Apaçık Radyo

Padişah Portrelerinden Çağdaş Sanata

4 Eylül 2026

Eser Miktarda'da Başak Hürer, koleksiyoner Ozan Şeftalioğlu ile padişah portrelerine duyduğu merakla başlayan sanat ilgisinin çağdaş sanata ve koleksiyonerliğe uzanan hikayesini konuşuyor.

Başak Hürer: Selam, ben Başak. Sizi uyarmak isterim: Yayınımız eser miktarda sanat içermektedir.

Eser Miktarda programında her hafta çağdaş sanatın farklı üretim pratiklerine, kişisel yolculuklara ve Türkiye sanat ortamına kulak vereceğiz.

Bugün konuğum koleksiyoner Ozan Şeftalioğlu. Kendisiyle, padişah portrelerine duyduğu merakla başlayan sanat ilgisinin çağdaş sanata ve koleksiyonerliğe uzanan hikâyesini konuşacağız. Bir koleksiyonun zaman içinde nasıl şekillendiğinden, eserlerle birlikte yaşamanın ve onlar arasında kendi hikâyelerini kurmanın nasıl bir deneyim olduğundan; iyi ki aldığı, keşke alsaydım dediği ve hâlâ aklında kalan işlerden bahsedeceğiz. Hoşgeldin Ozan.

Image
""

Ozan Şeftalioğlu: Hoşbulduk.

B.H.: Nasılsın?

O.Ş.: Teşekkür ederim. Sen nasılsın?

B.H.: İyiyim ben de. Heyecan var mı?

O.Ş.: Biraz var. Bu nazik davetin için de tekrar teşekkür ediyorum.

B.H.: Ben teşekkür ederim. Gelerek beni çok mutlu ettin. Öyleyse sorularla devam edelim.

Ailende sanatla ya da koleksiyonerlikle ilgilenen biri olmadığını biliyorum. Yani aslında bu hikâyeyi kendi başına başlatan ilk nesilsin. Sanat senin hayatına nasıl girdi? Çevrende seni yönlendiren biri yokken neyi takip edeceğine nasıl karar verdin?

O.Ş.: 2005 yılında çağdaş bir Tasvir-i Hümâyun görmemle başladı her şey.

B.H.: Bilmeyenler için, Tasvir-i Hümâyun nedir?

Image
""

O.Ş.: Tabii, kısaca açıklayayım: Padişahın, Osmanlı sultanının yüzü.

B.H.: Betimlemesi. 

O.Ş.: Evet, betimlemesi, o yüzün betimlemesi.

B.H.: İktidar duruşlarını simgeleyen...

O.Ş.: Daha sonra bu beni çeşitli okumalara ve araştırmalara yöneltti. Güzel bir kitaplığım oluştu, okumalarım devam etti. Bunlarla eş zamanlı olarak yurt içinde ve yurt dışında müze, sergi, bienal ve atölye ziyaretlerim oldu.

B.H.: Tabii bu da giderek bakış açını geliştirmiş oldu.

O.Ş.: Tabii ki bir zemin oluşturuyor fakat bunu pratiğe dökmek için gözünüzün de eğitilmesi gerekiyor. İkisinin eş zamanlı ilerlemesi çok değerli. 2020 yılına kadar bu şekilde devam etti, hatta hâlâ da ediyor. 2020 yılında bu tecrübelerimi sanat alımıyla birleştirdim. O zamandan beri hem Türkiye’den, hem de dünyadan çağdaş sanat eserleri almaya çalışıyorum.

Şunu da ekleyeyim: Evet, ailemde böyle bir kültürel miras yoktu. Fakat ben artık kızıma bir kültürel miras bırakacağım. Belki de 10 sene sonra sanatla ilgili oldukça sert tartışmalara gireceğiz.

B.H.: Muhtemelen.

O.Ş.: Aynen, adım gibi biliyorum.

O.Ş.: Muhtemelen. İkinci nesil bir koleksiyoner olarak, “Baba, bunu neden aldın?” ya da “Keşke bunu alsaydın” dediği şeyler de olacaktır diye düşünüyorum.

B.H.: Kesinlikle.

O.Ş.: Belki yönlendirme de yapar ilerleyen yaşlarında. 

B.H.: Umarım.

O.Ş.: O enteresan ve güzel olur.

Image
""

B.H.: Güzel. İlk çağdaş sanat eserini aldığın zamanı hatırlıyor musun peki? O gün neye göre karar verdin? Bugünkü Ozan, o eserle bugün karşılaşsaydı yine alır mıydı?

O.Ş.: İşte burada, “keşke” demediğim için kendimle gurur duyuyorum diyebilirim. 2019’da Artweeks’te sevgili Seydi Murat Koç’un bir işi vardı. Çok içselleştirmiştim; beni betimleyen bir işti.

B.H.: Biliyorsun, Seydi geçtiğimiz günlerde de benim konuğumdu.

O.Ş.: Evet, evet. 2020 yılında da onu almak nasip oldu. Gerçekten yine olsa yine alırım.

B.H.: Seni onu almaya iten şey neydi?

O.Ş.: Orada kendimi gördüm. İnsanlar serisinin ilk işlerinden biriydi.

B.H.: İnsanlar Alemi.

O.Ş.: İnsanlar Alemi, çok özür diliyorum. Masa başında, bilgisayar başında oturan ve harıl harıl çalışan geyik kafalı bir insan figürü çizmişti. Bu beni betimleyen bir şeydi. Çünkü o sırada kafam sanatla meşgulken, bazı zorunluluklar nedeniyle işimin başında, masa başında harıl harıl çalışan bir geyiktim. O yüzden o hâlâ benim için çok değerli bir iş.

B.H.: Güzel, güzel bir iş almışsın bence. Başlangıç için kurduğun bu duygusal bağ da güzel olmuş aslında. Hype’lanan bir iş de alabilirdin. İlk aldığın işle böyle bir bağ kurmuş olman değerli bence.

O.Ş.: Ben koleksiyoner olarak işin hep romantik kısmında kalmak istiyorum. O da nedir? Hep içselleştirdiğim, beğendiğim, keyif aldığım işleri almak. Bence her koleksiyonun amacı da bu olmalı.

Tabii ki söylediğin gibi, gereğinden fazla pompalanan, pohpohlanan işlerin neden alındığıyla ilgili sonradan çok soru işareti gördüm, duydum. Bu bakımdan şanslı olduğuma inanıyorum. Hep romantik tarafta kalmayı yeğliyorum ve böyle devam etmek istiyorum açıkçası.

B.H.: Romantik biriyim diyorsun yani.

O.Ş.: Valla onu çevremdekileri sormak lazım.

B.H.: Eşine sormak lazım, o söyleyebilir bunu.

O.Ş.: Doğru söylüyorsun.

Image
""

B.H.: Yani sen diyorsun ki benim duvarıma astığım bir iş, hiçbir şey hissetmediğim, sadece değeri yükselecek diye aldığım bir iş olmamalı; koleksiyonerler de aslında bir şekilde bağ kurdukları işleri almalı.

O.Ş.: Evet. Ben zaten hiçbir zaman ilk başta “koleksiyonerim” demiyorum; ben bir sanatseverim.

B.H.: Sanat izleyicisi, sanat alıcısı.

O.Ş.: Sanat izleyicisi, sanat alıcısı, sanatseverim. Çünkü ben bir şeyi severek alıyorum. İleride değerlenmesi benim için sadece kâğıt üzerinde doğru işi aldığımla ilgili bir gurur meselesi olabilir. Ya da “Bak, zamanında almışım ama değer de kaybetmemiş. Demek ki gerçekten toplumsal anlamda da...”

B.H.: Güzel bir iş almışsın.

O.Ş.: Değerli olan bir işi emeğimle kazanmışım diye düşünüyorum.

B.H.: Doğru.

O.Ş.: Bir işi ileride satmak amacıyla hiçbir zaman almadım, almayacağım da.

B.H.: Bu aslında bence güzel ve bilinçli bir bakış açısı. Çünkü koleksiyonerlikle sanat toplayıcısı ya da sanat alıcısı olmak arasında bir fark var. Mesela sadece çay temalı işler alıyorsan, zamanla çay temalı işlerden oluşan bir koleksiyonun oluyor. Ama senin “Ben sanat alıcısıyım, sanatseverim" diye bahsettiğin durum daha çok sanat toplayıcılığı anlamına geliyor. Çoğu kişi bu ayrımı bilmiyor. Bu yüzden bilinçli bir bakış açısı.

O.Ş.: Evet, doğru söylüyorsun. Koleksiyonerliğin çok farklı türleri var. Sadece bir sanatçının ilk eserlerinden son eserlerine kadar işlerini toplayanlar da bir koleksiyoner türü. Dediğim gibi, belli kavramlar üzerinden iş toplayanlar da sonuçta koleksiyoner. Ben ise daha çok sevdiğim, beğendiğim ve içinde kendimden bir şeyler bulduğum işleri toplamayı yeğliyorum. Bu bir duygu olabilir, bir enstantane olabilir.

B.H.: Merak ediyorum, her koleksiyonerin galiba bir “keşke” hikâyesi vardır. Senin de “Keşke alsaydım” dediğin bir iş var mı ya da almaya çok yaklaşıp sanatçı, galeri veya tamamen başka bir sebeple vazgeçtiğin ve sonradan aklında kalan bir iş oldu mu?

O.Ş.: Şöyle söyleyeyim, buna biraz daha genel bir cevap vereceğim: Tabii ki biliyorsunuz, son dönemdeki ekonomik koşullar nedeniyle ister istemez her hanenin alım gücü düştü.

B.H.: Enflasyon çok etkiledi sanırım.

O.Ş.: Evet, aynen öyle. Bundan dolayı, “Keşke alımlara daha erken başlasaydım,” diyebilirim. Ama şu anda yaşadığım hikâyeden gerçekten memnunum. “Keşke alsaydım,” dediğim bir iş yok.

Ama şöyle bir anekdot anlatabilirim: Çok sevdiğim bir sanatçı vardı ve işlerinin değerini az çok biliyordum. Bir işini almak istediğimde galeri bana yaklaşık iki buçuk-üç katı bir rakam önermişti. Burada profesyonelliğin önemine değinmek lazım. Bu durum tabii ki beni üzdü. Daha sonra gerçek piyasa değerine, benim de beklediğim seviyede bir rakama ulaştığımızda anlaşabildik. Ama bu tür şeyler insanı biraz soğutuyor, hatta bir şekilde kırıyor.

B.H.: Tabii, profesyonelce bir yaklaşım değil bu söylediğin.

O.Ş.: Aynen öyle. Ama şu ana kadar dediğim gibi, genel anlamda “keşke” dediğim çok fazla şey olmadı ve umarım bundan sonra da olmaz.

B.H.: Umarım olmaz. Bu bence piyasanın problemlerinden de biri. Çünkü koleksiyoner bu durumda galeriye güvenini kaybediyor ve galeriden almak istemiyor. Galeriler de satış yapamıyor. Sonuçta bu, zincirleme bir sorunlar silsilesine dönüşüyor.

 

Peki şunu da merak ediyorum: Sanatçı atölyesinden mi almayı tercih ediyorsun, yoksa galeriden mi? Bir tercih yapman gerekse hangisini seçerdin?

O.Ş.: Esasında burada benim için tercih değil, doğru iş ve doğru fiyat önemli. Kimden aldığımın çok önemi yok. Kafamdaki asıl soru, “Doğru işi doğru fiyata mı alıyorum?” Bunu kendi içimde biraz irdeliyorum.

Tabii ki atölyeden almak da önemli ama galeriler de bu piyasanın en önemli aktörlerinden biri. Bir şekilde ayakta kalmaları ve desteklenmeleri gerekiyor. O yüzden bu konuda ayrım yapmamaya çalışıyorum.

B.H.: Diyorsun ki sanatçı atölyesini tercih etmem.

O.Ş.: İkisini de tercih ediyorum.

B.H.: Emin misin bu cevabından?

O.Ş.: Eminim. 

B.H.: Tabii ki sanatçıdan, atölyesinden aldığında paranın büyük bir kısmı, hatta tamamı sanatçıya kalıyor. Galeri söz konusu olduğunda ise genellikle bir paylaşım oluyor. Ama yine de söylediğin çok doğru bir bakış açısı. Çünkü galerilerin de kazanması ve ayakta kalması gerekiyor.

O.Ş.: Herkesin mutlu olacağı bir sistem olması lazım. Koleksiyoner, alan kişi, satan kişi, sanatçı... Herkes mutluysa tamamdır. Sonuçta iş dönüp dolaşıp bütçeye bakıyor. Cebiniz size ne derse o oluyor. Doğru noktada herkes buluşursa benim için okey.

B.H.: Peki, galeriler hakkında ne düşünüyorsun? Sanatçıları iyi temsil ettiklerini düşünüyor musun, yoksa bazen “Daha farklı olabilirdi” dediğin oluyor mu?

O.Ş.: Çağımız artık dört duvar arasına sıkışmış bir galeriyi kabul etmiyor. Gerek görsel ve yazılı basının, gerekse sosyal medyanın iyi yönetilmesi gerekiyor. Artık galerilerin, tabiri caizse, sanatçıları için birer PR ajansı gibi çalışması lazım.

B.H.: Evet, kesinlikle katılıyorum.

O.Ş.: Sanatçıyı görünür kılmak, kamuoyuna taşımak adına. Bu sadece ulusal anlamda değil, uluslararası piyasalar için de geçerli. Bence en önemli sorunlarımızdan biri de bu. Çok yetenekli ve değerli sanatçılarımızın uluslararası piyasalardaki görünürlüğünün artması gerekiyor. O yüzden burada galerilere çok büyük sorumluluk düşüyor.

B.H.: Yani sadece “Ben senin temsilini aldım" diye anons edip sonrasında işleri beyaz küp içerisinde sergilemekle sınırlı kalmaması gerektiğini söylüyorsun.

O.Ş.: Evet, doğru sıkışmaması lazım artık galerilerin.

B.H.: Evet, daha farklı izlenceler sunması, sanatçıların sosyal medyasını yönetmesi lazım. Dediğin gibi, PR şirketi benzetmesi bence çok yerinde.

O.Ş.: Teşekkür ederim.

Image
""

B.H.: Evindeki eserleri kendi kafanda kurduğun hikâyeye göre yan yana getirdiğini biliyorum. Konuşmamızdan da aslında bu oldukça açık; çünkü duygusal bağ kurduğun işleri tercih ettiğini söyledin. Bize o hikâyeyi anlatır mısın? Birbiriyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünen işler senin dünyanda nasıl birbirine bağlanıyor?

O.Ş.: Tabii, sonuçta yaklaşık 26 senedir geziyorum ve bir şeyler topluyorum. Kafam sürekli bu konularla meşgul. Evimde küçük işlerden oluşan bir duvar yapmak istedim. Aldığım işler aslında bana kendileri bir şeyler anlattılar. Ben de bana anlattıklarından yola çıkarak onları bir kompozisyon içinde bir araya getirdim ve ortaya bir aşk hikâyesi çıktı.

B.H.: Nasıl bir aşk hikayesi?

O.Ş.: Bir kadın bir erkeğe âşık oluyor, onun peşinden gidiyor. Sonra birlikte oluyorlar, bir aile kuruyorlar, çocukları oluyor. Sonrasında tabii göçüp gidiyorlar, resimler artık tanınmaz hâle geliyor. Çok sevdiğim Deniz Aktaş’ın bir işi de hikâyeyi tamamlıyor. Tuğlaların, duvarların üzerinde artık toprağa kavuşmuş oluyorlar. Evde bu şekilde bir kompozisyonum var.

B.H.: Çok güzel. Bence gerçekten güzel bir birleşim olmuş.

O.Ş.: Evet, değişik bir kavramsal oldu. Ben her gelen arkadaşıma da bu hikayeyi anlatmayı seviyorum. Etkilendiklerini de düşünüyorum açıkçası.

B.H.: Aslında sonunu açık da bırakabilirdin. Hani bazı filmler, kitaplar vardır ya, sonunda ne olduğu belli olmaz. Ama sen hikâyeyi bağlamışsın, öyle mi?

O.Ş.: Evet, sonuçta bağlansın istemişim.

B.H.: Mutlu sona...

O.Ş.: Başladığım gibi bitireyim.

B.H.: Güzel olmuş. Peki şu anda bir sergiye girdiğinde koleksiyoner tarafını tamamen kapatıp sadece eserlere bakabiliyor musun? Yoksa gözün ister istemez “Bununla yaşar mıydım, bunu koleksiyonuma alır mıydım?” diye çalışmaya mı başlıyor?

O.Ş.: İkisini ayırt edemiyorum. Artık ikisi de kafamda, zihnimde, kalbimde birbiriyle bütünleşmiş durumda. Dediğim gibi, ben her şeyden önce bir sanatseverim. Bir sergiye girdiğimde heyecan ve mutluluk duyuyorum. “Acaba yeni neler görebilirim, işlerden heyecan duyacak mıyım?” diye düşünüyorum. Bu hep kafamda olan bir şey.

B.H.: Heyecanını kaybettiğini düşünüyor musun artık ya da seni heyecanlandıran işler görüyor musun?

O.Ş.: Tabii ki tekrarlanma durumları maalesef var. Biraz da buna değinmek istiyorum aslında. Dediğim gibi, çok değerli sanatçılarımız, çok iyi işler üreten insanlar var. Fakat son zamanlarda birbirini tekrar eden işler de görüyorum.

Bunun çeşitli nedenleri olabilir, maddi nedenler de bunlardan biri. Sonuçta galerinin ticari bir şirket olduğunu unutmamak gerekiyor. Satılan işlerin satışının devamına yönelik, sanatçıyla birlikte birtakım planlamalar yaptıklarını düşünebiliyorum. İşte burada biraz ikircikli bir durum söz konusu. Galeriyle anlaşan sanatçı kendi özgün eserlerini üretebiliyor mu? Galeri bu sürece müdahale ediyor mu? Burada sanatçı özgünlüğünü ne kadar koruyabiliyor? Özgünlüğünden ne kadar ödün veriyor ya da vermek zorunda kalıyor? Yaptığı işten memnun mu, değil mi? Bunların hepsi birer soru işareti. Son zamanlarda bu durumu maalesef bir handikap olarak görüyorum.

B.H.: Bir sanatçı sence ne zaman tekrara düşer? Ne kadar süre sonra artık aynı işleri görmek istemezsin?

O.Ş.: Buna bir zaman sınırı koymak benim haddime değil. Ama sonuçta her sene aynı şeyi yapan bir sanatçıyı ne kadar kabul edebilirim ya da ne kadar süre takip etmeye devam edebilirim, bilmiyorum. Böyle bir şeyi uzun süre sürdürebileceğimi zannetmiyorum.

B.H.: Tabii, aslında sanatçı için de yorucu bir şey. Bir seri tutuyor ve artık sürekli o seriyi yapıyor, biz de hep o seriden işler görüyoruz. Bir noktadan sonra kendisi de çok hissetmiyordur belki. Nevzat Sayın geldiğinde, “Her sanat yapan kişi sanatçı değildir," demişti. Biraz da buna dönüyor aslında.

O.Ş.: İşte orada başka kaygılar ön plana çıkıyor. “Ben satıyorum ama aynı şeyi yaparak satıyorum. Buna ne kadar devam edebilirim?” sorusu ortaya çıkıyor. Bir de biliyorsunuz, İstanbul sanat piyasası oldukça küçük ölçekli bir piyasa. Açık söylemek gerekirse herkes herkesi tanıyor.

B.H.: Bence Türkiye sanat piyasası da bu şekilde. Zaten koleksiyonerler bir iş alırken onun uluslararası üne kavuşacağını düşünerek almıyorlar bence. Türkiye sanat piyasasında belki ileride literatüre girecek eserler olabilir ama baktığında bunların sayısı çok az. O yüzden yine en başa dönüyoruz: Bir işi duygusal bir bağ kurarak alıyorlar. Çünkü uluslararası ölçekte değer kazanıp kazanmayacağı oldukça belirsiz bir alan.

O.Ş.: Evet, evet. Orada da koleksiyonerlerin düşüncesini anlayabiliyorum. Yurt içinde değerini koruyabilecek işlere yönelmeleri normal.

Image
""

B.H.: Peki, soruyu bölmüş olduk, onu soruyordum. Koleksiyoner kimliğini kapatıp bir sergiyi gezebiliyor musun?

O.Ş.: Tabii, dediğim gibi, ilk başta belirttiğim gibi ben bir sanatseverim. Okuduklarım ve gördüklerim sayesinde teknik anlamda belli bir altyapıya sahibim. Bazı konularda soru işaretlerim olmuyor değil. Ama yine de her yeni sergi beni heyecanlandırıyor. Teknik olabilir, kavramsal olabilir. Pentürde bazı sıkıntılar görmüş olabilirim ama işin kendi niteliğine göre bu da değişebilir.

B.H.: Evet, bunlar gerçekten çok önemli. Bugün koleksiyon yapmaya başlamak isteyen ama nereden başlayacağını, neye bakacağını bilmeyen ya da bunun için çok büyük bütçeler gerektiğini düşünen gençler de var. Bu yüzden çoğu kişi koleksiyonerliğe başlayamıyor.

Sen kendi deneyiminden yola çıkarak koleksiyonerliğe yeni başlayacak birine ne önerirsin? Önce eser mi alsın, çok sergi mi gezsin, okusun mu, sanatçılarla mı tanışsın? Biraz da cevabını buradaki sanat alıcılarına bağlamanı istiyorum.

O.Ş.: Tabii, ben Bursa’da yaşıyorum ve uzun süredir sanatla ilgileniyorum. Fakat çevremde maalesef bu konuyla ilgili bilgisi ya da ilgisi olan kimse yoktu. Bu yüzden kendimi biraz yalnız hissettim. Ama bunu bir handikap değil, avantaja çevirdim. Çünkü kendimi okumaya ve gezmeye verdim. Bunlar birbirinden ayrı düşünülemeyecek faaliyetler. Hem bilginizi artırmanız, hem de gözünüzü eğitmeniz gerekiyor. Klasik Türk sanatlarından dünya sanatına uzanan okumalarımı uluslararası sanat tarihiyle birleştirdim. Müze, galeri, bienal, sanatçı atölyesi gezilerimle de bunların hepsini bir bütün hâline getirdim.

Ne mutlu ki doğru bir şey yapmışım diye düşünüyorum. Herkese de tavsiyem bu. Böylece bahsettiğimiz hype edilen ya da pompalanan işlerin size ait, size uygun olup olmadığını çok daha net ayırt edebiliyor ve alım konusunda daha sağlıklı tercihler yapabiliyorsunuz.

B.H.: Peki, Bursa sanat piyasası hakkında ne düşünüyorsun? Koleksiyonerler nasıl? Bir de Bursa’da aslında oldukça fazla sanatçı var.

O.Ş.: Evet var, çok sevdiğim arkadaşlarım var.

B.H.: Benim de Bursa’dan gerçekten sevdiğim sanatçılar var. Peki, Bursa’daki koleksiyonerler ve galeriler hakkında ne düşünüyorsun?

O.Ş.: Maalesef bir elin parmaklarını geçmiyor, koleksiyoner diyebileceğim arkadaşlarım Bursa’da. Bursa, gayrisafi millî hasılada oldukça yüksek paya sahip bir şehir. Üst gelir grubunda çok sayıda insan olmasına rağmen nedense sanata karşı ilgi ve alaka yok denecek kadar az.

B.H.: Acaba sanat eserine para vermeyi boşa harcanan bir para olarak mı görüyorlar?

O.Ş.: Bunu maalesef üzülerek söylüyorum. Tabii biraz bilgi sahibi olmakla da alakalı bir durum. Sonuçta boş bir duvara bakmaktansa orada güzel, özgün bir sanat eserinin asılı olmasının verdiği hazzı ve mutluluğu daha önce deneyimlemedikleri için evlerine sanat eseri alma fikrine de uzak kalıyorlar.

O yüzden ben de bir nevi manevi misyon olarak, Bursa’da bu tür sanat organizasyonlarının ve sergilerin düzenlenmesi için ayrıca çaba ve emek harcıyorum.

B.H.: Bakın arkadaşlar, böyle bir ortam var, böyle bir dünya var, gelin seferberlik ilan edelim.

O.Ş.: Evet, kesinlikle. Elimden geldiğince kendi çevremdeki arkadaşlarımdan başlayarak, profesyonel anlamda da çeşitli kurumlara, tüzel ya da gerçek kişilere yardımcı olmaya çalışıyorum. Ama daha yolun başındayız; çok çalışmak gerekiyor.

B.H.: Olur mu diyorsun peki?

O.Ş.: Olur mu, olmaz mı bilmiyorum ama dediğim gibi, bunu biraz manevi bir misyon olarak görüyorum. Elimden geleni yapacağım.

B.H.: Tamam, sana güveniyoruz o zaman. Olmazsa da o zaman sorumlu da seni tutarız gibi gözüküyor bu durumda.

O.Ş.: Valla bilemeyeceğim. 

B.H.: Bilemiyorum Altan. Öyleyse bugünün Türkiye sanat ortamını içeriden biri olarak nasıl görüyorsun o zaman?

O.Ş.: Çok değerli sanatçılarımız var. Bırakın uluslararası görünürlüğü, öncelikle kendi ülkemizde daha görünür olmaları gerekiyor. Galerilerin ve çeşitli fuar etkinliklerinin diğer şehirlere de yayılmasını açıkçası temenni ediyorum. Böylece her şeyin daha iyi olacağını düşünüyorum.

B.H.: Güzel günler göreceğiz.

O.Ş.: Umarım, ihtiyacımız var.

B.H.: Biraz daha çaba gerektiğini söylüyorsun.

O.Ş.: Kesinlikle. Hem bireysel, hem de tüzel tarafta. Tabii ki yerel ve merkezi yönetimlerin de bu konuda taşın altına ellerini koymasını çok isterim. İnşallah o günleri de göreceğiz.

B.H.: Açık çağrı yapmayacak mısın?

O.Ş.: Açık çağrı?

B.H.: Buyurun. Başka illere de bekliyoruz.

O.Ş.: Aynen öyle.

B.H.: Tamam, çok teşekkürler. İyi ki geldin. Çok sağol. 

O.Ş.: Çok sağolun.

B.H.: Eser Miktarda'yı dinleyin, dinletin. Haftaya görüşmek üzere.

Benzer İçerikler

"Ben sanatı kocaman bir duvara benzetiyorum"
8 Eylül 2026
Başak Hürer, Taner Ceylan
Sanat Tarihi Neden Önemli?
1 Eylül 2026
Başak Hürer, Duygu Barlas
YUNT: Bir sanat ve etkileşim alanı
21 Nisan 2026
Başak Hürer
Yapının Ötesi
17 Ağustos 2026
Başak Hürer, Nevzat Sayın
  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki