Profesör Ramzy Baroud, yeni kitabında Filistin halkının tarihini ele alıyor; Siyonizme karşı verilen güçlü direnişi ve bu direnişin günümüzdeki ulusal kurtuluş hareketindeki yansımalarını anlatıyor.
Filistinli tarihçi ve yazar Dr. Ramzy Baroud, yeni kitabı Before the Flood: A Gaza Family Memoir Across Three Generations of Colonial Invasion, Occupation, and War in Palestine’da, Filistin direnişinin Siyonist yerleşimci-sömürgeci devlete karşı uzanan uzun tarihini ve bunun bugün Hamas’taki biçimine nasıl evrildiğini inceliyor. Dr. Baroud’un da anlattığı gibi, Filistinlilerin kendi tanımlarıyla direniş, 1948 Nakba’sından önce başlayan varoluş mücadelelerinde Filistin halkının elindeki “tek koz” niteliğini taşıyor.
Bu bölümde Chris Hedges, Profesör Baroud ile bu mücadeleyle kurduğu derin kişisel bağı konuşuyor. Dr. Baroud’un ailesi, Nakba sırasında zorla Gazze’ye sürülmeden önce Beyt Daras köyünde yaşıyordu. Mevcut savaşta ise aralarında doktor ve toplum önderi olan kız kardeşi Dr. Soma Baroud’un da bulunduğu yüzü aşkın aile üyesi İsrail işgal güçleri tarafından öldürüldü. Ancak kayıpları bununla da sınırlı değil. Profesör Baroud’un anlattığı gibi, Gazze’de on yıllardır süren kuşatma nedeniyle “Gazze’de ölen herkes bir şekilde aileden, dosttan, komşudan, akrabadan ya da bir tür bağ kurulan insanlardan biri.”
Dr. Baroud, Gazze’ye uygulanan abluka ve düzenli saldırılar yoluyla Filistinlilere karşı yürütülen “yavaş çekim bir soykırımı” anlatıyor. Siyonist çevrelerin acımasızca “çimleri biçmek” diye adlandırdığı bu saldırılar, 7 Ekim 2023’teki Filistin ayaklanmasına zemin hazırladı. Dünya ise İsrail devletinin Gazze’nin yüzde 92’sini yok eden kapsamlı bir soykırım yürüttüğüne tanıklık etti. Bugün Filistinliler, daha önce dayandıkları altyapının da yok edildiği çok daha küçük bir alana sıkıştırılıyor. Baroud, durumu eskisinden de vahim olarak tanımlıyor ve “[Gazze halkından], dünya başka tarafa bakarken hayatta kalma mucizesini kendi başlarına yaratmaları isteniyor” diyor.
Hedges ve Baroud, Filistin’in geleceğinde nelerin beklediğini de konuşuyor. Baroud, Filistinlilerin hayatta kalma mücadelesindeki kararlılığı ve yaratıcılığı sayesinde Filistin’in sonunda ayakta kalacağına inanıyor. Ana akım Siyonist anlatıya meydan okuyan ve bir halk tarihi niteliği taşıyan kitabında Baroud, her toplumda ve ulusal kurtuluş hareketinde olduğu gibi Filistin toplumunda da ayrılıklar bulunduğunu; ancak bunun altında “Gazze’nin gizli kodu” olarak tanımladığı güçlü bir birlik duygusunun yattığını anlatıyor. Filistinlilerin ayrıca, ardı ardına gelen özgürlük mücadelelerine öncülük eden ve dünyanın farklı yerlerindeki kurtuluş hareketleriyle bağlar kuran uzun bir “entelektüel savaşçılar” geleneğine sahip olduğunu söylüyor. Siyonist devletin varlığını ancak askeri güç yoluyla sürdürebildiğini belirten Baroud’a göre Filistinliler ise direnme konusundaki güçlü kapasitelerini defalarca ortaya koydu. Dr. Baroud bunu gururla şu sözlerle ifade ediyor: “Gazze’deki insanların insanüstü olduğunu söylemek istemiyorum ama hikâyemiz zaten kendi adına konuşuyor.”

Chris Hedges: Ramzy Baroud, sarsıcı anı kitabı Before the Flood’da, Filistin’de ailesinin üç kuşağının hikâyesi üzerinden Filistin halkının önce Britanya, ardından İsrail işgaline karşı sürdürdüğü var olma mücadelesini kişisel bir anlatıyla aktarıyor. Baroud, El Bedrasavi ailesinin Beyt Daras’taki köy yaşamının samimiyetini ve 1948 Nakba’sından sonra Gazze’deki mülteci kamplarında geçen hayatı ayrıntılarıyla anlatıyor. Ortaya çıkan portre, atalarından miras kalan bir tarihi; yüzyılı aşkın süredir Filistin halkını yoksulluğa, baskıya ve yıkıma mahkûm eden sömürgeci güçlerle iç içe geçiriyor. Yerleşimci sömürgecilik, apartheid ve nihayetinde soykırımın durmaksızın süren şiddetine karşı ise topraklarına, kültürlerine ve inançlarına büyük bir kararlılıkla tutunan Filistinlilerin sarsılmaz direnişi yükseliyor.
Ramzy, 1999 yılından bu yana yönettiği Palestine Chronicle’ın editörlüğünü yapıyor. Exeter Üniversitesi’nden Filistin çalışmaları alanında doktora derecesine sahip olan Baroud; ‘Searching Jenin’, ‘The Second Palestinian Intifada’, ‘My Father Was a Freedom Fighter’, ‘The Last Earth’ ve ‘These Chains Will Be Broken’ dahil olmak üzere sekiz kitabın da yazarı. Ayrıca Ilan Pappé ile birlikte hazırladığı ‘Our Vision for Liberation’ kitabının ortak editörlüğünü üstleniyor. Yakında yayınlanacak olan ve memleketi Gazze’deki Filistin direnişi ile siyasi dönüşümü inceleyen ‘Gaza Rising’ adlı kitabın da ortak editörleri arasında yer alıyor.
Ramzy, kitabının ithafıyla başlamak istiyorum: “Kız kardeşim Dr. Soma Mohammed Mohammed Baroud’a. Adını tam haliyle yazıyorum çünkü bomba düştükten kısa süre sonra naaşını taşıyan beyaz torbanın üzerinde adı böyle yazıyordu.” Buradan başlamak istiyorum çünkü artık bunun, sanırım Gazze’de neredeyse hiç kimsenin kaçamadığı bir yara haline geldiğini düşünüyorum.
Ramzy Baroud: Doğru. Zor sorular sorduğunu biliyorum ama en zor soruyla başlayacağını tahmin etmemiştim. Soykırımda hayatını kaybeden insanlar, onları tanımasanız bile, size yakın olmasalar bile, Gazze’den biri olarak biz büyük bir aileyiz. Bunu duygusal bir anlamda söylemiyorum; çünkü aslında biz, Nakba’dan sonra Gazze’ye sığınan 200 bin Filistinli mültecinin torunlarıyız ve giderek küçülen bir alanda çoğaldık. Yani Gazze fiziksel olarak 1948’dekinden çok daha küçük bir yer artık ama nüfusu 10-11 kat arttı. Buna rağmen bir şekilde hepimizin tek bir aile olduğu bir yaşam alanı kurduk. Gazze’nin bir ucundaki herhangi bir ailenin, diğer uçtaki başka bir aileyle anne tarafından, baba tarafından ya da herhangi bir biçimde akrabalık bağı kuramayacağı tek bir insan olduğunu bile sanmıyorum. Bu kadar zaman geçtikten sonra artık o ayrımı yaratamazsınız. Bu yüzden Gazze’de ölen herkes bir şekilde aileden, dosttan, komşudan, akrabadan ya da bir tür bağ kurduğunuz insanlardan biri oluyor. Ama soykırım şiddetlendikçe, giderek daha da yakına geldi.
Daha ilk günlerde, Gazze’nin orta kesimindeki Nuseyrat Mülteci Kampında, güneyde Han Yunus’ta ve kuzeyde Cibaliye’de üç Baroud ailesi öldürüldü. Sonra, nedense saymaya başladık. Neden ölüleri saydığımı bilmiyorum. Sayı önce 33 oldu, sonra 55. En sonunda 110’a ulaştık. Sonrasında ise saymayı bıraktım çünkü öldürülen aile üyelerimi, yakın kuzenlerimi, onların eşlerini ve çocuklarını, halaları, amcaları neden saydığımı artık bilmiyordum. Ama insan nedense bunun bu kadar ağır vuracağını, bu kadar yakına gelip kendi kız kardeşine kadar ulaşacağını hiç düşünmüyor.
Kız kardeşimle ilgili burada özellikle söylemem gerektiğini düşündüğüm bir şey var. O yalnızca bir doktor değildi. Gerçi Gazze’de, özellikle de Gazze koşullarında her doktor çok özeldir. Ama o aynı zamanda bir entelektüeldi. Bir toplum önderiydi. Gazze’nin güneyindeki çok sayıda kadını güçlendirdi ve sonunda güçlü bir sağlık çalışanları ağı oluşmasına katkı sağladı. Onların hakları için mücadele etti. Sendikalar kurdu. Bir anlamda hayatın kendisinden daha büyük biri gibi görünüyordu. Ne olursa olsun, bir şekilde onun güvende olduğunu hissediyordunuz ve nedenini bilmiyordunuz. Belki daha önce birçok katliamdan sağ çıktığı içindi. Belki de önceki savaşlarda yaralılarla ilgilenmekten sorumlu kişi hep o olduğu içindi. Bana bir keresinde şöyle demişti: “Doktor olarak bu hayata bu kadar çok çocuk getiriyorsun ve sonra kendi yaşamın içinde onların ölümünü ilan eden kişi olmak zorunda kalıyorsun. Buna dayanmak çok zor ama yaşadığımız hayat bu.”
Sonra bir sabah uyanıp kız kardeşinizi haberlerde görmek, bu tam anlamıyla bir şok ve inanılmazdı. Üstelik o tek Soma’ydı. Soma, Gazze’de yaygın bir isim değildir. Çok az sayıdaki Soma’dan biriydi. Bir de üzerine Doktor Soma… Wafa Haber Ajansı’nda gördüm onu. Beyaz bir torbanın içindeki bedeni, üzerinde tam adı yazılı şekilde gördüm; yanında da “DR.” ibaresi vardı. Ve ben, hayır, sanki kız kardeşim değilmiş gibi haberini yaptım. Onun kız kardeşim olduğunu biliyordum ama bunu gizlemek istedim; ta ki kızım yanıma gelip, yıkılmış halde ağlayarak, “Sanırım Soma hala öldü” diyene kadar. İşte o an gerçekten fark ettim: Evet, Soma hala ölmüştü. Ve aslında hikâye orada bitmiş olmalıydı ama bitmemeliydi.
C.H.: Ve İsrail yalnızca gazetecileri ya da elbette çok sayıda akademisyeni değil; özellikle doktorları ve sağlık çalışanlarını da hedef aldı.
R.B.: Evet ve bunun bir nedeni var. İsrail en başından beri Filistinlileri etnik temizlik yoluyla topraklarından sürmek istiyordu. Bu, Smotrich’in sistemin dışında hareket ediyormuş gibi tek başına dillendirdiği ya da Ben Gvir’e özgü bir fikir değildi. Bu, İsrail’in planının ta kendisiydi. Mesele yalnızca öldürmek değildi; gerçi o da vardı. Yalnızca intikam da değildi ama o da vardı. Bundan çok daha büyük bir şeydi. Nakba’nın burada sona ereceğini düşündüler. 1948’de başlattıkları o bölümün artık kapanması gerekiyordu. Filistinlileri Gazze’den sürmek ve bunun devamında Batı Şeria’dan çıkarmak istediler. Çeşitli nedenlerle, bunları şimdi ya da daha sonra konuşabiliriz, Batı Şeria’nın çok büyük bir direniş göstermeyeceğini düşünüyorlardı ve bu yüzden orayı kolay bir hedef olarak görüyorlardı. Filistinlileri Batı Şeria’dan sürersiniz, orada etnik temizlik gerçekleşir, ilhak gelir, C Bölgesi ortadan kalkar ve süreç böyle devam eder.
Peki bunu nasıl yaparsınız? İnsanları bir araya getiren yerleri hedef alırsınız. Üniversitelerin, okulların, sığınakların ve hastanelerin üzerine gidersiniz. Bu sivil altyapının hedef alınması elbette apaçık bir savaş suçudur; ama mesele yalnızca İsrail’in savaş suçu işlemesi değildi. İsrail’in bir stratejisi vardı: Hastaneleri yıkmak, doktorları öldürmek. Böylece insanların o yerlerde bulunmak için hiçbir nedeni kalmayacaktı. Bu yüzden ilk katliamı Gazze Şehri’ndeki Baptist Hastanesi’nde, yani El-Ehli Hastanesi’nde gerçekleştirdiler; ardından Şifa, Nasır ve diğer tüm hastaneler geldi.
İnsanlar kuzeyden güneye geçmeye başladığında, Han Yunus’taki hastaneler insanları bir araya getiren yerlere dönüştü ve İsrail Han Yunus’u kontrol altına almak istiyordu. Bu yüzden sistematik biçimde Han Yunus’taki, özellikle Nasır Hastanesi’ndeki doktorları hedef alıp öldürmeye başladılar; yalnızca hastane çevresinde değil, kendi evlerinde, sokaklarda ve başka yerlerde de. Kız kardeşim de birkaç sivil ile birlikte bulunduğu taksiyi sürekli takip eden bir dron tarafından hedef alındı. Onları durmaksızın izlediler ve sonunda aracı vurup havaya uçurdular; her şey böyle sona erdi. Evet, mesele doktorları ve sağlık çalışanlarını öldürmekti. İnsanların kendilerini bir araya getiren bölgeleri terk edip daha güneye gitmesini sağlamak için binlerce doktor, sağlık çalışanı, sivil savunma görevlisi, itfaiyeci ve daha pek çok insan öldürüldü.
C.H.: Kitabınıza geçmeden önce, Gazze’de şu anda yaşananlardan biraz söz edelim. İsrail, Gazze Şeridinin neredeyse yüzde 60’ını kontrol altına almış durumda. Ve şunu açıkça belirtmek gerekir ki Gazze, dünyanın nüfus yoğunluğu en yüksek bölgelerinden biri. İsrail, ateşkese aykırı biçimde insani yardımların girişini engelliyor; özellikle de Filistinlilerin herhangi bir barınak ya da kalıcı yaşam alanı inşa edebilmesini sağlayacak malzemelerin girişine izin vermiyor. Bunun yanında sağlık altyapısı büyük ölçüde yok edilmiş durumda. İnsanlar arıtılmamış, temiz olmayan suya erişmek zorunda kalıyor; ham kanalizasyon birikintilerinin hemen yanında yaşam mücadelesi veriyor. Yaşananlar, ağır ağır ilerleyen bir soykırım tablosunu ortaya koyuyor. Ne yazık ki dünya kamuoyu da tam kapsamlı yıkımın yarattığı dehşetten giderek uzaklaşmış görünüyor ve İsrail’in 7 Ekim’den bu yana sürdürdüğü bu süreci devam ettirmesine fiilen göz yumuluyor.
R.B.: Doğru. Ve bütün bunlardaki ironik taraf şu ki, aslında 7 Ekim’e yol açan şey de buydu. Gazze’de zaten başından beri yavaş çekim bir soykırım yaşanıyordu. Birleşmiş Milletler’e göre Gazze’deki suyun yüzde 90 ila 97’si içilemez durumdaydı. İnsanlar Gazze’de kolaylıkla tedavi edilebilecek hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyordu. Kanser hastalarının ilaca erişimi yoktu. Diyaliz makinesine ihtiyaç duyan insanlar ölüyordu. Çünkü böbrek hastalarının diyalize ihtiyaç duyduğu aşamaya geldiğinizde, artık ölme ihtimalinizin yaşama ihtimalinizden çok daha yüksek olduğunu bilirsiniz.
Gazze zaten en başından beri büyük bir acı içindeydi. İsrailliler de bunu gıda ve ilaç konusunda son derece açık biçimde ortaya koyuyordu. Hepimizin hatırladığı o meşhur açıklamada, Ariel Şaron’un eski danışmanı Weissglas, “Filistinlileri öldürmek istemiyoruz, sadece onları diyete sokmak istiyoruz” demişti. Bunun aslında “Onları açlığın eşiğinde tutmak istiyoruz” demenin şifreli bir yolu olduğunu biliyoruz. İsrail askeri operasyonlar açısından da her birkaç yılda bir Gazze’ye gidip sözde “çimleri biçiyordu”; yani birkaç bin insanı öldürüyor, on binlercesini yaralıyor ve Gazze halkına patronun kim olduğunu yeniden hatırlatıyordu. Böylece sürekli bir kuşatma hissi devam ettiriliyordu. Bunun sonucunda Gazze halkının büyük çoğunluğu, özellikle gençler, yaklaşık 140 küsur mil karelik o küçücük alanın dışına hayatlarında hiç adım atamadı.
Yani durum soykırımdan önce bile zaten korkunçtu. Soykırım sırasında neler yaşandığını ancak hayal gücümüzle kavramaya çalışabiliriz; çünkü Gazze’de ayakta duran her şeyin yüzde 92’si yok edildi, tüm altyapı yerle bir edildi ve artık insanların hayatta kalmaya çalışabilecekleri ya da en azından bunu sürdürebilecekleri hiçbir altyapı kalmadı. Hepsi yok oldu. Şimdi yeniden senin sözünü ettiğin o yavaş çekim soykırıma dönmüş durumdayız Chris, ama mesele şu ki bu, soykırım öncesindeki durumdan farklı. Çünkü en azından o dönemde kısmen işleyen hastaneler, kısmen işleyen klinikler, kısmen işleyen okullar vardı. İnsanların bir şekilde sürdürmeye çalıştığı sivil bir yaşam hâlâ mevcuttu; çünkü onlar olağanüstü insanlar. Onlar benim halkım. Ben Gazze’liyim. Biz, en ağır koşullar altında bile hayatta kalmanın yollarını bulmak konusunda son derece becerikliyiz.
Ama şimdi, dünya başka tarafa bakarken insanlardan adeta bir hayatta kalma mucizesi yaratmaları isteniyor. Bu da en başta 7 Ekim’e yol açan aynı öfkeyi, aynı büyük kızgınlığı yeniden üretecek olan döngüyü yaratıyor. Bunun bedelini sonunda herkes ödeyecek ama ne yazık ki eğer bunlar tekrar yaşanırsa, herkes yine parmağını Gazze’ye doğrultup “Sorun Gazze’nin kendisi” ya da “Bütün bunları Gazze başlattı” diyecek; sanki bütün bunların hiçbir tarihsel bağlamı yokmuş gibi.
C.H.: Soykırımın en başından itibaren İsrail, gerek İsrail basınına sızdırılan bilgilerle gerekse doğrudan yapılan kamuoyu açıklamalarıyla, Gazze’deki Filistinlilerin Gazze’den sürülmesinin hedef olduğunu çok açık biçimde ortaya koydu. Bu hedefin değişmemesi gerektiğini de söylediler. Peki sence İsrail bu hedefe ulaşabilir mi? Yani en azından istedikleri şeyin bu olduğu açık.
R.B.: Bence bu hedefe ulaşamayacaklar çünkü benim “Gazze’nin gizli kodu” dediğim bir şey var. Gazze’de sahip olduğumuz toplumsal bir kod bu; akademik araştırmalarla, teorilerle ya da salt mantıksal düşünceyle anlayabileceğiniz bir şey değil. Bunu anlayabilmek için o toplumun içinde yaşamanız, Gazze’de hayatı deneyimlemeniz ve o insanlardan biri olmanız gerekir. Kitapta da gördüğünüz gibi ben Beyt Daras adlı bir köyden geliyorum. O köyün insanları genellikle büyük kafalı olmakla anılır. Biz de gerçekten büyük kafalı olduğumuzu söyleriz. Sonradan bunun aslında o köyün insanlarının özellikle inatçı olduğunu anlatmanın bir yolu olduğunu fark ettim; çünkü biz gerçekten çok inatçı insanlarız. Ama aynı zamanda Filistinli mültecilerin çoğunun köylü olduğu bir yerden geliyoruz. Biz onlara fellah deriz. Güney Filistin’in kırsalından gelen insanlarız. Topluluğa değer veren, onura değer veren, cesarete, dirence, karama’ya yani insan onuruna ve hurriya’ya yani özgürlüğe değer veren insanlarız. Bizim hareket etme biçimimizi belirleyen kodlar ve küçük kavramlar bunlar. Bunlar, neden yaptığımız şeyi yaptığımızı birkaç haber cümlesiyle açıklayabileceğiniz şeyler değil.
Ve Gazze’de verilmiş bir karar var; açıkça ilan edilmeyen ama herkesin içinde taşıdığı kolektif bir karar bu: Gazze’yi terk etmektense son kişiye kadar ölmeyi tercih ederiz. Hatta Arapçada bir sözümüz vardır: “Hatta akhir qatrat dam” — son damla kana kadar. Yani son damla kanımıza kadar savaşacağız. Ama mesele şu ki, bu normalde mecazi bir ifade olarak kullanılır. Bizim içinse öyle değil. Gazze’de bu, gerçek bir şeydir.
Toprağımızda kalırız ve büyük sayılarla ölürüz ama vatanımızı asla terk etmeyiz. İsrail iki yılı aşkın süredir devam eden ve hâlâ süren bu soykırım boyunca bunu başaramadıysa, bundan sonra da başarabileceğini sanmıyorum. İnsanlar Gazze’den çıkmak için başvurduğunda, bunların büyük çoğunluğu sadece yaralanmış ve acil tıbbi müdahaleye ihtiyaç duyan insanlardı. Gazze’den ayrılıp gitmek için başvuran bir milyon Filistinli görmediniz. Gitmeyecekler. Hatta Refah sınır kapısının kısa bir süreliğine bazı insanların geçişine açıldığı dönemde, pek çok kişi yeniden Gazze’ye geri döndü. Dolayısıyla Filistin halkı her koşul altında direnme kararını verdiği ve bunu somut ve pratik biçimde ortaya koyduğu sürece, İsrail’in Gazze’de etnik temizlik gerçekleştirmeyi başarabileceğini düşünmüyorum.
C.H.: Kitabından biraz söz edelim. Bence kitapta çok önemli birkaç şeyi başarıyorsun. Bu arada gerçekten çok güzel yazılmış bir kitap. Öncelikle, Gazze’nin dışındaki bizler çoğu zaman elitlerin hikâyelerini duyuyoruz; Batı’da eğitim almış insanların hikâyelerini. Oysa çoğu Filistinlinin hikâyesini duymuyoruz. Senin ailene benzer şekilde köylerden gelen insanların hikâyeleri bunlar; bu birincisi. İkincisi ise kitapta çok başarılı biçimde yaptığını düşündüğüm şey, direnişin sürekliliğini anlatman. Bunu, elbette Siyonist milislerin ve Britanyalıların senin geldiğin Filistin kasabasına yönelik saldırıları ile başlatıp bugüne kadar taşıyorsun; buna Hamas’ın direnişini de dahil ediyorsun.
R.B.: Doğru. Ben halk tarihi yazıyorum. Mikro tarih çalışıyorum. Bu, yalnızca Siyonist anlatıya ve ana akım anlatıya meydan okumanın bir yolu değil; çünkü geleneksel akademik anlatı da Filistin anlatısından çok Siyonist anlatıya daha yakın duruyor. Ama şunu da söylemeye cesaret ediyorum ki, aslında Filistin anlatısının kendi içindeki yaygın bazı kabullenişlere de meydan okuyorum. Bunu, Filistin tarihinin anlatımında hata yaptıklarını düşündüğüm için değil; içine itildiğimiz koşullar nedeniyle yapıyorum. Çünkü o kadar insanlıktan çıkarıldık, o kadar görmezden gelindik ve hikâyenin içinde o kadar marjinalleştirildik ki, içgüdüsel olarak Siyonizmden önce de bir halk olarak var olduğumuzu kanıtlamaya çalışmaya başladık; anti-Semitik olmadığımızı anlatmaya çalıştık. Hatta bunun da ötesinde, ne kadar insani olduğumuzu göstermeye yöneldik. İsrail’den önce de bir kültürümüz vardı. Hayfa’da, Yafa’da tiyatrolarımız, opera binalarımız vardı. Canlı bir sivil toplum hayatımız vardı. Batı akademisinde Filistinlinin hikâyesini anlatırken içine düştüğü bu savunmacı dil işte buydu. Ama gerçek şu ki çoğumuz aslında köylüyüz. Fellahız. Ve bununla gurur duyuyoruz; toplumumuza kök salmış insanlarız. O kuşaktan birçok insan hayatında hiç opera binasına gitmedi, hiç sinemaya gitmedi, kütüphanelere de mutlaka uğramadı. Birçoğu okuma yazma bilmiyordu. Mesela Beyt Daras’taki ailem orta sınıf sayılıyordu çünkü bir eşeğimiz vardı. Çoğu insanın eşeği bile yoktu.
Dolayısıyla Nakba sırasında ayrıcalıklı olanlar — elbette zenginler — ilk ayrılan kişilerdi; çünkü kamyon tutabilecek maddi güçleri vardı. Ama çoğunluk yürüyerek kaçtı. Bazıları eşeklerle yola çıktı ve biz de o görece ayrıcalıklı olanlardandık; amcalarım ve halalarım eşeğe sırayla biniyor, günler boyunca Filistin kırsalında dolaşa dolaşa sonunda Gazze’ye ulaşıyordu. Bunu anlatmamın nedeni şu: Bazen hikâyemizi aktarırken sözde hedef kitleye kendimizi o kadar uyarlamaya çalışıyoruz ki, bütün enerjimizi insan olduğumuzu kanıtlamaya harcıyoruz. Oysa Filistinliler olarak kendimizi insanileştirmemiz gerektiğini düşünmüyorum. Gazze’deki insanların insanüstü olduğunu söylemek istemiyorum ama hikâyemiz zaten kendi adına konuşuyor.
Hayır, babamın ya da büyükbabamın Kudüs’te devasa bir kütüphanesi yoktu. Bir villamız da yoktu. Kerpiç bir evde yaşıyorduk, toprağı ekip biçiyorduk ve nesiller boyunca toprağa çok yakın yaşamış Filistinlilerin devamı olarak hayatımızı sürdürüyorduk. Bu hikâye çok sık anlatılmaz. Genellikle kenarda köşede ya da dipnotlarda yer alır. Oysa gerçek şu ki, Filistin halkının büyük çoğunluğu biziz. Biz mültecileriz. Biz mülteci kamplarında yaşayan insanlarız. Ve işin önemli yanı şu: Filistin direnişini en başından beri besleyenler de biz olduk. 1948 savaşında direndik ama Gazze’ye sürüldüğümüzde hemen Fedaiyyun dediğimiz özgürlük savaşçısı grupları kurduk. Bunlar köylülerdi; ideolojik bir geçmişleri yoktu. Tek amaçları Filistin’deki evlerine geri dönmenin bir yolunu bulmaktı. Bazıları sadece savaşın ve Siyonist katliamların telaşı içinde geride bırakmak zorunda kaldıkları hasadı geri almak istiyordu.
Fedaiyyun zamanla ideolojik gruplara dönüştü; Filistin Kurtuluş Ordusu’na dönüştü, sosyalistlere, FHKC’ye dönüştü, komünistlere dönüştü, Fetih’e dönüştü ve sonunda Hamas’a, İslami Cihad’a ve bugün Gazze’deki ideolojik direniş oluşumlarına dönüştü. Bütün bunlar son derece önemli bir bağlam oluşturuyor. Bu yüzden Hamas’ı tek başına, bağlamından kopuk şekilde düşünmüyoruz. Hamas, modern Filistin mücadelesinin en başından beri var olan bütün bu grupları oluşturan aynı halkın, aynı toplumsal yapının devamıdır.
C.H.: Kitabının başından itibaren öne çıkan temalardan biri de Filistin toplumunun kendi içindeki bölünmeler. Ekonomik ya da başka nedenlerle işgalcilerle işbirliği yapmayı ya da onlara tolerans göstermeyi seçenler; önce Britanyalılarla, sonra İsraillilerle ve elbette bugün Filistin Yönetimine kadar uzanan süreçte bunu görüyoruz. Ben birinci İntifada’yı takip etmiştim ve Gazze’de dükkân sahibi burjuva sınıfıyla sokaklardaki şebab arasında yaşanan gerilimi hatırlıyorum. Bu da uzun direniş mücadelesi boyunca değişmeden kalan unsurlardan biri oldu ve bunun hakkında ne düşündüğünü merak ediyorum.
R.B.: Kesinlikle. Ve bunun değişeceğini de sanmıyorum çünkü bence bir hata yaptık. Birçoğumuz, en azından Filistin birliğini değerlendirirken kullandığımız analiz ölçütü konusunda hata yaptı. Dahası, birçoğumuz farkında olmadan Netanyahu’nun elini de güçlendirdi. Hatırlarsan Netanyahu ve diğerleri sürekli ‘barış sürecine geri dönmemizi istiyorsunuz ama Filistinliler birleşmiş değil. Bu kadar farklı sesle konuşan insanlarla nasıl müzakere edebiliriz?’ diyordu.
Elbette bu sinsi ve manipülatif bir söylemdi çünkü gerçekte hiçbir ulusal kurtuluş hareketi tam anlamıyla ve bütünüyle birleşik olmamıştır. Sonuçta Britanyalılar Filistin’e gelmeden önce bile sınıflar vardı; Osmanlı döneminde de var olan ve birlikte yaşayan toplumsal sınıflar mevcuttu. Sonra Britanya Mandası altında yeni bir yapı oluştu, ardından Siyonist dönem geldi. Bu durum her zaman vardı ve her zaman da olacak. Ezilenler, yoksullar ve işçi sınıfı genellikle silah taşıyan ve en sonuna kadar savaşan insanlar olur. Ama her zaman müzakere eden bir grup insan da vardır.
Şu sıralar Amílcar Cabral’ın müthiş bir kitabını okuyorum. Kendisi zamanında Portekiz sömürgeciliğine karşı mücadele eden büyük Afrikalı ulusal kurtuluş liderlerinden biriydi. Yanılmıyorsam 1973’te suikast sonucu öldürüldü. Kitapta, Portekiz sömürgeciliğine karşı verilen mücadele sırasında Gine’nin oluşum sürecini anlatıyor ve gerçekten inanılmaz. Çünkü “Gine” kelimesini çıkarıp yerine “Gazze”yi, “Portekiz” yerine de “İsrail”i koyarsanız, neredeyse aynı tabloyla karşılaşıyorsunuz. Bir tarafta savaşanlar, diğer tarafta müzakere edenler; yani küçük burjuvazi olacak. Bu her zaman vardı ve hiçbir zaman değişmeyecek.
Ve sadece isimler değişiyor. Bir dönem Osmanlılarla çalışıyorlar, sonra Britanyalılarla, ardından İsraillilerle. Bugün de bunun karşılığı Filistin Yönetimi. Çıkar sağlamaya çalışıyorlar. VIP kartları var. Bu kartlar onlara seyahat etme ve İsrail’le iş yapma imkânı sağlıyor. Hatta bazıları yerleşimlerin ve apartheid duvarının inşasında İsrail için taşeronluk yapıyor. Bu, Filistinlilerin özellikle kötü ya da farklı davrandığı anlamına gelmiyor. Bu sadece tarihin akışının neredeyse öngörülebilir ve tutarlı olduğunu gösteriyor. Asıl önemli olan şey, direnişi destekleyen Filistinlilerin çoğunlukta olması ve bu desteği gündelik yaşamlarında somut biçimde göstermeleridir. Direniş derken yalnızca Kalaşnikoflardan, silahlardan ve ateş gücünden söz etmiyorum. Teslim olamayacağımız, boyun eğemeyeceğimiz; her koşulda hayatta kalmanın, var olmanın ve aynı zamanda karşı koymanın bir yolunu bulacağımız fikrinden söz ediyorum. Çoğunluk bunlar. Gazze’nin de Batı Şeria’nın da çoğunluğu bunlar. Ama özellikle Batı Şeria’daki insanlar, bir tarafta İsrail ordusu ve yerleşimciler, diğer tarafta ise ayrıcalıklarını kaybetmek istemeyen Filistin Yönetimi’nin müzakereci burjuvazisi arasında sıkışmış durumda. Filistin’in gerçeği bu. Hayır, biz bölünmüş bir halk değiliz. Bu, ulusal kurtuluş mücadelelerinin doğasında olan bir durum.
C.H.: İki mesele var. Birincisi, elbette uluslararası hukuka göre Filistinlilerin, güç kullanımı da dahil olmak üzere direnme hakkı bulunuyor. İkincisi ise, ben Gazze’de bulunduğum dönemde Hamas’ın kurucularından Dr. Abdülaziz er-Rantisi’yi tanıyordum ve bana çok açık biçimde şunu söylemişlerdi: Bu öncelikle İslami bir direniş hareketi değil, bir ulusal kurtuluş hareketiydi. Sanırım sen de bunu kitabında oldukça net biçimde ortaya koyuyorsun.
R.B.: Bu bir ulusal kurtuluş hareketi. Hamas her zaman bir ulusal kurtuluş hareketi oldu. Filistin’deki ulusal kurtuluş mücadelelerinde ideoloji daha çok siyasi söylemi ifade etmenin, bir ideolojik yönelim belirlemenin platformu gibi işlev görüyor; ama bunun bir ulusal kurtuluş hareketi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bunu zaten açıkça görebiliyorsunuz. Hatta Hamas’ın ilk dönem açıklamalarına, özellikle de ilk bildirisine baktığınızda Araplara yardım çağrısı yaptıklarını görürsünüz. Mısır ordusunu, Filistinlileri korumak yerine fiilen İsrail’i koruduğu için utandırmaya çalışıyorlardı. Ve yaptıkları göndermeler, evet Filistinli olduklarını ortaya koyarken aynı zamanda kendilerini daha geniş bir Arap siyasal bağlamı içinde konumlandırdıklarını gösteriyordu; tıpkı Fetih’in yaptığı gibi, Filistin tarihindeki diğer hareketlerin yaptığı gibi. Sonrasında İslam dünyası, İslam ümmeti meselesi geliyor. Bu marjinal bir unsur değildi, önemliydi; fakat Filistin siyasi bilincinin ana merkezi ya da temel çekirdeği hiçbir zaman o olmadı.
Ama son yıllarda bunun bile değişmeye başladığını düşünüyorum; özellikle de soykırım sürecinde. Savaşın ilerleyen dönemlerinde İsrail tarafından öldürülen Hamas sözcüsü Ebu Ubeyde’nin yaptığı bütün açıklamaları okudum. Ve onun söyleminde Filistin’i yavaş yavaş yeniden konumlandırdığını görebiliyordunuz. Bazı anlarda Arap ve Müslüman unsurun daha geri planda kaldığını hissediyordunuz; çünkü artık ahrar el-aleme, yani dünyanın özgür insanlarına sesleniyordu. Bunun nedeni de, soykırım boyunca gördüğümüz siyasi diyalektik içinde, dayanışmanın aslında Arap ve Müslüman dünyadan beklenen ölçüde gelmemesiydi. Güney Afrika’da, Namibya’da, İspanya’da, Nikaragua’da ve başka yerlerde çok daha fazla şey yaşanıyordu. Bu yüzden zaman zaman Ebu Ubeyde’nin söyleminin, kullandığı dilin ve hitap ettiği kitlenin değişmeye başladığını hissediyordunuz.
Dolayısıyla en baştan bugüne kadar geçen yıllar boyunca bütün bu dönüşümlerin yaşandığını görüyorsunuz; ama aynı zamanda hiç değişmeyen ortak bir unsur olduğunu da fark ediyorsunuz: Biz Filistinliyiz. Ve bizim siyasi kimliğimizi belirleyen şeyler Nakba, direniş yani mukaveme, hurriya yani özgürlük; diğer bütün Filistinli grupların da paylaştığı aynı siyasi referanslar. Bu yüzden hayır, bu hiçbir şekilde büyük bir İslami yeniden diriliş projesinin parçası değil. Bu çok açık biçimde Filistin’e ait ulusal bir projedir.
C.H.: Kitabında iki güçlü siyasi akımdan söz ediyorsun: Biri Cemal Abdülnasır liderliğindeki Arap milliyetçi hareketi, diğeri ise Müslüman Kardeşler. Bu hareketlerden ve Filistinliler açısından taşıdıkları önemden bahsedebilir misin?
R.B.: Ve bence bu meseleyle çok yakından bağlantılı olan şey şu: Biz nesilden nesile umutlarımızı ve kendi özne olma duygumuzu, Filistin davasına karşı görece tutarlı ve makul davranan başka hareketlere, liderlere ve kişilere bağladık. Cemal Abdülnasır, Filistin’in kurtuluşu için en mantıklı seçenek gibi görünüyordu. 1948 mücadelesi, Nakba ve savaş sırasında büyük bir meşruiyet kazanmıştı. Savaş boyunca Filistin’den ayrılan son kişilerden biriydi; güney Filistin’deki Felluce kasabasında, Filistinlilerle birlikte savaşırken diğer Mısırlı subaylarla beraber kuşatma altında kalmıştı. Kuşatmanın kırılması ve Cemal Abdülnasır’ın diğer subaylarla birlikte Gazze’den Sina’ya doğru yürüyüşü, kitaplarımın birkaçında tekrar tekrar anlattığım bir sahnedir çünkü gerçekten çok simgeseldi. Yüz binlerce mülteci sokaklara dökülmüş, onları uğurlamak ve minnettarlık göstermek için bekliyordu. O anda Cemal Abdülnasır ile Filistin halkı arasındaki ilişkinin kalıcı biçimde pekiştiğini hissediyorum. Hatta sanırım o dönemde Cemal Abdülnasır’ın posterinin bulunmadığı tek bir Filistin evi bile yoktu.
Ve ister seküler olun, ister sosyalist ya da İslamcı; bunun hiçbir önemi yoktu. Cemal Abdülnasır, hakkında kimsenin fikir ayrılığı yaşamadığı bir figürdü. O hep oradaydı ve 1967’ye kadar, yani bizim Naksa ya da hezimet dediğimiz döneme kadar hayatlarımızın sürekli bir parçasıydı. Ardından yeni seslerin ve yeni fikirlerin, 1948’den 1967’ye kadar hakim olan anlatıya meydan okumaya başladığı bir dönem geldi. Hatta çok yakın zamana kadar, yaşlı Filistin kuşağından insanlar Cemal Abdülnasır’ın güvenilirliğinin tartışılmasına bile izin vermezdi. Filistin’in çıkarlarını gerçekten düşünüp düşünmediğini konuşmak istemezlerdi. Böyle bir tartışmaya dahi kapalıydılar. Ama yeni kuşak tarihçiler söylemleri ve politikaları incelemeye başlayınca, belki de o döneme kadar yaşananları farklı bir çerçevede değerlendirebileceğimizi fark ettiler.
Ardından Müslüman Kardeşler yükselmeye başladı. Oysa Müslüman Kardeşler en başından beri Filistin’le bağlantılıydı. Yapmış olabilecekleri ya da olmayabilecekleri bütün hatalara rağmen, onların Filistin söylemine dışarıdan dayatılmış bir hareket olduğu fikrini kabul etmiyorum. Çünkü Nakba Savaşı sırasında Filistin’de gerçekten savaştılar. Kitabımda da bundan söz ediyorum. Ve geride, onları ve Filistin halkının geri kalanını Gazze sürecine kadar bir şekilde birbirine bağlı tutan ideolojik, devrimci bir siyasi miras bıraktılar.
Gazze halkının Mısır’a gidip eğitim almasına izin verildiğinde, Müslüman Kardeşler’le doğrudan bir bağlantı kanalı oluştu. Hamas’ın ilk dönem liderlerinin çoğu Mısır’da eğitim gördü; özellikle Ayn Şems Üniversitesi’nde, Zekazik Üniversitesi’nde, hatta Helvan’da ve elbette Kahire Üniversitesi’nde. Orada bir araya geldiler, koordinasyon kurdular, tartıştılar ve ortak bir söylem geliştirdiler. Bu da Filistin’i, Hamas’ı ya da o dönemde el-Cemaa el-İslamiyye dediğimiz erken İslami hareketi, Müslüman Kardeşler’in bir uzantısı gibi gösteriyordu; ama Filistin öncelikleriyle şekillenmiş bir uzantı olarak. Ve bu zaman içinde evrildi. Yıllar boyunca dönüşerek bugünkü haline geldi. Şimdi baktığınızda, evet, o bağın hâlâ var olduğunu hissediyorsunuz; ama aynı zamanda bunun artık bütünüyle farklı bir siyasi harekete dönüştüğü izlenimini de ediniyorsunuz.
C.H.: Rantisi Mısır’da eğitim görmüştü; İskenderiye Üniversitesi’ndeydi ve sanırım Hamas kurulmadan önce Müslüman Kardeşler’e oldukça yakındı. Kitabında Şeyh Yasin’den, Yahya Sinvar’dan ve o olağanüstü akrabandan söz ediyorsun. Üçü hakkında da sana söz bırakayım. Sonuncusu kırklı yaşlarındayken sonunda şehit edildi elbette. Ama bu üç figürü direniş bağlamında biraz anlatır mısın?
R.B.: Bu figürleri mikro düzeyde anlamak çok önemli çünkü bu sayede daha geniş Filistin deneyimini de anlayabiliyoruz. Şeyh Ahmed Yasin, özellikle Gazze’de 1948’den beri var olan devrimci bir kuşağın ürünüydü.
C.H.: Sözünü kısa bir süre keseyim ve bilmeyenler için açıklayayım: Kendisi bir İslam âlimiydi. Hayatının son döneminde kuadriplejik değil miydi? Ama son derece parlak bir düşünür ve din bilginiydi; bunu arka plan olarak eklemek istedim.
R.B.: Evet, son derece parlak bir âlimdi ve ben de Filistin tarihi boyunca izini sürmeye çalıştığım ortak karakter tiplerinden biri tam olarak buydu. Hatta sonunda Filistin tarihinde yüzlerce yıl geriye uzanan, ‘longue durée’ yani uzun tarih dediğimiz meseleye kadar ulaştım. Filistin tarihinde âlim-savaşçı diyebileceğimiz bir figür tipi var. İzzeddin el-Kassam ise bunun en belirgin örneğiydi. Filistin’de silahlı direnişi aşağı yukarı başlatan kişi de oydu; bu süreç sonunda 1936 Filistin Ayaklanması ve Devrimi’ne uzandı. O hareket, Filistin’in köylülerini, aydınlarını ve şehir topluluklarını 1936 ile 1939 yılları arasında süren kesintisiz bir ayaklanma ve devrim içinde birleştirdi.
Daha sonra Ahmed Yasin’i bunun bir devamı olarak ele alıyorum. O da bir âlim-savaşçıydı. Ama onun karakterini özellikle ilginç kılan şey, engelinin zamanla öyle bir noktaya ulaşmasıydı ki, gerçekten diliyle okuyordu. Daha sonra onun için ağzına yerleştirdiği özel bir düzenek geliştirdiler ve bu sayede sayfalar arasında hareket edebiliyordu. Yani sürekli öğrenme hâlindeydi. Ahmed Yasin’in düşünsel mirasında bence en dikkat çekici unsurlardan biri “diriliş” kavramıydı; yani Filistin’in kolektif entelektüel bilincinin yeniden dirilişi. Ve sanırım Muhammed Şehade — o da benim köyüm Beyt Daras’tandı — gençlere ‘Artık kendimizi dışarıdan gelen ideolojilere bağlamamıza gerek yok. Filistin’in özgürlüğü Filistin’in içinden doğmalı. Bunun gerçekleşebilmesi için de her şeyden önce bir halk olarak zihinsel ve entelektüel anlamda yeniden ayağa kalkmamız gerekiyor' mesajını aktaran isimlerden biriydi.
Aslında el-Cemaa el-İslamiyye, yani İslami grup ya da hareket uzun zamandır vardı; fakat özellikle 1967’den sonra, yetmişler boyunca, seksenler boyunca ve sanırım 1987 Aralık ayında Hamas’ın kuruluşuna kadar giderek daha aktif hale geldi. Yaklaşık yirmi yıllık bir arınma, yeniden diriliş ve yeniden inşa süreci vardı; kullandıkları kavramlar bunlardı. Yahya Sinvar da Yasin’in ve o kuşağın öğrencilerinden biriydi. Başlangıçta odak noktası, Filistin toplumunu işbirlikçilerden “temizlemek”ti. Çünkü 1967’den sonra İsrail artık Gazze’yle doğrudan ilişki kuran bir güç haline gelmişti. Artık dışarıdaki bir aktör değildi. Gazze’nin her yerinde İsrail askeri yönetimi vardı. Bir İsrailli kontrolünden geçmeden Gazze’den çıkmanız ya da Gazze’ye geri dönmeniz mümkün değildi.
Her şey İsrail’in kontrolü altındaydı. Buna “sivil yönetim” diyorlardı ama aslında hiç de sivil değildi; tamamen askerî bir yapıydı. En küçük mesele için bile Şin Bet’le konuşmanız gerekiyordu. Ben de bir dönem eğitim için Mısır’a gitmek zorundaydım ve bunun için Şin Bet’le görüşmem gerekti. Şin Bet, İsrail’in iç istihbarat servisidir. Sonra sizinle pazarlık yapmaya başlıyorlardı. Yıllar önce FKÖ’de yer almış bir amcam vardı ve bana onun nerede olduğunu açıklamam gerektiğini söylüyorlardı. “Bilgi istiyoruz” diyorlardı. Oysa ben daha bir çocuktum. Pek çok insan, bazen mecburiyetten dolayı işbirlikçi hâline geldi. Ve sonuç olarak İsrail işgalinin aktif bir parçasına dönüştüler.
Ve Yahya Sinvar’ın Mecd yani Zafer adlı bir grubu vardı. Bu grubun amacı işbirlikçileri bulmak ve ortadan kaldırmaktı. Çünkü onların düşüncesi buydu: Düşmanla mücadele etmeden önce kendi toplumunu arındırırsın. Düşmanla doğrudan mücadele ise 1987’de başladı. Bu arada Chris, bence burada çok önemli bir nokta var. Yeni dönem akademik çalışmaların bir kısmı Hamas ile İsrail işgali arasındaki ilişkiyi korkunç biçimde yanlış yorumladı. Tarihi ve bağlamı anlamadan, çok rahat bir şekilde “Sonuçta Hamas’ı İsrail kurdu” demeye başladılar. Sanırım sen de bu tür şeyler söyleyen insanlarla karşılaşmışsındır; üstelik bazıları oldukça saygın akademisyenler. Hayır, İsrail Hamas’ı kurmadı. Belki İsrail’in zihninde bir dönem İslami hareketlerin gelişmesine alan açmak, onları FKÖ içindeki diğer fraksiyonlarla karşı karşıya getirmek gibi hesaplar vardı. Ama Hamas’ın, sanki bilinçli bir İsrail istihbarat operasyonu sonucu ortaya çıkmış gibi sunulması tamamen yanlış bir iddiadır. 1987 zaten bunun doğru olmadığını gösterdi. Eğer bu da yeterli değilse, soykırım sırasında yaşananlar bence bu tartışmayı tamamen kapatmalı.
C.H.: Ve biraz da akrabandan söz edelim. Adı neydi? Ehub muydu? Doğru mu hatırlıyorum?
R.B.: Ahab benim akrabam. Ahab’la ilgili mesele şu — aslında ilginçtir çünkü Gazze’den ayrılmadan önce onu son gördüğümde daha çocuktu. Belki dokuz yaşlarındaydı. Ama bir şekilde çok küçük yaşta yetişkin olmaya itildi. Neden mi? Çünkü başka bir figüre, benim de arkadaşım olan başka bir kardeşe, Wael’e çok yakındı. Wael neredeyse tam olarak benim yaşımdaydı; doğum günlerimizin arasında sadece iki gün vardı. Sonradan “Kara Pazar” dediğimiz olay sırasında, yani Birinci İntifada döneminde, İsrailli bir asker güney İsrail’deki Rishon Le Zion’da bir grup Filistinli işçiyi vurup öldürdü ve bunun ardından Filistin’in dört bir yanında protestolar patlak verdi. Kuzenim Wael de o protesto gününde öldürüldü. Evinin önünde dururken boğazından vuruldu. Bu, bütün Bedrasavi ailesi için belirleyici bir andı. Bedrasavi ailesi, Baroud ailesinin bir koludur.
Ondan önce hepsi İsrail’de ucuz iş gücü olarak çalışan insanlardı. İşçiydiler. Büyük bir onura sahip insanlardı. Aynı halkın torunlarıydılar; mülteciler, fellahlar, özgürlük savaşçıları… Ama daha çok hayatta kalmaya, yaşamlarını sürdürmeye odaklanmış gibiydiler. Sonra Wael öldürüldü. Ve ardından Ahab… Daha çocuktu. Kitapta da anlattığım çok özel bir sahne var: Şifa Hastanesi’nde kardeşinin cenazesi defin için hazırlanırken ona bakıyor ve neredeyse konuşamaz hale geliyor. Sonra Ahab, birlikte şakalaştığımız, oyun oynadığımız o sevimli küçük çocuktan çıkıp ‘artık ayağa kalkıp erkek olma zamanı’ diyen birine dönüştü. Ahmed Yasin’in ders verdiği camiye gitmeye başladı. Kur’an okumaya başladı. Kurtuluşunu maneviyatta arıyordu. Ama ben hâlâ onu çocuk haliyle hatırlıyorum; kot pantolonu vardı, o kadar yoksuldular ki pantolonunu tutacak kemeri bile yoktu, bu yüzden bir ip kullanıyordu. O son görüntü hâlâ aklımda. Sonra ben Gazze’den ayrıldım. 2012’de, İsrail’in Gazze’de yeniden sözde ‘çim biçme’ operasyonlarından birinin ardından Gazze’ye geri döndüm ve Ahab’la karşılaştım. Ahab artık Hamas’ın askerî kanadı İzzeddin el-Kassam Tugayları’nın Kuzey Komutanlığı’nın başındaydı. Ve ben bu dönüşümü anlayamıyordum. Hâlâ aynı derecede nazik, aynı derecede yumuşak huylu, aynı derecede kibar ve ince bir insandı ama artık o konumdaydı.
Daha sonra yaş aldı; onların ölçülerine göre yaşlandı diyelim. Yeniden okula döndü. İslami şeriat alanında yüksek lisans yaptı. Doktora yapmak istiyordu. Ders veriyordu. Bir ilim halkası vardı; yani başka öğrencilere ve genç din insanlarına ders verdiği dini çalışma grubu. Ve hayatına bir şekilde devam etti… ta ki soykırım başlayana kadar. Soykırımın ilk günlerinde, hatırlarsın Chris, Şati Mülteci Kampı’na saldırdılar. Ve herkes anladı ki; Eğer Şati savaşı kolay geçerse, Gazze için her şey bitmiş demektir. Çünkü Gazze’nin gerçek savaşçıları, özellikle kuzey bölgesindekiler, oradaydı. Benim anladığım kadarıyla, ki bunu çok yakın zamanda uzun uzun eşiyle de konuştum, direnişteki gençler korkuyordu. Çünkü çatışmalar genellikle sınıra yakın bölgelerde yaşanırdı; İsrail’e çok yakın yerlerde. Ama savaşın Şati Mülteci Kampı’nın içine kadar girmesi nadir görülen bir şeydi. Bu yüzden ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ahab da bu noktada yeniden bizzat savaşın içine dönme kararı aldı. Ölmeden önce öyle büyük, öyle sarsıcı bir şey yapmalıydı ki Şati’deki çatışmanın gidişatını değiştirsin. Ve bunu yaptı. Kitapta bunu uzun uzun anlatıyorum.
C.H.: Evet, anlat dilersen. Açık alana çıkıyor ve bir İsrail tankına ateş açıyor.
R.B.: Doğru. Bu olay hemen haberlere yansıdı. Ben de bir gazeteci olarak bunu haber yaptım ama bunu yapan kişinin aslında Ahab olduğunu bilmiyordum. Bunu ancak daha sonra öğrendim. Ardından kendini patlatarak her şeyi orada sonlandırdı; sonra oğlu Abdurrahman, ardından diğer oğlu Muhammed ve devamı geldi. Görünüşe göre bundan sonra İsrail, bunu yapan kişinin o olduğunu öğrendikten sonra, ailenin o kolunu tamamen yok etmeye karar verdi. O tarafta ailemizin çok sayıda ferdi vardı. Hatta savaş sırasında öldürülen aile üyelerimin büyük kısmı tam olarak o koldandı; çünkü eşleriyle, çocuklarıyla, aileleriyle birlikte hedef alınıp öldürüldüler.
C.H.: Peki sıradaki bölüm ne olacak? Nereye gidiyoruz? Elbette bundan henüz söz etmedik ama silahlı yerleşimci grupların uyguladığı korkunç bir şiddet var. Ellerine otomatik silahlar verildi. Sanırım Smotrich onlara 10 bin silah dağıttı. Cinayet işleyen çetelere dönüştüler; terör estiriyorlar. Yanılmıyorsam üç bin ağacı söküp yok ettiler. Batı Şeria’nın geniş bölgelerine fiilen el koydular. Ben bir yaz önce Ramallah’tayken köyler arasında hareket etmek bile neredeyse imkânsızdı. Hatta orada bulunduğum gün İsrailliler gelip bütün döviz bürolarını yakmıştı; insanlar yabancı para ya da havale alamıyordu. Nereye gidiyoruz?
R.B.: Biliyorum, yaşadığımız ve yaşamaya devam ettiğimiz kayıplar ile acılar düşünüldüğünde böyle zamanlarda olumlu konuşmak biraz tuhaf gelebilir. Ama benim zihnimde İsrail’in bugün stratejik bir özgüvenle değil, tam tersine büyük bir çaresizlikle hareket ettiği düşüncesi var. İsrail başlangıçta bir stratejiyle hareket etti; Plan D, yani Plan Dalet. Bu maksimalist yerleşimci-sömürgeci plan, yalnızca Filistinlileri tarihî Filistin topraklarından etnik temizlik yoluyla sürmeyi değil, aynı zamanda Filistin ulusunun tamamen sona ermesini ve İsrail’in mutlak kalıcılığını hedefliyordu. Ancak son birkaç yılda yaşananlar bu planı bozdu; hem de bunu hiçbir Arap ordusunun yapamayacağı ölçüde bozdu.
Ben silahlı direnişi teşvik etmiyorum. Ben bir tarihçiyim. İnsanların neden belirli seçimler yaptığını, neden direndiklerini ve bunun tarihsel zaman çizelgesiyle bağlamını açıklamaya çalışıyorum. Ama düşünürsen Chris, yıllardır ABD’de ve dünya genelinde Caterpillar buldozerlerini boykot etmek için yürüttüğümüz kampanyaları hatırlıyorum. Fakat Gazze’de ve Güney Lübnan’da direniş tarafından kaç Caterpillar buldozerinin imha edildiğini düşündüğünüzde… Bunları yapanlar Gazze’deki çocuklar. İşin içinde profesyonel bir ordu yok. Tamamen kendi imkânlarıyla, yer altında küçük düzenekler kuruyorlar ve Caterpillar’a, şirketi sorumlu tutmaya çalışan diğer tüm hareketlerden daha fazla zarar verdiler.
Kaç Merkava tankını imha ettiler? İsrail ordusu çok sarsıcı bir gerçekle yüzleşti: Artık askerî güç kullanarak siyasi ve stratejik hedeflerine ulaşamayacağını fark etti. Filistin direnişi İsrail’in askerî kapasitesini etkisiz hale getirdi. Bu yüzden sivilleri öldürüyorlar; çünkü sürekli sivillerden söz etmemizi istiyorlar ki ordularının yaşadığı başarısızlığı görmezden gelelim.
Dolayısıyla mesele Filistin halkının elinde tek bir koz olduğu ve sadece onun olduğu. Eğer o kozu da bırakırlarsa, Filistinliler için hiçbir umut kalmaz. O kozun adı direniştir. Peki direnişi kim tanımlar? Direnişi Filistinlilerin kendisi tanımlar. Ben değilim, başka biri de değil. Direnişin ne olduğuna onlar karar verir ve bunu kendileri için uygun gördükleri biçimde tanımlamak zorundadırlar. Bu yüzden herhangi bir Filistinli hareket, grup ya da otorite bu çerçevenin dışına çıktığında, aslında İsrail’e taviz vermiş olur.
İsrailliler açısından bakıldığında, yalnızca Filistin’e karşı değil; Lübnan’da, İran’da ve daha geniş bölgede yürüttükleri mevcut savaşın en belirleyici savaş olabileceğini görüyorlar. Ve bence Netanyahu, belki de ilk kez, gerçekten doğruyu söylüyor. Bu savaş, onların sözde bağımsızlık savaşı kadar önemli. Eğer kaybederlerse; ki kaybetmekten kastım siyasi ve stratejik hedeflerine ulaşamamaları, o zaman ya çekip gitmek ya da Filistin halkını tatmin edecek siyasi uzlaşılara yönelmek için bir seçim yapmak zorunda kalacaklar. Eğer kazanırlarsa… doğrusu bu ihtimali düşünmek istemiyorum ama bunun gerçekleşeceğini de sanmıyorum. Çünkü tekrar söylüyorum, eğer askerî gücünüz etkisiz hale geldiyse ve İsrail de ancak askerî güç ve fiziksel genişleme yoluyla varlığını sürdürebilen bir yerleşimci-sömürgeci toplumsa, o zaman geriye hangi alternatifleri kalıyor bilmiyorum.
C.H.: Teşekkür ederim Ramzy. Ayrıca programın yapımcıları Diego, Max ve Noel’e de teşekkür etmek istiyorum. Bana chrishedges.substack.com adresinden ulaşabilirsiniz.
* Chris Hedges'in Dr. Ramzy Baroud ile gerçekleştirdiği 'The History of National Resistance Movements in Palestine' adlı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

