Hüsnükabul Kayıt Arşivi
Podcast kanalları ve üyeliği hakkında daha detaylı bilgi almak için tıklayın.
“Apaçık Radyo’yu düşündüğümde aklıma bir kumaş benzetmesi geliyor. Kumaşa yakından bakarsanız, iplikleri görürsünüz. Birbirine bağlanmış iplikler. Birbirlerinin içinden ve üzerinden geçerek iç içe dolandıkça, aralarındaki bağın gücü artar. Yaklaştıkça, bu gücün bağlarını görürsünüz. Ancak geri çekildiğinizde tek bir bütün parça görürsünüz, bir kumaş parçası. Geçirgen, gözenekli, ama kendine özgü. Şimdi, bu kumaş parçası bir tür “Apaçık Radyo”yu temsil ediyor.”
Hüsnükabul programının sunucularından Waseem Ahmed Sıddıqi, Apaçık Radyo’yu bu sözlerle anlatıyor.

Hüsnükabul: 23. Radyo Şenliği Özel
New York Şehir Üniversitesi’nden (CUNY) emekli tarihçi Ervand Abrahamian ile yaptığımız röportajı yayına alıyoruz.
Ervand Abrahamian, 1953’teki darbe İran’da monarşinin meşruiyetini zayıflatıp İslam Devrimi’ne zemin hazırlasa da günümüzdeki ABD-İran gerilimi esas olarak İsrail’in bölgedeki rolüyle bağlantılı olduğunu söylüyor. Ayrıca ABD’nin İran politikasının büyük ölçüde İsrail’in yönlendirmesine bırakıldığını ve özellikle petrol ile jeopolitik çıkarların tarihsel olarak belirleyici olduğunu savunuyor ve olası çatışmaların ekonomik krizler, kitlesel göç, ahlaki çöküş gibi ciddi küresel sonuçlar doğurabileceğini vurguluyor.
Ervand, röportaj sırasında, son olarak: “Tarih asla durmaz. Filistinliler gibi İranlılar da var olma mücadelesini sürdürdükçe, İran sorunu çağımızda önemli bir yer tutmaya devam edecektir. Ve İran, er ya da geç, kendi ayakları üzerinde duracaktır," diyor.

Ervand Abrahamian ile Söyleşi: "Tarih asla durmaz. Filistinliler gibi İranlılar da var olma mücadelesini sürdürdükçe, İran çağımızda önemli bir yer tutmaya devam edecek."
Shahram Khosravi Stockholm Üniversitesi’nde antropoloji profesör, iki hafta önce — tam tarihi belirtilmemiş olmakla birlikte — Cabinet dergisinde, 28 Şubat’tan bu yana İran’da ABD ve İsrail tarafından gerçekleştirilen bir dizi saldırıyı ele alan bir makale kaleme aldı: “Defeat as method: Thinking from within the ruins” (Bir yol-yordam olarak yenilgi: Yıkıntılar arasında düşünmek).
Shahram, bu yazıda, 1987 yılının sonlarında, İran-Irak savaşından kaçmak için İran’dan bir sınırdan diğerine yasadışı olarak geçerken babasının gönderdiği mektuptan bahsediyor. Babasının ona yazdığı son iki cümle şu şekilde: “Hayat, yenilgiden ibaret. Hayatın karşısında yenilgiyle yüzleşmeyi öğren.”
Ve şu soruyu soruyor: Peki, yenilgiye nasıl hazırlanılır? Henüz gelmemiş bir yenilgiye, toprakları, isimleri, zamanları elinden alınmış, yenilgiye artık yabancı olmayan onun gibi insanlar için.
Shahram için yenilgi bir şeyin kaybı olsa da bir sonraki yenilgiyi hazırlamak için bir kapı açıyor. “Bir bakıma,” diye yazıyor, “onun için yenilgi bir şeyi kaybetmek değil, başka bir yenilgiye hazırlıklı olmaktır — bununla yüzleşerek, o yenilgiyle göze göze gelerek.”
Öyleyse, yeryüzünün mağluplarının paylaştığı şey, yenilginin mücadelenin sonu değil, mücadelenin koşulu olduğu anlayışınındır, diyor. Filistinliler bunu 1948’den beri anlamışlar. Biz İranlılar, yeryüzünün mağlupları, Filistinlilerden yenilgilerimizle yüzleşmeyi nasıl öğrenmişizdir. Bu yüzden tekrar tekrar yeniliyoruz, ama asla aynı şekilde değil. Yenilgilerimiz aynı şeyin tekrarı değil. Çünkü tekrarlamak dünyayı ona ihanet etmek olur, diyor. Tekrar ediyorum: “Çünkü yenilginin tekrarlaması dünyanın ihanet etmektir, anlamına geliyor.” Stockholm Üniversitesi’nden Profesör Shaharam Khusravi.
Tamamen bu iki kelime yenilgi ve ihanet üzerine durmak istiyorum. Şu anda Beyrut'tan gelen haber: 1.000'den fazla ölü, 1 milyondan fazla yerinden edilmiş kişi; pek çok kişi Güney Lübnan'ın uzun süreli işgalinden endişe duyuyor.
İsrail, Lübnan ve Hizbullah milis güçlerine karşı yeniden başlayan savaşta Lübnan’ı bombalamaya devam ederken, Beyrut’tan Associated Press’ten Kareem Chehayeb’den son gelişmeleri Democracy Now!'da anlatıyor: “Bu savaşı, iki yıldan az bir süre önce yaşanan son savaşla karşılaştırırsanız, son üç haftada yaşananlar, o zaman yedi ya da sekiz ayda yaşananlara denk geliyor,” diyor Kareem. Kitlesel yerinden edilme olaylarını ve yakın zamanda gerçekleşecek bir kara harekâtı endişesini anlatıyor. “Ülkede bir insani kriz yaşanıyor ve bu saldırıların yakın zamanda sona ereceği görünmüyor.”

Bitmeyen Savaş: Yenilgi, İhanet ve Yıkıntılar arasında düşünmek
New York'tan Behrooz Ghamari-Tabrizi, CUNY Graduate Center bünyesindeki Yer, Kültür ve Siyaset Merkezi’nde araştırmacı. Daha önce Princeton Üniversitesi Yakın Doğu Çalışmaları Bölümü'nde profesör ve bölüm başkanı olarak görev yapan Ghamari-Tabrizi, İslam ve Devrim Sonrası İran'da Muhalefet (Islam and Dissent in Postrevolutionary Iran) adlı kitabın yanı sıra, Evin Hapishanesi'nde ölüm hücresinde geçirdiği yılları anlattığı Akbar'ı Anmak: İran Devrimi'nin İçinden (Remembering Akbar: Inside the Iranian Revolution) adlı anı kitabı ve bu yıl yayınlanan son kitabı İran'a Karşı Uzun Savaş: Yeni Olaylar, Eski Sorular (The Long War on Iran: New Events, Old Questions) gibi birçok kitabın yazarıdır.
“Why Isn't This Iran Revolution Expert Encouraging Iranians to Overthrow the Regime?” (Bu İran Devrimi Uzmanı Neden İranlıları Rejimi Devirmeye Teşvik Etmiyor?)
Behrooz Ghamari-Tabrizi, Haaretz'de yayınlanan makaleye ve soruya, “İran toplumu, on yıllar boyunca, kendi dönüşümünü ve özgürlüğünü gerçekleştirebilecek kadar bilinçli olduğunu gösterdi,” yanıt veriyor.
Aynı zamanda İran Devrimi’nin tarihsel arka planı ve günümüzde İran’da yaşanan gelişmeler ele alıyor. Behrooz, röportaj esnasında 1979 Devrimi’nin yalnızca monarşiye karşı değil, aynı zamanda emperyalizme karşı bir tepki olduğunu vurguluyor. İran’da devrim sonrasında kurulan rejimin zamanla muhalefeti bastırdığı, ancak buna rağmen toplum içinde canlı bir sivil direniş ve entelektüel hareketin varlığını sürdürdüğü ifade ediyor.
ABD ve İsrail’in İran’daki gelişmeleri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmaya çalıştığını, bu müdahalelerin demokrasiye değil, istikrarsızlığa yol açacağını savunuyor. Bu nedenle, rejimin dışarıdan zorla devrilmesine karşı çıkıyor; değişimin toplum içinden, aşağıdan yukarıya doğru gerçekleşmesi gerektiğini vurguluyor.

Behrooz Ghamari-Tabrizi: “İran toplumu, on yıllar boyunca, kendi dönüşümünü ve özgürlüğünü gerçekleştirebilecek kadar bilinçli!”
4 Mart 2026 tarihinde Tel Aviv'den Ori Goldberg ile yaptığımız röportaja kulak veriyoruz.
Röportaj, önemli ölçüde “İsrail'in eş zamanlı olarak Filistin’de, sonra İran’da ve şimdi Lübnan’da sürdürdüğü vahşetler ve Körfez ülkelerinin bu vahşeti nasıl karıştığı” konusuna odaklanıyor.
Ori, bağımsız bir İsrailli siyasi analist ve akademisyen. Haaretz, +972 magazine, New Lines Magazine gibi yerlerde İran ve İsrail hakkında çok sayıda yazı yazmış. Özellikle, İran ve Orta Doğu çalışmalarında uzunca bir hayat geçirmiş.
Ori Goldberg, bana e-mail üzerinden şunları yazdı: “Bence bu ‘savaş’ suç niteliğinde bir saldırı savaşıdır ve İsrail'in Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırımın doğrudan bir sonucudur."
28 Şubat 2026'dan bu yana ABD ve İsrail'in İran'a karşı sürdürdüğü savaş ve bunun yanı sıra Lübnan'da, yaklaşık 200 bin çocuk dahil olmak üzere yaklaşık 700 bin kişinin evlerinden zorla çıkarılmasının ardından bu sayıyı, “Önceki gerginliklerden dolayı zaten yerlerinden edilmiş 10 binlerce kişiye eklenmiştir,” diye belirtti UNICEF.
Bu gelişme, hafta sonu İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik saldırıların ardında, İran güçlerinin İsrail genelinde karşı saldırılar düzenlemesi, birkaç Körfez ülkesinde patlamalar yaşanması ve İsrail'in Lübnan'da Hizbullah'ı hedef alan saldırıları sonrasında gerçekleşti.
İsrail hükümetinin gerçekleştirdiğini iddia ettiği ve "vahşeti" olarak nitelendirilen eylemler hakkında Ori'nin değerlendirmesini kulak veriyoruz.

Ori Goldberg ile Söyleşi: “Ülkemdeki (İsrail’deki) kamuoyundaki tartışmalar (…) beni delirtiyor"
Geçen hafta Kanada vatandaşı Adnan Khan'ı konuk aldım.
Birleşik Krallık’ın plastik atık ihracatı, hem ülke içindeki geri dönüşüm sektörünü çökertmekte hem de atıkların gönderildiği Türkiye gibi ülkelerde ölümcül ve etik dışı çalışma koşullarını ağırlaştırmakta. “Boy Wasted” araştırması, geri dönüşüm zincirindeki yapısal çürümeyi ve bu süreçte Birleşik Krallık’ın sorumluluğunu, plastik balyaları içinde bulunan çocuk bedenleri üzerinden gözler önüne sermekte.
Röportajda Adnan Khan, bu ahlaki ve yapısal çöküşün nedenlerini ve plastik atık ihracatının durdurularak daha etik bir geri dönüşüm sistemi kurulması için gerekli politika adımlarını değerlendirmekte.

Plastik Atık, Göç ve Görünmeyen Emek: Küresel Bir Adalet Meselesi
Hatırlayacağınız üzere, geçtiğimiz haftaki yayında, 28 Ocak 2026 tarihinde Göçmen Mülteci Ağı, “Gölgede Yaşayanlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Haklarına Erişiminin Önündeki Engeller ve Yaşadıkları İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı bir raporu ele aldık ve bize, bu raporu kapsamlı konuşmak için Dr. Fatma Örgel ve Avukat Gülseren Yöleri katıldı.
Geçtiğimiz hafta, bu rapora dayanarak, raporu ele almanın en önemli nedeni yani içeriği, Türkiye'deki sağlık politikalarının tarihsel dönüşümüdür ve bununla birlikte, sığınma rejimi kapsamındaki yasal statülerin, özellikle uluslararası koruma ve geçici koruma altındaki bireylerin durumunun, hakların kağıt üzerinde kalmasına ve hatta en acil insani ihtiyaçların belirsiz, şartlı ve güvensiz hale gelmesine nasıl yol açtığını konuştuk.
Konuğumuz Av. Gülseren Yoleri ile kaldığımız yerden devam ediyoruz ve iltica sistemi kapsamındaki yasal statüler, özellikle uluslararası koruma ve geçici koruma altındaki kişilerin sağlık politikası durumları hakkında örneklerle daha kapsamlı bir şekilde ele alacağız.
Ardından, sistemik çöküşün yani yapısal çöküşün özü ve raporun son sayfalarında yer alan örnek olay incelemeleri yani sistemik ihmalin yüzlerinden bir veya iki kişi üzerine ışık tutmak ve onların hikâyeyi görünür kılmaya çalışacağız.

Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin sağlık haklarına erişiminin önündeki 'Engeller Raporu' üzerine söyleşiye devam
28 Ocak 2026 tarihinde Göçmen Mülteci Ağı, “Gölgede Yaşayanlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Haklarına Erişiminin Önündeki Engeller ve Yaşadıkları İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı bir rapor yayınladı. Bu rapor, sadece bir durum tespiti değil; sistemin sessizce yok ettiği binlerce hayatın ardından yükselen bir adalet çağrısıdır. Göçmen sağlığını bir "güvenlik" veya "parasal kazanç" meselesi olarak gören yaklaşımlar, toplumun tamamını kapsayan bir halk sağlığı krizine ve vicdani bir çöküşe yol açmıştır. Bu yıkımı durdurmak için adımların atılması artık bir tercih değil, anayasal ve insani bir zorunluluktur. Son olarak, bu rapor, Micheal ve onun gibi sessizce hayatını kaybeden tüm göçmenlerin sağlık ve yaşam haklarını savunmak amacıyla kamuoyuna ve ilgili kurumlara sunulmuştur.
Konuğumuz 20 yıldır hekimlik yapan aile hekimliği uzmanı Dr. Fatma Örgel ve Avukat ve insan hakları savunucusu Gülseren Yoleri ile bu raporu daha ayrıntılı olarak ele alıyoruz.

Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin Sağlık Erişimindeki Engeller ve Adalet Çağrısı
Geçen ay, Bangladeş doğumlu Amerikan vatandaşı Aliya Rahman, Minnesota eyaletinde ICE tarafından arabasından şiddetle sürüklenerek Whipple Federal Binası'nda gözaltına alındı. Aliya, memurlara defalarca engelli olduğunu ve beyin hasarı olduğunu söylediğini, ancak tıbbi yardım veya başka bir düzenleme taleplerini görmezden geldiklerini söylüyor. “Oradan bilinçsiz bir şekilde çıkarıldım,” diyor, gözaltında kaldığı süre boyunca maruz kaldığı kalıcı yaralanmalar ve travmayı anlatıyor.
Röportaj sırasında Aliya, göçmenleri “beden” olarak nitelendirerek tarihsel bir eleştiri getiriyor. Gözaltında tutulduğu süre boyunca yaşadıklarını anlatırken, engelli ve otistik olduğunu belirtip yardım istediği halde alay edildiğini ve “bir beden getiriyoruz” gibi insanlık dışı ifadelerle taşındığını açıklıyor. Götürüldüğü yerde insanların sıraya dizildiğini, personelin ne yaptığını bilmediğini ve görevlerinin insanları “bedenler” veya “ölü bedenler” olarak görmekten ibaret olduğunu vurguluyor. “Orada zaten bir beden var” gerekçesiyle sorgu odası bulunmamasını, sistematik duyarsızlık ve saygısızlığın bir göstergesi olarak yorumluyor. İnsanların birbirlerine bu tür isimlerle hitap etmek için doğmadıklarını, bunun tarihsel olarak tehlikeli bir süreç olduğunu ve bu tür ortamlarda hayatta kalma isteğinin bile ortadan kalktığını belirtiyor.
Şöyle diyor kendi ifadesiyle:
“Sanki ölü bedenleri getiriyormuş gibi bağırıyorlardı, bir seferde yedi ya da sekiz tane. Onları koyacak yer yoktu. Benim için sorgu odası bulamadılar, çünkü insanlar sürekli “O odada zaten bir beden var. O odada da bir beden var” diyorlardı. Ve yine, bence insanlar birbirlerine beden diye hitap ederek doğmazlar, bu yüzden şunu sormalısınız: ‘Nasıl bu hale geldik?’ Ve ben çok kitap okurum. Tarih okuyan herkes bilir, bu insanları beden olarak gören insanlar varken ve onların sizi beden olarak adlandırdığı bir yerden sağ salim çıkabileceğinize inanmak için hiçbir nedeniniz yokken ne olur.”
Şimdi, Aliya Rahman’ın ifade ettiği üzere, son günlerde farklı coğrafyalarda yaşanan gelişmeler, göç, güvenlik ve insan haklarının birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğunu göstermekte: Avrupa Birliği, Suriye’yi hâlen “güvenli ülke” olarak görmediği için Suriyeli mültecilerin zorla geri gönderilmesini reddederken yalnızca gönüllü dönüşleri desteklemekte, buna karşın Yunanistan’daki ölümcül deniz kazaları sert sınır politikalarının yarattığı ağır insani riskleri gündeme taşımaktadır; Afrika’da Çad, Sudan’daki savaş nedeniyle yüz binlerce mülteciyi kabul ederken yoksulluk, iklim kaynaklı felaketler, gıda güvensizliği ve güvenlik tehditleri altında kapasitesinin çok ötesinde bir yük taşımakta, buna rağmen sınırlarını açık tutarak uluslararası dayanışmanın en zorlayıcı örneklerinden birini sergilemekte; Avrupa ve Güney Asya’da ise Almanya’da özellikle iyi eğitimli göçmenlerin ülkeyi terk etmeyi düşünmesi uzun vadeli ekonomik ve toplumsal risklere işaret ederken, Pakistan’da İslamabad ve Belucistan’daki saldırılar, zorla kaybetmeler ve siyasal baskılarla iç içe geçen güvenlik sorunlarının istikrarsızlığı derinleştirdiğini ortaya koymakta ve tüm bu tablo, göç ve güvenlik politikalarının insan onuru, haklar ve kalıcı barış temelinde ele alınması gerektiğini bir kez daha hatırlatmakta.

Sadece Bir “Beden” Olarak Görülen Hayatlar: Aliya Rahman’ın Tanıklığından İnsan Hakları Krizine
Vijay Prashad ile yaptığımız röportajın geri kalan kısmını yani röportajın tamamına kulak veriyoruz.
Geçen hafta Vijay, Walter Benjamin'in Tarih Meleği üzerine yazdığı denemeyi “ütopik umutsuzluk” olarak nitelendirmişti. “Bu Avrupa medeniyetine bakan felç olmuş bir bakıştır. Bu bizim hayatımızı yansıtmaz Waseem. Atalarımın ve senin ailenin şehri olan Lahor'daki her çocuğun okuyabileceği, geceleri aç kalmadan uyuyabileceği gün gelsin. Geriye değil, ileriye bakıyoruz. Bunu reddediyorum.” demişti.
Vijay, Batı merkezli bir “istisna” algısını sorgulayarak cevap veriyor. Ona göre bugün yaşananlar, özellikle Küresel Güney açısından yeni değil; sömürgecilik, darbeler, kitlesel ölümler ve ekonomik yıkım, bu coğrafyaların yüzyıllardır süregelen deneyimleri. Vijay, asıl meselenin tekil felaketlere odaklanmak değil, bu felaketleri mümkün kılan küresel sistemleri ve güç ilişkilerini görünür kılmak olduğunu vurguluyor. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından Batı’nın —özellikle Amerika’nın— dünya sistemini neredeyse sınırsız biçimde şekillendirdiğini, bunun bedelinin ise Küresel Güney halklarına ödetildiğini ifade ediyor. Ancak bu tabloyu mutlak bir umutsuzlukla değil, tarihsel bir bakış açısıyla ele almak gerektiğini savunuyor.
Söyleşinin ilerleyen bölümünde tartışma, tarihçi Alfred McCoy’un “ABD çökmekte olan bir imparatorluktur” tezine odaklanıyor. Vijay, ABD’nin ekonomik ve diplomatik gücünde ciddi aşınmalar yaşandığını kabul etmekle birlikte, askeri kapasitesinin hâlâ benzersiz olduğunu ve bu nedenle klasik imparatorluk çöküşleriyle bire bir kıyaslanamayacağını söylüyor. Ona göre mesele, ABD’nin tamamen çöküp çökmediğinden ziyade, dünyanın tek kutuplu bir yapıdan çok kutuplu ve çok aktörlü bir düzene doğru evrilip evrilmediği. Bu bağlamda Vijay, yeni bir hegemonun ortaya çıkmasından çok, hukuka, karşılıklı tanımaya ve uluslararası anlaşmalara dayalı bir dünya düzeninin mümkün olup olmadığını tartışmaya açıyor.

Vijay Prashad ile Söyleyiş: "Bunu - Ütopik umutsuzluğu (!) - reddediyorum"
