Açık Gazete'de Özdeş Özbay, New York Kent Üniversitesi bünyesindeki Trade Unions for Energy Democracy (TUED) oluşumundan Sean Sweeney ve Brian Kamanzi ile enerji demokrasisini, kamusal enerji politikalarını, sendikaların iklim krizindeki rolünü ve adil geçiş mücadelesini ele alıyor.
Özdeş Özbay: Apaçık Radyo’nun Açık Gazete programında şimdi iki konukla devam ediyoruz. Çarşamba günü gerçekleşen bir toplantının konuşmacıları bizimle. City University of New York’un School of Labor and Urban Studies yani Emek ve Kent Çalışmaları Okulu’ndan Brian Kamanzi ve Sean Sweeney. İkisi de aynı zamanda Trade Unions for Energy Democracy (TUED) yani Enerji Demokrasisi İçin Sendikalar oluşumunun üyesi ve de örgütçüleri. Burada Halkların İklim Zirvesi kapsamında bir konuşma yaptılar ve sendikaların iklim krizine karşı enerji demokrasisi açısından önemini anlattılar. Şimdi de stüdyomuzdalar.
Hoşgeldiniz Sean ve Brian. Radyo istasyonumuzda sizleri ağırlamaktan mutluluk duyuyoruz.
Sean Sweeney: Biz de, davet ettiğiniz için teşekkür ederiz.

Ö.Ö.: Peki Brian, önce senden başlayalım. Lütfen bize “Enerji Demokrasisi için Sendikalar”ın ne olduğunu anlatır mısın? Yani, orada pratikte ne tür faaliyetler yürütüyorsunuz?
Brian Kamanzi: Biz, Emek ve Kent Çalışmaları Okulu'nda çalışan küçük bir ekibiz ve yaklaşık 130 sendikadan oluşan bir sendika ağını destekliyoruz. İklim değişikliği krizi ve adil geçiş mücadelesinin bir parçası olarak, enerji hizmetlerini kamu mülkiyetine geri kazandırma taahhüdü ve kampanyalarıyla birbirimize bağlıyız.
Ö.Ö.: Bu arada, 120 sendika demiştiniz...
B.K.: 130
Ö.Ö.: 130. Peki, kaç ülkede?
B.K.: Bu iyi bir soru. Aklıma geldiği kadarıyla, en az 70'in üzerinde. Bazı ülkelerde birden fazla sendika bulunuyor. Başlangıçta, Küresel Kuzey'deki sendikalardan oluşan bir proje olarak başladık. Ancak son 5 yılda yeni sendikaların ezici çoğunluğunun Küresel Güney'den geldiğini söyleyebilirim ve bence bu, sanırım bugün ele alacağımız birçok başka dinamiği de yansıtıyor.
Ö.Ö.: Lütfen platformdan bahsetmeye devam edin.
B.K.: Elbette. Dolayısıyla kamu mülkiyeti kampanyalarını destekliyoruz ve mücadelede aktif rol alan sendikaları desteklemeye çalışıyoruz. Bu mücadele ise bağlama göre farklı şekillerde ortaya çıkıyor. Bazı sendikalar, iktidara doğru ilerleyen ve enerji politikalarını şekillendiren, alternatifler belirleyen sol partilerin varlığıyla umut vaat eden siyasi ortamlarda faaliyet gösteriyor.
Ayrıca, sendikaların çok muhafazakâr ortamlarda, politika alanının çok kısıtlı olduğu ortamlarda mücadele ettiği bağlamlar da var. Ancak gördüğümüz tutarlı özelliklerden biri, neoliberal enerji politikasının belirtilen hedeflerini gerçekleştirememesidir. Neoliberalizm piyasa mantığını uygulayamıyor ve rekabet mantığı da düşük enerji fiyatları sağlamıyor. Yüksek miktarda yatırıma yol açan bir ortam sağlayamadığı gibi karbonsuzlaşmayı da desteklemiyor.
Dolayısıyla, pek çok nedenden ötürü, sivil toplumdaki farklı aktörler farklı seçeneklere yöneliyor ve de özellikle sendikaların, kamu mülkiyeti ve kamu hizmetleri söz konusu olduğunda sadece önemli bir kaldıraç değil aynı zamanda mücadelenin önemli bir tarafı olduğunu da görüyoruz. Bu nedenle, esasen biz sendikaları araştırma ve savunuculuk faaliyetleriyle destekliyoruz. Ayrıca bir araya gelmelerine de yardımcı oluyoruz. Bu nedenle, zaman zaman sendikaları hem ülkeler içinde hem de bölgesel ve uluslararası düzeyde bir araya getirerek tematik konuları tartışıyor ve farklı bağlamlarda nasıl mücadele edeceğimize dair fikirlerin paylaşılmasına yardımcı oluyoruz.
Ö.Ö.: Bu arada, TUED ne zaman kuruldu ve bunun başlıca nedeni neydi?
B.K.: Aslında bugün TUED’in kurucularından biri olan Sean’ın burada olması bizim için büyük bir şans. TUED 2012 yılında kuruldu ve şimdi sözü Sean'a bırakıyorum, o anlatsın.
S.S.: Tamam, peki.

Ö.Ö.: O halde belki de “enerji demokrasisi” tanımından başlayabiliriz. Lütfen bize “enerji demokrasisi”nin ne olduğunu anlatır mısın? Ardından TUED’e dönüp, ne zaman kurulduğunu ve kuruluşunun ana nedeninin ne olduğunu konuşabiliriz.
S.S.: “Enerji demokrasisi” teriminin bir geçmişi var, bu yüzden size kısaca özetlemeye çalışacağım. Latin Amerika’da su demokrasisi ve su sistemlerinin özelleştirilmesini önleme fikri etrafında, başta Bolivya olmak üzere Peru, And bölgesi ve Latin Amerika’nın diğer bölgelerine yayılan bir mücadele yaşandı. Dolayısıyla su demokrasisi, enerji demokrasisi, bir proje için iyi bir başlangıç noktası gibi görünüyordu. Ancak bir bakıma, enerji dönüşümünde demokrasinin nereye oturacağı konusu hâlâ tartışılmaya devam ediliyor.
Bazıları, enerji üzerinde daha fazla yerel kontrol sahibi olabileceğimizi düşünmekten hoşlanıyor ve bunun hız, ölçek vb. gibi zorlukları var. Diğerleri ise bunun bir hükümet pozisyonu olduğunu düşünüyor. Başka bir deyişle, bir iktidarı belirlerseniz ve onlar bir kamu politikası uygularsa, o zaman seçilmiş hükümet oldukları anlamında bu bir demokrasidir ve şehir düzeyinde de tartışmalar var; mesela belediye demokrasisi.
Enerji demokrasisinin ne anlama geldiği biraz bu nedenle tartışmaya açık bir soru. Son zamanlarda, enerji geçişine yönelik kamu yolu yaklaşımı hakkında ve ticari olmayan temelde planlı bir geçişin, enerjinin metalaşmasının ortadan kaldırılmasının gerekliliği hakkında daha fazla konuşuyoruz. Ancak özelleştirilmiş olanı kamu mülkiyetine geri kazandırmak, tek tek ülkeler için enerji egemenliği kadar önemli bir ilk adımdır.
Şu anda mesele sadece enerji bağımlılığı değil; Orta Doğu’daki krizde gördüğümüz gibi, enerji egemenliği yaklaşımı özellikle Küresel Güney için önemli bir talep haline gelmiş durumda. Ancak bunun içinde, yeni bir enerji sistemine geçişi öngören bir bakış açısı da bulunmalı. Demokrasi meselesini nasıl gördüğümüzün genel hatları işte bu şekilde.
Ö.Ö.: Peki TUED ne zaman kuruldu?
S.S.: TUED, Ekim 2012’de Rio+20 Sürdürülebilir Kalkınma Komisyonu’nun büyük konferansının ardından gerçekleşti - tıpkı 1992’deki Dünya Zirvesi gibi. 20 yıl sonra yani tam 20 yıl sonra Rio+20 düzenlenmişti 2012’de. Sendikalar arasında, Kuzey Yarımküre’deki sendikaların benimsediği politika üzerine keskin tartışmalar yaşandı. Bu politika, temelde “geçiş kaçınılmazdır” şeklindeydi.
Müzakere masasında yer almamız gerekiyor, işlerini kaybedebilecek işçileri korumamız gerekiyor. Yani bu, bir tür güvenlik ağı yaklaşımıydı. Diğer sendikalar ise iklim gündeminin, farklı bir kılıf altında neoliberalizm olduğunu düşünüyordu. Dünya Bankası ve IMF, kemer sıkma ve yapısal uyum söylemlerinden geri adım atmış ve gezegeni, iklimi korumaktan bahsetmeye başlamıştı.
2012'deki o konferansta yeşil ve kapsayıcı büyüme onların sloganıydı. Bu yüzden, özelleştirmeyi durdurmak için bağımsız bir sendikal yanıt vermemiz gerektiğini düşündük. Fakat bununla sınırlı kalmayıp, kamu enerji sistemlerinin iklim değişikliğiyle başa çıkma konusunda özel yatırımcılardan daha donanımlı olduğunu söylemek gerekliydi ve bu da projenin temel çıkış noktası oldu. Böylece 2012'de bir araya gelip projeyi başlattık ve aradan neredeyse 14 yıl geçti; proje büyümeye devam ediyor ve tartışmalar üzerinde daha fazla etkiye sahip olduğumuzu düşünüyorum.
Ö.Ö.: Evet, 130 sendika demiştiniz ve bu oldukça büyük bir rakam. Ama az önce internet sitenize baktım ve orada Türkiye’den herhangi bir sendika yoktu. Bunun bir nedeni var mı?
S.S.: Aslında yok. Yani, buradaki bazı yoldaşlarla daha yeni tanıştık. Ama bu konuda bir takıntı haline getirmiyoruz. TUED’e katılan ancak formu doldurmamış olan sendikalarımız var. Formu doldurmuş ama belki de çok aktif bir şekilde katılmamış sendikalarımız da var yani durum oldukça karışık. Ancak ağlar/networkler açısından bakıldığında, hepimiz bu ağları görecek kadar uzun süredir buradayız. Bu ağların/networkler’in çok aktif bir durumda olduğunu söyleyebilirim.
Bazı sendikalar çok büyük. Örneğin Kamu Hizmetleri Uluslararası Sendikası, Eğitimciler Uluslararası Sendikası, Amerika Sendikalar Konfederasyonu. Bunlar büyük bölgesel ve küresel kuruluşlar ama aynı zamanda belki sadece 500 üyesi olan küçük sendikalar da var yani güzel bir karışım.

Ö.Ö.: Evet, doğru. Geçen Çarşamba günü düzenlenen Halkların İklim Zirvesi toplantısında tartışılan konulardan biri, sizin de bahsettiğiniz, özelleştirmeye ve neoliberal politikalara karşı enerji hizmetlerini geri kazanmamız gerektiğiydi. Bu çok önemli bir noktaydı. Peki kamusal enerji üretimi, enerji demokrasisi anlamına mı geliyor? Yani, Sean sen biraz bahsettin ama oradaki tartışma konularından biri de buydu ve bir kamu malı olarak enerji talebinde sendikaların rolü nedir?
B.K.: Evet, bence göz önünde bulundurmamız gereken birkaç faktör var. Bunlardan biri, elektrik sektörünün serbestleştirilmesinin/özelleştirilmesinin uluslararası alanda, özellikle de Küresel Güney’de büyük ölçüde başarısız olmuş olmasıdır. Dolayısıyla, serbestleştirme yoğun bir şekilde teşvik edilmiş olsa da, aslında çoğu enerji sisteminde hâlâ önemli ölçüde kamu mülkiyeti mevcut.
Bu sistemler, mevcut altyapının yönetiminin genişletilmesini ve yeni altyapının nasıl temin edileceğini teşvik eden kamu/özel sektör ortaklığı çerçeveleri içinde hâlâ işliyor olabilir ama aslında birçok varlık hala kamu elinde ve bunu Küresel Güney'in her yerinde görüyoruz. Sorun şu ki, ortaya konulan politika rejimi, “kamu hizmetleri borç sarmalı” olarak adlandırılan bir döngüye yol açtı. Kamu hizmetleri kuruluşlarının borçlandığı yerlerde elektrik fiyatları yükseldi ve mevcut sermayenin büyük bir kısmı mevcut altyapının bakım ve işletilmesine yönelik yatırımlara ayrılmadı. Böylece kamu altyapısının performansı zamanla düşer, kamu varlıkları bozulur ve bu da yeni özel projelerin ortaya çıkması için pazar fırsatları yaratır, değil mi? Bu nedenle sendikalar çok önemli. Çünkü madencilik ve enerji sektörlerinde, hatta bazı muhafazakar ülkelerde bile, oldukça yüksek oranda sendikalaşma var.
Evet, ister kamu, ister özel sektör olsun, sistemi nihayetinde işleten işçilerdir. Bunun için işçilere ihtiyaç var. Enerji sistemlerinde ise nispeten istikrarlı bir işgücü mevcut; bu da, şu anda sendikalaşma hareketi çok güçlü olmasa da, sendikalaşma için bir zemin olduğu anlamına geliyor. Dolayısıyla sendikalar, bu sektörü dönüştürmek için iyi bir kaldıraç görevi görür. Bununla birlikte, kamu mülkiyetinin sendikalar açısından da gözle görülür faydaları var. İş sağlığı ve güvenliği standartları, toplu iş sözleşmeleri açılarından faydaları olduğunu görüyoruz. İşçiler kamu hizmetlerinde daha güçlü toplu iş sözleşmelerine sahip.
Şimdi enerji demokrasisiyle ilgili sorunuza geliyorum. Biz daha dönüştürücü vizyonlara sahip sendikaları desteklemek için çalışıyoruz yani mesele sadece devletin mülkiyetinde olması değil, devlet aygıtını dönüştürmekten bahsediyoruz. Yani işyerinin ötesinde sosyal hedefleri olan sendikalar gerekiyor. Bu, işyerini iyileştirecek, daha iyi işyeri koşulları için pazarlık yapma imkânı sağlayacak ama aynı zamanda sendikaların talep ettiği masadaki pozisyonunu kamu hizmetlerini kamusal bir işlevi yerine getirecek şekilde dönüştürmek için kullanacağız. Bu, birçok bağlamda zaten sosyal eşitlik için daha geniş mücadelelere dahil olan işçi hareketini doğrudan ifade ediyor, öyle değil mi?
S.S.: Evet.
B.K.: Yani, işyerlerinde, enerji ve madencilik sektörlerinde mücadelemizi, sosyal-toplumsal hedefleri gerçekleştirmek, mevcut istihdam sayısını artırmak ve mevcut işlerin kalitesini yükseltmek için kullanıyoruz. Bunların bazıları, hangi sektörlerde büyüme ve elektrifikasyonun yaygınlaştırılmasını istediğinizle ilgili taleplerinizle bağlantılı olabilir.
Küresel Güney'in büyük bir kısmında elektrifikasyon oranı %100 değil ve bir de enerji yoksulluğu sorunu var. Elektrik erişimi olan, evrensel erişime sahip birçok ülkede, insanların temel ihtiyaçları için enerji kullanmaya paraları yetmiyor, değil mi? Bunu sosyal politikalarla başarabileceğimizi biliyoruz ve işçi hareketinin hem bunu savunmada, hem de işçilerin geldiği evlerin ve toplulukların ekonomiden adil paylarını almayı talep etmede önemli bir rolü var.
Ö.Ö.: Ayrıca anladığım kadarıyla enerji demokrasisi gibi bu talep de yeni iklim işleri anlamına da geliyor çünkü devletler enerji dönüşümüne ve enerji alanındaki kamu yatırımlarına daha fazla kaynak ayırırsa, bu da istihdam demek. Bu yüzden işsizlik ana tartışma konularından biri çünkü nereye giderseniz gidin, birçok sendika; özellikle özel sektörde ve özel enerji şirketlerinde, kömür madenlerinde veya fosil yakıt kurumlarında çalışanlar, işlerini kaybetmek istemediklerini söylüyorlar. Ayrıca, iklim hareketi de iklim değişikliğiyle mücadelenin toplumdaki işsizlik oranlarını azaltmanın bir yolu olduğunu söylüyor. Birlikte bu talepleri birleştirebiliriz yani kamu enerjisi, belki iklim işleri anlamına gelebilir, öyle değil mi?
B.K.: Kesinlikle ve bence yaratıcı düşünceye yer açmalı ve bu konuda kafa yormalıyız. Kampanyalarımızda, enerji demokrasisi çağrısını kamu planlamasıyla açıkça ilişkilendiriyoruz. Kamu planlaması her zaman bütüncül bir yaklaşımdır.
Soğuk iklimli ülkeleri ele alalım: Biz enerji üretimi hakkında konuşuyoruz ama evlerin yalıtımının nasıl olduğu hakkında düşünmeye ne dersiniz? İnsanlar evlerini ısıtmak için enerji kullanıyor, yalıtım, üretilmesi gereken enerji miktarını azaltabilir. Bu, evdeki pencerelerin çift camlı olmasını sağlamak kadar basit bir şey olabilir ve Avrupa'da birlikte çalıştığımız sendikalar var; bu tür seçenekleri değerlendiriyorlar ve diyorlar ki, “Neden işçi sınıfı hanelerinin yalıtımını iyileştiren ve geliştiren kamu işleri projeleri yapamıyoruz?” Bu istihdam demektir. Bu aynı zamanda bütüncül bir düşünme biçimidir. Bu, sadece daha fazla enerji satmak isteyen özel hizmet kuruluşlarına fayda sağlamayabilir çünkü onlar kâr elde etmek için bunu yapıyorlar. Ancak biz, kamu politikası açısından ve bu düzeyde faaliyet gösteren işçi hareketinin bir parçası olarak düşünürsek, iklimle ilgili işlerin, enerji sektörü ve ilgili sektörlerdeki işlerin, pahalı olsalar bile sosyal hedefleri nasıl karşılayabileceğini görüyor ve düşünüyoruz ve bence bu, başka bir tartışma için de alan açıyor.
Ö.Ö.: Aynen öyle… Bu tam da benim bir sonraki sorum olacaktı. Lütfen devam et.
B.K.: Evet, bu konuda Sean’ın da görüşlerini duymak isterim aslında. Bizim savunduğumuz şey şu ki ve bence en önemli çıkış noktalarımızdan birisi de bu, iklim hareketi bir tuzağa sürüklenmekte. Yenilenebilir enerji teknolojilerinin maliyetlerinin çok düştüğü fikrine kapılmış durumda.
Evet, mevcut piyasa mekanizmalarının, eski sistemin doğal bir şekilde çözülüp yeni, daha temiz, özel şirketlerce yönetilen bir sisteme doğru dönüşmesine yol açacağı düşüncesi hakim. Halbuki karbon azaltmanın, uygulama açısından, zaman çizelgesi açısından ama aynı zamanda işçi sınıfı için faydalı olacak şekilde uygulanması açısından oldukça pahalı unsurları da olabilir. Bunu kabul etmemiz gerekiyor ve diyoruz ki, eğer pahalıysa bile, bunun bedelini ödemenin bir yolunu bulmalıyız ve bunu zenginlerin ödemesini sağlamalıyız. Ayrıca bunu ödeyenler de zengin ülkeler olmalı çünkü iklim değişikliği bağlamında, iklim krizinin sorumluluğu büyük ölçüde zengin ülkelere ait.

Ö.Ö.: Çarşamba günkü toplantıda bu konuya da çok kısaca değindiğinizi hatırlıyorum. Biz Açık Gazete’de özellikle Çin’deki yatırımlarla ilgili haberlere dayanarak güneş panellerinin giderek ucuzladığından sıkça bahsediyoruz. Ama mesele şu ki, haklısınız, siz de şunu belirtmiştiniz — aslında çeşitli nedenlerden dolayı o kadar da ucuz olmayabilir yenilenebilir enerji — yine de yani daha maliyetli olsa bile gezegeni kurtarmak zorundayız. Gezegeni kurtarmalıyız ve bazı ülkeler için, özellikle az gelişmiş veya gelişmekte olan ülkelerde yeteri kadar elektrik sistemi yok. Fosil yakıttan güneş enerjisine geçmek o kadar kolay değil. İnsanların enerjiye ihtiyacı olduğu için daha fazla paraya, bütçeye de ihtiyacınız var. Sizin de bahsettiğiniz gibi, Afrika'da nüfusun belki yarısı elektriğe erişemiyor. Bu anlamda elektrik sağlamamız gerekiyor. O kadar ucuz olmayabilir ama gerekli, bu bir zorunluluk. Peki, sendikal bakış açısını bu zorunlulukla nasıl birleştirmeliyiz?
S.S.: Bence biraz daha geniş bir perspektiften bakıp siyasi iktidar ile elektrik enerjisi meselesini birlikte ele almak gerekiyor. Örneğin, elektrifikasyon ile siyasi projeler arasında her zaman bir siyasi bağlantı olmuştur. Şimdi, bence halkın desteğiyle doğru yönetim elinde olan, yeniden kamulaştırılmış bir enerji sistemi meselesi, sadece düşük karbonlu kaynaklardan elektrik sağlamakla kalamaz. Evet, bunu sağlar ancak bu, metalaşmanın ortadan kaldırılması meselesini de gündeme getiriyor.
Kulağa büyük, süslü bir akademik kelime gibi geliyor ama aslında ne demek istediğimi açıklayayım: Ne kadar çok elektrik satarsanız, o kadar çok para kazanırsınız. Temelde bu, artışlarla, miktarın artmasıyla yapılır ve bu çılgınca bir sistem çünkü o zaman enerji tasarrufu yapma teşviki ne olmuş oluyor? Verimliliği artırmak için teşvik nerede? Kamu hizmetleri ya da daha doğrusu özelleştirilmiş elektrik şirketleri, sattıkları elektron sayısına göre ödeme alıyorlar ve eğer elektronlara bir sayı biçilebiliyorsa, o zaman enerjiyi azaltmanın bir yolu asla olmayacak. Başka bir deyişle, ne kadar çok satarsanız, o kadar çok para kazanırsınız.
Buradaki diğer siyasi boyut ise, enerjinin bir üretim aracı olmasıdır. Yani, ben Marksist bir geçmişe sahibim ve üretim araçları denince hep fabrikalar, makineler ve bu tür şeylerden bahsederdik. Ama gerçekte, enerji olmadan üretim de olmaz - en azından modern anlamıyla ve işçi haklarını tanımayı reddeden ya da hastanelere ödeme yapmayı reddeden ya da kesintiye uğratan inatçı şirketleri bir düşünün. Bu durum gerçekten yaşandı. Neoliberal politika yapıcılar, faturalarını ödemedikleri için hastanelerin elektriğini kesmişlerdi. Uganda’da daha birkaç yıl önce yaşanan bir olayda, elektrik kesintisi sonucu kuvözlerdeki düzinelerce bebek hayatını kaybetmişti.
Yani düşünün, artık durum tersine dönmüş olsun. Artık enerjinin kontrolü bizde. Bunu, işçi ve toplumun korunması ve haklarının geliştirilmesi açısından siyasi bir pazarlık kozu olarak kullanabiliriz yani sadece bir iklim meselesi değil bu; aynı zamanda bu, siyasi iktidarla ilgili bir siyasi mesele ve bence bu, sendikaların takdir ettiği bir boyut, özellikle de son birkaç on yılda siyasi iktidarlarının çok ciddi şekilde güç kaybettiği bir dönem. Bu yüzden bence bu, enerjiyi kontrol etme mücadelesinin önemli bir özelliği.
Ö.Ö.: Evet, peki. Şimdi bildiğiniz üzere, COP31 zirvesi Kasım ayında Türkiye’de, Antalya’da yapılacak. Ayrıca bir Halkların İklim Zirvesi de düzenlenecek. Sizce bu, Türkiye’deki sendikalar için ne gibi fırsatlar yaratıyor? Çünkü Türkiye’de sendikalar, özellikle de ahşap işçilerinin bakış açısından, iklim politikaları konusunda oldukça bilgisizler. Sizce bu zirve, buradaki sendikalar için, bu konu üzerinde çalışan diğer sendikalarla bir araya gelmek için bir fırsat olabilir mi?
S.S.: Sanırım ABD’de “FOMO” diye bir terim var; “[fırsatı] kaçırma korkusu” anlamına geliyor. Dolayısıyla, eğer sendikaları Halk Zirvesi’nin bir parçası olarak ya da ona paralel bir şekilde küresel bir sendika toplantısı düzenlemeye ikna edersek – ki bence bunu başaracağız – ve de ayrıca bu sendikacılardan bazıları COP’ta resmi olarak yer alacak. Böylece bir kısmı müzakereler için salonun içinde olacaklar ancak sayıları fazla olduğu için birçoğu içeri alınmayacak, giremeyecek. Fakat savunmaya çalıştığımız türden bir kamusal enerji demokrasisi gündemi için bizler ayrı bir alan yaratabiliriz ve bence bu, sadece Türkiye'den değil, tüm Orta Doğu bölgesinden diğer sendikaları da buraya getirip tartışmaya dahil etmek için harika bir fırsat çünkü bir kez o salona girip, tartışmanın canlılığını ve iklim koruma meselesinin önemini gördükten sonra, bu toplantılardan, yapılması gerekenler ve iklim ve enerji dönüşümü tartışmasında neler yapılabileceği ve sendikaların oynayabileceği rol konusunda ilham almadan ayrılmak çok zor.
Bu yüzden, sanırım Brian da bana katılıyordur, Halkların Zirvesi'nde çalışan buradaki yoldaşlarla birlikte çalışma olasılığından dolayı çok heyecanlıyım ama aynı zamanda bu fırsatı sonuna kadar değerlendirmek istiyoruz ve Türkiyeli yoldaşlarla birlikte çalışmak istiyoruz.
B.K.: Eskiden çoğunlukla Güney Afrika sendikalarıyla çalışıyordum; şimdi ise X sayesinde dünyanın diğer bölgelerindeki sendikaları da görebilme imkânı buluyorum. Sendikalar içinde her zaman bu tür tartışmalar yapan insanlar var; sendikalar içinde farklı eğilimler ve farklı tutumlar olabiliyor. Bu yüzden bence bu fırsatın Türkiye solu için anlamı, bir sinyal vermek ve geleceği farklı bir şekilde düşünen yoldaşları, dünyanın dört bir yanından gelen benzer düşünen yoldaşlarla tanışmaya teşvik etmek, böylece kendi örgütlerinde bu konuları gündeme getirmek için elini güçlendirme fırsatı.
Türkiye’deki sendikalarının iklim değişikliği hakkında düşünmediğini zannetmiyorum. Bence herkes kendi tarzında düşünüyor ve bazen kullandığımız kelimeler doğru bağlamda anlaşılmıyor ve bazen sendikalardan gelen şüphecilik de var. Bunu ben de zor yoldan öğrendim. Bu işlere ilk başladığımda, yenilenebilir enerji kaynakları hakkında düşünmeye tam gaz devam ediyordum, kömür sektörü sendikalarıyla konuşuyordum, bilirsiniz, beni kapı dışarı ettiler. O deneyimden çok şey öğrendim ve kendime zor sorular sormak zorunda kaldım: Onların söylediklerinin ötesine bakarsam, bu şüpheciliğin altında aslında ne var?
Ülkemde kapanmakta olan bir kömür santrali söz konusu olduğunda, "Bu insanların bir kısmı ve aileleri birkaç ay içinde işsiz kalacak" diyorlar. Peki, kampanyanın talep ettiği tüm o güzel sosyal güvenlik tedbirlerini hayata geçirmesi mümkün olmayan, neoliberal bir hükümetin yönettiği bir ülkede yaşadığımı bilerek, bu konuda ne diyebilirim? Dolayısıyla, o kişi iklim değişikliğine şüpheyle yaklaştığını ve şu ya da bu konuyla ilgilenmediğini söylese bile, ben karşı karşıya olduğumuz bu gibi bir durumla yüzleşmek ve buna yanıt vermek zorundayım. Bu yüzden, yapılabilecek pek çok verimli tartışmalar olduğunu düşünüyorum ve bu, Türkiye solunun hareket içindeki yoldaşlarını gelecek hakkında açıkça düşünmeye teşvik etmesi için bir fırsat.
S.S.: Aynen öyle.
Ö.Ö.: Peki. Sean ve Brian, çok teşekkür ederiz.
S.S.: Evet, teşekkürler.
Ö.Ö.: Burada olduğunuz için, Apaçık Radyo'da bizimle birlikte olduğunuz için çok teşekkür ederiz yoldaşlar.
S.S.: Teşekkürler.


