Gündüz Vassaf ile buluştuk, insan doğasına dair bize ezberletilen masalları bozmayı konuştuk. Sosyal medyanın yarattığı yabancılaşmayı, bilimin ve yapay zekanın ahlaki sınırlarını ve tüm krizlere rağmen "gezegenli" kalabilmenin yollarını konuşuyoruz. Gündüz Vassaf, çocukların merakından ve canlılara duyduğumuz sevgiden yola çıkarak bizleri çok temel bir noktaya davet ediyor: Kötümserliği yaymamak ve iyimserliği türümüze borcumuz olarak ayakta tutmak.
İ. M:Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Bugün Gündüz Vassaf'la birlikteyiz. Hoş geldiniz ve çok teşekkür ederiz burada olduğunuz için.
G. V: Evet, Açık Radyo'nun bize açtığı yollar için, kaç bin kişiye kaç yıldır ve ileride de kaç yıldır açacağı yollar için ben çok teşekkür ederim.
İ. M: Sayenizde, kesinlikle öyle. Yani bizim bir çevremiz, bir topluluğumuz, bir ruhumuz varsa... Gündüz Vassaf'ın yazıları, en azından benim şahitliğim öyledir, çok büyük bir katkı sundu Açık Radyo'nun ruh haline ve bunun etrafındaki topluluğa. İyi ki varsınız. Çok uzun yıllardır aslında... Nasıl söyleyeyim? Psiko-coğrafyamda hep taşıyorum sizi referans olarak.
G. V: Psiko-coğrafya güzel kelime.
İ. M: Hep yıllar içinde başucumda durdu kitaplarınız. Şimdi de sohbet etme imkanını buluyorum sizinle. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalı için bir radyo yayınında değiliz. Ama radyo yayınından da dinleyicilere aşikar; son dönemde sıkça Antroposen sohbetlerde Utku'yla bir araya geldiniz. Derya Tolgay ile Dünya Mirası Adalar'da bir dönem mikrofon paylaştınız. Sesinizi duymuşluğu yakın zamanda çok var dinleyicilerimizin. Bir referans vermek istedim en azından. Çok kapsamlı söyleşiler, özellikle Utku ile olanlar çok kıymetliydi hakikaten. Oralardan devamla da konuşmak istiyorum.
G. V: Utku da hakikaten ufuk gösteriyor bize. Karartmıyor ufkumuzu, ufuk gösteriyor. Yani iklim kriziyle ilgili zaten iklim krizinden çok biliyorsunuz biyoçeşitlilik diyor. Yani zenginliğe işaret ediyor. Kirlenmeye değil, koruyacağımız zenginliğe işaret ediyor. O da bizi çok daha duyarlı kılıyor, daha sahiplenmemize neden oluyor.
İ. M: Bu çok önemli aslında. Dört bir yandan krizle çevrilmiş vaziyetteyiz ve galiba bizi pasifize eden şeylerden de uzak durmamız gerekiyor diye düşünüyorum. Yani felaket, felaket, felaket... O felaket duygusu insanı mıhlıyor yerine. Halbuki harekete geçmek için başka şeylere ihtiyacımız var. Değil mi?
G. V: Ne düşünüyorsunuz? Hemen bir şey söyleyebilir miyim?
İ. M: Lütfen, siz.
G. V: Genellikle böyle sohbetler "nasılsınız" diye başlar. Veya da ev ziyaretlerinde, dost ziyaretlerinde, nasılsın, nasılsınız? Ve genellikle "ah sorma" diye başlayıp, dert üstüne dert sıralanır. Tabii dinleyen de o dertlere başını sallar ve daha da çok dert ekler. Sanki karşılıklı birbirimize ne kadar vicdanlı, ne kadar duyarlı olduğumuzu ispat etmeye çalışıyoruz. O dert dökümü bittikten sonra konulara geçeriz. Ama "ne yapabilirim?" yoktur hiç orada dert dökümünde. Ve dert dökümü olarak kalınca, o kötümserliği, o kötü havayı yayınca edilgenliğe yol açıyor. Bende, sizde, bizi dinleyenlerde ve o edilgenliğimiz, dünyayı bu hale getiren düzene daha güç veriyor. Yani her şikayetimizle ve "ne yapabilirim" diye sormadığımızla düzene güç veriyoruz. Hatta işbirlikçisi bile oluyoruz diyebilirim. Düzenin böyle insanlara ihtiyacı var. Hep şikayet edip "ne yapabilirim" diye sormayanlara.
İ. M: Evet, harekete geçmek, bir şey yapmak esas mesele galiba. Çünkü krizin ne olduğunu galiba artık hepimiz idrakindeyiz değil mi? Yani bir noktada birlikte formüller mi üretmek lazım? Günlük Yaşam Felsefesi'nde "Şimdiye Övgü" alt başlığını taşıyor. O şimdiyi biraz konuşmak istiyorum. Aslında bizim radyo yayınının da önemli referanslarından biri. Ömer Madra'nın da çok altını çizdiği bir Ubuntu felsefesi vardır. Sizin burada da andığınız Muhammed Ali'nin o müthiş şiiri vardır ya, benle biz arasındaki bağı bir çırpıda kuran. İşte o Afrika'dan kaynaklı Ubuntu felsefesi üzerine de çok düşünmeye çalıştık burada. Tam da bu değil mi aslında? Evet, derdini açabilir ama o derdi ortaklaştırmak gerekiyor çok temelde. Bunu nasıl yapabiliriz Gündüz Bey? Nasıl bir dert ortaklaşır?
G. V: Vallahi yüz yüze, göz göze gelerek. Yani sosyal medyada ne kadar derdimizi paylaşsak da o kadar dert ve ilişkiler anonimleşiyor ki. Çünkü o iki dakikalık, beş dakikalık, on dakikalık; düğmeye bas, düğmeyi kapat. Birbirimizi koklamadıkça, tenimize dokunmadıkça, gerçekten göz göze gelmedikçe... Orada çünkü sessiz bir dil var; bize güç veren veya zayıf noktalarınızı gösteren ki üstüne gidebilelim. Buluşmamız lazım. Yani sosyal medya bizi birbirimizden çok kopardı. Ve 50, 20, 40, 60 arkadaşım var zannediyorum. Yok, ne kadar böyle sayılıyorsa arkadaşlığı eksiltiyoruz demektir. Yüz arkadaşım var diyorsan, hepsini eksilttin demektir. Yani bu ancak beş on kişiyle olabilir. Çünkü şimdi burada yapmaya gayret ettiğimiz gibi ortak bir dil geliştirmeye çalışıyoruz. İkimize özgü. Evet. Bunu da ancak yan yana yapabiliriz. Belki bir çay eşliğinde. Evet ama ekranda değil. Sosyal medyada imkansız çünkü. Sosyal medyada belki sizi ekranda görüyorum ama sağda kedimi görüyorum, sağda atılacak çöpü görüyorum, saate bakıyorum, ancak 10 dakika konuşabilirim diyorum. Olmuyor.
İ. M: Evet, olmuyor. Yani aslında o ikili ilişki bir ihtimam alanını kurmak gibi düşünüyorum. Oraya böyle has bir şeyin ortaya çıkması için bir özen gerekiyor tabii ki. Günlük hayatta da o dijital ekranlar zaten tamamen tüketim odaklı. İlk başta böyle hissetmedik aslında. Birbirimize temas ediyormuş gibi hissettik. Fakat daha sonra hemen ele geçirildi bu ortam. Bir yandan aslında bir kesim var ki, olduğu gibi kenara itme taraftarı; dijital erişimi ve oranın bütün potansiyelini... Bir kesim de var ki, eleştirel lügati, terminolojisi hiç yok. Tamamen kendini içine bırakıyor falan. Ve başımıza ne geldiğini anlayamadan sürekli birtakım güncellemelerle hayatımızı geçiriyoruz ama hayat sanırım böyle geçmiyor Gündüz Bey, öyle hissediyorum.
G. V: Geçmiyor ve gönüllü kurbanlarız. Yani her kullandığımızda öyle bilgiler veriyoruz ki aleyhimizde kullanılıyor. Facebook mesela Türklerle ilgili önyargıları İngiltere'de alıp sattı. Ve Brexit'te ilk propaganda İngiltere'de, "Türkiye Avrupa Birliği'ne girdiği takdirde, Türkler İngiltere'ye girecek, İngiltere bitecek" oldu. Ve bu Facebook'un Cambridge Analytica diye bir şirkete sattığı bilgilerden kaynaklandı.
İ. M: Müthiş bir manipülasyon ortamı tabii ki ve gerçeklikle ilişkisi tamamen kopmuş bir enformasyondan bahsediyoruz.
G. V: Bilgileri devamlı biz gönüllü veriyoruz, onlar da satıyorlar birbirlerine. Ve ekonomiyi, siyaseti, her şeyi manipüle ediyorlar.
İ. M: Peki ne yapmalı? Kitapta minik sofralar, küçük sofralar kurmalı diyorsunuz. Az evvel de söylediğiniz gibi. 4-5 kişilik sohbetlerle yetinmekten bahsediyorsunuz ama bu bana şunu düşündürttü. Gündüz Bey o zaman niye kitap yazıyor diye düşündüm. Çünkü nesiller üstü bir erişim alanına giriyor aslında; siz kitabı bıraktığınızda okuyucu dünyasına. Aynı ilişki değil galiba değil mi? 4-5 kişiyle kurduğunuz arkadaşlık ilişkisi değil. Okurla kurduğunuz ilişkiyi nasıl yaşatıyorsunuz zihninizde?
G. V: Kendime isyanım. Tutamıyorum tabii ki kendimi. Ve niçin tutamadığımı ve o hislerimi ve neler olabileceğini... Yani aslında yazdığım her şey bir anlamda kendimin eleştirisi. Yeteri kadar gezegenli olamamamın, dünya vatandaşı olamamamın eleştirisi. Onun çırpınması, o çırpınmanın bir paylaşımı. Ama çırpınmadan öte, temelde niçin yazıyorum? Çünkü temelde bir canlı sevgisi var, insan sevgisi. Hepimizde var, hepimizde vardı. Sevdiğimiz için bu dünyayı, sevdiğimiz için yaşamayı bir şeyler söylüyoruz, yazıyoruz. Dikkati çekmek için değil, uyarmak için değil. Sevdiğimiz için. Ancak o insan sevgisini hissettirebiliyorsam, doğa sevgisini hissettirebiliyorsam o zaman bir propaganda yapmıyorum. Şöyle olun, böyle olun demiyorum. O sevgi çok önemli. O sevgiyi de kaybediyoruz.
İ. M: Sevgi, dünyaya duyduğumuz sevgiyi, birbirimize duyduğumuz sevgiyi...
G. V: Hepsini kaybediyoruz. Gene sosyal medyanın etkisi ama ergenlik çağında devamlı... Sanki sevilmek için seviyoruz. Yani birisi beni sevsin diye karşımızdakinden azıcık hoşlanıyoruz, iyi geçiniyoruz. Sevilmek... Ama birisi beni sevsin diye onu sevmemeli; sevginin iflası bu. Yani sev, seni sevmediği halde sev. Bilakis o zaman insanı sev. Kim olursa olsun. Geçenlerde tartışmıştık. Sevdiğinden değil ama birilerinden eli kanlı kaçıyor. Isınacak yer arıyor. Ve bir linç güruhu peşinde. Onu parçalayacaklar. Saklarım ben onu. Onu sevdiğim için değil ama insanı sevdiğim için. Hiç olmazsa idam cezası olmayan bir yerde yargılanır. Ve ona göre cezası neyse çeker. Ve çok iyi cezalar da verilebilir hapishaneye atmak dışında. Yani bambaşka bir ceza sisteminde onu yetiştirecek, değiştirecek, başka bir insan da yaratabilirsin. Cezaevleri de daha çok bizi, ruhumuzu öldürüyor.
İ. M: Yani bu çok ekstrem bir örnekti kitapta da bahsettiğiniz. Birilerinden kaçarken onu evinize alır mısınız? Yani arkada bir linç güruhu var diyelim ve onu yok etmek istiyorlar o anda, ortadan kaldırmak istiyorlar. Aslında burada derdiniz sizin medeniyetle ilgili değil mi? Yani o medeni ortamı korumadığımız müddetçe nasıl insanlıktan konuşacağız? Kanı elinde bile olsa ki çok ekstrem bir örnek... Mesele galiba o medeniyet ortamını tutmak.
G. V: Yani birlikte yaşamanın kuralları var. Hobbes'tan beri, Hobbes onu çok iyi anlatıyor. O da hukuk, yani bir hukuk anlayışı. Hukuk gittiği zaman birlikte yaşamak gitmiş oluyor o zaman. Duruma göre, ana göre vahşileşiyoruz. Bence yaşıyoruz da bunu.
İ. M: Kurtlaşıyoruz.
G. V: Kurtlaşıyoruz.
İ. M: Evet. Birbirimizi avlamaya kalkıyoruz. Avlanma hali aslında ne kadar geçerli? Yani Hobbes'un bunu yazışı tabii ki 500 yıldan fazla oldu, belki Leviathan'dan alabiliyoruz ama... Hani o dönemin doğuşunu tespit ettiği o modern hal... Şimdi az evvel sosyal medyadan da çok konuştuk. O av halleri, avlanma halleri, ne kadar halen aslında ruh halimizi belirleyen dispozitifler bir yandan, değil mi?
G. V: Çok. Çünkü masallarımız çok. Geçen gün Çatalhöyük'le ilgili bir yazı okudum. Uzun bir zaman, yani bin yıl, belki iki bin yıl... Evler aynı büyüklükte. Zengin fakir ayrımı yok. Buldukları kemiklerde, mezarlarda birbirini öldürmek yok, şiddet yok. Böyle toplumlar var. "Her Şeyin Şafağı" adlı bir kitap Türkçeye çevrildi.
İ. M: Evet.
G. V: Orada nice uygarlıktan bahsediyor. Afrika'da, Orta Amerika'da, Güney Amerika'da lidersiz, eşitlikçi... Fakat bu lider masallarına, av-avcıya, güçlü lidere o kadar alıştık ki, başka bir dünya düşünemiyoruz. Halbuki öyle değil. Gerçekten şu masallardan kurtulmamız lazım. Onun için belki okumak, yazmak, düşünmek, tartışmak çok önemli. Bu kitaplardan çok hoşlanmayan kişiler var, sosyal bilimciler var. Çünkü koymuşlar o altlı üstlü dünyayı. Kötü bir tecrübemi anlatayım. Geçenlerde Taş Tepeler var...
İ. M: Ah bilmez miyim tabii.
G. V: Onlardan bir tanesindeyim.
İ. M: Karahantepe, Göbeklitepe, evet.
G. V: Çakmaktepe, daha 16 tane ve daha 100-200 tane daha açılacak bence.
İ. M: Müthiş bir alan gerçekten.
G. V: Ve bilmiyoruz; çünkü 12 bin yıl öncesine gitti birdenbire arkeologlar ve "Bunlar ne düşünürdü, nasıl yaşardı?" Çocuklar daha iyi bilebilir. Belki daha iyi açıklayabilir; onun masallarını, resimlerini yapsalar. Neyse, öyle bir yerdeyiz. Kocaman bir kaya parçası, azıcık da koltuk gibi. Yani üstüne oturulabilir. Oradaki kazı başkanı, "Burası da kralın yeri" dedi. 3-5 kişi var. Şimdi, krallar olduğunu nereden biliyor? Ama öyle bir dünyayı yorumlamaya alışmış. O kralın yeri değil. O gün söyledim mi kendisine hatırlamıyorum, şaşırttı beni. Kralın yeri değil, belki cezalandırılan birisinin yeriydi; herkesin önüne yüksekte otursun ve utansın diye. Belki çocukların tırmandığı bir kayaydı sadece. Fakat o masallarımıza inançtan, yani "türümüz saldırgandır, savaşlar kaçınılmazdır" vs., oradan gidiyoruz. O masalları yıkabilelim, sorgulayabilelim ki orada arkeoloji, tarih, sanat çok önemli. O masalları çok tekrarlıyoruz birbirimize ikide bir. O çok üzücü.
İ. M: Ve işte müthiş bir hazine var şimdi önümüzde Taş Tepeler'de mesela örnekse. Yani Göbeklitepe'den sonra diğer alanların açılması orada çoğul bakışları devreye soktu. Bir merkeziyetten değil bir çoğulluktan bahsetme imkanını doğurdu ama henüz bunun dili gelişmedi, henüz anlatamıyoruz. Yetişecek miyiz bilmiyorum insanlık olarak.
G. V: Yani gezegenli olmak, 12 bin yıl öncesini de bilmek demek işte.
İ. M: Evet.
G. V: Şeyde kalırsak, son birkaç yüz yılın yazılı tarihiyle kalırsak çuvalladık demektir. Bizim tarihimiz değil. Hatta sadece insanın tarihiyle kalırsak çuvalladık demektir. Çünkü hepimiz aynı doğanın parçasıyız. Balinalardan, tavşandan, örümceklerden daha çok öğreneceğimiz var.
İ. M: Evet. Ama pedagojimiz buna ne kadar müsait onu bilmiyorum. Gezegenli olmak kolay değil. Nasıl bir müfredat hayal ederdiniz mesela? Tabii ki nasıl bir yapıda olur onu da söylemek zor, kimseye rektörlük, dekanlık atayamayız gezegenlik çalışmalarında ama... Ne lazım en başta?
G. V: Her şeyi bilirmişim, sorularınızın hepsine cevap veriyorum sanılmasın. Burada hayal ettiğim değil...
İ. M: Birlikte hayal etmeye çalışıyoruz aslında.
G. V: İlkokuldan başlayarak, ilk günden başlayarak her öğrenci... Hissedebilmeli ki, ben ona bir şey söylediğim zaman öğretmen olarak, "Nereden biliyorsun?" diye sorabilmeli. Kaynağı nedir diye sorabilmeli. Hele bugün artık bu gerçeküstü toplum dediğimiz yerlerde, yapay zekanın da devreye girmesiyle vesaire nereye gittiğimizi bilmiyoruz, gelen bilginin kaynağını bilmiyoruz. Sorgulamıyoruz. Ama bize uygun geliyorsa bir de baş sallıyoruz. Baş sallayarak bilginin otoriterleşmesini sağlıyoruz. Bilginin otoriterleşmesi de diktatörlük demektir zaten.
İ. M: O yüzden tereddütle sordum bir yandan da. Gezegenlik müfredatı diyerek de biraz kinaye yaptım.
G. V: Her şey için "Nereden biliyorsun?". Annemin bir anısı var. 30'lu yıllarda Göztepe'de galiba, okulda öğrenci bir şey soruyor. Annem de "Bilmiyorum" diye yanıtlıyor. Teneffüste öğretmenler odasında "Ya ben bunu bilmiyordum, siz biliyor musunuz?" diye öğretmenlere sorarken müdür küplere biniyor. Bir öğretmen öğrencilere nasıl ben bilmiyorum diyebilir?
İ. M: Çünkü otoriteyi sarsıyor.
G. V: Ama sadece öğretmenler değil; siyasi liderler veya bizler, benim gibi insanlar, orada mülakat veren, burada mülakat veren... Her soruya bir cevabımız var ya. Bilmediğimiz bir şey mutlaka vardır.
İ. M: Olmalı. Bu biraz merak meselesiyle ilgili yanılmıyorsam. Yani en çok onu yitiriyoruz. Çok sık konuştuğumuz da bir şey. Yani böyle referanslardan da çok hoşlanmıyorum ama birkaç sefer geldi aklıma, Platon'a atfedilen bir söz vardı hani "felsefe merakla başlar" diye. Çok geçerli aslında bu. Hani bir gezegenlilik müfredatı kurulacaksa da galiba onun kapısında da "merak etmeyenlerin işi yok" demek lazım belki de oraya.
G. V: Merak, ahlakla birlikte gitmeli. Çünkü merak ediyoruz ve meraktan yapmadığımız kalmadı, şimdi bu James Webb teleskopunu uzayın sonsuzluğuna yolladık. Niçin? Ne öğreneceğiz oradan? Bizim buradaki yaşadığımız sorunlara hiçbir faydası olmayacak. Bilakis başımıza bela açacak belki. Fakat daha yakın; Ay'a yaydığımız uzay kirliliğinden Ay paslanıyormuş. Ay'daki bazı madenler paslanıyormuş, geçen gün Science dergisindeydi galiba.
İ. M: İnanılmaz.
G. V: Acelemiz ne? Burada yapılacak çok işimiz var. Einstein'ı hep merak ediyorum. Biliyorsunuz ikinci savaşta ABD başkanına mektup yazıyor, "Aman bomba geliştirelim, nükleeri Almanlar yapacak, savaşı kaybedeceğiz." Almanlar zaten kaybediyor ama geliştiriyorlar bombayı. İşte Sovyetlerle soğuk savaş başlangıcı, Japonya bizim olsun diye hemen atıyorlar bombayı. Einstein hiç pişman oldu mu acaba bu nükleer savaş belasını başımıza sardığı için? Diyelim ki geliştiremediler bombayı ve Hitler iktidarda kaldı; 30 yıl, 40 yıl, 50 yıl... Her iktidarın bir raf ömrü var. Ama nükleer silahların artık raf ömrü olmayacak. O belayı sardık başımıza. Ve çok da yakınız, bilim adamlarını biliyorsunuz, kıyamet saatine (Doomsday Clock) bak, 3 dakika mı 4 dakika mı ne kalmış.
İ. M: Doomsday.
G. V: Doomsday. Yani merak çok iyi, fakat ahlaken "niçin, bunun sonucu ne olabilir" diye onu da hesaplamak lazım.
İ. M: Yönü olmayan, bir merakın başımıza neler açacağına dair... Zaten sınırdayız.
G. V: Kediler de merak ediyor. Onlar da oraya gidiyor. Ama bizim merakımızın sonucunda bir şeyler üretiyoruz. Kedi üretmiyor. Sadece merakta kalıyor. Onu dizginlemek yanlış kelime ama ahlakla birlikte gitmesi lazım. O düşünülmüyor. Yani üniversitelerde ahlak okutulmuyor, bilim ahlakı diye bir şey yok. Her laboratuvarda ahlak kaydı olmalı ve yazılı olmalı.
İ. M: Evet, tabii çok da zor bir konu. Bu kitabın, Günlük Yaşam Felsefesi'nin son bölümünde atasözleriyle ilgili bir bölüm var. Hani atalara atfedilen, dolayısıyla monolitik diyebileceğimiz, çok da sarsılmaz o sözlerin nasıl aslında çeliştiğini, birbiriyle çelişen sözleri de yan yana getirmişsiniz, çok güzel. Ahlak da bir yandan böyle düşünmek gereken bir şey. Yani sürekli sınamak gereken bir şey zannederim değil mi? Yani yaşamın kendisiyle sınanması.
G. V: Değişken. John Dewey, filozoflar ahlakın değişkenliğinden bahseder hep. Ama bu masalların ahlakı, dinlerin ahlakı, devletlerin ahlakı, düzenlerin ahlakı, işlerin ahlakı hep çıkarları korumak için dönüşüyor. Ahlak hep somut.
İ. M: Ve şimdi sizinle benim aramda cereyan ettiği noktada başlıyor aslında. Ne kadar çok kaynağımız var değil mi bir yandan da ahlak üzerine düşünmek için? O kadar soyut bir şey değil, işte ikili ilişkide başlıyor.
G. V: Başlıyor. Sözünüzü kestim.
İ. M: Estağfurullah.
G. V: Hayır, hayır çünkü yapay zekada tabii ki ahlak yok.
İ. M: Evet. Ruh yok.
G. V: Yok, yapay zekanın bütün topladığı bilgiler işte tabii olarak yazılanların, dünya nüfusunun yüzde 1'inin yüzde 1'inin yazdıkları, belki o yüzde 1'in yüzde 1'i de çok sınırlı bir grup insanın yazdığı şeyler. Genellikle beyazlar, Hristiyanlar falan filan. Öbür tarafta Çin'de de genellikle Çin kültürü içinde. Ve bize düzenlediği her şey, verdiği her metin, o önyargıları içeren metin. Demek ki bu ahlaksız düzenin metni. Çünkü varsayımlar, bütün metinlerdeki varsayımlar bu düzeni kabul eden varsayımlar. Ama insanlar isyan halinde. Dünyada isyan halinde, yetkiyi kaybediyorlar. Kapitalistler isyan halinde, "bu işleri çözemiyoruz" diyorlar, "halimiz ne olacak" diyorlar. Ruhsuz, ahlaksız bir yapay zeka ve oradan beslenmemiz, giderek oradan beslenmemiz son kaç bin yılın birikimini yok edecek. Yani Romeo ve Juliet'in bin versiyonunu daha yazabilir ve bize daha hoş gelebilir. Fakat artık oradan gidersek yeni Romeo ve Juliet'ler olmayacak, onu yakalayamayacağız.
İ. M: Yaratıcılığın tıkandığı bir noktaya doğru geliyoruz. İmkansızlaştığı, daha doğrusu tıkanmak da değil belki. Üç büyük kriz olarak; ekolojik kriz, nükleer felaketin yakınlığı-riski ve yapay zeka çağının getirilerinin aslında kreativiteyle karşı karşıya geldiği momenti... Şimdi böyle bir konuşmuş olduk çok kısaca. Günlük Yaşam Felsefesi'nde bunun üzerine düşünmeler de var. Farklı veçhelerden de konuya yaklaşıyorsunuz. Ama biz şimdi söyleşiyi bitirirken ters köşe bir şey yapmak geliyor içimden. En başında size sormak istiyordum, hatta "belki giriş sorusu mu olur?" diye konuşmuştuk aramızda. 90'lardan bu yana ruh hallerimizi, daha doğrusu neye maruz kaldığımızın tespitiyle başlayan ve şimdi Günlük Yaşam Felsefesi'nde de kendini bir şekilde sen ve ben arasındaki bir etikte var etmeye çalışan bir hat görüyorum düşüncenizde ama hep mücadele anlatısı da yazınızda oldu. Şunu sormak istiyorum sadece Gündüz Bey: Bugün iyimserlik nasıl mümkün? Açık Radyo'da hakikaten her gün bunu düşünürken size sormasam olmaz. İyimserlik nasıl olacak?
G. V: Yani hakkım yok kötümser olmaya. Bu kitabı birlikte hazırladığımız Duru Uslu'yla da konuştuk, o da öyle düşünüyor. Hakkımız yok kötümser olmaya. Ama kötümsersek, hiçbir şey yapamayacağız diye düşünüyorsak, o zaman yine şikayet etme; pul topla, balık tut, sana keyif veren, kumarı oyna... Sana keyif veren neyse onu yap. Ama kötümserliği yaymakla sosyal bir kanseri yayıyorsun demektir. İyimserlik türümüze borcumuz, gezegene borcumuz. Çünkü insan kendini bir de iyimser olduğu zaman iyi hissediyor. Başkaları da "ya boşver kardeşim her şey kötü" diyorsa, peki sen de öyle bakıyorsan öyle, ama her şey kötü deme. Seni sevindiren, memnun eden, keyif veren ne olursa olsun, şişmanlamaksa şişmanla, dondurmaysa dondurma ye, şiir yazmaksa şiir yaz. Bir de dünyayla mücadele etme, kendinle mücadele etme, yan gel yat. Ama kötümserlikle çevrene zarar verme.
İ. M: İyimser olmak da bir şey değil mi? Mesai aslında. Çalışmanız gerekiyor o iyimserliği ayakta tutabilmek için.
G. V: Yani bir intihara götürür insanı kötümserlik. Alkolizme götürür. Birbirimizle kavgaya götürür. Uyuşturucuya götürür. Götürüyor da.
İ. M: Çoğunlukla, evet. Pek çoklarında.
G. V: Yani birçok ülke, ABD başta, uyuşturucudan geçilmiyor. Nereye giderseniz gidin topu atmışlar. Mutluluğu uyuşturucuda arıyor.
İ. M: Evet, refahın olmadığı yerde takviye gibi, ikame gibi gözüken böyle plasebolar var etrafımızda. Ama gerçekten organizmanın kendisinin de dağılmasına yol açıyor.
G. V: Hem de nasıl. Ve ABD'de bir ölçüde refah var gene. Yani sadece sokaktaki insan değil uyuşturucuyu kullanan, beyaz yakalı da kullanıyor.
İ. M: Tabii. Başka bir mucizesi yok.
G. V: Siyasetçi de, üniversite hocası da.
İ. M: Peki sizin iyimserlik kaynağı olarak ilk aklınıza ne geliyor? Neye baktığınızda "tamam burada bir nefesim var" diyorsunuz?
G. V: Efendim aynaya baktığımda değil o kesin.
İ. M: Estağfurullah. Biz sizi düşündüğümüzde aslında öyle hissediyoruz.
G. V: Çocukları gördüğümde o dünyayı keşfettim. Meraklı gözlerle, 3 yaşında, 4 yaşında... Hepsi sanatkar. Masal anlatıyor, masal dinliyor. Yolda yürürken hepsinin ayrı bir yürüme koreografisi var, şarkı söylüyor. Anadan doğma sanatkar bir tür bu. Ve coşturuyor beni. Çocukları görmek coşturuyor. Zenginliği görmek coşturuyor. Öbür tarafı da o zenginliği, o sanatı çocuklardan nasıl alıyoruz da onları sanatsız bırakıyoruz? O da tabii ki çok soru sordurtuyor bana. Düzenle ilgili, eğitimle ilgili, anne babaların çocuklarından beklentileriyle ilgili vesaire.
İ. M: Evet, iyi ki o sorular var ama yoksa kapatıp gideceğiz zihnimizi. Dünyanın sonuna doğru zaten garanti gidişimiz. Ama evet, ruhsuz da olmuyor tabii ki, nefes almadan da olmuyor. Ben çok teşekkür ediyorum burada olduğunuz için. Sizinle sohbet etme imkanını bulmak benim için çok kıymetliydi. Apaçık Radyo izleyicisine, dinleyicisine son söylemek istediğiniz bir şey var mı?
G. V: Ömer Madra'ya da tabii ki, böyle bir ev sahipliğini size ve bana yıllardır sağlama gayretinde bulunduğu için teşekkürler. Yola devam. Çünkü bu keyif veriyor, aynı zamanda bunu konuşmamız da keyif veriyor.
İ. M: Kesinlikle, kesinlikle öyle. Bu açıklığı sürdürmeye çalışacağız, gayret edeceğiz. Dünyada biraz bundan ibaret gibi geliyor bana, bu açıklığın kendisinden ibaret. Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Gündüz Vassaf'la birlikteydik. Çok teşekkür ediyoruz bizleri izlediğiniz için.

