Hüsnükabul Kayıt Arşivi

-
Aa
+
a
a
a
Programın kayıtlarını buradan dinleyebileceğiniz gibi, podcast kanalına üye olarak farklı podcast uygulamaları aracılığıyla mobil cihazlarınızdan da dinleyebilir, yeni bölümler yayınlandıkça haberdar olabilirsiniz: iTunes / RSS

Podcast kanalları ve üyeliği hakkında daha detaylı bilgi almak için tıklayın.
Behrooz Ghamari-Tabrizi: “İran toplumu, on yıllar boyunca, kendi dönüşümünü ve özgürlüğünü gerçekleştirebilecek kadar bilinçli!”

 

New York'tan Behrooz Ghamari-Tabrizi, CUNY Graduate Center bünyesindeki Yer, Kültür ve Siyaset Merkezi’nde araştırmacı. Daha önce Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Bölümü'nde profesör ve bölüm başkanı olarak görev yapan Ghamari-Tabrizi, İslam ve Devrim Sonrası İran'da Muhalefet (Islam and Dissent in Postrevolutionary Iran) adlı kitabın yanı sıra, Evin Hapishanesi'nde ölüm hücresinde geçirdiği yılları anlattığı Akbar'ı Anmak: İran Devrimi'nin İçinden (Remembering Akbar: Inside the Iranian Revolution) adlı anı kitabı ve bu yıl yayınlanan son kitabı İran'a Karşı Uzun Savaş: Yeni Olaylar, Eski Sorular (The Long War on Iran: New Events, Old Questions) gibi birçok kitabın yazarıdır.

“Why Isn't This Iran Revolution Expert Encouraging Iranians to Overthrow the Regime?” (Bu İran Devrimi Uzmanı Neden İranlıları Rejimi Devirmeye Teşvik Etmiyor?)

Behrooz Ghamari-Tabrizi, Haaretz'de yayınlanan makaleye ve soruya, “İran toplumu, on yıllar boyunca, kendi dönüşümünü ve özgürlüğünü gerçekleştirebilecek kadar bilinçli olduğunu gösterdi,” yanıt veriyor.

Aynı zamanda İran Devrimi’nin tarihsel arka planı ve günümüzde İran’da yaşanan gelişmeler ele alıyor. Behrooz, röportaj esnasında 1979 Devrimi’nin yalnızca monarşiye karşı değil, aynı zamanda emperyalizme karşı bir tepki olduğunu vurguluyor. İran’da devrim sonrasında kurulan rejimin zamanla muhalefeti bastırdığı, ancak buna rağmen toplum içinde canlı bir sivil direniş ve entelektüel hareketin varlığını sürdürdüğü ifade ediyor.

ABD ve İsrail’in İran’daki gelişmeleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalıştığını, bu müdahalelerin demokrasiye değil, istikrarsızlığa yol açacağını savunuyor. Bu nedenle, rejimin dışarıdan zorla devrilmesine karşı çıkıyor; değişimin toplum içinden, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşmesi gerektiğini vurguluyor.

Behrooz Ghamari-Tabrizi: “İran toplumu, on yıllar boyunca, kendi dönüşümünü ve özgürlüğünü gerçekleştirebilecek kadar bilinçli!”
 

Behrooz Ghamari-Tabrizi: “İran toplumu, on yıllar boyunca, kendi dönüşümünü ve özgürlüğünü gerçekleştirebilecek kadar bilinçli!”

18 Mart 2026
Ori Goldberg ile Söyleşi: “Ülkemdeki (İsrail’deki) kamuoyundaki tartışmalar (…) beni delirtiyor"

4 Mart 2026 tarihinde Tel Aviv'den Ori Goldberg ile yaptığımız röportaja kulak veriyoruz.

Röportaj, önemli ölçüde “İsrail'in eş zamanlı olarak Filistin’de, sonra İran’da ve şimdi Lübnan’da sürdürdüğü vahşetler ve Körfez ülkelerinin bu vahşeti nasıl karıştığı” konusuna odaklanıyor.

Ori, bağımsız bir İsrailli siyasi analist ve akademisyen. Haaretz, +972 magazine, New Lines Magazine gibi yerlerde İran ve İsrail hakkında çok sayıda yazı yazmış. Özellikle, İran ve Orta Doğu çalışmalarında uzunca bir hayat geçirmiş.

Ori Goldberg, bana e-mail üzerinden şunları yazdı: “Bence bu ‘savaş’ suç niteliğinde bir saldırı savaşıdır ve İsrail'in Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırımın doğrudan bir sonucudur."

28 Şubat 2026'dan bu yana ABD ve İsrail'in İran'a karşı sürdürdüğü savaş ve bunun yanı sıra Lübnan'da, yaklaşık 200 bin çocuk dahil olmak üzere yaklaşık 700 bin kişinin evlerinden zorla çıkarılmasının ardından bu sayıyı, “Önceki gerginliklerden dolayı zaten yerlerinden edilmiş 10 binlerce kişiye eklenmiştir,” diye belirtti UNICEF.

Bu gelişme, hafta sonu İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırıların ardında, İran güçlerinin İsrail genelinde karşı saldırılar düzenlemesi, birkaç Körfez ülkesinde patlamalar yaşanması ve İsrail'in Lübnan'da Hizbullah'ı hedef alan saldırıları sonrasında gerçekleşti.

İsrail hükümetinin gerçekleştirdiğini iddia ettiği ve "vahşeti" olarak nitelendirilen eylemler hakkında Ori'nin değerlendirmesini kulak veriyoruz.

Ori Goldberg ile Söyleşi: “Ülkemdeki (İsrail’deki) kamuoyundaki tartışmalar (…) beni delirtiyor"
 

Ori Goldberg ile Söyleşi: “Ülkemdeki (İsrail’deki) kamuoyundaki tartışmalar (…) beni delirtiyor"

11 Mart 2026
Plastik Atık, Göç ve Görünmeyen Emek: Küresel Bir Adalet Meselesi

Geçen hafta Kanada vatandaşı Adnan Khan'ı konuk aldım.

Birleşik Krallık’ın plastik atık ihracatı, hem ülke içindeki geri dönüşüm sektörünü çökertmekte hem de atıkların gönderildiği Türkiye gibi ülkelerde ölümcül ve etik dışı çalışma koşullarını ağırlaştırmakta. “Boy Wasted” araştırması, geri dönüşüm zincirindeki yapısal çürümeyi ve bu süreçte Birleşik Krallık’ın sorumluluğunu, plastik balyaları içinde bulunan çocuk bedenleri üzerinden gözler önüne sermekte.

Röportajda Adnan Khan, bu ahlaki ve yapısal çöküşün nedenlerini ve plastik atık ihracatının durdurularak daha etik bir geri dönüşüm sistemi kurulması için gerekli politika adımlarını değerlendirmekte.

Plastik Atık, Göç ve Görünmeyen Emek: Küresel Bir Adalet Meselesi
 

Plastik Atık, Göç ve Görünmeyen Emek: Küresel Bir Adalet Meselesi

04 Mart 2026
Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin sağlık haklarına erişiminin önündeki 'Engeller Raporu' üzerine söyleşiye devam

Hatırlayacağınız üzere, geçtiğimiz haftaki yayında, 28 Ocak 2026 tarihinde Göçmen Mülteci Ağı, “Gölgede Yaşayanlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Haklarına Erişiminin Önündeki Engeller ve Yaşadıkları İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı bir raporu ele aldık ve bize, bu raporu kapsamlı konuşmak için Dr. Fatma Örgel ve Avukat Gülseren Yöleri katıldı.

Geçtiğimiz hafta, bu rapora dayanarak, raporu ele almanın en önemli nedeni yani içeriği, Türkiye'deki sağlık politikalarının tarihsel dönüşümüdür ve bununla birlikte, sığınma rejimi kapsamındaki yasal statülerin, özellikle uluslararası koruma ve geçici koruma altındaki bireylerin durumunun, hakların kağıt üzerinde kalmasına ve hatta en acil insani ihtiyaçların belirsiz, şartlı ve güvensiz hale gelmesine nasıl yol açtığını konuştuk.

Konuğumuz Av. Gülseren Yoleri ile kaldığımız yerden devam ediyoruz ve iltica sistemi kapsamındaki yasal statüler, özellikle uluslararası koruma ve geçici koruma altındaki kişilerin sağlık politikası durumları hakkında örneklerle daha kapsamlı bir şekilde ele alacağız. 

Ardından, sistemik çöküşün yani yapısal çöküşün özü ve raporun son sayfalarında yer alan örnek olay incelemeleri yani sistemik ihmalin yüzlerinden bir veya iki kişi üzerine ışık tutmak ve onların hikâyeyi görünür kılmaya çalışacağız. 

Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin sağlık haklarına erişiminin önündeki 'Engeller Raporu' üzerine söyleşiye devam
 

Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin sağlık haklarına erişiminin önündeki 'Engeller Raporu' üzerine söyleşiye devam

25 Şubat 2026
Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin Sağlık Erişimindeki Engeller ve Adalet Çağrısı

28 Ocak 2026 tarihinde Göçmen Mülteci Ağı, “Gölgede Yaşayanlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Haklarına Erişiminin Önündeki Engeller ve Yaşadıkları İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı bir rapor yayınladı. Bu rapor, sadece bir durum tespiti değil; sistemin sessizce yok ettiği binlerce hayatın ardından yükselen bir adalet çağrısıdır. Göçmen sağlığını bir "güvenlik" veya "parasal kazanç" meselesi olarak gören yaklaşımlar, toplumun tamamını kapsayan bir halk sağlığı krizine ve vicdani bir çöküşe yol açmıştır. Bu yıkımı durdurmak için adımların atılması artık bir tercih değil, anayasal ve insani bir zorunluluktur. Son olarak, bu rapor, Micheal ve onun gibi sessizce hayatını kaybeden tüm göçmenlerin sağlık ve yaşam haklarını savunmak amacıyla kamuoyuna ve ilgili kurumlara sunulmuştur.

Konuğumuz 20 yıldır hekimlik yapan aile hekimliği uzmanı Dr. Fatma Örgel ve Avukat ve insan hakları savunucusu Gülseren Yoleri ile bu raporu daha ayrıntılı olarak ele alıyoruz. 

Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin Sağlık Erişimindeki Engeller ve Adalet Çağrısı
 

Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin Sağlık Erişimindeki Engeller ve Adalet Çağrısı

18 Şubat 2026
Sadece Bir “Beden” Olarak Görülen Hayatlar: Aliya Rahman’ın Tanıklığından İnsan Hakları Krizine

Geçen ay, Bangladeş doğumlu Amerikan vatandaşı Aliya Rahman, Minnesota eyaletinde ICE tarafından arabasından şiddetle sürüklenerek Whipple Federal Binası'nda gözaltına alındı. Aliya, memurlara defalarca engelli olduğunu ve beyin hasarı olduğunu söylediğini, ancak tıbbi yardım veya başka bir düzenleme taleplerini görmezden geldiklerini söylüyor. “Oradan bilinçsiz bir şekilde çıkarıldım,” diyor, gözaltında kaldığı süre boyunca maruz kaldığı kalıcı yaralanmalar ve travmayı anlatıyor.

Röportaj sırasında Aliya, göçmenleri “beden” olarak nitelendirerek tarihsel bir eleştiri getiriyor. Gözaltında tutulduğu süre boyunca yaşadıklarını anlatırken, engelli ve otistik olduğunu belirtip yardım istediği halde alay edildiğini ve “bir beden getiriyoruz” gibi insanlık dışı ifadelerle taşındığını açıklıyor. Götürüldüğü yerde insanların sıraya dizildiğini, personelin ne yaptığını bilmediğini ve görevlerinin insanları “bedenler” veya “ölü bedenler” olarak görmekten ibaret olduğunu vurguluyor. “Orada zaten bir beden var” gerekçesiyle sorgu odası bulunmamasını, sistematik duyarsızlık ve saygısızlığın bir göstergesi olarak yorumluyor. İnsanların birbirlerine bu tür isimlerle hitap etmek için doğmadıklarını, bunun tarihsel olarak tehlikeli bir süreç olduğunu ve bu tür ortamlarda hayatta kalma isteğinin bile ortadan kalktığını belirtiyor.

Şöyle diyor kendi ifadesiyle:

“Sanki ölü bedenleri getiriyormuş gibi bağırıyorlardı, bir seferde yedi ya da sekiz tane. Onları koyacak yer yoktu. Benim için sorgu odası bulamadılar, çünkü insanlar sürekli “O odada zaten bir beden var. O odada da bir beden var” diyorlardı. Ve yine, bence insanlar birbirlerine beden diye hitap ederek doğmazlar, bu yüzden şunu sormalısınız: ‘Nasıl bu hale geldik?’ Ve ben çok kitap okurum. Tarih okuyan herkes bilir, bu insanları beden olarak gören insanlar varken ve onların sizi beden olarak adlandırdığı bir yerden sağ salim çıkabileceğinize inanmak için hiçbir nedeniniz yokken ne olur.”

Şimdi, Aliya Rahman’ın ifade ettiği üzere, son günlerde farklı coğrafyalarda yaşanan gelişmeler, göç, güvenlik ve insan haklarının birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermekte: Avrupa Birliği, Suriye’yi hâlen “güvenli ülke” olarak görmediği için Suriyeli mültecilerin zorla geri gönderilmesini reddederken yalnızca gönüllü dönüşleri desteklemekte, buna karşın Yunanistan’daki ölümcül deniz kazaları sert sınır politikalarının yarattığı ağır insani riskleri gündeme taşımaktadır; Afrika’da Çad, Sudan’daki savaş nedeniyle yüz binlerce mülteciyi kabul ederken yoksulluk, iklim kaynaklı felaketler, gıda güvensizliği ve güvenlik tehditleri altında kapasitesinin çok ötesinde bir yük taşımakta, buna rağmen sınırlarını açık tutarak uluslararası dayanışmanın en zorlayıcı örneklerinden birini sergilemekte; Avrupa ve Güney Asya’da ise Almanya’da özellikle iyi eğitimli göçmenlerin ülkeyi terk etmeyi düşünmesi uzun vadeli ekonomik ve toplumsal risklere işaret ederken, Pakistan’da İslamabad ve Belucistan’daki saldırılar, zorla kaybetmeler ve siyasal baskılarla iç içe geçen güvenlik sorunlarının istikrarsızlığı derinleştirdiğini ortaya koymakta ve tüm bu tablo, göç ve güvenlik politikalarının insan onuru, haklar ve kalıcı barış temelinde ele alınması gerektiğini bir kez daha hatırlatmakta.

Sadece Bir “Beden” Olarak Görülen Hayatlar: Aliya Rahman’ın Tanıklığından İnsan Hakları Krizine
 

Sadece Bir “Beden” Olarak Görülen Hayatlar: Aliya Rahman’ın Tanıklığından İnsan Hakları Krizine

11 Şubat 2026
Vijay Prashad ile Söyleyiş: "Bunu - Ütopik umutsuzluğu (!) - reddediyorum"

Vijay Prashad ile yaptığımız röportajın geri kalan kısmını yani röportajın tamamına kulak veriyoruz. 

Geçen hafta Vijay, Walter Benjamin'in Tarih Meleği üzerine yazdığı denemeyi “ütopik umutsuzluk” olarak nitelendirmişti. “Bu Avrupa medeniyetine bakan felç olmuş bir bakıştır. Bu bizim hayatımızı yansıtmaz Waseem. Atalarımın ve senin ailenin şehri olan Lahor'daki her çocuğun okuyabileceği, geceleri aç kalmadan uyuyabileceği gün gelsin. Geriye değil, ileriye bakıyoruz. Bunu reddediyorum.” demişti.

Vijay, Batı merkezli bir “istisna” algısını sorgulayarak cevap veriyor. Ona göre bugün yaşananlar, özellikle Küresel Güney açısından yeni değil; sömürgecilik, darbeler, kitlesel ölümler ve ekonomik yıkım, bu coğrafyaların yüzyıllardır süregelen deneyimleri. Vijay, asıl meselenin tekil felaketlere odaklanmak değil, bu felaketleri mümkün kılan küresel sistemleri ve güç ilişkilerini görünür kılmak olduğunu vurguluyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Batı’nın —özellikle Amerika’nın— dünya sistemini neredeyse sınırsız biçimde şekillendirdiğini, bunun bedelinin ise Küresel Güney halklarına ödetildiğini ifade ediyor. Ancak bu tabloyu mutlak bir umutsuzlukla değil, tarihsel bir bakış açısıyla ele almak gerektiğini savunuyor.

Söyleşinin ilerleyen bölümünde tartışma, tarihçi Alfred McCoy’un “ABD çökmekte olan bir imparatorluktur” tezine odaklanıyor. Vijay, ABD’nin ekonomik ve diplomatik gücünde ciddi aşınmalar yaşandığını kabul etmekle birlikte, askeri kapasitesinin hâlâ benzersiz olduğunu ve bu nedenle klasik imparatorluk çöküşleriyle bire bir kıyaslanamayacağını söylüyor. Ona göre mesele, ABD’nin tamamen çöküp çökmediğinden ziyade, dünyanın tek kutuplu bir yapıdan çok kutuplu ve çok aktörlü bir düzene doğru evrilip evrilmediği. Bu bağlamda Vijay, yeni bir hegemonun ortaya çıkmasından çok, hukuka, karşılıklı tanımaya ve uluslararası anlaşmalara dayalı bir dünya düzeninin mümkün olup olmadığını tartışmaya açıyor.

 

Vijay Prashad ile Söyleyiş: "Bunu - Ütopik umutsuzluğu (!) - reddediyorum"
 

Vijay Prashad ile Söyleyiş: "Bunu - Ütopik umutsuzluğu (!) - reddediyorum"

04 Şubat 2026
Vijay Prashad ile söyleşi: "Artık (!) olaylar zihnimizdeki yapıları aştı"

Hindistan'ın Batı Bengal eyaletinde, Kalküta şehrinde doğuma büyüme, şu anda da Şili’de yaşayan tarihçi ve gazeteci Vijay Prashad ile yaptığımız röportaja yer veriyoruz. 

Bu röportajın toplam süresi 40 dakika ve bunun 14 dakikalık bölümünü bu hafta, kalan 23 dakikayı ise gelecek haftaki programda yayınlayacağız. 

Vijay'e yazdığım davetiyeyi sizinle paylaşmak istiyorum. Bu davetiye, röportajda dinleyeceğimiz içeriğe dair bir fikir verebilir;

Sevgili Vijay Prashad,

 Bugün sana yazarken, kendimize ifade etmenin karmaşıklığının devam ettiğini hissediyorum. Yani, yaşadıklarımızı ifade etmenin karmaşıklığı devam ediyor. Neye tanık oluyoruz? Ve hepimizin içinde bulunduğu bu an bize ne anlatıyor?

Bu sorular yeni değil. Ancak olayların birbiriyle örtüştüğü ve gözlerimizin fal taşı gibi açıldığı zamanlarda karşımıza çıkıyor bu sorular. Paul Klee'nin Angelus Novus tablosunu hatırlarsın. Alman filozof ve düşünür Walter Benjamin’in, 1940 yılında yazdığı son denemesi Tarih Felsefesi Üzerine Tezler'de, tam da bugünlere dair, ifade etmenin zorluluğu ve şimdiki zamanı anlamanın zorluluğu hakkında düşüncelerini dile getirerek bu resim hakkında yazdı.

Alman Nazilerin Yahudilere karşı soykırım yaptığı dönemde, Walter Benjamin, diğerleri gibi soykırımdan kaçmak istedi, ancak başaramadı ve İspanya ile Fransa sınırındaki Portbou sınırında intihar etti. Walter Benjamin, bu denemede Almanca “Jetztzeit” kelimesini kullanıyor. Şimdi-zamanı diye çevirebiliriz. Şu anda tanık olduğumuz her şey sert bir rüzgâr fırtınası gibi bizim yüzümüze vuruyor. Ve artık bu zamanda yaşadıklarımızı ifade etmek çok zor hale geldi.

Bu noktada sana ilk sorum, kendimizi ifade etmekle ilgili olacak. Yani, hepimizin içinde bulunduğu zamanı nasıl görüyorsunuz ve tanımlıyorsunuz? İnsanlığa karşı işlenen adaletsizlikleri ve saygısızlığı gördüğünüzde veya duyduğunuzda ne gibi sözler buluyorsunuz? Ayrıca, Amerika'ya bakarak çöküşteki “imparatorluk” kavramını nasıl yeniden ele alabiliriz? Bu soruları sormamın nedeni, Alfred McCoy'un Amy Goodman ile yaptığı son röportajda “Amerika çöküşteki bir imparatorluktur” demesidir. 

Vijay Prashad ile söyleşi: "Artık (!) olaylar zihnimizdeki yapıları aştı"
 

Vijay Prashad ile söyleşi: "Artık (!) olaylar zihnimizdeki yapıları aştı"

28 Ocak 2026
Ne Uzlaşması? Ne Affetmesi?: Suriye barış sürecinin neresinde?

Suriye diasporasından olup, Türkiye’de ikamet etmekte olan Ouaees Hummous bizimle birlikte. 

Hatırlarsınız, Ouaees ile en son 22 Aralık 2024 tarihinde konuşmuştuk ve o zamandan bu yana hem Suriye’de hem de dünyada pek çok şey oldu.

İçişleri Bakanlığı Göç Yönetimi Genel Müdürlüğü'nün verilerine göre, 2021 yılında 3.737.369 kayıtlı Suriyeli mülteci sayısı, 21 Kasım 2024 itibarıyla 2.935.742'ye düştü.Suriyeli mültecilerin sınır dışı edilmesi, Türkiye içinde bir barış süreci tartışmaya sebep oldu. Peki bu nasıl oldu?

Türkiye içindeki barış süreci Suriye ile nasıl bir ilişkisi olabilir? Bu, benim gibi hasbelkader etrafında olup bitenleri anlamaya çalışan bir insan için en temel soru olabilir. En azından, şu anda insanlar arasında konuştuklarını kulak verdiğim kadarıyla, Türkiye içindeki iç siyasetinde çokça tartışılan bir konu haline gelmiş gibi görünüyor. Suriye, barış sürecinin ayrılmaz bir parçası gibi görünüyor.

Suriye bu barış sürecinin neresinde?

Suriye şu anda, sınırlar içinde nelerle mücadele ediyor? Suriye'deki etnik çatışmayı nasıl değerlendiriyorlar? Barış süreci olarak Suriye'nin geleceği ne olacak? Son olarak, Suriye'ye dönen mültecilerin hayatı nasıl şu anda?

Son günlerde hem Orta Doğu’da, hem de uluslararası alanda yaşanan gelişmeler, güvenlik, göç ve insani krizler arasındaki güçlü bağı bir kez daha görünür kılmaktadır. Bu çerçevede Suriye’de önemli bir dönüm noktası yaşanmış; Şam yönetimi ile Suriye Demokratik Güçleri (SDG) arasında kapsamlı bir ateşkes ve entegrasyon anlaşması imzalanmıştır. 14 maddeden oluşan bu anlaşma, tüm cephelerde derhal ateşkes ilan edilmesini, SDG’nin askeri ve güvenlik unsurlarının Suriye Savunma ve İçişleri Bakanlıkları bünyesine entegre edilmesini ve sınır kapıları ile petrol ve doğalgaz sahalarının merkezi hükümetin kontrolüne geçmesini öngörmektedir. Deyrizor, Rakka ve Haseke’de idari ve askeri yetkinin tamamen Suriye devletine devredilmesi de mutabakatın temel başlıkları arasındadır.

Suriye’nin geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara, anlaşmanın temel amacının ateşkes yoluyla ülke genelinde devlet otoritesini yeniden tesis etmek olduğunu vurgulamış; SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ile planlanan görüşmenin olumsuz hava koşulları nedeniyle ertelendiğini, sürecin telefon diplomasisiyle sürdürüldüğünü açıklamıştır. Savunma Bakanlığı, tüm askeri operasyonların durdurulduğunu ilan ederken, SDG cephesinden yapılan açıklamalarda ise çatışmaların iç savaşa dönüşmesini engellemek için bu adımların atıldığı ancak elde edilen siyasi ve toplumsal kazanımların korunacağı mesajı verilmiştir. Anlaşmada ayrıca, Suriye sınırları dışından gelen PKK mensuplarının ülkeden çıkarılmasına dair bir taahhüt de yer almakta.

Ne Uzlaşması? Ne Affetmesi?: Suriye barış sürecinin neresinde?
 

Ne Uzlaşması? Ne Affetmesi?: Suriye barış sürecinin neresinde?

21 Ocak 2026
Ortak Bir Hikâye: İran’dan Halep’e Direnişin Sesi

Uzun yıllar Türkiye'de yaşamış ve daha sonra Londra'ya taşınmış olan İran diasporadan akademisyen ve aktivist Hosein Sadri'yi tekrar ağırlıyoruz. Hatırlarsınız, Hosein Sadri'yi 25 Haziran 2025 tarihinde “İran'a Karşı Savaşı Dur De!” söyleminin altında programımıza katılmıştı ve bu yayına Hosein'i tekrar davet ettim.

Malum, İran’da derinleşen baskı, sokaklara yayılan öfke ve sessiz bırakılmak istenen bir halkın direnişi sürüyor. 28 Aralık’ta başlayan ve kısa sürede Tahran’dan Tebriz’e, Meşhed’den Urmiye’ye yayılan protestolarda rejim güçlerinin ağır hak ihlalleri yaşanıyor; İran İnsan Hakları Örgütü doğrulanmış en az 192 ölümden söz ederken, bazı kaynaklara göre de 2 bin 600’den fazla kişi gözaltına alındı ve Başsavcılığın tüm protestocuları “moharebeh” ile suçlayarak idam tehdidinde bulunması 1980’leri hatırlatan bir toplu infaz korkusunu büyütüyor. İnternetin kesildiği, özellikle Kürt kentlerinin askeri kuşatma altına alındığı bu atmosferde, kadınlar ve gençler “Jin, Jiyan, Azadî” diyerek en önde yürüyor; ekonomik yoksullaşmanın ve siyasal baskının artık bir rejim karşıtı halk isyanına dönüştüğünü görüyoruz.

Bu karanlık tablo sadece İran ile sınırlı değil: Halep, 2026 yılına barış umutlarını gölgeleyen ağır bir saldırı dalgasıyla girdi; 6 Ocak’ta Şeyh Maksud, Eşrefiye ve Beni Zeyd mahallelerine yönelik bombardımanlarda en az 25 sivil yaşamını yitirdi, hastaneler vuruldu, yollar kapatıldı ve gençler kaçırıldı. 1 Nisan 2025’te imzalanan ve mahallelerin güvenliğinin Halep Asayiş güçlerine devredilmesini öngören anlaşma kâğıt üzerinde kalırken, bu saldırılar “Kürtsüz bir Halep” fikrinin, aslında çok kimlikli ve demokratik bir Suriye ihtimalinin inkârı anlamına geldiğini acı biçimde hatırlatıyor.

Öte yandan ABD’de de devlet şiddeti yeni bir eşiğe taşındı: Minneapolis’te ICE ajanlarının, 37 yaşındaki ödüllü şair ve üç çocuk annesi Renee Nicole Good’u öldürmesi üzerine “Kral İstemiyoruz” protestoları New York’tan Portland’a onlarca kente yayıldı; Good’un bir “yasal gözlemci” olarak orada bulunmasına rağmen vurulmuş olması, yurttaş olmanın bile artık güvence sağlamadığına dair korkuları derinleştirdi.

İran’dan Halep’e, Minneapolis’ten Tahran morglarına uzanan bu hat bize aynı şeyi söylüyor: Devletler, farklılıkları ve itirazları bastırmayı seçtikçe şiddet sıradanlaşıyor ve hayatlar daha da kırılgan hale geliyor.

Ortak Bir Hikâye: İran’dan Halep’e Direnişin Sesi
 

Ortak Bir Hikâye: İran’dan Halep’e Direnişin Sesi

14 Ocak 2026