Doğa Dedektifi'nde Yasin Çağatay Seçkin, Doç. Dr. Serkan Köybaşı ile doğanın haklarının tanınmasını, doğayı hukuki bir nesneden özneye dönüştürme fikrini ve biyolojik çeşitliliği korumaya yönelik küresel örnekleri tartışıyor.
Yasin Çağatay Seçkin: Günaydın. Apaçık Radyo’da bir başka Doğa Dedektifi buluşmasında bir aradayız. Bugün kent ve doğa üzerine sohbet etmek; ekolojik süreçlerin izinde yaptığımız yolculuğa eşlik etmek üzere Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Öğretim Üyesi, aynı zamanda Hayvan ve Doğa Hukuku Laboratuvarı Direktörü Doç. Dr. Serkan Köybaşı bizimle birlikte. Hoşgeldin Serkan.
Serkan Köybaşı: Hoşbuldum.

Y.Ç.S.: Seninle bugün biraz doğanın haklarının tanınmasını, İngilizce’deki adıyla “Recognizing the Rights of Nature” yaklaşımını konuşacağız sanırım. Bildiğim kadarıyla bunun bir kısaltması da var; galiba “RoN” deniyor.
S.K.: Evet, RoN ya da “Rights of Nature” olarak geçiyor.
Y.Ç.S.: Evet, onun üzerinde konuşmak istiyorum çünkü senin son olarak Bio İstanbul’da çok güzel bir yazın yayımlandı: “Biyoçeşitliliği korumanın hukuksal kısa yolu: Doğanın haklarını tanımak.” Peki ne anlamalıyız doğanın haklarını tanımak kavramından?
S.K.: Doğanın haklarını tanımak demek aslında insan dışındaki varlıklara da, bizim için üretilmiş olan hak kavramını genişletmek demek. Şöyle ki; düşünmesi bugün biraz zor geliyor ama insan, haklarla doğan bir canlı değildi aslında. Yani 250-300 yıl öncesine kadar insan doğada yaşıyordu; başında bir kralı, padişahı vardı ve hayat öyle akıp gidiyordu.
Ancak daha sonra ekonomik sistemin, ekonomik altyapının değişmesiyle birlikte yeni iktidarı ele geçiren sınıfın yani burjuvazinin, kendi mülkünü ve ticaretini korumak amacıyla bazı güvencelere ihtiyacı oldu diyelim. O dönüşümü karşılayan düşünceler alındı ve yeni hukuk, yeni üst yapı yaratıldı. Bugünkü ulus devletler, bugünkü insan hakları sistemi ve buna benzer kavramlar, burjuvazinin tutunduğu ve üzerinde yükseldiği kavramlar olarak hayatımıza girdi. İnsan da burada haklarla doğan, sırf insan olduğu için korunması gereken bir özne olarak tanımlandı.
Tabii çok hızlı geçiyorum ama insan haklarla korunurken insan dışındaki her şey de korumasız kaldı çünkü burada insan merkezci, insan üstünlükçü bir hümanizm anlayışı vardı. Hukuk fakültelerinde de genel hayatta da çoğu zaman övgüyle anlatılan bu yaklaşım, insanı yüceltirken doğadaki diğer tüm varlıkları aşağıda bıraktı ve onları insanın kullanımına açık nesnelere dönüştürdü.
Oysa daha önce “biz özneyiz, doğa nesnedir” gibi keskin bir ayrım yoktu. Doğanın içinde, doğadan kaynaklanan bir hukuk anlayışıyla yaşıyorduk. Bugün yerli halkların hukuku diye tanımlanan ve çoğu zaman “primitif” görülerek küçümsenen düşünce aslında hepimizin tarihsel hafızasında vardı.
Daha sonra insan hakları düşüncesiyle birlikte “hak sahibi olan yalnızca insandır” anlayışı egemen hale geldi ve doğadaki her şeyi birer nesneye dönüştürdük. Bugün ise bunun yanlış olduğu; bu ekonomik sistemin bizi hem ekolojik felakete, hem de iklim değişikliği gibi varoluşsal krizlere sürüklediği ortaya çıkınca, eski bakış açısını modern hukukla birleştiren yeni bir yaklaşım doğdu: Doğanın hakları.

Aslında hak kavramı insanlar için ortaya çıkmadan önce “doğanın hakları vardır” demek anlamsız olurdu çünkü ortada bugünkü anlamıyla bir hak kavramı yoktu. Şimdi ise insanlar için geliştirilmiş olan bu modern hukuki koruma anlayışını insan olmayan varlıklara da genişletme düşüncesi var. Bunlar sadece hayvanlar da değil; nehirler, dağlar, ağaçlar, ormanlar gibi doğanın bütün unsurları olabilir. Hatta bunların canlı ya da hisseden varlıklar olması da gerekmiyor. Doğanın hakları kavramı tam olarak bunu ifade ediyor.
Y.Ç.S.: Yani esasında doğa bir hukuki nesneydi; şimdi ise hukuki özneye dönüştürülmesi gerektiğini savunan bir yaklaşım ortaya çıktı diyebilir miyiz?
S.K.: Dönüştürülmeye çalışılıyor ama bunun bu sistem içerisinde ne kadar mümkün olabileceği de büyük bir tartışma konusu çünkü bu sistem, dediğim gibi, insanın üstünlüğü üzerine kurulu; doğanın sömürülmesi ve doğadan sürekli daha fazla kaynak elde edilmesi üzerine kurulu. Sonuçta kapitalist sistem büyüme mantığıyla işliyor.
Siz doğayı ya da hayvanları özne haline getirdiğinizde artık onları eskisi gibi sömüremezsiniz çünkü özne olan bir şey aynı anda nesne olamaz. Bu da çok büyük bir ekonomik dönüşümü gerektiriyor.
Burada şu tartışma ortaya çıkıyor: Bu dönüşüm aşağıdan mı gelmeli yoksa doğanın haklarının hukuken tanınmasıyla birlikte üst yapı değişip altyapıyı mı dönüştürmeli? Çünkü ekonomik yapıyı nasıl dönüştüreceğimizi hâlâ tam olarak bilmiyoruz. Kapitalizmi nasıl aşacağımızı yüzyıllardır tartışıyoruz. Dolayısıyla doğanın hakları hareketi, mevcut sömürü düzenini tıpkı geçmişte siyahların ya da kadınların maruz kaldığı eşitsizliklerde olduğu gibi ifşa etmeye çalışıyor. “Bu düzen adaletsizdir, eşitsizdir ve bir sömürü düzenidir; daha adil bir dünya için bunu değiştirmeliyiz” diyen bir hareketten söz ediyoruz.
Ama tabii burada hedef alınan şey ekonomik düzenin tam kalbi yani sömürü mekanizması. Kapitalizm sömürüsüz olabilir mi? Bu çok tartışmalı bir mesele. Dolayısıyla doğanın hakları hareketiyle kapitalizm arasında doğal bir gerilim ortaya çıkıyor. Bu yüzden de süreç oldukça yavaş ve sancılı ilerliyor.
Y.Ç.S.: Yüzyıllardır süren bir zihniyet değişikliğinden de bahsediyoruz aslında çünkü bu sadece kapitalizmle başlayan bir durum da değil bence. İnsanlara doğa, sanki onların emrine sunulmuş, sınırsızca kullanabilecekleri bir kaynakmış gibi anlatıldı ya da öyle kavratıldı. Bu da insanların zihninde doğayla ilgili çok köklü bir üstünlük ilişkisi yarattı gibi geliyor bana. Dolayısıyla önce bu zihniyetin değişmesi gerekiyor ama onun nasıl değişeceği de ayrı bir mesele tabii.
S.K.: Bu ikisi zaten birbirini besliyor. Şöyle düşünelim: Tarihsel olarak Homo sapiens’in dünya üzerinde yaklaşık 300 bin yıldır var olduğu tahmin ediliyor. Hatta bazı yeni bulgular bu tarihi 500 bin yıla kadar götürüyor. Diyelim ki 300 bin yıl olsun; bu sürenin çok büyük bir kısmında insan doğayla uyumlu bir yaşam sürdü ve kendi hukuk düzenlerini yarattı. Daha öncesinde hukuk yok muydu? Elbette vardı. İnsanlar örgütlenmemiş miydi? Örgütlenmişti. Bugünkü devletler gibi değildi belki ama kabileler ya da başka toplumsal yapılar vardı. Sonra dinler ortaya çıkıyor; özellikle tek tanrılı dinler. Ondan önceki inanç sistemlerinde ise animizm, şamanizm gibi doğayla bütünleşik anlayışlar görüyoruz. Doğanın yüceltildiği, insanın doğanın bir parçası olarak görüldüğü sistemler bunlar çünkü hukuk da, din de, inançlar da sonuçta doğadan kaynaklanıyor; insanın kendisini onun bir parçası olarak görmesinden doğuyor.
Daha sonra tek tanrılı dinlerle birlikte insan merkezli yaklaşım güçlenmeye başlıyor. Bu da aslında 300 bin yıllık tarihle kıyasladığımızda oldukça kısa bir dönem. Ama kapitalizmin kökenindeki düşünürlere baktığımızda — John Locke, Rousseau, Bacon gibi isimlerde — düşüncelerinin dini referanslarla iç içe geçtiğini görüyoruz. Hatta bazıları aynı zamanda din insanı olarak da biliniyor.
Mesela Locke, “Tanrı doğayı insanın kullanımına sundu” diyor. Yani doğayı kullanmanın neredeyse dinsel bir görev olduğunu savunuyor. Ona göre Tanrı bunu insanlara sunduysa geri çevrilmemeli, mutlaka kullanılmalı ve buradan insan üstünlükçü, mülkiyetçi anlayış gelişiyor: “İnsan doğaya emeğini kattığında, o şey artık onun olur” düşüncesi ortaya çıkıyor. Locke bunu yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda dini bir referansla da temellendiriyor.
Y.Ç.S.: Evet, yani dediğin gibi mesele sadece kapitalizmi nasıl değiştireceğimiz değil; aynı zamanda zihnimizin içine yerleşmiş bazı kabulleri de sorgulamak. Tek tanrılı dinlerde söylenenlerin zaman içinde yanlış yorumlanmış olması da bunun bir parçası olabilir. “Doğa sana sunuldu, öyleyse onu sınırsızca kullanabilirsin” anlayışı insanların zihnine çok güçlü biçimde yerleşmiş gibi görünüyor.

Peki bu yaklaşımı uygulamaya çalışan ülkeler de var sanırım, değil mi? Doğanın haklarını tanıyan, doğayı hukuki bir özne haline getirmeye çalışan örneklerden söz edebilir miyiz?
S.K.: Şöyle; bunun kökeni aslında hayvan hakları hareketine dayanıyor diyebiliriz. Hayvan hakları hareketi daha eski bir geçmişe sahip. İlk olarak Bentham’ın faydacı etik yaklaşımı ortaya çıkıyor. Daha sonra bu faydacılığı — İngilizce’de utilitarianism olarak geçiyor — Peter Singer 1970’lerde dünyaya yeniden tanıtıyor. Ama bunu özellikle hayvanlar üzerinden yapıyor. Hayvanların da acı çektiğini ve bu acının bizim doğruyla yanlışı belirlerken dikkate almamız gereken temel unsurlardan biri olduğunu söylüyor. Özellikle Animal Liberation çok devrimci bir eser oluyor. Zaten 68 hareketleri sonrası, bütün dünyada özgürleşme tartışmalarının yükseldiği bir döneme denk geliyor.
Peter Singer’ın düşünceleri zamanla kanunlarda bazı değişikliklere yol açıyor ama bunlar bugün “refahçı” dediğimiz düzenlemeler yani tavukların biraz daha büyük kafeslerde tutulması, domuzların dönebilecek kadar alan bulması, ineklerin zaman zaman açık havaya çıkabilmesi gibi… Hayvanların sömürülmesini ortadan kaldırmayan ama yaşam koşullarını kısmen iyileştiren düzenlemeler. Fakat bunlar hayvanların nesnelikten çıkıp özne haline gelmesini sağlamıyor. Daha sonra Tom Regan, Gary Francione gibi düşünürler bunun yeterli olmadığını söylüyorlar. Eğer gerçekten eşitlikten söz ediyorsak, yalnızca acının eşitliğinden değil, hakların da eşitliğinden söz etmemiz gerektiğini savunuyorlar yani hayvanların da insanlar gibi hak sahibi olması gerektiğini söylüyorlar.
Ama tam burada ilerleme duruyor çünkü mevcut hukuk sistemleri, kapitalist düzen ve hayvancılık endüstrisi şunu söylüyor: “Eğer hayvanlara yaşam hakkı, özgürlük hakkı, kendi doğalarında var olma hakkı tanırsak onları artık sömüremeyiz.” Dolayısıyla refah yasaları kabul ediliyor ama gerçek anlamda hak tanınmıyor.
Daha sonra iklim değişikliğinin ve biyoçeşitlilik çöküşünün görünür hale gelmesiyle birlikte doğanın hakları hareketi ortaya çıkıyor ve aslında hayvan hakları hareketinin bıraktığı yerden bayrağı devralıyor. Ama daha hızlı büyüyor çünkü hayvan hakları hareketi çok net ve radikal bir talepte bulunuyordu: “Hayvanlar sömürü nesnesi değildir.” Bu doğrudan ekonomik sistemi hedef alan bir şeydi. Veganizmin yükselişi de bununla bağlantılı mesela. Statüko bunu çok tehlikeli bulduğu için direnç gösterdi.
Doğanın hakları hareketi ise daha belirsiz bir alan açıyor. “Doğanın hakları vardır” dediğinizde hemen şu sorular ortaya çıkıyor: Doğa nedir? Hak sahibi olacak olan şey tek tek canlılar mı, ekosistemler mi, nehirler mi, iklim mi? Bu belirsizlik devletlerin hareket alanını biraz daha genişletiyor. “Evet, iklim krizi var, biyoçeşitlilik yok oluyor; o halde bazı koruma pencereleri açalım” yaklaşımıyla daha az tehdit edici bulunuyor.
Bu noktada en önemli örneklerden biri Ekvador. 2008 Anayasası gerçekten çok istisnai bir anayasa çünkü ilk kez yerli halkların etkili olduğu bir anayasa yapım süreci yaşanıyor. Yerli halkların doğayla kurduğu bütünlüklü ilişki anayasal düzene de yansıyor ve burada Pachamama’nın yani Doğa Ana’nın hakları anayasal olarak tanınıyor. Pachamama artık hukuki bir özneye dönüşüyor.

Üstelik bu sadece sembolik değil; anayasanın içinde ayrıntılı maddeler var. Ayrıca “Buen Vivir” ilkesi geliyor yani yalnızca tüketime ve büyümeye dayalı bir yaşam değil; iyi yaşam, dengeli yaşam, biyoçeşitliliğin korunması gibi ilkeler anayasal güvence altına alınıyor.
Daha sonra bunun pratik sonuçları da görülüyor. Mesela Los Cedros Ormanı davasında anayasa mahkemesi, bu sis ormanının Doğa Ana’nın bir parçası olduğunu ve varlığını sürdürme hakkına sahip bulunduğunu söylüyor. Devletin verdiği madencilik izni iptal ediliyor ve “burada artık madencilik yapılamaz” kararı veriliyor. Yani mahkeme fiilen şunu söylüyor: “Bir insanı öldüremezsin; Los Cedros Ormanı’nı da öldüremezsin.”
Bir başka önemli karar da Estrellita isimli chorongo maymunuyla ilgili. Küçükken doğasından koparılan ve yıllarca evde “pet” gibi tutulan bu maymun, daha sonra devlet tarafından alınarak bir sığınağa götürülüyor ve kısa süre sonra ölüyor. Bunun üzerine anayasa mahkemesi, Estrellita’nın da Doğa Ana’nın bir parçası olduğunu ve habeas corpus hakkına sahip bulunduğunu kabul ediyor yani ilk kez insanlara özgü kabul edilen bir özgürlük hakkı bir hayvana uygulanmış oluyor.
Tabii bütün bunlar Ekvador’da artık hiç sömürü olmadığı anlamına gelmiyor. Hâlâ madencilik de var, hayvan sömürüsü de var ama mevcut hukuk sisteminde büyük bir çatlak açılmış durumda. Daha önce yalnızca insanların hak sahibi olduğu düşünülen kapalı sistem artık sorgulanıyor ve bu çatlak büyüdükçe doğanın ve hayvanların haklarının daha görünür hale geldiğini görüyoruz.
Y.Ç.S.: Aklıma Türkiye’deki zeytin meselesi geldi sen anlatırken. Belki onun durumunu da biraz konuşuruz ama izin verirsen kısa bir ara verelim.
Bugün ilk olarak Sheena Easton’dan bir parça dinletmek istiyorum sizlere. Bugün doğum günü olan sanatçıyı, 1981 tarihli ilk albümü "Take My Time"dan “9 to 5” yani “Morning Train” adıyla da bilinen parçayla anıyoruz. Şimdi Sheena Easton’ı dinliyoruz; ardından sohbetimize kaldığımız yerden devam edeceğiz.
Y.Ç.S.: “9 to 5” ile Sheena Easton’ı anmış olduk bugün. Şimdi sohbetimize kaldığımız yerden devam edelim. Ekvador örneği üzerinde durmuştuk; başka örnekler de var diye tahmin ediyorum.
S.K.: Var ama şöyle bir ayrım yapmak lazım: Doğa Ana’yı ya da doğayı doğrudan anayasal düzeyde hak öznesi olarak tanımlayan tek örnek hâlâ Ekvador. Bunun dışında bazı ülkelerde kanunlarla ya da anayasa mahkemesi kararlarıyla belirli doğal unsurların hak öznesi haline geldiğini görüyoruz.
En bilinen örneklerden bazıları Yeni Zelanda’da. Mesela Te Urewera orman ekosistemi, Whanganui Nehri ve Taranaki Dağı çeşitli yasal düzenlemelerle hak öznesi haline getirildi. Ama burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Bunlar daha çok insan merkezli bir yaklaşımla yani tüzel kişi statüsü verilerek korunuyorlar çünkü bu alanların üçü de Maori halkı için kutsal kabul edilen yerler.
Yani burada temel amaç doğrudan ekosistemi korumaktan çok, Maori halkının kültürel ve manevi değerlerini korumak. Uzun yıllar boyunca İngiliz sömürgeciliği altında baskılanan Maori kültürüne bugün bir tür iade-i itibar yapılıyor. İki dilli kamusal yaşam, kültürel tanınma gibi süreçlerle birlikte bu kutsal kabul edilen doğal alanlar da hukuki kişilik kazanıyor.
Bunun dışında Kolombiya’da anayasa mahkemesi Atrato Nehri’ni hak öznesi haline getirdi. Burada gerekçe yoğun kirlilikti. Benzer şekilde Hindistan’da Ganj Nehri ve Yamuna Nehri için dini gerekçelerle benzer kararlar verildi. Yakın dönemde İspanya’da Mar Menor Lagünü de kirlilik ve biyolojik çeşitlilik kaybı nedeniyle tüzel kişilik kazandı.
Bu ne anlama geliyor? Şu anlama geliyor: Bu doğal varlıklar artık onları temsil eden komiteler, hukukçular ya da temsilciler aracılığıyla dava açabilen hukuki öznelere dönüşüyorlar - aynı bir şirket gibi. Şirket nasıl fiziksel bir canlı değil ama avukatları ve temsilcileri aracılığıyla haklarını savunabiliyorsa, artık bir nehir ya da lagün de temsilcileri aracılığıyla “Benim haklarım ihlal ediliyor” diyebiliyor.

Buradaki düşüncenin önemli kaynaklarından biri Christopher Stone’un Should Trees Have Standing? çalışması. Stone burada çok çarpıcı bir örnek veriyor. Diyelim ki bir çiftçisiniz ve nehir kenarında üretim yapıyorsunuz. Yukarıdaki bir fabrika nehri kirletiyor ve sizin ürünleriniz zarar görüyor. Siz dava açarsanız mahkeme muhtemelen zararınızı tazmin eder ama fabrikanın ödediği tazminat çoğu zaman göze aldığı bir maliyet olur çünkü filtre sistemi kurmak daha pahalıdır. “Kirletirim, nasılsa öderim” mantığı işler. Ama eğer nehrin kendisinin hakları olsaydı durum tamamen değişirdi. O zaman mesele sizin bireysel zararınız değil, doğrudan nehrin uğradığı zarar olurdu. Fabrikanın sorumluluğu doğrudan nehre karşı doğardı ve o zaman yalnızca birkaç çiftçiye tazminat ödemek yetmezdi; nehrin eski haline getirilmesi gerekirdi. Bu da çoğu durumda çok daha büyük bir maliyet anlamına gelir.
İşte doğanın hakları yaklaşımı tam burada fark yaratıyor. Sorumluluğu dolaylı değil, doğrudan doğaya karşı kuruyor. Böylece sadece zararın tazmin edilmesini değil, zararın en baştan önlenmesini de teşvik ediyor. Fabrika daha en başında “Bu kirliliğin bedeli çok ağır olabilir, ben bunu yapmayayım” demek zorunda kalıyor. Ama tam da bu nedenle çok yavaş ilerleyen bir hareket bu çünkü ekonomik sonuçları çok büyük. Eğer doğanın haklarını gerçekten kabul ederseniz, ihtiyat ilkesi devreye girmek zorunda kalır yani bir faaliyetin doğaya zarar vermeyeceğini şirketin ya da yatırımcının kanıtlaması gerekir ve sorumluluk doğrudan doğaya karşı olacağı için, birçok kirletici yatırım ekonomik olarak göze alınamaz hale gelir.
Aradaki fark tam da bu aslında. O yüzden de doğanın hakları yaklaşımı çok sınırlı ve istisnai örneklerde kabul görüyor. Genellikle kutsal kabul edilen yerlerde ya da dünyanın göz bebeği sayılabilecek, çok özel ekosistemlerde — mesela Mar Menor Lagünü gibi — uygulanabiliyor. Ama bütün sistemi dönüştürecek genel bir kabul hâlâ oluşmuş değil.
Yine de önemli olan şu: Daha önce düşünülmesi bile mümkün olmayan bir fikir artık tartışılabiliyor, savunulabiliyor ve bazı hukuk sistemlerinde karşılık bulabiliyor. Yani tam anlamıyla bir dönüşüm yaşanmasa da zihinsel ve hukuksal bir kırılmanın başladığını görüyoruz.
Y.Ç.S.: Avrupa bu konuda biraz daha sessiz galiba. Ama İspanya’daki Mar Menor Lagünü örneğiyle orada da en azından küçük bir gedik açılmış oldu diyebiliriz.
S.K.: Evet ama Avrupa’nın bu konuda daha geride kalması ve lider değil de daha çok izleyici konumunda olması aslında çok şaşırtıcı değil çünkü hümanizmden kapitalizme kadar bugün tartıştığımız birçok düşünsel yapı büyük ölçüde Avrupa kaynaklı. Dolayısıyla Avrupa’nın bu yaklaşımı değiştirebilmesi için bir anlamda kendi kültürel temelini de sorgulaması gerekiyor. Bu da çok büyük ve zor bir dönüşüm demek.
Ama iklim değişikliğiyle birlikte biyoçeşitlilik kaybının geldiği noktada artık bunun yalnızca doğayı değil, insanları da doğrudan etkilediği açıkça görülüyor. O yüzden bir noktadan sonra ya doğanın hakları gibi yaklaşımları kabul etmek zorunda kalacağız ya da zaten her şey için çok geç olacak.

Y.Ç.S.: Bunları konuşunca insan dönüp dolaşıp kendi yaşadığı ülkeye gelmek istiyor tabii. Türkiye’de bildiğim kadarıyla bununla ilgili herhangi bir düzenleme yok. Anayasamızda da doğanın haklarına ilişkin bir yaklaşım yer almıyor. Ama geçtiğimiz yıl iklim değişikliğiyle ilgili iklim yasası gündeme geldi ve biraz apar topar bir şekilde sonuçlandı. O konudaki fikirlerini öğrenebilir miyim, ne düşünüyorsun?
S.K.: Önce şunu söyleyeyim: Bizim Anayasa’da 56. madde var; “sağlıklı çevrede yaşama hakkı.” Ama çok dar bir madde. Metin itibarıyla da insan merkezli olduğu, daha çok insanı korumaya yönelik olduğu anlaşılıyor. Yine de Anayasa Mahkemesi önüne gelen bir davada bunu geniş yorumlayabilir mi? Teknik olarak yorumlayabilir. Mesela oradaki “herkes sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” ifadesindeki “herkes” yalnızca insan demek değildir; hayvanlar ve doğa da buna dahildir, onlar da toplumun bir parçasıdır diye yorumlanabilir. Anayasa hukuku açısından buna engel bir durum yok.
Ama bugünkü Anayasa Mahkemesi üyelerinde böyle bir potansiyel var mı? Bir iki isim dışında pek yok. Zaten o isimler de gerekli durumlarda karşı oy yazıyorlar ama çoğunlukta kalamıyorlar. Böyle bir dönüşümün olabilmesi için toplumda da güçlü bir baskının oluşması lazım. “Hayvanların haklarını tanıyın, doğanın haklarını tanıyın” diyen kitlesel bir hareket gerekiyor. Türkiye’de böyle hareketler var tabii ama henüz çok güçlü ya da kitlesel değiller. O yüzden kısa vadede anayasadan çok büyük bir dönüşüm çıkması zor görünüyor.
Biraz önce söylediğimiz gibi, mesele sadece anayasa da değil; Ekvador’da doğanın hakları anayasal düzeyde tanınıyor ama Yeni Zelanda, İspanya ya da Kolombiya örneklerinde bunun anayasa dışında, mahkeme kararlarıyla ya da parlamento düzenlemeleriyle de yapılabildiğini görüyoruz. Dolayısıyla Türkiye’de de teorik olarak mümkün.
İklim kanununa gelince… Açık söylemek gerekirse adı iklim kanunu ama kendisi tam anlamıyla bir iklim kanunu değil çünkü bir kanunun iklim kanunu sayılabilmesi için iklim değişikliğiyle mücadele etmesi gerekir. Ama bu metinde doğrudan mücadeleye ilişkin çok güçlü bir içerik yok.
Mesela düşünün: İklim krizinin temel sebebi sera gazları ve karbon salımı. Dolayısıyla gerçekten ciddi bir iklim kanununun karbon salımını azaltmaya yönelik net hedefler koyması gerekir ama bu yasada Türkiye’nin 2030’da, 2040’ta ne kadar emisyon azaltacağına dair bağlayıcı hedefler yok. Türkiye’nin ne zaman net sıfır olacağı bile açık biçimde tanımlanmıyor. Daha çok genel geçer hedeflerden ve niyet beyanlarından söz ediliyor.
Y.Ç.S.: 2053'tü galiba.
S.K.: Ama sözde. Şöyle ki, “2053 net sıfır hedefi” dediğimiz şey aslında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir toplantıda dile getirdiği bir söz. Ortada ne bir yasa hükmü var, ne de bağlayıcı bir kararname. Kaldı ki kararname olsa bile sonuçta yürütmenin tasarrufu. Bugün başka bir cumhurbaşkanı gelir ve “2053 değil, 2071 olsun” diyebilir.
Oysa yürütmenin sera gazı salım politikalarını hangi çerçevede yürüteceğini belirlemesi gereken şey yasadır. Yasamanın görevi tam da budur: Yürütmenin hareket edeceği sınırları çizmek ama siz yasa çıkartıp içine net sıfır hedefi koymuyorsunuz, hangi tarihte ne kadar emisyon azaltımı yapılacağını yazmıyorsunuz; sonra da “iklim kanunu yaptık” diyorsunuz.
Kanuna baktığımız zaman kulağa hoş gelen birçok kavram görüyoruz: Adil geçiş, nesiller arası adalet, sürdürülebilirlik… Hepsi var ama somut hiçbir hedef yok. Somut olarak ayrıntılı düzenlenmiş tek bölüm ise karbon ticaret sistemi yani emisyon ticaret sistemi. Orası inanılmaz ayrıntılı hazırlanmış durumda. Gerçek bir yasa tekniğiyle düzenlenen kısım orası. Çünkü bakış açısı iklim değişikliğiyle mücadele değil aslında; Avrupa Birliği ile ticareti nasıl sürdürebileceğimiz meselesi. Avrupa Birliği sınırda karbon düzenleme mekanizması getirdi yani diyor ki: “Sadece kendi üretimimde karbon azaltımı istemiyorum; Avrupa Birliği’ne giren ürünler de yüksek karbon salımıyla üretilmiş ise onları sınırda vergilendiririm.”
Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ticaret hacmi çok yüksek olduğu için bu verginin ihracatı pahalı hale getirmesi endişesiyle düzenlenen esas şey emisyon ticaret sistemi olmuş durumda. Ama gerçekten iklim değişikliğiyle mücadeleye baktığınızda ortada bağlayıcı bir azaltım hedefi yok. Tek bir tarih, tek bir oran, tek bir yüzde bile yazmıyor.
Y.Ç.S.: Senin yazında okudum galiba, şimdi not almamışım ama aklımda kalmış. Almanya’da Federal Anayasa Mahkemesi’ne yapılmış bir başvuru vardı sanırım. Doğru mu hatırlıyorum?
S.K.: Evet, galiba Neubauer v. Germany davasıydı.
Y.Ç.S.: Evet, orada mesele şuydu: Yasada belli hedefler ve tarihler vardı; “şu tarihte şu kadar azaltım yapılacak” gibi. Ama bir grup genç başvurucu, bunların yeterli olmadığını ve yükün geleceğe bırakıldığını söyleyerek itiraz ediyordu. Yani bugünkü yetersiz politikaların gelecek kuşakların yaşam hakkını ve özgürlük alanını daralttığını savunuyorlardı. Bunun üzerine mesele yeniden değerlendirildi. Bizde ise şu anda itiraz edilebilecek benzer bir durum bile yok aslında çünkü ortada bağlayıcı, somut bir hedef bulunmuyor.
S.K.: Evet, onu da çok kısaca söyleyeyim çünkü anayasa hukuku açısından ve dünyadaki iklim mücadelesi bakımından gerçekten çok önemli bir karar. Neubauer v. Germany davası.

Almanya’da Paris Anlaşması çerçevesinde bir iklim kanunu çıkıyor. Bu kanunda Almanya’nın 2030’a kadar karbon salımını %55 azaltacağı ve 2050’de net sıfır olacağı yazıyor. Yani ortada somut tarihler ve oranlar var. Bunun üzerine Neubauer ve diğer bazı genç başvurucular — aralarında Alman olmayan Nepalli ve Bangladeşli gençler de var — Greenpeace’in desteğiyle şu soruyu soruyorlar: “Bu hedefler gerçekten Paris Anlaşması’yla uyumlu mu?” Yapılan hesaplamalarda uyumlu olmadığı ortaya çıkıyor çünkü bilimsel verilere göre Almanya’nın 2030’da %55 değil, yaklaşık %70 azaltım yapması gerekiyor. Başvurucular burada Birleşmiş Milletler’in karbon bütçesi yaklaşımına dayanıyorlar. Yani dünyada 1,5 derece sınırını aşmamak için insanlığın toplamda salabileceği sınırlı bir karbon miktarı var. Almanya’nın da bunun içinde bir payı bulunuyor.
Sorun şu: Eğer Almanya 2030’a kadar yeterince azaltım yapmazsa, karbon bütçesinin çok büyük kısmını erkenden tüketmiş olacak. Bu durumda 2030 sonrasında çok daha sert yasaklar ve kısıtlamalar gerekecek. Gençler de tam bunu söylüyorlar: “Bugünkü kuşaklar karbon yoğun bir yaşam sürmeye devam ediyor ama bedelini biz ödeyeceğiz. Biz büyüdüğümüzde aynı özgürlüklere sahip olamayacağız.”
Yani mesele yalnızca çevre meselesi değil; kuşaklar arası adalet meselesi. Alman Anayasa Mahkemesi de bu argümanı kabul ediyor. Kararda çok sayıda bilimsel rapora, özellikle Birleşmiş Milletler iklim raporlarına atıf yapılıyor. Mahkeme diyor ki: Eğer bugün yeterli azaltım yapılmazsa, gelecekte genç kuşakların hak ve özgürlük alanı aşırı biçimde daralacak. Dolayısıyla bugünkü politikalar, gelecekteki temel hak ihlallerine yol açıyor.
Bunun üzerine mahkeme parlamentoya “kanunu iyileştirin” diyor ve gerçekten de Almanya Parlamentosu birkaç ay içinde yasayı değiştiriyor: 2030 azaltım hedefi %55’ten %65’e çıkarılıyor, net sıfır hedefi de 2050’den 2045’e çekiliyor. Ayrıca 2040 için ara hedefler ekleniyor. Hatta buna rağmen bazı gençler “bu da yeterli değil” diyerek yeni düzenlemeyi de dava ediyorlar. Yani süreç hâlâ devam ediyor. Ama Türkiye’yle kıyaslandığında hem yasal çerçeve, hem de anayasal denetim açısından çok daha ileri bir örnek olduğu açık.
Y.Ç.S.: Ayrıca benim bildiğim kadarıyla bu süreç her yıl düzenli olarak da raporlanıyor. Yani sadece yasa çıkarılmış değil; hedeflere ne kadar yaklaşılıyor, hangi alanda ne kadar azaltım sağlanıyor, gidişat ne yönde, bunlarla ilgili de oldukça ciddi ve düzenli çalışmalar yürütülüyor.
S.K.: Evet, bunu Türkiye açısından düşündüğümüzde mesele şu noktaya geliyor aslında: Mevcut iklim kanunu, bugünün gençlerinin gelecekteki haklarını şimdiden ihlal ediyor demek bu. Almanya’daki tartışmanın benzeri burada da geçerli. Hatta orada en azından bazı somut hedefler vardı; burada onlar da yok.
Dolayısıyla Türkiye’de bugünkü gençlerin haklarının aslında şimdiden ihlal edildiği söylenebilir çünkü ileride bizim bugün yaşadığımız şekilde yaşayamayacaklar; özgürlük alanları daralacak, yaşam biçimleri çok daha fazla sınırlanacak. Belki istedikleri kadar tüketemeyecekler, istedikleri gibi hareket edemeyecekler.
Ama Türkiye’de Almanya’dakine benzer bir anayasal yargılama şu anda mümkün değil çünkü Almanya’daki bireysel başvuru sistemi, kanunlara karşı doğrudan başvuru yapılmasına izin veriyor. Türkiye’de ise hem mevzuat buna uygun değil, hem de Anayasa Mahkemesi böyle bir yaklaşımı kabul etmiyor. Mahkeme diyor ki: “Bir kanun sana uygulanmadan ve somut bir hak ihlali doğurmadan bana gelemezsin.” Ama sorun tam da burada zaten. Somut hak ihlali ortaya çıktığında büyük ihtimalle artık çok geç olmuş olacak çünkü o noktada karbon bütçesi çoktan aşılmış olacak.
Y.Ç.S.: Doğru, doğru. Şimdi kısa bir ara daha verelim, ardından sohbete devam edelim. İlk aramızda Sheena Easton’dan “9 to 5”u dinlemiştik ama benim neslim “9 to 5” deyince aslında Dolly Parton’ın seslendirdiği “9 to 5”u hatırlar. Aynı adlı bir komedi filmi de vardı; 9 to 5. Bilmiyorum, sen biliyor musun?
S.K.: Yok.
Y:Ç.S.: Esasında parça, Sheena Easton’ın parçası gibi 1981 tarihli. Aynı dönemde çıkıyorlar ve isimleri de aynı. Ama Sheena Easton’ın şarkısı eski sevgilisinin işten dönmesini bekleyen bir kadın üzerineyken, Dolly Parton’ın “9 to 5”u çalışan bir kadın hakkında.
Aslında çok derin bir meseleye dayanıyor. ABD'deki fırsat eşitsizliği ve özellikle kadınların ücret ve çalışma hayatındaki eşitsizlikleri üzerine kurulan “9 to 5” isimli bir organizasyon vardı zamanında. 9 to 5 de adını oradan alıyor. Yanlış hatırlamıyorsam başrollerinde Jane Fonda gibi isimler vardı. Şarkı da o film için besteleniyor ve zamanla özellikle çalışan kadın hareketinin, hatta Ulusal Çalışan Kadınlar Derneği’nin sembollerinden biri, adeta bir marşı haline geliyor. Çok uzatmadan şimdi Dolly Parton’dan “9 to 5”u dinleyelim, ardından sohbetimize devam edelim.
Y.Ç.S.: Evet, Dolly Parton’dan “9 to 5”u dinledik. Şimdi sohbetimize devam edeceğiz ama daha önceki programlarda da değindiğim bir konu vardı; hazır Serkan Hoca’yı yakalamışken onun üzerinde de kısaca duralım istiyorum.
23 Temmuz 2025’te Uluslararası Adalet Divanı’nın aldığı bir tavsiye kararı vardı. Kararda devletlerin iklim sistemini korumakla yasal olarak yükümlü olduğu teyit ediliyordu. Özellikle iklim değişikliğinden en fazla etkilenen gelişmekte olan ya da daha kırılgan ülkelerin diğer devletlere dava açmasının önünü açabilecek bir karar gibi yorumlandı. Ama bunlar sonuçta tavsiye kararları galiba, değil mi hocam?
S.K.: Evet çünkü bugünkü uluslararası hukuk sistemi de aslında kapitalizmin ve ulus devlet düzeninin bir ürünü. Biz bunları sanki yüzyıllardır değişmeden var olan yapılar gibi düşünüyoruz ama ulus devlet, egemenlik kavramı ve modern uluslararası hukuk da yaklaşık 250-300 yıllık yapılar. Kapitalizmin yükselişiyle birlikte ortaya çıkıyorlar.
Ekonomik altyapı kapitalizme dönüşünce, bu sistemin üzerinde yükseleceği bazı kavramlara ihtiyaç duyuluyor ve işe yarayan fikirler hayatta kalıyor. Egemen ulus devlet fikri de bunlardan biri. Bugünkü uluslararası hukuk sistemi, egemen devletlerin eşitliği üzerine kurulu. Yani hukuken Türkiye, Almanya, Kenya ya da Arjantin eşit egemen devletler kabul ediliyor çünkü egemenlik dediğimiz şey en üstün karar alma yetkisi. Her devlet kendi toprağında en üstün irade olduğunu söylüyor ve başka bir devletin ona bir şey dikte etmesini istemiyor.
Ama mesele şu: Tarihsel olarak geri bırakılan, sömürülen ve yoksullaştırılan ülkeler bugün iklim krizinden en fazla etkilenen ülkeler. Buna karşılık iklim krizini yaratan ülkeler büyük ölçüde onları sömüren ülkeler. Çünkü sanayileşmeyi ilk gerçekleştirenler onlar oldu. Kömürle, petrolle büyüdüler; zenginliklerini bu şekilde kurdular.

Bugün “küresel kuzey” dediğimiz ülkeler — Batı Avrupa ülkeleri, ABD, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Japonya, Güney Kore gibi ülkeler — tarihsel karbon salımlarının büyük kısmından sorumlu. Atmosfere salınan karbon yüzlerce yıl orada kalıyor ve bugün yaşadığımız iklim krizinin temel nedeni bu tarihsel birikim. Ama bu sorumluluğu tam anlamıyla kabul etmek istemiyorlar çünkü kabul ettikleri anda çok büyük bir tazminat yükümlülüğü doğacak. Bugün COP toplantılarında konuşulan zarar ve kayıp fonları, iklim tazminatları gibi meseleler de aslında bunun sonucu. Fonlar kuruluyor ama çoğu zaman gereken kaynak aktarılmıyor.
Oysa bugün özellikle küresel güney ülkelerinde yaşanan iklim felaketlerinin büyük kısmında tarihsel sorumluluk küresel kuzeyde ve mesele sadece tazminat da değil; teknoloji transferi ve uyum desteği de gerekiyor. Çünkü bu ülkeler tarihsel olarak yoksullaştırıldıkları için iklim krizine karşı gerekli önlemleri almakta zorlanıyorlar. Kuraklığa karşı altyapı kuramıyorlar, şehirlerini koruyacak sistemleri geliştiremiyorlar, yükselen deniz seviyesine karşı önlem alamıyorlar.
Dolayısıyla uluslararası hukukta çok önemli anlaşmalar, sözleşmeler ve tavsiye kararları ortaya çıkıyor — Birleşmiş Milletler iklim sözleşmeleri, Paris Anlaşması gibi — ama sistemin temel mantığı değişmediği için pratikte çok sınırlı sonuçlar doğuyor.
Y.Ç.S.: Evet.
S.K.: Karbon salımı da devam ediyor çünkü bu ülkeler büyümeden vazgeçemiyorlar; daha fazla büyümek için her yolu denemeye devam ediyorlar. Bu da küresel kuzey ile küresel güney arasındaki eşitsizliği daha da derinleştiriyor. Yani küresel kuzey giderek daha fazla zenginleşirken aynı zamanda iklim değişikliğine daha fazla neden oluyor. Küresel güney ise giderek daha fazla yoksullaşıyor ve iklim krizinin etkilerine çok daha yoğun biçimde maruz kalıyor.
Y.Ç.S.: Süremiz bitiyor ama son olarak şunu da sormak istiyorum. Sen Okyanusya ve Pasifik adalarından bahsedince aklıma Avustralya geldi. Son dönemde iklim göçüyle bağlantılı olarak bazı insanları ülkeye kabul edeceklerine dair açıklamalar olmuştu. O konudaki fikrini de alabilir miyim?
S.K.: Oldukça ikiyüzlü bir anlaşma aslında çünkü Avustralya bunu yalnızca Tuvalu ile yaptı ve yıllık kabul edeceği göçmen sayısı da yaklaşık 250-260 kişiyle sınırlı. Oysa Avustralya, kişi başına düşen karbon salımı bakımından dünyadaki en yüksek ülkelerden biri. Yüzyıllardır kömüre dayanan bir ekonomik yapıdan söz ediyoruz. Bu yüzden mesele sadece “iyi niyet göstergesi” olarak sunulamaz; aslında bu hukuki bir sorumluluk olmalı.
Üstelik yalnızca Avustralya’nın değil; tarihsel olarak iklim krizine en fazla neden olan bütün küresel kuzey ülkelerinin iklim göçmenlerine kapı açma yükümlülüğü bulunuyor.
Y.Ç.S.: Esasında “iklim göçlerine hazırlıklı mıyız?” sorusunu da konuşmak istiyorum ama galiba bunun için bize bir program daha lazım.
S.K.: Tamam.
Y.Ç.S.: Programın sonuna geldik. Bugün sohbet gerçekten su gibi aktı. Serkan Hoca, programa katıldığın için çok teşekkür ediyorum.
S.K.: Ben çok teşekkür ediyorum davet ettiğiniz için.
Y.Ç.S.: Her birimizin birer "doğa dedektifi" olduğunu akıldan çıkarmadığımız bir hafta olsun. Haftaya görüşmek ümidiyle, hoşçakalın.

