Galerist’in 25. Yılı
Eser Miktarda’da Başak Hürer, Galerist’in 25. yılını kutlayan Gönül İşi sergisinden yola çıkarak Müge Çubukçu, Selin Akın ve Efsa Aktar ile galerinin çeyrek asırlık yolculuğunu, sanatçılarla kurduğu uzun soluklu ilişkileri ve galericiliğin görünmeyen emeğini konuşuyor; Türkiye çağdaş sanat ortamında dayanışmanın, cesaretin ve birlikte üretmenin önemine odaklanıyor.
Başak Hürer: Selam, ben Başak. Sizi uyarmak isterim, yayınımız eser miktarda tanıtım içermektedir. Eser Miktarda programında, her hafta çağdaş sanatın farklı üretim pratiklerine, kişisel yolculuklara ve Türkiye sanat ortamına kulak vereceğiz ve bu hafta Galerist ekibini ağırlıyoruz. Hoşgeldiniz Müge, Selin ve Efsa.
Müge, Selin ve Efsa: Hoşbulduk.
B.H.: Hoşgeldiniz tekrardan. Galerist’in 25. yılını kutlayan Gönül İşi sergisinden yola çıkarak galerinin çeyrek asırlık yolculuğunu, sanatçılarla kurduğu uzun soluklu ilişkileri, galericiliğin görünmeyen emeğini ve Türkiye’de çağdaş sanat ortamını konuşacağız.
Galerist, 25. yılını Gönül İşi sergisiyle kutluyor. Önce buradan başlayalım istiyorum. Neden Gönül İşi? Bu isim, Galerist’in 25 yıllık hikâyesinde neye karşılık geliyor?
Efsa Aktar: Öncelikle bu soruyu bir adım geriden başlayarak yanıtlayacağım, özür diliyorum. Biz 25. yılımızda bu sanatçıları bir araya getirirken, aslında şimdiye kadar temsiliyetini üstlendiğimiz sanatçılarla beraber, galerinin kimliğini şekillendirmiş yabancı sanatçıları da dâhil ederek yaklaşık 49 kişilik bir listeye ulaştık. Bütün yaz, bütün yaz sergiyi aradık.
B.H.: Tatil yapılmadı galiba.
E.A.: Yani WhatsApp grubumuzda keşke sana gösterebilsem alternatiflerimizi. Ve çok uzun bir süre aslında serginin adının Gönül İşi olacağını biliyorduk. Çünkü Gönül İşi, bizim galerimizin ortaklarından Melkan Gürsel’in bir röportajından alıntı aslında. Başta biraz şaka gibi başlamıştı sonra ise anlamlı olduğunu düşündük. Çünkü geri dönüp baktığımız zaman aslında sadece sergiler ya da fuarlar, yaptığımız projeler değil, çok büyük bir emek, özen ve kurulan ilişkiler var. Bence bu sadece galericilik için değil, yani bir sanatçı için de, izleyen için de gerçek bir gönül işi. Biz de en iyi böyle ifade edebiliriz diye düşündük.
B.H.: Sanat da zaten bir gönül işi olduğu için, içten gelerek yapıldığı için yani biraz. Gönül işi dediğinde olumsuz bir şey de düşünebiliyor insan; hani yapıyorum ama emeğimin karşılığını almıyorum, gönül işi yapıyorum diye. Ama içten yaptığın zaman zaten sanatın olayı da bu bence.
E.A.: Kesinlikle.
B.H.: Gönül İşi’nde galerinin farklı dönemlerinden 50’ye yakın sanatçı bir araya geliyor. Bu kadar geniş bir geçmişe bakarken eser seçkisini oluşturmak nasıl bir süreçti? Bunu merak ediyorum. Yeni üretilen işlerle geçmişten gelen işler arasında nasıl bir ilişki kurdunuz?
Müge Çubukçu: Bu da çok uzun bir yolculuk aslında. Efsa’nın dediği gibi öncelikle biz bu sanatçı listesi üzerinde çalıştık, bunu çıkardık. Bizden önceki Galerist ekibine danışarak, onlardan da fikirler alarak... Aslında Gönül İşi’nin özünde tam bir takım işi olduğunu da söylemek istiyorum. Gerçekten bu sergide emeği geçen çok insan var. Sanatçılar bir yana, yanımızda olan bütün dostlarımız, destekçilerimiz... Herkesin varlığıyla şekillenen bir sergi oldu.
Burada aslında Galerist’in iş birliği yapma anlayışının da altını çizmek istedik. Çünkü sergide üç koldan giden bir eser seçkisi var. Bir tanesi, özellikle şu anda güncel olarak beraber çalıştığımız sanatçılara sergiyi tarif ederek onlardan yeni işler üretmelerini istedik.
Bir yandan geçmiş sergilerimizin hatırasını da geri çağırmak için o sergilerde gösterilen ve daha sonra koleksiyonlara yerleşmiş işleri özel koleksiyonlardan ödünç alarak sergiye dâhil ettik.
Diğer taraftan da aslında bizim çok sevdiğimiz bir tarafımız olan, diğer galerilerle yaptığımız iş birliklerini, ortak projeleri de birazcık gözeterek geçmişte beraber çalıştığımız sanatçılarımızın güncel galerilerinden konsinye işler aldık. O açıdan da aslında çok kapsayıcı bir sergi.
B.H.: Evet, gerçekten öyleymiş.
M.Ç.: Bu, serginin bizim çok hoşumuza giden bir tarafı. Tabii ki sanatçı listesine bakınca çok farklı kariyerlerde, çok farklı dönemlerden, farklı pratikleri olan, farklı malzemelerle çalışan sanatçılar var. Onları böyle küratöryel bir şemsiye altında toplamak çok kolay olmadı. Ama bir yandan da Galerist’in 25 yıllık tarihine baktığımızda, her zaman sanatçılarıyla var olan bir kurum olduğunu görüyoruz. Yani ilk açıldığı andan itibaren sanatçı temsiliyetini önceliklendiren, kariyer inşasına her zaman önem veren bir kurum. Bu yüzden de yine sanatçıları merkeze, bu sefer portreleriyle, otoportreleriyle almak istedik ve aslında sanatçı otoportrelerinden oluşan bir kurguyla 25 yıllık bir Galerist portresi çizmek istedik.
B.H.: Kolektif bir portre oluştu.
M.Ç.: Kolektif bir portre, aynen öyle. Tabii ki her sanatçının pratiğinde doğrudan bir otoportre geleneği olmayabilir. Bu yüzden de oradaki temayı biraz geniş tutmak istedik. Yani bu, onun geri döndüğü bir malzeme olabilir, üretiminde bir kırılma noktası olabilir, onu çok iyi ifade eden bir betimleme olabilir. Birazcık daha geniş tutarak aslında işlerin arasındaki ilişkilere ve eserler arasındaki birtakım ortaklıklara odaklandık.
Uzun süren bir yolculuğun sonucunda da eserlerin bir araya gelmesinde, yani şöyle söyleyeyim daha doğrusu, hangi eserlerin olacağını tabii ki bir süredir biliyorduk ama eserler galeriye geldikten sonra ve biz onlarla birazcık vakit geçirip onların galeri içerisindeki mevcudiyetini gerçekten damarlarımızda hissettikten sonra aslında bizim de çok sürpriz yakaladığımız anlar oldu.
Bu, serginin çok şaşırtıcı bir tarafıydı. Kendi içerisinde gruplanan, bir yerden bir yere hikâyesinin çok güzel aktığını gördüğümüz işlerin bir aradalığı da bizi ayrıca çok mutlu etti ve heyecanlandırdı.
B.H.: Gerçekten çok merak ediyorum. Peki, artakalan ya da mesela çok çabuk oldu, bu kadar da olacağını beklemiyordum, iyi ki işler yolunda gitti dediğiniz bir süreç oldu mu bu esnada?
Selin Akın: Sergiyi kurarken mi?
B.H.: Sergiyi kurarken, bir araya getirirken.
S.A.: Normalde bizim süreç içerisinde senede 5-6 tane kişisel sergimiz ya da bir küratör davet ettiğimiz bir karma sergimiz oluyor. Bu sergide ilk defa, iyisiyle kötüsüyle her şey tamamen galeri ekibi tarafından bir araya getirildi. O nedenle bence en hızlı aktı diyebileceğimiz şey kurulum anıydı. Çünkü herkesin birbiriyle çalışma refleksi aslında çok iyi oturduğu için biz en iyi birbirimizle çalışıyoruz. O yüzden de o sergiyi kurmak bence en hızlı ve en konforlu süreçti. Su gibi aktı denebilir mi bilmiyorum ama olabilecek en iyi şekliyle oldu demek kesinlikle doğru olur.
B.H.: Evet, yani basın metninde de görünmez emek, özen, kararlılık ve inanç özellikle vurgulanmış. Bir galerinin, izleyicinin hiç görmediği emeği aslında nelerden oluşuyor? Ben bunu merak ediyorum.
S.A.: Yani bu biraz bence Efsa’nın anlattığı ve neden serginin adını Gönül İşi koyduğumuzla, hepsini bir arada yapmaktan gelen bir beceriyle ilgili. Bunu söylemek şu yüzden doğru: Çünkü galericiliği hakkıyla yapabilmek için gerçekten çok dirayetli, çok sabırlı, bir yerde çok inatçı ve inançlı olabilmek lazım. Her sabah kalkıp tekrardan bu işe dört elle sarılmak, o sanatçı için gerçekten en iyisini, bazen ona rağmen yapmaya çalışıyor olmak çok güzel bir şey.
Biz, Müge’nin söylediği gibi, temsiliyet ve kariyer odaklı bir galeriyiz. Bunu anlatırken şöyle diyoruz: Yani bunu bir evlilik gibi, bir menajerlik ilişkisi gibi görmek daha doğru. Yani o insan, bulunduğu konumdan 360 derece bakıldığında en iyi nereye gelebilir? Onun için var gücümüzle çalışmakla aslında oluyor. O yüzden de biraz kan, ter, gözyaşı, her şey bir arada.
B.H.: Aynen. Yani gerçekten galericiliği kötü yaparsanız bu evliliğin sonu mahkemede de bitebilir.
S.A.: Her şey mümkün.
B.H.: O yüzden bence de çok önemli. Galerist’in hikâyesinde sanatçılarla kurulan uzun soluklu ilişkiler önemli bir yerde duruyor. Bugün bir sanatçı ile galeri arasındaki ilişkinin sağlıklı ve sürdürülebilir olmasını sağlayan şey sizce nedir?
E.A.: Yani tam da aslında demin bahsettiğim gibi, bu sanatçı ve galeri ilişkisi, senin de demin bahsettiğin gibi, bir evlilik gibi. Tabii ki çok profesyonel bir tarafı var ve Galerist, kurulduğu andan itibaren sanatçı temsilciliğini uluslararası standartlarda, profesyonel anlamda yapan bir galeri. Ama bir yandan da bakınca çok hissî ilişkiler söz konusu. Yani o sanatçılar artık sizin aileniz oluyor. Kendi ailenizden daha fazla gördüğünüz, vakit geçirdiğiniz insanlar hâline geliyor ve onlarla beraber bütün dönemlerini yaşıyorsunuz.
Çok fazla şeye birlikte tanıklık etmek, beraber bir şeye inanmak, karşılıklı çok ciddi bir güven, şeffaflık, inanç, ortak bir amaç ve adanmışlık gerekiyor bence. Ama bu arkadaşlık meselesinin gerçekten çok altını çizmek istiyorum. Çünkü şu anda da Galerist’in sanatçılarının hepsinin bizim için yeri çok ayrı ama hepsiyle çok farklı ilişkilerimiz var. İşte birlikte tatile gitmeyi de hayal edebiliyoruz, akşam yemeğe gidip oturup konuşmayı da, bambaşka konularda dertleşmeyi de. Çünkü bütün mevcudiyetiyle sanki o insana sahip çıkıyorsunuz. Yani karşılıklı bir sahip çıkma durumu da var. O yüzden bu her ne kadar bir iş ilişkisi gibi gözükse de onun çok çok ötesinde. Özünde çok ciddi, kalben bağların olduğu...
B.H.: Derin ilişkiler.
E.A.: Çok derin ilişkiler ve bağlar söz konusu.
B.H.: Evet ama zaten bu çok önemli. Yoksa diğer türlü, diğer galerilere baktığımız zaman o güven ilişkisini kuramadıkları için birbirleriyle hep bir probleme yol açıyor. Neticesinde güvenmemiş oluyor, galeri sanatçıya güvenmemiş oluyor. Arada bir kin durumu oluyor, güvensizlik oluyor. Ama Galerist bunu gerçekten çok başarılı yapıyor. Çünkü çoğu galerinin bir noktada bir ifşasını duyuyoruz. Yani öyle bir şey olmadı.
E.A.: Yani biraz böyle ortak hayal etmekten de geçiyor sanırım. Mesela bir sergiye çalışırken, şimdi sen konuşurken aynı şekilde düşünüyordum yani biz gerçekten bazen uykularımız kaçıyor; bu sergiyi nasıl kuracağız, kataloğunu nasıl yetiştireceğiz, işte üretimi... Bir sergiye hazırlanırken sanatçıya her aşamada eşlik eden bir ekibiz. Yani hepimizin farklı alanlarda, kendi uzmanlık alanlarında bir varoluşu var. Ama onlarla beraber gerçekten o işin içine dalıp o sergiyi sahipleniyoruz. Ya da yurt dışında aynı şekilde bir projeleri olduğunda, bir sanatçı kitabı yapılacağı zaman aynı şekilde... Yani bilfiil onlarla o kadar o işin içine dalıyoruz ki bir şekilde oradaki o adanmışlık, kendini verme, özveri, karşılıklı inanç ve inat...
B.H.: Evet, kesinlikle. İnat olmadan olmaz.
E.A.: İnat olmadan olmuyor.
S.A.: Yani böyle ne bileyim, bankacıyım ya da atıyorum doktorum falan gibi, hani sabah geldim ofise, işte Eda, çıktım, hadi Eda görüşürüz, yarına bakarız gibi bir şey tam olamıyor.
B.H.: Yoksa 24 saat sadece.
E.A.: Ama bir yandan da hem doktorum, hem bankacıyım ve daha neler neler...
B.H.: Psikolog kesinlikle...
S.A.: Avukat istersen de... Her şey var.
E.A.: Bu arada bu sadece sanatçılar için geçerli değil. Bizim ofisimiz bir açık ofis ve çok fazla ziyaretçimiz de oluyor. Yani sanat profesyonelleri, bazen izleyiciler bile ya da hiç kimse yoksa kendi aramızda, birbirimiz için bile bu mesleklerin hepsine bürünebiliyoruz.
B.H.: Peki, şimdi programın ortasında geç kalınmış bir şey olacak ama Galerist’te hepinizin rolünün ne olduğunu dinleyenlere anlatmak ister misiniz?
E.A.: Tabii, bahsetmek isteriz. Burada olmayan arkadaşlarımızdan da çok kısaca bahsetmek isteriz hatta. Müge direktörümüz. Selin ve ben sanatçı temsilciliği yapıyoruz ama ikimizin de ayrı ayrı alanları var. Selin satış bölümünde, ben iletişim bölümündeyim. Bir editörümüz, iki prodüksiyon sorumlumuz, bir muhasebe uzmanımız ve bir de cep herkülü, her şeyi yapan Yocan Bey’imiz var. Yani aslında böyle sayınca çokmuş gibi geliyor ama gerçekten minik bir ekip sayılabiliriz.
B.H.: Evet, çok ama muhtemelen yine de işler başlayınca kendinizi birbirinizin işlerini yaparken de buluyorsunuzdur her zaman.
M.Ç.: Tabii, yani Efsa’nın dediği gibi açık ofiste çalışmanın hem avantajını, hem de dezavantajını yaşıyoruz. Bir arada, her şeyi o an yan yana oturarak çözmenin çok büyük avantajları var ki yeri geldiğinde kafanı toplayamamak bir dezavantaj olsa bile. Hiçbir zaman o dikey hiyerarşiyi hissetmediğimiz, herkesin kendi alanında en iyi olduğu ama birbirinin de her işini takip edip gerektiğinde destek olabildiği bir ortamda bulunduğumuz için bence işimizi en iyi yapmamızı sağlayan şeylerden biri de bu.
B.H.: Ego savaşları olmadan, birbirine destek vererek o işi sürdürmek bence de zaten önemli olan bir şey. Bir galerinin rolünü artık yalnızca sergi açmak ya da eserlerin dolaşımını sağlamak üzerinden tanımlamamız da mümkün olmuyor. Bugün bir sanatçıyı temsil etmek tam olarak ne anlama geliyor diyeceğim ama burada biraz daha derine inelim istiyorum. Yani bir sanatçıyı aldınız, anlaştınız. Nasıl anlaşıyorsunuz? Biraz daha detaylı bir şey istiyorum.
E.A.: Bunlar çok organik gelişen ilişkiler. Sanatçılarla nasıl ilişki kuruyoruz kısmında aslında Müge’nin orada dediği o arkadaşlık, ama profesyonel bir tarafı da var. Bir evlilik gibi çünkü çok büyük adanmışlıklar gerektiriyor. Orada tamamen o organik ilişkiyi tutturmak, gerçekten o kimyanın tutması... Galeri, sonuçta bizler ekibi olduğumuz için ister istemez bizlerin estetik algısını ve karakterini taşıyan bir yer de oluyor. O sanatçılarla bir aradalığımız da böyle oluşuyor. O yüzden bazı zamanlar tesadüf, bazı zamanlar çok peşinde koşmak, bazı zamanlar ortak bir çalışmanın peşinde koşmak.
M.Ç.: Yani olmazsa olmaz.
E.A.: İlla deneyip kafasında yaptığınız olur.
B.H.: Şahane, şahane. Şu an süper. Çok istediğiniz kimin çok peşinde koştunuz peki?
E.A.: Biz genelde nasıl başlıyoruz bu ilişkilere? Karma sergilere davet etmenin çok güzel bir anahtar olduğunu düşünüyoruz. Çünkü hiç belli olmaz. Uzaktan, “Ya ben de çok çalışmak istiyorum Başak’la ama deli midir, değil midir, beni sever mi, sevmez mi?”
B.H.: Her an her şey olabilir.
E.A.: Biz önce bir deneyelim, bir flört edelim, bakalım.
S.A.: Biraz uzun flört ediyoruz bu arada.
E.A.: Sonuçta biz ne olursa olsun işin temelinde bir hizmet veriyoruz. Orada karşılıklı olarak aynı değerleri oturtabiliyorsak yani uzun vadede öğrendik ki bir masada oturup o insanla yemek yiyemiyorsak bu ilişkiyi sürdürmek bir zul oluyor.
O yüzden kimyasının en doğru şekilde tuttuğu insanlarla bir arada olmak, zaten enerjisi çok yoğun olan bir işi yapmayı nispeten kolaylaştırıyor. O yüzden birazcık tamamen o anda nasıl bir yerde olduğumuz, nasıl bir kimya tutturduğumuz, doğru zamanda doğru yerde olmak, biraz tesadüf, şans... Karışık bence.
B.H.: Evet ama çok güzel bir strateji bence. Karma sergilerle işini beğeniyorsun ama işini beğenirken bakalım sanatçının kendisini beğenecek misiniz? Ve bu sürede de onunla etkileşime geçerek onun kişiliğini, onun aslında bakış açısını, kafa yapısını öğrenip ondan sonra devam etme kararı almak bence de çok iyi olur.
E.A.: Karşılıklı tabii, yani sadece bizimle alakalı değil; o da deneyimleyebilir. “Bunlar da deli midir nedir, sürekli peşimdeler?” de diyebilir o insan ve bir daha konuşmak istemeyebilir. Ama tek taraflı değil yani, onu demek istiyorum özellikle.
B.H.: Şu an Galerist gidip birisine devamlı “Gel bana” diyecek, hiç kimse de demez yani “Deli midir?” diye düşünüyorum. Tanıştıktan sonra belki, onu bilemeyiz.
E.A.: Ama burada böyle enteresan bir şey de var yani Galerist’i sanki bizim gözümüzde bir kişi gibi, bizim bir artı birimiz gibi görüyoruz. Yani biz de sürekli Galerist’i şekillendiriyoruz ama Galerist de bizi şekillendiriyor. Bunu da hep aramızda konuşuyoruz hatta. Mesela bir şey gördüğümüzde aynı şeyleri beğeniyoruz hepimiz. Böyle ortak bir zevk oluştu enteresan bir şekilde.
Yani Galerist’in başından beri neredeyse süregelen sanatçılar var, yıllar içerisinde eklenenler var. Sürekli dönüşen, değişen, evrilen bir kurum. Bunu hep yaşayan, dinamik bir yapı olarak tanımlıyoruz.
Bir yandan da yıllar içerisinde hem ekip, hem de sanatçı kadromuz kadın ağırlıklı olarak devam etti. Evet, yani ciddi bir kadın enerjisi de var galeride. Bu da bizim çok sevdiğimiz bir taraf aynı zamanda.
Sanatçıların pratikleri, onların meseleleri, kaygıları, üretimleri, dertleri... Yani bunların da birazcık kendi içerisinde tutarlı olup o Galerist kişisini oluşturması da tabii ki bizim için bir sanatçı seçiminde öncelik. Yani işte üç beş tane birbirinden çok ayrı insanı bir araya getirdiğinizde, onların Galerist’in kimliğini ya da bir galerinin kimliğini şekillendirmesi biraz daha zorken, orada aslında bir bütünü oluşturacak ana temaların olması, onların birbirini beslemesi ve kucaklaması... Aslında o da bizim için her zaman yol gösterici, yani sanatçı seçiminde biraz pusula gibi.
B.H.: Evet, katılıyorum. Galerist’in uluslararası fuarlarda uzun süredir devam eden bir varlığı da var. Türkiye’de çalışan bir sanatçının uluslararası alanda görünürlüğünü oluşturmak bugün nasıl bir süreç? Çünkü içinde bulunduğumuz dönemde bunun biraz zor olduğunu düşünüyorum. İstanbul’dan dünyaya açılmanın koşulları son yıllarda nasıl değişti? Değişti mi diye sormayacağım, değişti çünkü. Ama nasıl değişti? Durumlar nedir?
M.Ç.: Yani şöyle, fuar yapmak tabii ki de bir sanatçıyı uluslararası piyasada göstermenin temelde en hızlı yollarından biri. Çünkü işin özünde fuar bir sunum alanı ve biraz daha bu işin doğrudan ticari olan kısmı. Bunlar güzel araçlar oluyor. Bunları doğru kullanmak önemli. Yani bir fuara artık sadece “Gideyim de işte bu sanatçının işini satayım” gibi bir yerden değil, orada dirsek temasına girebileceğin küratörleri, kurumları, koleksiyonerleri nasıl en doğru şekilde değerlendirmek gerekir, onu düşünerek bu adımları daha stratejik atmak gerekiyor.
Ama tabii ki bu işlerin çok ciddi bir gerçeği var. Yurt dışı fuarlarına katılmak ciddi maliyetli bir şey. Ve günümüz Türkiye’sinde bu her geçen gün zorlaşan bir şey. O yüzden bir sürü galeri, çok sık yaptığı fuar katılımlarını belki senede ikiye, yapabiliyorsa bire indiriyor. Çok sayıda galeri eskiden her yere gidebiliyorken, artık bütün dünya için konuşuyorum aslında bunu, çok daha yakın coğrafyalarda bunu yapmaya gayret ediyor. Çünkü nakliye artık herkes için çok ciddi bir bütçe.
Son bir buçuk iki senede kapanan çok ciddi galeriler de görüyoruz ki sadece Türkiye özelinde de demiyorum bunu. O nedenle bunlar tabii çok kıymetli şeyler. Bunları yapabilmek için aslında ciddi bir gayret göstermek gerekiyor. Bu kararlar da çok stratejik veriliyor. Yani illa kâğıt üstünde o fuar iyi diye oraya gitmek gibi değil. O sanatçının kariyerinde o an gerçek ihtiyaç neyse ona göre bir karar vermek. Ne bileyim, orada yaptığı bir müze sergisi, dâhil olduğu bir şey varsa onu destekleyerek oradaki bir fuara katılmak gibi, biraz daha geniş kapsamda bakarak kararlar vermeye gayret gösteriyoruz en azından bu stratejileri güderken.
B.H.: Evet, maalesef şu anda sanat piyasasının ve galerilerin durumu bu şekilde ama... Su akar, yolunu bulur mu diyelim?
M.Ç.: Yani ben bütün fuarlara giderek her yerde görünmenin aşırı önemli bir strateji olduğunu düşünmüyorum.
B.H.: Ben de katılıyorum.
S.A.: Bir de bence fuar konusunda çok önemli ve iyi yaptığımızı düşündüğüm bir şey var. Biz her standımız için, her sunumumuz için en azından küratöryel bir çerçeve...
B.H.: Yüzde yüzünüzü veriyorsunuz evet.
S.A.: Yani evet, mesela beş kişiyi oraya yan yana almak bir karar. O karar neden alınıyor?
B.H.: Bir karar da alınıyor kesinlikle. Ben buna katılıyorum, evet.
S.A.: Yani o yüzden bizim gerçekten her standımız küçük bir sergi sayılabilir.
B.H.: Evet, katılıyorum. Bence zaten bu önemli. Gönül İşi, geçmişi anmak kadar henüz yazılmaya devam eden bir hikâyeye de bakıyor. O zaman son olarak geleceğe dönelim. Galerist’in bundan sonraki 25 yılında neyin değişmesini, neyin ise hiç değişmemesini istersiniz?
E.A.: Ben ekip ruhunun hiç değişmemesini isterim Galerist’te. Galerist bir okul. Yani gerçekten Galerist’te bu zamana kadar çalışmış insanların şu anki sanat piyasasında çok köşe taşı olan yerlerde olduğunu görmek mümkün. O yüzden ekip ruhu, birbirinden bir şey öğrenme becerisi bence çok kıymetli ve umarım Galerist’te biz olmasak bile, yani 25 sene sonra burada olmayız herhalde, birileri bunu hâlâ severek yapıyor olur.
B.H.: Müge sen ne diyorsun bu konu hakkında?
M.Ç.: Ben Galerist’in cesaretini, merakını, adanmışlığını ve tutkusunu hiç kaybetmemesini diliyorum.
S.A.: Bütün cevapları kaptınız.
B.H.: Seni sona bıraktık.
E.A.: Düşün düşün.
M.Ç.: Çünkü gerçekten bu 25 yıllık geçmişe bakınca, işte bu sergi de ve bu sanatçı listesi de bize bunu tekrar gösterdi. Cesur kararlar alınarak sergiler yapılmış, projeler yapılmış, sanatçılarla çalışılmış. Yani galeri hep dönüşmüş, değişmiş ama vazgeçmemiş bir şekilde ayakta kalmaya devam etmiş. Ve oradaki profesyonelliğini bozmadan, standartlarını bozmadan hep ileri gidebilmek için birtakım adımlar atılmış.
İşte Türkiye’de birçok şeyin bu kadar değiştiğini düşünüyoruz ve hep konuşuyoruz. Bunu bu denli yapabilmeye çalışmak, yani bu çaba bile aslında gerçek bir gönül işi zaten. O yüzden bunu devam ettirmesini bütün kalbimle isterim.
B.H.: Çok güzel.
S.A.: Ben kesinlikle cesaret diyorum. Yani sadece bizim için değil, bütün sanat kurumları, galeriler ve sanatçılar için bunu diliyorum. Umarım hiçbirimiz cesaretimizi kaybetmeyiz. Bizi yola çıkaran ve ilerlemeye teşvik eden en önemli şey bence ne kadar cesur olabildiğimiz.
B.H.: Evet, cesur olmak ve umut hala.
M.Ç.: Her şeye rağmen.
B.H.: Evet, her şeye rağmen umutlu olmak bence de.
E.A.: Bir de sanatçılarımızdan ve birbirimizden aldığımız güç.
M.Ç.: Tabii ki onlar bize çok inanıyorlar. Onların inancını da boşa çıkarmamak bizim için çok ciddi bir motivasyon.
B.H.: Tabii onlardan devamlı mobbing içeren mesajlar gelse şimdi böyle konuşuyor olmazdık.
Son soruyu, daha süremiz var diye, hepinize sormak istiyorum. Bugün burada Galerist’in farklı alanlarında çalışan ama aslında aynı alanda olan üç kadın olarak yanımdasınız. Bugünün Türkiye... Aa, bir dakika, videoyu çekeceğim.
M.Ç.: Hay Allah, ben de notu uzatmıştım.
B.H.: Hay Allah unutmuştuk. Nasıl böyle genel yapacağım? Geliyor. Evet, şöyle bir döndürmeli.
Bugünün Türkiye sanat ortamını içeriden biri olarak nasıl görüyorsunuz?
E.A.: Çok güzel bir soru. Galiba bütün bu soruların içinde cevabı en zor olan soru bu.
M.Ç.: Evet, kesinlikle öyle.
B.H.: O yüzden sona saklıyorum.
E.A.: Yani birazcık çok bilinmeyenli bir denklem sanırım. Hem çok dinamik, hem esnek, hem zorlayıcı, hem çok kucaklayıcı. Yani böyle çok değişik bir ilişki. Biraz fırtınalı bir denizde sürekli yüzmeye çalışmak gibi. Bunu tabii ki illa olumsuz bir şey olarak söylemiyorum. Bence bunun hem sanatçıların üretimlerinde, pratiklerinde hem de bizim çalışma biçimimizde çok olumlu etkileri de olabiliyor. Ama tabii ki hiçbir zaman durgun sular değil. Önünüzü çok net göremiyorsunuz. Uzun vadeli planlar yapmaya çalışsanız bile hayat şartları çok farklı yerlere götürebiliyor. Kolay bir süreç asla değil.
E.A.: Kolay bir yolculuk değil, doğru.
M.Ç.: Evet, bence biraz onunla alakalı. Yani bu 25 dakikadır, yarım saattir konuştuğumuz şeylerin aslında tümü. Yani o direnci göstermek. Bu zaten sanat ortamının ta kendisi bence.
B.H.: Direnç gösterilen bir ortam olduğunu düşünüyorsun şu anda.
M.Ç.: Evet çünkü sürekli az önce de dediğim gibi, her şeye rağmen bir şeyler yapmaya çalışan bir grup insanız. Bu galerisi de olur, müzesi de olur, sanatçısı da olur, koleksiyoneri de olur... Herkes için geçerli.
E.A.: Müge’nin cevabına çok katılıyorum. Ama bence umut verici şeyler de oluyor. Umuda tutunmak zorundayız tabii ki ama mesela ben daha çok galerinin bir araya gelebildiğini, daha dayanışarak çalışılabildiğini, yine kurumlarla galeriler arasında çok güzel iş birlikleri olduğunu düşünüyorum. Bizim kendi sanatçılarımız dışında mesela başka galerilerin ya da bağımsız sanatçılarla olan ilişkilerimiz, bir araya gelişlerimiz... Bence herkes birbirine karşı daha rahat ve daha yakın artık.
Evet, direnç bir arada olunca bir anlam ifade ediyor. Bence herkes bunun farkında gibi geliyor. O yüzden bir yandan umutluyum da.
B.H.: Evet, katılıyorum.
E.A.: Gönül İşi’nin özü bu galiba yani sergiye bakınca aslında. Hani bu kadar sanatçının bir araya gelmesi, farklı galeriler, koleksiyonerlerin bize güvenerek işlerini ödünç vermesi... Yani tüm bu bir aradalık, bu dayanışma... Sanki eve tekrar bir dönüş gibi. O 25 yıllık şeyleri, anıları tekrar beraber anmak ve yenilerini oluşturmak üzere aslında yeni bir başlangıç bir yandan da.
B.H.: Sergi ne zaman açıyor kapılarını?
S.A.: 16 Eylül'de saat 11 itibariyle herkesi bekliyoruz.
B.H.: Çok çok teşekkürler.
M.Ç.: Biz teşekkür ederiz.
B.H.: Çok mutlu oldum geldiğiniz için.
A.E.: Biz de. Çok teşekkür ederiz.
B.H.: Öyleyse kapatıyorum. Dinleyin, dinletin. Haftaya yine buradayız.
Benzer İçerikler
Padişah Portrelerinden Çağdaş Sanata
Başak Hürer, Ozan Şeftalioğlu
"Ben sanatı kocaman bir duvara benzetiyorum"
Başak Hürer, Taner Ceylan
YUNT: Bir sanat ve etkileşim alanı
Başak Hürer
Yapının Ötesi
Başak Hürer, Nevzat Sayın