dı. Gelecek hafta yeni bir Altın Saatler programında görüşmek dileğiyle. Hoşçakalın.
Benzer İçerikler
"Afet iletişimi en zayıf olduğumuz alanlardan biri"
Nazan Cömert
TBMM Deprem Araştırma Komisyonu
Nuray Aydınoğlu
"Hatay'da bütün sistemin yeniden gözden geçirilmesi gereken bir durumla karşı karşıyayız"
Mehtap Aslanyüreği, Sevdar Yılmaz
Deprem bölgelerinde yeniden yapılaşma
Faruk Göksu