Biyolojinin Dönüşümü: Tanımlayıcı Bir Bilimden Üretici Bir Bilime

-
Aa
+
a
a
a

Antroposen Sohbetler’de Utku Perktaş, Adrian Woolfson’ın "On the Future of Species - Authoring Life by Means of Artificial Biological Intelligence" kitabındaki yaklaşımından yola çıkarak yaşamın bir “kod” olarak yeniden yazılabilirliğini tartışırken, biyosemiyotik perspektifle şu soruyu soruyor: Yaşam yalnızca işleyen bir sistem mi, yoksa aynı zamanda anlam üreten bir süreç mi?

""
Biyolojinin Dönüşümü: Tanımlayıcı Bir Bilimden Üretici Bir Bilime
 

Biyolojinin Dönüşümü: Tanımlayıcı Bir Bilimden Üretici Bir Bilime

podcast servisi: iTunes / RSS

Eğer yaşam bir dil olsaydı… onu yeniden yazabilir miydik?

Bugün konuşacağımız soru tam olarak bu ve bu soru artık sadece felsefi bir hayal değil. Adrian Woolfson’ın On the Future of Species - Authoring Life by Means of Artificial Biological Intelligence adlı kitabına göre, bu sorunun cevabı giderek daha somut bir hâl alıyor çünkü biz, ilk kez, yaşamın yalnızca okuyucuları değil, potansiyel yazarları hâline geliyoruz.

Ama bu noktaya nasıl geldik?

1858 yılında, Londra’da küçük bir bilimsel toplantı düzenlenir. Darwin ve Alfred Russel Wallace’ın fikirleri ilk kez kamuya sunulur. Bu fikirler oldukça basit olsa da etkisi sarsıcıdır: Türler sabit değildir. Yaşam, ilahi bir planın ürünü değil; rastlantı ve seçilimin uzun, kör bir sürecidir. Doğa bir mühendis değil, bir süreçtir. Bir yazar değil, bir eleme mekanizmasıdır ve yaklaşık dört milyar yıl boyunca, yaşam bu şekilde ilerler. Ama şimdi… bu hikâye değişmek üzere. İnsanlık tarihine baktığımızda, başka türlerle birleşmiş varlıklar hayal ettiğimizi görürüz. Antik Yunan’ın sentorları, yarı insan yarı at yaratıkları… İslam geleneğindeki Burak… ya da kutsal metinlerde geçen çok yüzlü, çok kanatlı varlıklar…

İnsan zihni hep türleri karıştırmayı, yeniden kurgulamayı hayal etti. Woolfson’a göre bu bir tesadüf değil. Bu dürtü, hayal gücümüze “yerleşmiş” durumda. Ama bugün kritik olan şu: Artık bu hayaller yalnızca hayal olarak kalmayabilir. Çünkü elimizde iki güçlü araç var. Birincisi: DNA sentez teknolojileri. Artık genetik materyali sadece okumuyoruz; baştan yazabiliyoruz. Üstelik giderek daha hızlı ve daha karmaşık şekilde. İkincisi: Yapay zekâ. Özellikle proteinlerin nasıl katlandığını çözme konusunda yaşanan devrim, biyolojide uzun süredir kilitli olan bir kapıyı açtı. Çünkü proteinler yaşamın yapı taşlarıdır. Saçımızdan kasımıza kadar her şey onların belirli şekiller almasıyla oluşur. Uzun süre bilim insanları bu şekilleri tahmin edemiyordu. Ama artık edebiliyoruz.

Bu şu anlama geliyor: Eğer proteinleri tasarlayabiliyorsak… yeni işlevler tasarlayabiliriz. Eğer genleri yazabiliyorsak… yeni organizmalar tasarlayabiliriz. Biyoloji, Woolfson’ın deyimiyle, “tanımlayıcı bir bilim olmaktan çıkıp üretici bir bilime” dönüşüyor. Yani artık sadece türleri kataloglamayacağız. Onları yaratacağız. Bu noktada Woolfson çok güçlü bir ifade kullanıyor: “İkinci bir Genesis”, yani ikinci bir yaratılış eşiğindeyiz.

Peki bu ne anlama geliyor?

Bir yandan inanılmaz olanaklar… Sentetik türler sayesinde: yeni ilaçlar üretilebilir biyoyakıtlar geliştirilebilir kuraklığa dayanıklı bitkiler tasarlanabilir hatta belki evler “inşa edilmez”, büyütülür.

Ama diğer yandan… ciddi sorular…

Milyarlarca yıl boyunca evrimle şekillenmiş canlılar, insan eliyle tasarlanmış yeni varlıklarla aynı dünyayı paylaşırsa ne olur? Bu yeni varlıklar “doğal” mı sayılacak? Onlarla aramızdaki sınır nerede başlayacak, nerede bitecek? Woolfson’a göre bu sınır giderek bulanıklaşacak ve belki daha da rahatsız edici bir soru: İnsan… kendini yeniden tasarlamalı mı? Çünkü dürüst olmak gerekirse, evrim kusursuz bir mühendis değil. İnsan omurgası, örneğin, Woolfson’ın deyimiyle “bir tasarım felaketi”. Dört ayaklı bir atadan kalan bir yapı, iki ayak üzerinde yürüyen bir bedene tam uyum sağlayamıyor. Peki bunu düzeltebilir miyiz? Teorik olarak evet. Ama bu noktada işler hızla karmaşıklaşıyor. Çünkü mesele sadece ne yapabileceğimiz değil… ne yapmamız gerektiği. Bu teknolojiler yanlış ellerde neye dönüşebilir? Laboratuvarlarda sentetik patojenler üretmek giderek kolaylaşıyor. Biyoterör artık daha erişilebilir hâle gelebilir. Okyanus ekosistemleri, küçük bir genetik müdahaleyle bile geri dönülmez biçimde zarar görebilir. Ve daha da ileri gidersek… İnsan-hayvan sınırları bulanıklaşabilir mi? Daha “insan benzeri” deney hayvanları üretmek nerede durmalı? Yarı insan varlıklar mümkün olur mu?

Woolfson bu tür aşırılıkların gerçekleşmeyeceğini düşünüyor. Ama yine de önemli bir noktada ısrarcı: Bu araştırmaları durdurmak mümkün değil. Çünkü potansiyel faydalar çok büyük. Ve işte tam burada, bu programın asıl kırılma noktasına geliyoruz. Bu kitap yaşamı büyük ölçüde bir kod, bir sistem, bir mühendislik problemi olarak ele alıyor. DNA bir metin gibi, organizmalar birer tasarım gibi düşünülüyor.

Şimdi burada kısa bir duralım… ve bakış açımızı biraz değiştirelim.

Şu ana kadar yaşamdan bir tür “kod” olarak bahsettik. Yazılabilen, düzenlenebilen, optimize edilebilen bir sistem. Bu, modern biyolojinin güçlü ve etkili bakış açısı. Ama başka bir gelenek daha var. Buna biyosemiyotik deniyor. Ve bu yaklaşım çok basit bir soruyla başlıyor: Yaşam gerçekten sadece kimyasal bir süreç mi… yoksa aynı zamanda bir anlam üretme süreci mi?

Çünkü bir hücreye baktığımızda şunu görürüz: Hücre sürekli sinyaller alır. Kimyasallar gelir, bağlanır, ayrılır. Ama bu süreçler tamamen mekanik değildir. Aynı sinyal, farklı koşullarda farklı sonuçlar doğurabilir. Aynı molekül, farklı hücrelerde farklı anlamlar taşıyabilir. Yani hücre, sadece tepki vermez… bir bakıma ayırt eder. Biyosemiyotik tam da burada devreye girer. Der ki: Yaşam, işaretlerle çalışır. Organizmalar, çevrelerinden gelen sinyalleri “okur”. Ve bu okuma, basit bir neden-sonuç ilişkisi değil… bir tür yorumlama sürecidir. Mesela bir bakteri düşünelim. Bir kimyasal yoğunluğunu algılar ve ona doğru hareket eder. Ama bu sadece fiziksel bir çekim değildir. Bu, bakterinin dünyasında o kimyasalın “besin” anlamına gelmesiyle ilgilidir. Yani o kimyasal, o bakteri için bir işarettir. Daha karmaşık organizmalara çıktıkça bu durum daha da belirginleşir. Bir hayvan için bir ses sadece titreşim değildir; tehlike olabilir, çağrı olabilir, fırsat olabilir. Bir insan için bir kelime sadece ses değildir; anlam taşır, çağrışım yaratır, dünyayı kurar.

Biyosemiyotik şunu söyler: Yaşam, en başından itibaren, bu tür işaret ilişkileri üzerine kuruludur. Ve eğer bu doğruysa… çok önemli bir sonuç çıkar. Yaşamı değiştirmek sadece bir makineyi değiştirmek değildir. Aynı zamanda bir anlam sistemine müdahale etmektir.

Bu noktada Woolfson’ın dünyasına geri dönebiliriz. O bize diyor ki: DNA yazılabilir. Proteinler tasarlanabilir. Yeni türler üretilebilir. Ama biyosemiyotik bize şunu hatırlatır: Bir organizma sadece genlerinden ibaret değildir. O genlerin nasıl “okunduğu”, nasıl “yorumlandığı” da en az o kadar önemlidir. Yani mesele sadece harfleri yazmak değil… o harflerin bir organizma içinde neye karşılık geldiğini anlamaktır. Belki de bu yüzden şu soruyu sormak gerekiyor: Biz gerçekten yaşamın dilini çözdük mü? Yoksa sadece alfabesini mi öğrendik? Çünkü bir dili bilmek… onun harflerini bilmek değildir. Onu konuşabilmek, anlamak, bağlamını kavramak gerekir. Ve eğer yaşam gerçekten bir dilse… O zaman onu yeniden yazmaya başlamadan önce, onu yanlış anlamanın bedelini de düşünmemiz gerekir. Ama belki de sormamız gereken daha derin bir soru var: Ya yaşam sadece yazılacak bir kod değilse? Ya aynı zamanda bir anlam üretme süreciyse? Eğer hücreler sadece kimyasal makineler değilse… eğer organizmalar çevreleriyle sürekli bir “iletişim” içindeyse… eğer yaşam, sadece işleyen değil aynı zamanda “yorumlayan” bir şeyse… O zaman mesele değişir. Çünkü yazmak ile anlamak aynı şey değildir. Ve belki de yaşamı gerçekten dönüştürmeden önce, onun ne yaptığını değil, ne söylediğini anlamamız gerekir.

İşte tam burada gelecek haftanın konusuna yaklaşıyoruz. Biyosemiyotik. Yani yaşamı bir anlam, işaret ve yorumlama ağı olarak düşünmek. Gelecek hafta şunu soracağız: Canlılar sadece çalışır mı… yoksa anlam üretir mi? Bir hücre sadece tepki verir mi… yoksa bir şey “okur” mu? Ve eğer yaşam gerçekten bir dilse… Onu yazmaya başlamadan önce, onu nasıl okumamız gerektiğini yeniden düşünmemiz gerekmiyor mu?