Kalkınma: Rüya ile Felaket Arasında, Yıkımın İçinden Geleceği Kurmak

-
Aa
+
a
a
a

Kopuk Bağlar’da Fatma Genç, Aslı Odman ve İlkay Nişancı ile Yavaş Ölüm belgeseli odağında Elbistan Ovası’ndaki ekolojik ve toplumsal yıkımı konuşuyor; yasın politikasını, kolektif umudu ve ertelenemeyen eylemi tartışıyor.

""

Fatma Genç: Kopuk Bağlar'dan merhabalar, 2026'nun ilk programında birlikteyiz. Nesnelerin, kavramların tarihini konuştuğumuz Kopuk Bağlar,her hafta Cuma günü saat 14:00’te sizlerle birlikte. Bugün çok değerli konuklarım var: Aslı Odman ve İlkay Nişancı. Hoşgeldiniz.

İlkay Nişancı: Hoşbulduk.

Aslı Odman: Merhaba.

F.G.: Bugün Yavaş Ölüm belgeseli odağında ‘kalkınma’ kavramını konuşacağız. İki haftalık bir program olacak ve bu başlangıç programı. Yavaş Ölüm belgeseli, Tema Vakfı tarafından desteklendi. Belgeselin yönetmeni İlkay Nişancı, yol’daş ve metin yazarı Aslı Odman, yapımcısı Hakan Fıçıcı ve görüntü yönetmeni ise Okan Candemir. Müzikleri de Türkay Nişancı tarafından yapıldı. Sayamadıklarımızla birlikte bu değerli ve birçok şeyi sorgulatan çalışma için tüm ekibe teşekkür ederiz.

Bu programda, sevgili Aslı’nın önerisiyle, kalkınma kavramını rüya ve felaket olarak ele alacağız. Belgeselin de odağında olan iki çelişkili kavram bunlar. Kalkınmanın hem bir vaat, ilerleme, istihdam, refah anlatısına karşı hangi coğrafyalar ve kimlerin hayatı pahasına kurulduğunu, hem de nasıl bir yıkıma dönüştüğünü konuşacağız. Öncelikle belgeselin ortaya çıkış sürecini konuşmak isterim.

İ.N.: Belgeselin ortaya çıkışında temel noktamız, 2021’den itibaren Eko Eko Ekobelgesel serisi idi. Çekim rotalarımızdan birisi de Elbistan’dı. Daha sonra teknik bir nedenle oraya uğrayamamıştık, galiba bir araç arızasıydı. Rota uzadı, günde bir sarkma oldu. Yeteri kadar termik santrali de kaydettiğimiz düşüncesi ve Elbistan’da da bizi çok uzun bir sürecin beklediğini tahmin ettiğimizden orayı pas geçmeye karar vermiştik ama seri bittikten sonra da aklımızda kalmıştı yani bir gün orayı nasıl işleyeceğiz, ne yapacağımız hep aklımızdaydı.



Daha sonra
Eko Eko Eko serisini izleyen Tema Vakfı Başkanı Deniz Hanım bizi aradı, “Biz bir belgesel çalışması yapmak istiyoruz, siz yapar mısınız?” dedi. Eko Eko Eko’nun dilini koruduğumuz sürece “Neden olmasın?” dedik ve böylelikle denk düşmüş oldu. Oradaki mücadelenin aciliyeti ve dava süreçlerine destek olması gibi gayelerle biraz hızlı çalışmamız gerekiyordu. O yüzden Eko Eko Eko’daki danışmanlarımızdan Aslı’ya böyle bir şeyin hem araştırmasında, hem de metin yazımında olur musun önerisiyle gitti ve Aslı’ya “Bunu birlikte görsel bir dille buluştursak,” dedim. Kabaca süreç böyle başlamış oldu. Sonrasında da Aslı, Eko Eko Eko’daki anlatımımızı bildiği ve daha önceki yaptıklarımızla ilgili tanışıklığımız olduğu için bu yolda hem onu takip ettiğimiz, hem de filmin ve üretimin bir parçası olmak anlamında yol’daş oldu.

F.G.: Yol’daş ifadelendirmesini ben de çok sevdim. Aslı belgesele nasıl dahil olduğunu senden de dinleyebilir miyiz?

A.O.: Bu çok hoşuma gitti tabii. Her şey bitip belgeselin ilk versiyonu ortaya çıktığında ne yazalım diye düşündük. Sevgili prodüktörümüz Hakan, başta pilot metin diyordu, uçmayı hatırlatıyordu. Konuşan kafaydım Eko Eko Eko’da, sonra sahada gezen tavuk olduk derken, sanırım hepsini birleştiren bu süreç oldu yani hem yol’daşlaşma, hem de bakma şeklinin birbirine benzemesi, hem de farklı yerlerden değil farklı malzemeden ve geçmişten gelip ortak bir yolda buluşma.

Belgeseli seyredenler görecektir; sonunda 'korku filmi' olduğunu anladığım bir film oldu. Bobini başa sarmak gibi; bir ileri bir geri, belki de tersine gidilen bir yol var. O yüzden adım adım biz de yolda keşfettik diyelim.

Ben metni yazarken hiç bir şey demek istemedim,
döndükten sonra araştırmaya ve yazmaya başladım. Metnin ilk versiyonunda Dante’nin Cehenneminden dokuz tabloluk bir şey hazırlamıştım ve onu İlkay’a verdiğim zaman ortak ve diyalektik bakışın farklı malzemelerle nasıl birbirini dans ettirdiğini deneyimledik. Öyle bir hisle de çıkmış olduk. Benim için yolda olma hali belgeselin içeriğinden bağımsız değil.

F.G.: Yolda olma hali gerçekten de… Yavaş Ölüm belgeseli bana yalnızca bir belgesel gibi gelmiyor. Ben de izleyenlerden birisiyim. Bir tanıklık üzerinden de ilerliyor, sizin tanıklığınızla da ilerliyor. Bu süreçte, yolda olma halinde sizi en çok sarsan deneyim neydi?

A.O.: Sen Marmara Kalkınma’dan, ben ekonomi politik denilen yerden gelip buluştuk etkinliklerde. Bakış açısı olarak ikimiz de, kapitalizmin yarattığı ve ona içkin olan kırıma çok uzak değiliz ve kuramsal olarak da değiliz. Kapitalizmin hem kuruluş, hem de aynı anda yıkım olduğuna, sermaye birikiminin sürekli bir çamur gibi birikerek yayıldığına ve  yıkarak gittiğine aşinayız. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nde 2007’den bu yana ölü canlar belgeliyoruz. İnsanların, işçilerin, çalışan bedenlerin kuruş gibi harcandığı ölümlerin mükerrerliğini, iptidailiğini kayıt altına alıyoruz. Uzunca zamandan beri de onun halk sağlığı ve çevre sağlığı ilişkisi üzerine ekokırımla ilgilendik. 

Kırıma, özellikle ağır sanayideki kırıma çok uzak değilim. Gemi sökümü falan çok şaşalı işlerdir. İnsan boyutunu kat be kat aşan ölçeklerde insanlar çalışıyor, yeraltı kömür madenciliği ve inşaatlar gibi çok büyük, insanın başını döndüren yükseltilerden bahsediyoruz. Sermayenin kontrolüne girmiş birçok alanda birikimin heyulasını kırım üzerinden görmüştüm. O yüzden de Elbistan’da hikâyeleri soracağım düşüncesindeydim. 

Ekip harika ve ben de termik, hele açık kömür madenciliği ve santral bilmiyorum, gidelim dedim. İnsan bedeni, büyük şantiyeler, büyük tersaneler… Belgeseli seyredenler, bölgeyi bilenler bilecektir; ova bir kase gibi, sanki ellerinizle o dağlara tuttuğunuzda o dağlara yükselebilecekmişsiniz gibi… Sizi hem küçük, hem de öylesine büyük, ele gelebilir gibi hissettiriyor. Tam bir ölçek havza gözünüzde canlanıyor. Şehir plancıları havzayı anlatmakta zorlanır. Bir sürü kolları gözükmez ama o yine de bir havzadır, birbiriyle etkileşim içindedir. Film de sürekli onu hissettiriyor. Bir havzanın kuşuyla, böceğiyle ve çocuğuyla ortadan kalkması… O, çok etkileyici. Beni de en çok etkileyen bu sanırım. Bunu da patetik olarak kullanmamaya çok çalıştık.



En sonunda, çekimler bittiğinde, ben biraz kendim dolaşayım dedim. Filmin sonunda Sedef ve Mikuş ile tanıştığım an, filmin sonunu söylemeyeyim, o öfkeli umudu hissettiğim bir andı. O akşam filmin sonundaki gibi lâl olduk ve ekip olarak da pek konuşmadık. O kadar büyük bir kıyım içerisinde, tam da o yüzden, ihtimamın bu kadar yeşerebiliyor olması hepimizi etkiledi. Biliyoruz zaten, o küllerde de çıkıyor, o çiçekler de ama her seferinde insan karşılaştığınında büyük bir sorumluluk, göğsünü iten bir şey hissediyor. Kaygısız bir umut değil ama kapitalizmde hissedebileceğimiz tüm umutlar öyle sanırım, hepsi göğsümüze bastırıp birazcık öyle hissettiriyor. Sanırım son gün Sedef ile Mikuş ile  tanıştığım gün diyebilirim.

F.G.: Evet, gerçekten çok etkileyici bir sonu vardı belgeselin ve izledikten sonra hepimizi sorumluluğa da davet ediyordu. İlkay, senin için en önemli, en sarsıcı an hangisiydi? 

İ.N.: İlk an tabii değişmez oluyor çünkü bir şeyi ilk gördüğünüz an, sadece siz ve o var ya, aradaki her şey çekiliyor. O an, bence en kıymetli an. İlk karşılaşma anında sadece siz, o meselenin kendisi, o bina ya da ova, onlarla ilk karşılaşma anları en zirve noktası gibi geliyor. Sonra düşünerek ilerlediğinizde etki anları geliyor. Bir iki tane sayacağım; bir tanesi ‘su’ idi çünkü orada suları yer altından çekerken borulardan akan sular, 2 binin üzerinde, 40 yıldır o suyun öyle akıyor olması… Filmde hayalet diyoruz ama insanın tahayyül edemeyeceği bir şey. O, etkiliydi benim için. En etkilisi dediğimiz an ise, ben de Sedef ile Mikuş’a geliyorum ama benim bağlantım başka yerden geliyor. Eko Eko Eko’yu yaparken sonda hep Ursula’nın, Omelas’ın hikâyesini bir yerden bağlamayı düşünüyordum. Gördüm ki hiç de kurmacaya ihtiyaç yoktu. Orada Oemalas’ın çocuklarına birebir tanık olmak, benim için de bu yüzden en etkili andı diyebilirim.

F.G.: Biraz belgeselin mekanını da açmak gerek belki; Elbistan Ovası'nı anlatıyor ve şu an iki termik santralin aktif olduğu ve altı yeni santralin de planlandığı bir alan. Aynı zamanda Türkiye'nin en verimli tarım arazilerinden birisiydi ki zamanında birçok tarımsal ürünün denendiği de bir ovaydı ve farklı kalkınma söylemlerinin farklı yıkımları ortaya çıkardığı bir alan da diyebiliriz bir yanıyla. Kalkınmanın o rüya ve felaket olan çelişkili yanı nasıl açığa çıkıyor? 

A.O.: ‘Rüya ve Felaket’ beni çok etkilemiş bir kitabın başlığı esasında. Bir yandan Walter Benjamin’in otuzların faşizmini nasıl temsil edebiliriz diye düşündüğü, diğer taraftan da dönemin ortodoks marksistleri ve liberalleri tarafından bir yol kazası olarak tanımlanan faşizmi, esasında umudun şeklini nasıl tasvir ederiz sorusunun yanıt arayışında çıkan bir kavram, bir görme şekli. Benjamin, “Nasıl görmeliyim?” ve “Göstermeliyim” ki bunun esasında bir yol kazası ile kalkınma, kapitalizm ve sermaye birikiminin vazgeçilmez parçası olduğunu gösterebileyim üzerinden ilerliyor. 

Bu fikri alan ve nadir bir tarih yazımı metodunu uygulayan Susan Buck-Morss, 1930’lardan 1970’lere kadar, ABD ile Sovyetler Birliği’ni karşılaştırıyor ve Rüya Âlemi ve Felaket: Doğu’da ve Batı’da Kitlesel Ütopyanın Tarihe Karışması kitabında uyguluyor. Ben çok geç bitirdim. Geçen sene Ocak ayında doktora için tekrar elime aldım ve okur okumaz, Eko Eko Eko’yla ve İlkay ile tanışmıştık. İlkay’a da yolladım bazı kısımları. Kurgu aşamasında, yazı da bir kurgu, kurgu da bir kurgu, sanırım anlaşmamızın zemininde bütün bu sohbetler de önemliydi. Kapitalizmin nereye gittiğini gören ve göstermeye çalışanlar felaket kısmına bazen çok fazla odaklanıyorlar. Felaket kapitalizmi tasvirleri geliyor. Evet, felaket, bir ekokırım. İş cinayetleri silsilesi, ırkçılık içine içkin bir şekilde programlanmış. Böyle gidebiliriz birçok aşamada ama kapitalizm içerisinde hareket edenlerin bir rızası alınmıyormuş; arzularıyla, duygulanımsal dünyalarıyla hiç ilgilenilmiyormuş diye, sanki yanlış bir bilince doğru giden bir şey var. Yalnızca tüketici olmak, modernizmin ürünlerini, modern kapitalizmin ürünlerini tüketmek değil, kapitalizmin ürettiği her meta bir arzuyla geliyor. Kömürde bunu gördük ki niyetimiz her ikisini de göstermekti. Üretim tarzının içerisinde en ufak bir meta yoktur ki etrafında arzu aurası olmasın. Kömürde bu çok açık. Eskiden de vardı kömür ama endüstriyel kapitalizmi başlatmış olan bir unsur. Yalnızca ateşini, enerjisini vermiyor. 

Arzu da çok önemli bir enerjidir, arzu olarak o ovanın kömür çıkartıldığı zaman, istihdamla, daha önceki hayatından daha iyi olacağına dair bir algı yaratıyor. İlk başta yabancı çalışanlar için büyük lojmanlar yapılıyor, 300-400 taşeron firma etrafta fır dönüyor. İliç’te de gördük bunları. En başta, santralin yapım sürecinde damla damla damlıyor, bunların kalıcı olabileceğine, bunun bir fark oluşturabileceğine, sınıf yarasına deva olabileceğine, başka şehirliler ve yerdekiler gibi yaşanabileceğine dair hasreti kaşıyor. Arkasında duramayacağı bir rüya uyandırıyor. Bu rüyayı da, flashback diyemeyiz, yolda olarak elektrik hatlarıyla, arşivde geri giderek çizmeye çalıştık. Yalnızca yıkımı değil, bobini başa sararak, 1967’den beri Türkiye’nin düşük kalorili kömürcülüğe girişindeki aktörlere uyandırılan vaatlerin hepsinin aslında bir rüya olduğunu gördük. Daha söylenirken rüya olduğunu, hatta iç içe vaatler verilirken rüyaların çıkmadığı zaman, bir sürü usulsüzlüğü, yolsuzluğu gördük, başım döndü gerçekten arşiv taraması yaparken. O kısmı izlediğiniz zaman hissedeceksiniz. Esasında paralel gidiyor ikisi de hem vaatler, hem de arzular uyandırılıyor. Aynı zamanda da bir sürü hayal kırıklığı var, onların da üstü örtülüyor. Bu mesafeden bakınca hepsinin eş zamanlılığını gördük. Bu, bizim için çok önemliydi. Bir bakma tarzı da öneriyoruz. 

Tabii ki konu somut olarak Elbistan, ama enerjiden gidersek, bugün Akkuyu Nükleer Santrali, yeşil enerji, plastiklerin dönüştürülebileceği, yapay zekanın çalışma ilişkilerine dahil olması, teknolojinin işçi sağlığını ve güvenliğini sağlayabileceğine dair bir sürü arzu ve vaat uyandırılıyor. ‘Yeteri kadar eğitilmek’ söylemi dahil hepsi arzular esasında açığa çıkıyor. 

Rüya ve felaket, bu arzular bize verildiği anda uyanık olabileceğimiz, uyanık kalmamızı sağlayabilecek bir bakış açısı öneriyor bize. Bir bakış açısı daha var. Rüya alemi ve felaket bir ikili olduğu gibi emek ve ekoloji de iki ayaklıdır. 

Ocak ayına girdik. Janus deniyor ya, iki kafalı bir aydır, bir geçmişe bir geleceğe bakar. O da aynı öngörünün sonucu, Tanrı’nın iki başından geliyor. İki tane şey öneriyor o yüzden. Bir yandan herhangi bir oluşuma, yıkıma aynı zamanda oluşturduğu arzulardan bakmak, öte yandan her türlü üretim sahasında emeğin, insan bedeninin yıkımından ekosistemin bedenine giden yolu göstermek. 

F.G.: Belgeseli izlemeyenler için de birçok bakış açısı sundunuz. İlkay senin de bu kavramla çok ilişkilendiğini biliyorum. Sen ne dersin rüya ve felaket için?

İ.N.: Aslı bütün teorik yapıyı anlattı aslında. Ben onun biçimdeki halinden nasıl bir etkileşim oluyor burada diy birkaç şey söyleyeyim. Benim film yaparken tutunduğum yegane şey diyalektik anlatı yani bunun içindeki olasılıkları hep denemeye, öğrenmeye çalıştık ve yaptıklarımızın, ürettiklerimizin sonuçlarının nasıl dönüş aldığına göre de anlatım biçimlerimizde yeni yollar aramaya çalışan, hep yolda olan birisiyim. Yaptıklarımızın mutlak olduğunu da düşünmüyorum. Rüya Âlemi ve Felaket’i okuduktan sonra bunu biçimde, özellikle Yavaş Ölüm’de kurmaya çalıştım. Hatta Aslı’ya da yazmıştım, “Rüya alemi ve felaket diyoruz, filmde de imaj alemi ve gerçeklik diye bir ayrım var,” diye. Bu biçimsel ayrımı kurmaya çalıştım ve kurguda da hepimizin içine sindi. Filmde de, sen gördün, bir metin anlatısı ve bir dış ses var, imaj aleminde geziniyor. 

Sinema kendi olanaklarıyla ölçek alarak ilerler; belgeselde de ölçek santral ve insan, anlatısını bunun üzerine kuruyor. Sonra mülakatlara geçiyoruz ve mülakatlar da doğrudan, klasik bir belgesel anlatısıyla seyrediyoruz onları. Buna çok dikkat ettim yani mülakatlar yapılırken Aslı’nın söyledikleriyle senkron görüntüler girmek ve dilini böyle kullanmak. Diğer taraftan metni asenkron bir şekilde kullanabilmek, tarih anlatılarından sıçramalar yapabilmek, şimdiki imajı görürken metinde gerekirse 10 bin yıl öncesinden bahsedebilmek ve bunu da izleyicinin nefes almasına zaman vererek gerçekleştirmek. Bu nedenle daha uzun çekimler yaptık. İzleyenlerin hayal etmesine, hatırlamasına olanak vermek üzerine bir yapı kurduk. Sen gördün filmi, anlattıklarım ne kadar örtüşüyor bilemiyorum. 



F.G.: Kesinlikle çok hissediliyor. Şunu sormak istiyorum; filmin adı Yavaş Ölüm ve yavaş ölüm de belgeselde çok hissediliyor. Söylediğiniz gibi, kalkınmanın ani bir felaket değil de zamana yayılan bir normalleşme hali çok hissediliyor. Yavaş ölümü ve bu kavramı neden seçtiğinizi de sormak isterim. 

A.O.: Sanırım bunu şimdiye kadarki belgesel gösterimi sonrası söyleşilerimizde yeteri kadar açamadık. Bu, biraz daha ellerimizi masaya koyup, daha somut olarak ne yapılabiliri konuşacağımıza imkan veren bir başlık. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi deneyiminde biriken ani ölümler, sadece buzdağının ucu; binlerce insan hikayesi var.

Esasında ani ölümlerle ilgileniyormuşuz gibi gözüküyor ama Türkiye’de bunun 4-5 katı zamana yayılmış iş cinayetleri, meslek hastalıkları var. Her sene 20-30 bin insan meslek hastalığından; o tozlara, kimyasallara, emisyonlara, küllere, çok uzun çalışma saatlerine maruz kalarak hayatını kaybediyor çünkü öyle bir labirent kurulmuş ki… Anlık zamanda SGK’nın labirentlerinde zaten mağdur olan işçilerin ve ailelerin giremeyeceği bir sistem kuruluyor. Böylece meslek hastalıkları hiç yok olarak addediliyor. Meslek hastalıkları zaten çok büyük bir ekokıyım. Onlar da birer işaret fişeği, bedenden bedene giderek uzun vadede işçinin bedeninde ölüm gösterilmiyor. Bir derenin, ovanın, bir dağın, onun içinde sayıya gelmeyen biyoçeşitliliğin, her türlü canın ölümünü gösterebilirsiniz ama bir ekosistemin, bir havzanın ölümünü nasıl gösterebilirsiniz? 

Hukuku tabii ki biliyoruz; kapitalizm içerisinde oluşturulmuş bir hukuk. Ceza hukukunda hep kamuyu korumak, kamu güvenliği vardır. Esasında hinliğin nerede olduğunu ben ancak işçi sağlığı ve iş güvenliğinde bu zinciri kurabildiğimde anladım. Ötenazi de bile ‘Gel beni öldür’ deme hakkınız var ama bu bir kamu güvenliği sorunu, kamu suçu olarak yargılanıyor yani şikayete bağlı bir suç değil. Bir bedenin aniden ortadan kaldırılmasına çoğu işyeri dışında çok ciddi şekilde müdahale ediliyor. Bunun da yolu mülkiyete karşı suçlar üzerinden oluşmuş bir ceza hukuku sistemi. Bu zamana yayılınca çok daha güçlülerin suçları oluyor ama kesinlikle bu suçların adı konmuyor, bu suçlar tasnif edilemiyor, birikiyor ve bu biriken suçlar yeniden güce dönüşüyorlar. 

‘Güçlülerin suçları’ diye İngiltere’de muhalif radikal kriminologların çalıştığı bir disiplin var ve ekokırım suçunu tasvir ettiler. Aynı soykırım suçu gibi Den Haag’taki Lahey’deki uluslararası ceza mahkemesinde devletlerin işlediği suçların yanına, şirketlerin veya devlet şirketlerinin işlediği suçları da önerdiler. Uluslararası Ceza Mahkemesi ilk kurulduğu zaman da denenmişti bu öneri ama kabul edilmemişti. Şimdi topu taca atıyorlar ancak bu tanımlar üzerinde uğraşılıyor. Büyük endüstri suçlarını, en büyüklerini düşünün; Bhopal’ini, Rana Plaza’yı düşünün. Yavaşça ilerleyen, insanları, hayvanları, doğayı ortadan kaldırma süreci henüz tanımlanmamış, kategorileri oturmamış çünkü tanımlattırmıyorlar. Teknolojinin nerede kullanılacağı gibi hukukun taksonomisi de belli yerlerde ve belli zaman ölçeklerinde işliyor. 

Tekrar film diliyle, İlkay’ın yaptığı ritimle ilgili denemeler burada devreye giriyor. O yavaşlık çok önemli. O yavaşlıkla ‘yavaş ölüm’e işaret etmeye çalıştık çünkü yavaş suçlar diye bir şey var. Güçlüler suçları yavaş işler ve biriktikçe daha fazla güç biriktirirler. Bugün etrafınıza baktığınız zaman iklim değişikliği ile mücadelenin bireysel davranışlarla yapılabilecğei arzulattırılır. Ekolojik bilinçli birey olma arzusu, değil mi? Gerçekten, çok samimi olarak bu arzunun peşinden gidenler var. Bireysel davranışlarla iklim değişikliği gibi koskoca yavaş bir suçu, 200 küsür yıllık karbon ekonomisini geri döndürebilir miyiz? Bireysel çabalarla edemeyiz çünkü üretim yapısı devam ediyor. 

Yeşil enerji söylemleri, cam elyaftan rüzgar gülleri ve solar paneller bir yerlerde üretiliyor. Nükleer enerjinin atıkları mesela inanılmaz uzun bir zamana yayılmış suçlar getiriyor. Bütün bunlar, hem bir yandan kaygıyla, ekoanksiyeteyle, öte yandan da bu arzuyla, yapabiliriz, çözebiliriz gibi düşünülüyor. O yüzden hem tekin olarak o mekan, hem de havzayı görmek bizi bu başlığa itti. Yavaş suçların sonucunu görüp geriye doğru gittik yani önce sahaya gidip araştırma yapıp, sonucunu görüp, sonra sahadaki gördüklerimiz üzerine araştırma yaparak hiçbir görüntüyü seyretmeden metni yazdık ki zaten bu öneri de kendini dayattı. 

Benim açımdan bu mücadele alanlarıyla da birleşiyor ve henüz havzada bile bir tane dahi meslek tanısı alınmamış. Ani iş cinayetlerini çıkardık, onlarla ilgili de takip yok. Oradaki halkın ve hanelerin bir çoğu kanserden dolayı ortadan kalkmış. Bunları da görebilmek ve belki bu yola da düşebilmek gerekir. Çevre davaları genellikle yeni bir santral daha açılmasın üzerinden ilerliyor. İnsan ölçeğinde bu yavaş suçları kanıtlayacak, taksonomiyi dönüştürebilecek bir emsal umudu da var. 



Yas, Umut ve Eylem: Yıkımın İçinden Geleceği Kurmak

F.G.:Yavaş Ölüm belgeseli üzerinden ilerlettiğimiz serinin ikinci bölümündeyiz. Önceki bölümde konuyu yavaş ölümde bırakmış; yavaş suçları, nasıl normalleştiğini ve faillerinin nasıl görünmezleştiğini konuşmuştuk. Bu bölümde de biraz daha ne yapılabilir sorusunu konuşalım istiyoruz. 

Hem yasın ve umudun politikasının nasıl bir kolektif güce dönüştüğünü hem de eylemin neden ertelenemediğini açalım isterim. Yavaş ölümü ve yavaş suçları tanımlamak önemli demiştik en son. Rıza, mecburiyet ve seçeneksizliğin birbirine karıştığı daha iyi bir hayat rüyası pazarlanırken, rüya ve felaket tam olarak nerede, nasıl yeniden üretiliyor?

A.O.: Meta bir karbon olabilir; bir ders, bir saç stili veya bir füze olabilir. Metanın üretildiği her yerde hem bir rüya ve arzu, hem de ona doğru giden ve üretilme sürecinin parçası olan bir felaket var. Biz bunu karbon, kömür üzerinden takip ediyor olduk. Bir yandan da çok Elbistanlı bir belgesel bu. 

Geçen haftaki gösterimle birlikte, Elbistan’daki derneklerden dördü belgeseli gösterdi. Bunu görünce belgeselin gerçekten yerine oturduğunu hissettik. Belgesel somut bir yerle ilgili ama soyutlama da var. Bir bakma çerçevesi de öneriyor. Geçmişe dair bir film değil, korku filmini geçmişe doğru sarıyor. Bugün bize vadedilen rüyalara, uyandırılan arzulara karşı tetikte olmayı işaret ediyor ve bir görme şekli şekli öneriyor. Emeği ekolojiye, ekolojiyi emeğe kırdırırken, ikisine de ayrı ayrı arzular vaat edilirken belgesel tam da buradan bunları yan yana görmeyi öneriyor. En kırılganından, enkazdan, ölümden geriye bakmaya dikkat çekiyor. Yaşanmamış, yaşanacak olan felaketi de bunun parçası olarak görmeyi işaret ediyor. Bu yüzden belgeselin bir perspektifi ve bakma şekli önerdiğini söyleyebiliriz. 

Bir seneden beri Elbistan ile yatıp kalkıyoruz ama bunun da ötesinde içinden geçtiğimiz süreçte nasıl mücadele edeceğiz sorusunu da ortaya çıkarıyor. Eko Eko Eko belgeselinde konuştuğumuz gibi, bakma biçimi nasıl hayata geçecek? Çünkü doğru bakmadığınız zaman doğru yerden kavrayamıyorsunuz. Bir mücadele kılavuzu ile ilgili bir derdi de var bu belgeselin. Sen ne dersin İlkay? 

İ.N.: Aslı’nın söylediklerine genel anlamda katılıyorum, benzer noktada yürüyoruz. Ben de sinema ve film üzerinden bir kaç şey söyleyebilirim, konuşurken aklıma geldi: Rüya ve meta pazarının en büyük aracısı, bunu imajlarla yapan ve yaşatan sinema sanatının kendisi. Dolayısıyla bizim bu tür çalışmalar yaparken aynı zamanda yaptığımızın biçimini, formunu bozmamız gerektiğini Brecht’ten, Avangart’lardan biliyoruz. Ben kendi adıma bu tür çalışmalar yaptıkça söylenmiş olanların ne kadar gerçekçi olduğunun deneyimlendiğini görüyorum çünkü bunlar bir anlatı ancak deneyimlediğiniz zaman inanıyorsunuz ve bence mücadelenin her biçimi için bu gerekli. Gerçekten sahada olmak, hangi alandaysak onun içinde de olmak gerekli. Bu formları, bize dayatılanları özellikle de sinema alanında isek ve bir şey üretiyor isek en büyük rüya pazarını bizim oluşturduğumuzu kabul etmemiz gerekiyor.

A.O.: Bunu böyle düşünmemiştim; karbon kömürü esas sinemanın içinde. 

F.G.: Evet, kesinlikle öyle. Oradan şunu sormak istiyorum ki belgeselin en kritik şeylerinden birisi de bu bence; yavaş suçların zamana yayılması ve bir o kadar da görünmezleşmesi. Aslı sen buna işaret etmiştin; eko kırım, meslek hastalıkları gibi yavaş suçları görünür kılmak için en kritik şey nedir?

A.O.: Esasında yavaş suçlar veya yavaş şiddet de diyebiliriz buna. Pratik bir derdi de var. Kısa ve orta vadede yapabileceklerimizle ilgili bir bakma biçimi önerirken, oluşmuş tartışmalarla da bir dirsek teması var. 

Daha önce de bahsetmiştim; yavaş şiddet, yavaş suçlar, güçlülerin suçları, radikal kriminologların uluslararası ceza hukukuna yansıtmak istedikleri önemli bir kavramı, bizlerin de sahip çıktığı mücadele kavramını ortaya çıkarıyor. Nasıl yetişebiliriz? Birinci noktada, yavaş olmayan her yavaş şiddetin ani şiddete bölündüğü anlar var. Tersinden parıltı ve felaket anları söz konusu. Belgeseli seyredenler görecek, o rüyanın içindeyken ve bütün arzuların havaya kaldırıldığı dönemde bile onların emareleri var. Ani suçlar işte orada patlıyor, çatlıyor. Mesela yolsuzluk olarak gözüküyor. Kül yağmurları var, üstü örtülerek giden, buna benzer hala o arzu öndeyken bile bir sürü emare kendini gösteriyor. Biz de hayatımızda bir şeyi oldurmaya çalıştığımız zaman bir sürü emare vardır ve sonra ben bunu nasıl göremedim dersiniz ya, o uyanış oluncaya kadar kendinizi kandırarak ilerlersiniz; bu, ani suçlarda da böyle. 

Belgesel isimlerle bitiyor. Bence bu belgeselde önemli anlardan birisi. İş cinayetleri, ani suçlar var ve o bile görünmez kılınıyor. Ceza hukukunda da bir yeri var, bir birey öldürülüyor ve bu kamu suçu, kamu güvenliği teşkil ediyor. Bunun ikinci kısmı da kesinlikle ele almamıza, tanısını koymamıza izin verilmemesi. Türkiye’de neredeyse her sahada, özellikle tehlikenin yoğun olduğu büyük sahalarda kül, çok ciddi ağır ısının ve makinelerin olduğu termik sanayiinde buna izin verilmiyor. Bütün bunların toksik emisyonlarını attığı, başka bedenlere sirayet ettiği; toprak, hava, su gibi büyük kütleleri içine alarak ilerlediği, halk sağlığı sorunları gibi insanı merkezli düşünsek bile, onlarında içinde var olduğu tüm bu silsile ekosistem suçları olarak açığa çıkıyor. 

Zincirler ve konsantrik daireler şeklinde görmek lazım bunları; bir taş atarsınız ya diğer hepsi etkilenir, öyle düşünmek lazım. Mücadelenin  ve taşın neresine bakarsanız şekil de ona göre değişiyor. Bazen bir işçinin emsal davası, bazen de yalnızca toprakların veriminin düşmesi, insanların ailelerin yok olması ve kanserin oradaki kül ile ilişkilenmesi, hayvan hakları gibi neresinden tutabilebileceğiniz mücadelenin aktörlerinin zamanlamasına bağlı olarak değişiyor. Bir formülü ya da kılavuzu yok ama bakış şekli aynı. 

F.G.: Dediğin gibi, tanımlamak ve insanın da parçası olduğu bütün bir ekosistemin bu sürece maruz kaldığına işaret etmek önemli. 

A.O.: Tek bir mağduriyet değil; maruz kalınca başka bir şekilde tepki vererek uyanabilir, maruz kalıp öfkelenebilir, maruz kalanları da bulabilirsiniz.

F.G.: İlkay, belgeseli konuşurken yas zamanı talebi vurgun öne çıkıyor. Yas zamanı talebini inkar etmeden eyleme geçiş süreci nerede başlıyor?

İ.N.: Filmi bitirdiğinizde nasıl bir dönüşüm geçirecek, nasıl bir etkileşime girecek, işin üretiminde olanlar olarak, o kadar içindeyiz ki anlamakta zorlanıyoruz çünkü birçok kodu zaten otomatik olarak anlıyoruz. Beynimiz o noktada o kadar aktif ki orada çok hızlı gelişiyor. O yüzden arka arkaya gelen gösterimler sonrasında neyi yapıp, neyle iletişim kurduğumuzu ancak o zaman anlamaya başlıyoruz. Yas zamanı da Antalya Film Festivali’nden sonra çıkmıştı. Aslı yoktu festival gösteriminde. O da heyecanla nasıl geçti diye merak ederken, ikinci, üçüncü deneyimde şunu gördüm: Film bitiyor, sahneye çıkıyoruz, insanlar ne diyecek şimdi diye düşünüyoruz. Ortamın kendisi de bir garip oluyor. Zaten yüklü bir anlatı yapıyorsunuz. İnsanların çıkıp onun üzerine beş dakika bile düşünecek zamanları yok. O zaman bunun düşünmenin ötesinde olduğunu insanların yüzlerinde görünce Aslı’ya şöyle yazmıştım, “Galiba ölmeyi başarmış bir filmimiz var.” Onu görünce ve deneyimleyince bunun bir zamana koyulması gerektiğini de görüyorsun. O zaman seyredilen şeyin de bir yas zamanı istediğini düşünmüştüm. Oradan çıktı yas zamanı. 

Bunu teorileştirmek de zorlaşıyor. Yaşayınca, deneyimleyince, üzerine arka arkaya düşündükçe yeni yeni oturtmaya başlıyoruz aslında. Ben film üzerinden bunu çok yaşamadım, çok alışığız. Bitirdik, hemen soru soralım, konuşalım, o da bir hızın ürünü aslında ama belki de yavaşlaması gerekir. Filmin dolaşımı arttıkça, zaman geçtikten sonra daha iyi konuşulmaya ve dönüş almaya başladı gibi geliyor. 

F.G.: İnsanların sindirebilmesi için de zaman gerekiyor. 

İ.N.: Kuşkusuz öyle çünkü biraz haksızlık ettiğimiz noktalar bile vardır içinde. O kadar çok anlatı yapısı var ki biz bizeyken konuştuğumuz ya da yan yana seyrettiğimizde birbirimizi iteklediğimiz, sadece bizim görebildiğimiz şeyler olabiliyor çünkü çok içindesin, o birilerine geçecek ama o bir zaman istiyor. Bu ikinci bir deneyimi de zorunlu kılıyor. 

F.G.: Aslı geçen bölümde yıkımın içerisine açılan küçük yaşam damarlarından bahsetmiştin. Belgeselin sonunda da Sedef ile Mikuş'un hikayesi, umudu romantikleştirmeden, senin vurgularınla öfkeli bir umudun, ihtimamın küllerde yeniden ortaya çıkması durumu, bütün bu felaket anlatıları içinde yaşamı yeniden kurmanın hangi pratiklerini gösteriyor? Senin hissettiğin o somut emek ve eylem biçimleri neydi? Ne hissettiğini biraz daha konuşmak istiyorum. 

A.O.: Seve seve ki yine birkaç gün önce konuşuyorduk. Esasen Eko Eko Eko'da da olacaktı, oradan başlamak lazım. Dört Ayaklı Şehir, benim de çok severek gönüllüsü olduğum bir alan. Türkiye’de sokak hayvanlarına karşı katliam yasasını çok iyi alan ama aynı zamanda ekoloji ve hayvanlar üzerinden bakış açısı sunan bir ekip. Öğrencilerime de takip etmelerini öneriyorum. Oranın kavramsal dünyasında da ihtimam ve şiddet var. Sokak hayvanlarına karşı pendulumdan bahsederler. Ben onu yazarken, katliam yasası yeni geçmişti. Felaket kapitalizminin bedenleri ortadan kaldırması yani ölüm hakkının bir yasa ile verimesi esasında devletin artık hiç bir kurumunun kendi içinde vaat ettiğini taşımadığını gösteriyor. Bilmediğimiz bir şey değildi ama bunun 10 binlerce, 100 binlerce cana olan etkisi ve bunun kanunla oluyor olması dehşet verici. O yüzden ihtimam, belgeselin çıkışında yani profesyonel çekimlerin bittiği zaman ben artık bir yürüyeyim dediğimde, tesadüfen karşılaştığımız, senaryolaştırılmamış bir andı. 

Zaten çekimlerde de hiçbir senaryo yok, bunu da söylemek gerekiyor ki zaten onu da beceremezdik, en azından ben beceremezdim. Orada kalmış son çocuklarla karşılaşma anı. Çoğulhan’da 30 binlerden, 20 binlerden 500 nüfusa düşmüş bir kasabadan bahsediyoruz. Osmanlı’dan beri nüfusu hiç bu kadar az olmamış. Çok önemli bir bölge, kervan bölgesi. Kalanlar, gerçekten gidemeyenler var. Orada kalmanın bir çocuk için fiziksel olarak zedeleyici ve hasta edici olduğunu biliyoruz. Bu bilgiyi görüyoruz ve onunla tezat teşkil eden bir şey. Hem çocuk ve oyun, türün devamı olarak verdiği umut, aynı zamanda Çoğulhan’ın sokaklarında o çocukların hayvanlara gösterdikleri ihtimam,  hem şiddete maruz kalanlarla kurdukları ilişki, hem de kendilerinin de çok uzun, adını koyamadıkları, bedenlerinde taşıdıkları bir şiddete maruz kalmış olması. Nesiller boyunca maruz kaldığını öğreniyoruz sonra. Oradaki yaşamın ihtimamı çok önemli. Bir diyalektik var. Bir şey yeteri kadar büküldüğü zaman tam tersine dönüyor; bir şeyi çok fazla iradeyle, umutla, zafer anlatısıyla, vaatle doldurursanız, hiçbir zaman o tersine bükülmeyi yaşayamıyorsunuz. 

Enkaza geri bakmak; ‘bu film, yas zamanı talep ediyor’ diyoruz ya seyredenlerin suskunluğu ama aynı zamanda herkesin kendi yaslarıyla da ilişkiye geçmesini talep ediyor. Adalet mücadelesiyle yasın birbirinden ayrılamayacağını düşünüyorum. Diyalektiği olmayan zafer anlatısı ve zafer vaadi üzerinden kurulan umutta eylem çok zor geliyor. Benim şimdiye kadar emek ve ekoloji mücadelelerinde bir eylem ve bilgi olarak var olmaya çalıştığım hali yansıttım. Sanırım ondan gelen bir eğilim, inanç diyeyim ki o da var gerçekten. O yüzden yas zamanı talep ediyor deyince, yası duygusal ve bilgisel olarak angaje olmadığınız zaman yani yaşam bilgisine sahip olmadığınız kimsenin, hiçbir canlının yasını tutamazsınız. O yüzden benim için Elbistan belgeselinde önemli olan “Aaa, karbon da böyleymiş” gibi bir monolojik susturmaya tabii tutmamak, oraya baktığınız zaman başka bir meta üzerinden sistem üzerinden gelen o bağlantılılıkları görebilmek. Biz orada başka yaslar da tutuyoruz. Bunu Eko Eko Eko’nun depremle ilgili bölümünde de konuşmuştuk. Yas zamanı monolojik susturma olmasından, hatta yas zamanı hakkından da bahsetmek gerekir. 

F.G.: Biraz daha açabiliriz yasa zaman hakkını…

A.O.: Yas zamanı, içinde olmak, angaje olmakla birlikte, bilen insanla nasıl oynadığın da önemli. Geçen onu da konuştuk. Daha sonra bütün bu deneyimi anlamak istiyoruz. Bir şey fark ettim. Eko Eko Eko, İlkay’ın da içinde yer aldığı ve onların iki sezon çektiği ekokırımın ve daha sonra mücadelenin de olduğu belgesel. Biz orada klasik anlamda konuşan kafalardık. 

Anganjman ve yastan devam edeceğim. Belgesel nedir? Belgeselde konuşan kafa gelir, bilgiyi verir yani adı üstünde belgesel. İlkay bizi kurguladı. Bizim orada fark etmeden yaptığımız duygular oldu, onları başka malzemelerle çakıştırdı, konstelasyon yarattı ve kimse de çok bozulmadı. 

F.G.: Sevgili Türkay Nişancı da müziklerini yaptı. 

A.O.: Bütün hepsinin içinde esasında bir kurgu vardı. Şimdi oradan çıkıp, ikinci belgeselde o konuşan, bilen insan ve tarafsızlık halesinden, konuştuğu her şeyi nesneleştiren bir tarafsızlık halesinden çıkarılmış, bilgiyi kurguya kırdırma vardı. 

Burada da ben yine araştırmacıyım, bir işi oynamıyorum. Gerçekten gittim, gördüm, ondan sonra araştırdım, sonra böyle bir metin olabilir dedim. Orada da gerçekten bilmeye çalışan, bilmeyi duyguyla birleştiren, yasını da orada tutan ama yasını ne zaman tutacağını da bilmeyen, onu şimdiye kadar ki kendi başka yas deneyimleriyle de birleştiren, bir bilen eyleyen, duyan bir insan var. 

F.G.: Çok hissediliyor o da. Ben de izleyen biri olarak, çok fragman da vermek istemiyorum, senin o karşılaşma anın, mesafen gerçekten çok hissediliyor. Bir yanıyla mesafe aslında bir yanıyla da o mesafenin yakınlaştığı anları da görüyorsun o anlamda. 

A.O.: Sevindim öyle dediğine çünkü çok korktum bireysel olarak öne çıkar mı diye. 

İ.N.: Aslı, geçen konuşmuştuk hatırlarsın altın oran meselesini. Altın oranı kurmak değil, nereden ölçek aldığımıza baktığımız zaman o estetiği daha doğru bir yerden kurabiliyoruz. Ölçeğin kendisini hep bulunduğumuz mekan belirledi, bizim oradaki estetik tercihlerimiz değil. Bu alanda yapılacak her şeyin de buraya doğru zorlanması gerekir. Altın orana göre kadrajladığınız zaman sizin istediğiniz oluyor. 

F.G.: Şimdi bu belgeselin önemli bir yanı da var bence; yas tutmak ama aynı zamanda somut bir eylemlilik, bir sorumluluk da yüklüyor. Belgeseli izledikten sonra benim en çok hissettiğim şey o oldu. Bir şey yapmak, bir yerinden destek olmanın bir yolunu bulmak lazım hissiyatını da çok veriyordu. Biraz orayı da açmak isterim. Hem Elbistan Platformu'ndan sevgili Mehmet Dalkanat'ı da anmış olalım. Eyleme geçişin eşiği nerede, sorumluluk nerede açığa çıkıyor? 

İ.N.: Bu film, ilerlemeci diyalektiği nasıl kırabileceğimi de biraz öğretti ki beraber bunu yaşadığımızı da düşünüyorum. Baştan beri hep şunu söylüyorum; bilgiden duyguya, duygudan düşünceye, düşünceden de sava, genel anlamda biçimde yapmaya çalışmak ve anlatıyı buna göre kurgulamak. Bu Eko Eko Eko’da da böyle, ağırlıklı olarak formülü orada yatıyor. Yavaş Ölüm belgeselinde ben kendi açımızdan şurada olgunlaştığımızı düşünüyorum: İmdat frenine asılıyor film, asılıp duruyor ve geri atıyor kendini. 

F.G.: Hatırla vurguları da bunu hatırlatıyor. 

İ.N.: Onların hepsi denklem olarak yer alıyor. Bence filmin içinde eyleme çağıran noktalar da zaten bu duraksadığımız anlar çünkü şunu yapmaya çalıştık; hız, sürekli hız, en tehlikeli şey bizim için ve her yönüyle yaşamın içinde. Film, sanatın içinde de hız var ama nasıl hız sorusu kritik. Hızı, o yüzden bir şeyi temsil olarak kullanabilirsiniz. Biz onu kendi ritmik anlatılarımızda, sanayi anlatılarında çok kullandık ama o hızın hemen arkasından frene asılır gibi, bu boşlukların, nefeslerin ya da Benjamin’in treninden bakarsak durakların önemli olduğunu düşünüyorum. 

A.O.: O diğer mücadeleyle ilgili somut tarihsel eyleme geçişe cevap vermeden önce ben de bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Gerçeklikle ilgili politik bir duruş var ise bunu kendi malzemesinde göstermeli. Şöyle bir sorun olduğunu düşünüyorum; muhalif film, muhalif akademinin artık muhalif yanı kalmadı ama muhalif bilimsel yayın, araştırma, rapor… İşte bunlar tematik olarak çok fazla algılanıyor. 

Mesela işçi kadınları çalışıyorum, sokak hayvanlarını çalışıyorum, karbon ekonomisinden mağdur olmuş çocukları çalışıyorum. Bunun başlı başına politik anlatı olması gibi bir şey yok. ‘Destekleyelim arkadaşlarımızı şöyle bir film yaptılar veya bu kitap desteklenmeli.’ Hayır, o kitap bu malzemeyi, zaten maruz kaldığımız ilerlemeci anlatıyla bunu yapıyorsa mesela o zaman ne yapacağız? Walter Benjamin neden kafayı bozmuş tarih yazımıyla? 30’larda faşizm diye bağırıyor arkasından, sınıra doğru koşarken neden yeni bir anlatı diye yapıyor bunu. Canını kurtarması lazım, canını kurtarmak için anlatıyı arıyor. Faşizm tepesindeyken bunu arıyor çünkü, “Ben beni faşizme götüren ilerlemeci anlatıyla mücadele edemem” diyor. Yeni bir felsefe, yeni bir film, yeni bir roman ve yeni tarih yazımı ve bunların hepsi birer metot, her şey esasında metot. 

Biz bugün artık çöle dönmüş üniversite içinde bilim yapacağımız şeyde de birbirimizi metot üzerinden eleştirebiliriz. Nasıl yapabiliriz? O yüzden burada mesele bir karbon filmi ya da bir ekoloji filmi olması değil; gerçekten hıza karşı bir imdat freni, bununla ilgili bir derdi var. 

Sabah tarih yazımıyla ilgili benzer bir konuda arkadaşımla konuşuyorduk. Başka bir kitap kadınla, kadın haklarıyla ilgili. Öyle bir şekilde fetiş olarak konulmuş ki, hangi kadın, neredeki kadın? Zaten kadın özcüleştirildiği için, kadın, erkek, heteroseksüalite diye acı çekiyoruz. Bunlar çok önemli. Bir de kesinlikle adını analım: İlerleme, sosyal mücadelelerde de çok var tabi. Social Movements dergileri var. Fransızlar çok çalışıyorlar. Bunu çalışınca siz başlı başına muhalif olmuyorsunuz. Mesela her yerde hareketlenen işçiyi veya kadını arıyorsunuz. Hayır, mesele bir Elbistan, bir Gökova değil. 



Ege Bölgesi’nde daha büyük termik mücadeleleri olmuş, bunu araştırırken gördüm. Elbistan Ovası’nda zaten Maraş katliamından hemen sonra geliyor, ovada yerleşenler daha devlet ideolojisiyle uyumlu. Gümbür gümbür ekoloji mücadelesi yok ama bölüm bölüm anlatılacak, hızlı bir şekilde yapılacak bir şey değil de, kıvılcım arıyorsanız İbrahim Abi’nin hikayesi geliyor. İşçi mücadelesinden gelmiş. İşçilikte fabrikada görmüş, sonra gelip başka bir fabrikaya termiğe karşı ekoloji mücadelesinin kıvılcımını çakmıştır diyor Mehmet Abi. Mehmet Abi Elbistan Platformu’ndan, onlara da selam söyleyelim. 

Çizgisel olarak ilerlemiyor. Bunun uluslararası ittifakları var, bazen belediye seçimlerine göre gidiyor, geliyor. Bir sürü birbirleriyle anlaşan, anlaşamayan hemşeri dernekler var. Beklentilerinizin olmaması gerekiyor ama bir noktaya da geldik. Bu belgeselin davaların tekrar devam ettiği süreçte pratik bir ve pragmatik bir işe yaramasını da umuyoruz.

İ.N.: Bir de olanlar olmuş söylemini de çok getiriyor ve buu tarafı da çok can sıkıcı görünüyor. O yüzden ilerlemeci anlatıyı bozmanın önemli şeylerinden birisi de bu. Bir şey üretiyorsanız, bütün süreci takip ediyorsunuz.

F.G.: İşte onun için yolda olma hali önemli ki Eko Eko Eko belgeselinde de görüyorsunuz. Özellikle mücadele ayağında kazanımlar oluyor, kaybedişler oluyor ama hala mücadele eden insanların olduğunu görmek de iyi geliyor ve kesinlikle derdi olması önemli yani derdi olanların derdi olanlarla birlikte olması da önemli bence. 

5 Ocak’tan itibaren belgeselin müziklerinin de tüm müzik platformlarında olacağını da hatırlatalım. Sevgili Türkay Nişancı yaptı belgeselin müziklerini ve belgesel kadar çarpıcı sesler de onlar. Sevgili Türkay'a ve bütün belgesel ekibine de tekrar selamlarımızı yollayalım. 

A.O.: Belgeselin gösterimlerinin olacağını da söyleyelim. Instagram hesabından takip edilebileceğini de, oradan iletişim kurabileceğinizi de belirtelim. Lütfen gelin. Türkiye’nin neresinde olursanız olun, herhangi bir dernekte, vakıfta, hemşeri derneğinde, çevre örgütünde, sendikada, meslek odasında belgeseli göstermek isterseniz de bizimle iletişime geçebilirsiniz. 

F.G.:Yavaş Ölüm Instagram hesabından da sizinle kolaylıkla iletişime geçebileceklerini de söylemiş, hatırlatmış olalım. Çok teşekkür ederim. Gerçekten çok güzel iki program oldu. İki programda teknik masada bizlere destek olan Andrei Gritcu, Feryal Kabil ve Didem Gençtürk’e teşekkür ederiz. Haftaya görüşmek üzere, hoşçakalın.