SEFİA - Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Derneği direktörü Bengisu Özenç ve Greenpeace Türkiye direktörü Berkan Özyer'le Londra İklim Eylemi Haftası'ndan izlenimlerini, öne çıkan gündemleri ve COP31’e yönelik beklentilerini dinliyoruz.
Ümit Şahin: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor. Ben Ümit Şahin. Ve destekçimiz Özden Karakök, Debrune'ye teşekkür ediyoruz programa başlarken. Bugün Ömer Madra yok, biliyorsunuz Açık Gazete'de tatilde bu hafta. Ama iki konuğum var. Bugün yine Bonn sonrası, hatta Londra İklim Haftası sonrası, COP'a doğru son gelişmeleri konuşmaya devam edeceğiz. Konuklarım, Sürdürülebilir Ekonomi ve Finans Araştırmaları Derneği (SEFİA)'dan Bengisu Özenç. Bengisu günaydın, hoş geldin.
Bengisu Özenç: Günaydın Ümit, merhabalar.
Ü.Ş: Ve Greenpeace Türkiye Direktörü Berkan Özyer. Berkan, sen de hoş geldin.
Berkan Özyer: Hoş bulduk Ümit, merhaba Bengisu.
Ü.Ş: Evet, şimdi biraz Londra'daydı hem Bengisu hem de Berkan. Londra İklim Haftası'nı izlediler yakından. Biraz onların Londra'daki izlenimlerini soracağım. Ama önce kısa bir bağlam vereyim. Biliyorsunuz Türkiye'nin başkanlığı altındaki COP yaklaşıyor. Kasım ayında, 9 Kasım'da başlayacak. Ve bunun hazırlıklarının ilk 6 ayı tamamlandı. İlk 6 ay oldukça yoğun geçti. Zaten Açık Yeşil'de de yakından takip ettik. En nihayet Bonn'daki ara COP ve hemen ardından Londra'da bu sene çok önemli hale gelen, biraz sonra anlatacak arkadaşlar, Londra İklim Haftası da sona erdi ve yaz tatiline girdik. Eylül-Ekim'de çok yoğun bir COP öncesi dönem bizi beklerken ne durumdayız, neredeyiz, Londra'da neler oldu? Önce istersen Bengisu seninle başlayalım. Londra izlenimlerin neler, neler konuşuldu? Hangi gündemler ön plana çıktı?
B.Ö: Öncelikle şeyle başlayayım, Londra çok sıcaktı. İlk deneyimim o sıcaklık ve aslında Avrupa'nın bu sıcak dalgalarına ne kadar hazırlıksız olduğu gerçekten çok çarpıcıydı. Her toplantı sırasında da hatta toplantılara girişte bunun konuşmaları, herkese "mutlaka su için, işte yanınızda yelpazenizi bulundurun" falan gibi uyarılar... Yani herhalde Londra İklim Eylem Haftası'nın en çarpıcı şeylerinden bir tanesi oydu ama Türkiye tarafından şöyle bakacak olursak, zaten London Climate Action Week oldukça kalabalık bir toplantıydı bu sefer. Bu sene bu arada sekizincisi düzenleniyor bu haftanın. Söylenene göre 1300'ün üzerinde farklı oturum gerçekleştirildi. Tabii bunlar farklı düzeylerde, yani kimi bakan düzeyinde oldukça yüksek düzeyli katılımlı, bir kısmı iklim alanında çalışan STK'ların da bir araya geldiği, kendi özel toplantılarını yaptığı toplantılar ama oldukça kalabalık, oldukça hareketli bir haftaydı. Türkiye tarafından da çok yüksek bir katılım vardı tabii. Sadece resmi delegasyon değil, resmi delegasyon deyince üç bakanın katılımı vardı. Tabii ki bakanlarla birlikte ekipleri, o ekiplerin farklı toplantılara katılması...
Ü.Ş: Hangi bakanlar?
B.Ö: Enerji Bakanı vardı. Tabii ki COP Başkanı olarak Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı vardı. Ve aynı zamanda Hazine ve Maliye Bakanımız geldi. Çünkü iklim finansmanı, özellikle Londra'nın burada çok önemli bir finans merkezi olduğunu düşünürsek zaten bu haftaki eylemlerin ve buradaki etkinliklerin önemli bir kısmı da finans akışları üzerindeydi. Bu toplantılar öne çıktı. Ama aynı zamanda iş dünyasının katılımı da oldukça yoğundu. Ben ondan da biraz bahsetmek isterim. Aslında biz Berkan'la ortak birtakım toplantılara katıldık ama aynı zamanda TOBB'un koordinasyonunda ortaya çıkan bir iklim forumu, İş Dünyası Forumu önemli bir girişim oldu. Onun lansmanı yapıldı Londra'da. Oldukça kalabalık bir delegasyon vardı. Bu bana iki şey düşündürdü aslında. Bir tanesi COP 31'in Kasım ayında nasıl bir iklim fuarı olabileceği, nasıl bir kalabalık...
Ü.Ş: İklim fuarı mı dedin?
B.Ö: İklim fuarı olabileceği, evet. Bu Londra'daki farklı tarafların ilgileri ama farklı farklı yönlerden aslında bu konuları konuşuyor olması, gerçekten öne çıkması gereken müzakere konuları üzerindeki yoğunlaşmadan ziyade aslında farklı tarafların da bir araya geleceği ve oldukça kalabalık, ilginin de dağılabileceği bir yer olabilir. Bunu düşündürdü. Bir başkası da aslında, yani bu kalabalığın önemli bir kısmı da işte korumalar, diğer ekipler vs. Yani çok kaotik bir ortamın da olduğunu söylemek lazım.
Ü.Ş: Antalya öncesi prova gibi değil mi? Antalya'da da muhtemelen öyle olacak çünkü.
B.Ö: Bana gerçekten katılım konusunda, toplantılara erişim konusunda işin bu lojistik tarafını bir hayli düşündürdü. Yani bunu özellikle söylemek istedim. Ama toplantıların içeriğine gelecek olursam, hani bu kısmı çok da fazla uzatmayayım ama Bonn'un hemen sonrasında gerçekleşmiş olması bu toplantıların tabii şeyi öne çıkardı. Eylem gündeminin önceliklerini zaten Murat Kurum açıklamıştı. Onun üzerinden özellikle konuşmalar oldu. Orada biliyorsunuz elektrifikasyon önemli bir öncelik olarak öne çıkıyor. Elektrifikasyon gündemi öndeydi. Bu toplantıların ikinci gününde bir küresel elektrifikasyon kampanyasının da lansmanı yapıldı, yüksek düzeyli bir katılımla. Aslında Bonn'da Murat Kurum'un, Türkiye Başkanlığı'nın elektrifikasyon gündemini açıklaması ve buna desteğini açıklaması çok da beklenen bir gelişme değildi. O açıdan küresel elektrifikasyon kampanyasının ilk öne çıktığı alan Londra İklim Eylem Haftası diye planlanıyordu ama biraz Bonn'da Murat Kurum sahneyi çalmış oldu açıkçası.
Ü.Ş: Evet. Kimse de bundan memnun değildi o tarafta. Onu da not olarak düşelim. Bonn'da herkeste bir şaşkınlık vardı bu açıdan.
B.Ö: Kesinlikle. O şaşkınlık ve memnuniyetsizlik aslında Londra'da da devam ediyordu. Ama belki aradan bir hafta geçmiş ve o sürpriz gündeme uyum sağlanmıştı. Bunun aslında nasıl daha yüksek bir hedefe doğru ve daha olumlu bir eyleme doğru çevrilebileceğine ilişkin konuşmalar yürüyordu. Tabii bu elektrifikasyon kampanyasında artık herhalde önemli olan konu, eğer ülkeler de bu konuda mutabıksa ve yavaş yavaş da o momentumun ortaya çıktığını görüyoruz, elektriğin nereden kaynaklanacağı; yenilenebilir kaynaklı temiz enerjinin öne çıkması burada önemli ki elektrifikasyon toplantısında IRENA'nın başkanının özellikle Türkiye'nin de, COP 31 Başkanlığı'nın IRENA'yla birlikte aslında yayınladığı bu elektrifikasyon raporunda da belirtildiği gibi nükleerin olmadığı, güneş, rüzgar, yenilenebilirin öne çıktığı bir elektrifikasyon sürecinden bahsetmemiz gerekiyor. Herhalde artık elektrifikasyonun çerçevesini çizeceğimiz bir noktaya doğru geldik. Bu önemli bir şey bence ve bu kırmızı çizgileri tutmak gerekiyor.
Ü.Ş: Buradan ben, Bengisu bir Berkan'ın izlenimlerini de alalım. Ondan sonra biraz daha devam edelim istersen. Şimdi hem şeyi, Berkan hem izlenimlerini kısaca soracağım bir de Bengisu'nun açtığı bu elektrifikasyon hedefi üzerine sen ne düşünüyorsun? Greenpeace ne düşünüyor? Özellikle de bunun, Bonn'da da duyduk biliyorsun bununla ilgili kaygıları. Yani mesela nükleeri bir yandan gündeme getirmek için de kullanılabilir mi gibi. Senin bu konudaki görüşlerini de alayım ama önce izlenimler.
B.Öz: Bengisu'nun dediklerine ek olarak ben biraz şey diye de görüyorum, yani Londra İklim Eylem Haftası'nı global olarak farklı katmanlardan baktığımızda krizi fırsata çevirenler ya da çevirmeye çalışanlar buluşması gibi bir şey oldu. Bunun bir tane katmanı, normalde yakın zamana kadar Londra İklim Eylem Haftası aşırı önemli bir şey değilken, bu bağlamda biraz daha New York'taki İklim Haftası önemliyken, Trump'ın durumu, Amerika'daki gelişmelerle vesaire New York azalırken o boşluğu Londra'nın doldurması gibi bir katman var. Diğer taraftan Bengisu'nun da dediği o sıcak hava dalgası; yani bizim için aşırı bir sıcak değil tabii 30-35-36 dereceler ama oradaki bütün hazırlıksızlığı göstermesi açısından çarpıcı bir denk geliş oldu diyelim. Etkinlikler vesaire bu gündemle başladı zaten. Yani metrosundan binalarına, etkinlik öncesi "merak etmeyin burada yeteri kadar su var" falan gibi bildirimler geldi. Öyle bir hazırlıksızlıktan bahsediyoruz yani bütün bir yaşamın altyapısına dair. E tabii en büyük katmanlardan bir tanesi de Ukrayna Savaşı, onu da es geçmemek lazım. Yani enerji fiyatları, fosile bağımlılığın vesairenin tam bir faş olduğu bir dönemde konuşmalar da bunun üzerine, biraz daha yenilenebilir ve fosil bağımlılığına kaymış durumda oldu tabii. Bir diğer katman olarak da artık şeyi görebiliriz, yani krizi fırsata çevirmekten kastım da biraz Londra'nın finansmanla eş anlamlı olduğu bir küresel kapitalist düzende yaşadığımızı da hatırlarsak, buradaki vurgunun biraz daha Türkiye'nin iklim başkanlığında sıklıkla söylediği gibi "bir eylem COP'u olacak", "uygulama COP'u olacak" gibi altı çizildiği için buradaki sorunların niyetlerden ziyade alternatif yollar üzerinden nasıl çözümler üretileceği ve bunların daha da önemlisi çok büyük ölçekli olmasına gerek yok, bu projelere nasıl finansman üretileceğine dair bir buluşmaya dönüştü. Bütün bunların da ete kemiğe büründüğü hat bu elektrifikasyon hattı oldu. Bonn'da açıklandıktan sonra Murat Kurum tarafından, bu 2035'te eylem hedefi, bir Action Agenda'nın tam merkezinde olarak açıklandıktan sonra Londra bunun biraz daha devamının konuşulduğu bir yer oldu ve burada da işte iş dünyasından devlet başkanlarına, farklı bölgelerden temsilciliklere, uluslararası kurumlara, araştırma kurumlarına kadar herkesin böyle bir ağız birliği derecesinde elektrifikasyon hedefini desteklediğini görüyoruz. Çünkü bu çok ciddi bir şekilde bir finansman çözümü de getirecek. Türkiye'nin de COP 31'de vaat ettiği zaten biraz da bu. "Hem bunu yapacağız hem de bu uygulama köprüsü olarak açıklanan mekanizma ile birlikte o finansmanın da hayata geçmesinde kolaylaştırıcı rol oynayacağız" diyor. Türkiye'nin iddiası bu, Türkiye'nin COP 31'e sunacağı bu. Elektrifikasyon tarafına baktığımızda da yani Bengisu da söyledi, sen de altını çizdin, IRENA bunu açıkladığında nükleerin olmadığı bir elektrifikasyon senaryosundan bahsediyor. Tabii burada herkes aynı şeyi mi anlıyor, biraz muallak. Yani Greenpeace olarak biz de tabii elektrifikasyon kampanyasının, 2035'te yüzde 35'in elektrifikasyonla karşılanmasının hedefini destekliyoruz. Fakat buradaki temel iki tane konu var. Bir, gerçekten bu elektrifikasyonun hangi araçlarla, hangi kaynaklarla sağlanacağı; nükleere ve tabii ki fosil yakıtlara karşı olmakla biz buna bir çekince koyarak destekliyoruz. Bir diğer tarafta da tabii özellikle Brezilya sonrası ortaya çıkan bu Just Transition Away from Fossil Fuels, yani fosil yakıtlardan adil çıkış mekanizmasının, sürecinin bu yolda son bir senedir yapılan çalışmalarda elektrifikasyon hedefiyle birlikte bir dikkat dağınıklığı yaratmaması; bunun aynı amaca doğru birbirini farklı şekilde yöntem hatlardan destekleyecek bir uyum içerisinde bir süreç olarak sürdürülmesini destekliyoruz. Greenpeace olarak bizim de pozisyonumuz böyle. Yani konuşmalarda COP Başkanlığı da hem Murat Kurum hem Avustralya tarafı elektrifikasyon hedefinin temiz enerji üzerine, fosil yakıtlar kelimesinin çok geçeceğini öngörmüyorum. Anladığım kadarıyla biraz daha temiz enerji vurgusu üzerinde bir formülasyon yapılacak. Bununla birlikte birbirini tamamlayacaklarını söylüyorlar. E tabii bize de düşen bunun fikir takibini yapmak, gerçekten belgelerde, uygulamada vesaire bu yönde ilerlendiğini söylemek.
Ü.Ş: Nükleer geçti mi hiç yani herhangi bir, mesela Enerji Bakanı'nın konuşmasında falan?
B.Öz: Enerji Bakanı'nın katıldığı oturumlardan bahsettiğini biliyorum. Bir hedef olarak zaten bu, işte Türkiye'nin uzun vadeli elektrik ve altyapısı hedeflerinde de nükleeri vurguluyor, Akkuyu ve ikinci, üçüncü santrallere dair de. Ne kadar gerçekçi, yani ben şahsen ve kurum olarak pek bunu gerçekçi bulmamakla birlikte en azından söylem düzeyinde olduğunu görüyoruz. Buna son bir hani Londra'da ne gördük, ek olarak da söyleyebileceğim bu COP 31 eş başkanlık ya da başkanlık sistemine dair de biraz daha Türkiye'nin özellikle Action Agenda üzerinden çok hızlı bir şekilde 3-4 ayda hızlı bir paketle, hedeflerle, somut vaatlerle ortaya çıktığını ama resmi müzakerelerin yürütücülüğüne sahip olan Avustralya tarafında aynı hareketliliği göremediğimizi de bir not olarak iletmek isterim. Bu önümüzdeki aylarda neye dönüşeceğine dair şimdi tabii çok benzeri olmayan bir yapıda COP yaşayacağımız için Avustralya tarafı da anladığımız kadarıyla biraz daha iç siyasi gelişmelere odaklanmış durumda. Bu Londra İklim Eylem Haftası da o tarafa dair biraz daha harekete geçmeye yönelik uyarıcı olacaktır diye umut ediyoruz.
Ü.Ş: Peki Bengisu, biraz da şeyden bahsedelim. Yani hem Bonn'da hem Londra'da, bir de onun öncesinde de pek çok yerde Murat Kurum'un konuşmaları, Türkiye heyetinin, COP 31 başkanlığının yaptığı işleri falan gördük. Sence Türkiye nasıl bir başkanlık yapıyor ya da yapacak?
B.Ö: Zor bir soru oldu. Zor bir soru oldu. Yani bana şöyle diyeyim, Londra'nın gösterdiği biraz işte bu nükleer konuşmasından da belki tutabilirim. Şimdi Enerji Bakanı'nın açıklamalarında nükleeri duyuyoruz ama ulusal hedefler tarafından duyuyoruz. Uluslararası iklim diplomasisi tarafında nükleerin öne çıktığını görmüyoruz. Yani burada bir kafa karışıklığı olma ihtimali var. Yani Türkiye'nin ulusal pozisyonuyla uluslararası iklim diplomasisi tarafında COP başkanı olarak üstlendiği görev arasındaki ayrımı ne kadar iyi yapabiliyor ya da yapabilecek bu benim açımdan bir soru işareti. Şimdi uygulama COP'u vurgusu oldukça yüksek. Bir yere kadar aslında uygulama COP'u olmasının önemi gerçekten öne çıkıyor, hakikaten harekete geçme konusu öne çıkıyor ki Action Agenda'daki, eylem gündemindeki bu iklim uygulama köprüsü girişiminin de önemli olduğunu görüyoruz. Ama birazcık da bu işin parçalı bir yapı haline gelmesine de neden olma riski taşıyor. Yani şunu söylemek istiyorum. Uygulamaların hangi daha iddialı iklim hedefleri içerisinde yer alacağı, hangi hedeflere hizmet edeceği konusu oldukça kritik. Yoksa bu tek başına bir yatırım finansmanı planı çerçevesinde bir uygulama tartışması...
Ü.Ş: Bunu yapıyor diyorsun.
B.Ö: Çok özür dilerim ben düştüm galiba değil mi?
Ü.Ş: Evet duyamadık. Türkiye sadece yatırım uygulama planı çerçevesinde bir uygulama şeyi mi sunuyor?
B.Ö: Olmamalı. Evet yani şu anki görünüm biraz o tarafa doğru gidiyor gibi. Yani bunu şimdi şeyle de bağlantılayayım çok kısaca, işte TOBB'un ortaya çıkardığı bu Business Forum'la. Bu Business Forum aslında geçen sene Brezilya Başkanlığı'nda da bir Sustainable Business COP ortaya konulmuştu. İşte özel sektörün katılımını kurumsallaştırmak adına bir girişim bu. Tabii ki burada iklim finansmanı da konuşuluyor. Burada işte şey de var, aslında geçen sene TÜSİAD'ın bu girişime ortak olduğunu gördük. Hani ulusal gündem açısından önemli olan kısmı belki TOBB'un burada daha aktif bir rol alabileceği ki belki de ilk defa diyebiliriz. Önemsediğim bir başka tarafı bu Business Forum'un aslında, katılımcıları arasında U.S. Chamber'ın, yani Amerika Birleşik Devletleri'nin Odalar Birliği'nin de olması ki Rifat Hisarcıklıoğlu o masada bunu vurguladı, yani Amerika'nın iklim rejiminden hükümet olarak uzaklaştığı bir yerde özel sektörün bu girişimin içinde olması aslında önemsenecek bir konu ama bu girişimlerin tamamının daha iddialı iklim hedefleri doğrultusunda konumlandırılıyor olması gerekiyor. Bir tarafı bunu söyleyebilirim. Diğer tarafı da Berkan'ın aslında dikkat çektiği Avustralya ile olan iş birliğinde şu an Türkiye'nin üstlendiği kısmın eylem gündemi olması, eylem gündeminin müzakereleri henüz kapsamıyor olması, o müzakerelerle bağlantısı Avustralya'nın sorumluluğunda işleyecek, müzakereler konusunda nasıl bir ilerleme yaşanacağını görüyor, duyuyor olmamız lazım. Herhalde Bonn tarafında sizlerin daha fazla izlenimleri olmuştu. Orada da biraz böyle "bekle ve gör" süreci işliyor. Bunun artık Haziran ayını bitirdiğimiz, Temmuz ayına başladığımız bu zamanda birazcık daha içerikli ve hareketli bir hale gelmiş olması gerekiyor. Yani benim şu an gördüğüm risk; evet, eylem gündeminde birtakım iddialar ve ilerlemeler var, önemsediğimiz ilerlemeler. Ama bunların tamamının aslında müzakere gündemiyle ilerliyor, daha da ileri taşınıyor olması gerekir. Müzakere gündeminde çok fazla bir şey görmüyoruz. Ben buradaki riske dikkat çekmek isterim.
Ü.Ş: Yani 30 senedir "bekle ve gör" yapıyorlar zaten. Bir 3-4 ay daha yaparız. Hani bir şey olmaz diye düşünüyorum ben. 30 yıldır bekliyoruz. İnşallah Antalya'da bir şeyler değişir ama yani ne kadar umutluyuz bunu da konuşuruz biraz belki. Gerçi zamanımız giderek daralıyor. Bengisu'nun söylediği bu Türkiye'nin ulusal hedefleriyle tabii Avustralya'nın da aslında ulusal olarak yaptığı iklim politikalarıyla uluslararası alanda yapmaya çalıştıkları arasındaki çelişki çok dikkat çekiyor. Siz de Bonn'da, aslında Londra'dan bir hafta önce Avustralyalı STK'lar, iklim STK'ları ile Türkiyeli iklim STK'ları bir ortak mektup sundunuz başkanlıklara iki tarafa da ve bir basın toplantısı yaptınız. Biraz oradan da bahsederek, COP'tan ne gibi talepleri var sivil toplumun? Ondan da bahsedebilir misin?
B.Öz: Buna girerken Bengisu'nun da bıraktığı yerden şeyin altını çizmek gerekiyor. Yani sürecin içerisindeyken bazen ne kadar istisnai şeyler yaşadığımızın farkında olamayabiliyoruz. Bu COP 31 özelinde de normalde aylarca, yıllarca ev sahibi ülkeler, ev sahibi ülkelerin sivil toplumu, yapısı vesaire buna hazırken, bu COP 31 örneğinde, hatta Avustralya bile çok daha hazırlıyken, Türkiye olarak bizim tarafta çok sıkışık bir şekilde 3-4 ay içerisinde harekete geçmek gibi bir şeyi kucağımızda bulmuş olduk. Ve genel olarak değerlendirme yaptığımızda da ben hani şimdiye kadar iyi gittiğini düşünüyorum. Başkanlık tarafında bu Action Agenda'yı hızlı ortaya çıkarmak takdir edilecek bir konu olmakla birlikte, sorunlu olarak da sivil toplum katılımına çok sınırlı bir alan açıldığının altını çizmeliyiz. Önümüzdeki süreçte de bu biraz alarm verici bir şey tabii COP'un gidişatı için. Şimdi sivil toplum tarafına baktığımızda da orada da aynı şekilde çok kısıtlı bir zaman içerisinde taleplerini, görüşlerini, beklentilerini rafine bir hale getirmek gibi bir durumda kaldık. Ama bu süre içerisinde de, senin de söylediğin gibi, Bonn'da Türkiye ve Avustralya tarafından toplam 94 sivil kuruluş tarafından hazırlanan bir ortak mektubu açıkladık. Yani bunu bu kadar dar zamanda açıklamış olmak ve buluşturabilmiş olmak ciddi bir başarı olduğunu söylemem gerekiyor. Burada da temel taleplerden bir tanesi tabii, yani hem COP 31 Başkanı tarafına hem müzakerelerden sorumlu olan Avustralya tarafına en temelde söylediğimiz fosil yakıtlardan çıkış gündeminin ertelenmemesi, halı altına süpürülmemesi, başka gündemlerin bunun önüne geçmemesi. En başta birinci madde olarak bunu söylemek gerekiyor. Fosil yakıtlardan adil, düzenli ve eşitlikçi bir uzaklaşma sürecini belirlemek ve bunun net bir taahhüde bulunması, yani bunun resmi müzakerelere girmiş olması en başta gelen bir talep. Ve bunu destekleyecek bir şekilde de, tek başına fosil yakıtlardan çıkışın bir şey ifade etmeyeceği için, bir adil geçiş mekanizmasını, yani fosil yakıtlardan çıkarken sektörel istihdam tarafında hiçbir tarafta bir mağduriyet yaratmayacak bir adil geçiş mekanizmasının ve buna uygun finansmanın, net zaman çizelgelerinin vesaire bir arada olmasını oluşturacak bir taleple biz bu sivil toplum mektubunu açıkladık. Ve burada da zaten dürüst arabulucu (honest broker) diye çevirebileceğimiz, bu süreci herhangi bir tarafın baskısı altında kalmadan sonuca ulaştıracak bir başkanlık bekliyoruz. Ve tabii burada da iç tarafa baktığımızda da, hem Türkiye hem Avustralya bir başkanlık yaparken en önemli şey tabii yaptığınla söylediğinin birbirine uyumlu olması. Dolayısıyla bizim de Türkiye'den beklentimiz, Türkiye'de iklim çalışan sivil toplum kuruluşları olarak beklentimiz, özellikle kömürden çıkış konusunda bir yol haritasının, acil bir eylemin beklentisi içerisindeyiz. Bunun için de bütün çalışmalarımızı yürütüyor durumdayız. Ve bir de bunun altını çizecek olursak, ek bir nokta olarak da çok istisnai bir şey olan alternatif zirvelerin, bu People's Summit denen zirvelerin Türkiye'de de gerçekleşeceğini görüyoruz. Bu uğurda çok fazla arkadaşımız çalışıyor. Şimdi tabii NATO'daki gösterilere, eylemlere yönelik alınan tavırlar, bu insan haklarına aykırı adımlar bizi biraz kaygılandırmakla birlikte, halkların iklim zirvesi hareketine de özellikle COP sürecince alan açılması, bunun bir uluslararası harekete dönüşmesinde hep birlikte ortak çaba gösterilmesi de sivil toplum olarak en temel taleplerimizden ve çalışmalarımızdan bir tanesi.
Ü.Ş: Bonn'da da aslında sivil toplumla sadece basın toplantısı değil, Türkiye ve Avustralya tarafları bir araya da geldi değil mi? Onu da, yetersiz bir katılım mekanizması olmakla birlikte en azından dinleme düzeyinde de olsa, bir tartışmaya girmediler belki ama dinleme düzeyinde de olsa bir karşılaşma oldu. Onu da belki ekleyebiliriz.
B.Öz: Evet, kesinlikle.
Ü.Ş: Evet, çok teşekkürler. Ben bir tek şey, bir yorum ekleyeyim izninizle. Çok doğru bir nokta bu. Bizde sürekli zaten herkes aynı şeyi söylüyor. Yani yaptığınla söylediğinin bir olması lazım. Ama Türkiye, kömürden çıkış, fosil yakıtlardan çıkış konusunda çok hızlı bir şeyler yapmak, hatta söylemek bile istemiyormuş gibi görünüyor. Biz böyle dedikçe bu sefer uluslararası tarafta da söylememeye başlayacak diye endişe etmeye başladım. Bilmem ne düşünüyorsunuz. Yani hiç olmazsa fosil yakıtlardan uzaklaşma gündeminin önünü açsa iyi olacak Türkiye ama umarım içeride yapmadığı için dışarıda da söylemekten vazgeçmez önümüzdeki günlerde diyeyim. Çok teşekkür ediyorum. Berkan Özyer Greenpeace Türkiye'den, Bengisu Özenç SEFİA'dan bugün yayınımıza katıldılar. Ve Londra İklim Haftası'ndan ve COP 31'e giderken son durumdan bahsettik. Çok teşekkürler Bengisu, çok teşekkürler Berkan.
B.Ö: Teşekkürler.
B.Öz: Teşekkürler, sağ olun.
Ü.Ş: Evet, gelecek hafta görüşmek üzere. Hoşça kalın.


