"Beton bloklar ya da beton tablolar üzerinde bir şehir ayağa kalkmaz"

-
Aa
+
a
a
a

Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Maraş depremlerinin üçüncü yılında deprem bölgesinin bugününü ve devam eden sorunlarını akademisyen Tuğçe Tezer ve Antakyalı öğretmen Eda Dinçman Sağıroğlu ile birlikte ele alıyorlar.

""
Açık Gazete: Deprem bölgesinin bugünü ve devam eden sorunları
 

Açık Gazete: Deprem bölgesinin bugünü ve devam eden sorunları

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Evet, Apaçık Radyo'nun Açık Gazetesi'ne dönmüş bulunuyoruz. Saat sekiz buçuğu, iki hatta üç dakika geçerken tekrar Açık Gazeteciler olarak buradayız ve konuklarımız var bu yıl dönümünde. Özdeş sen tanıtımını yapar mısın?

Özdeş Özbay: Evet, Maraş depremlerinin üçüncü yıl dönümü. Deprem bölgesinin bugününü ve devam eden sorunlarını konuşacağız. İki konuğumuz var; Tuğçe Tezer, şehir plancısı ve akademisyen; Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi. Tezer, 2001 yılında Antakya için Yürünebilir Kent Tarihi Rehberi’ni hazırlamıştı. Şubat 2023’ten bu yana da Antakya’nın deprem sonrası iyileşme süreci üzerine çalışmalarını sürdürüyor. Eda Dinçmen Sağıroğlu ise Hatay Antakya’da yaşamaya devam eden bir öğretmen. Deprem sonrası sorunlara çözüm üretmek ve yeniden iyi olma hâlini var etmek için kurulan Hatay Kadın Dayanışması İnisiyatifi’nin de kurucuları arasında yer alıyor. Merhabalar, hoşgeldiniz.

Ö.M.: Hoşgeldiniz, merhabalar.

Tuğçe Tezer: Merhaba.

Eda Dinçmen Sağıroğlu: Merhaba.

Ö.M.: Yani çok kritik dönemlerden geçiyoruz elbette. Bir de sizin durumunuz bu depremin yıl dönümünde daha da özel. Eda Hanım, sizinle bir soruyla başlamak istiyorum, “Yeniden iyi olma hâlini var etmek” diyorsunuz. Bu ne demek, bunu biraz açar mısınız lütfen?

E.D.S.: Tam da bugünkü gibi işte… Bugün biz de depremin üçüncü yıl dönümünü yaşıyoruz. 6 Şubat’ta, bu şehri kaybettiğimize dair bir his uyandı içimizde. Şehirde var olan evler, yaşam alanları, bizler… O gün çok büyük bir travma yaşadık. O günden sonra bir şeylerin üstüne bir şey katmak gerekiyordu çünkü kentte iyi olma hâli yok olmuştu. Aynı anda hızlı bir yıkım başladı, çok büyük bir belirsizlik vardı. Yeniden bir yapılanma olacaktı. Bütün bunların içinde insanlar, yaşadıkları travmaları ve kayıpları henüz atlatamamışken ki kayıplar çok önemli, bir de şehri kaybetmişken, “Nasıl daha iyi olabiliriz?” sorusu ortaya çıktı. İyi olma hâli, iyi olabilmek, kentte iyilik hâli, çocukta iyi olma hâli, kadında iyi olma hâli… Bunları konuşmaya başladık. Hatta şöyle gelişti; kadınlarla ilgili bir atölyeye katıldık. Aynı atölyede çocuklarımızı seramik çalışmasına götürdük, bizi misafir edenler çocuklar için de ayrı bir etkinlik düşünmüşlerdi.

Orada kadınlar bir araya gelince, kendimize çok iyi geldiğini hissettik. Çıktıktan sonra “Bir WhatsApp grubu kuralım, yeniden bir araya gelelim, ortaklaşalım; önce dertlerimizi paylaşalım, sonra sorunlara birlikte çözüm üretelim,” dedik ve Hatay Kadın Dayanışması, iyi olma hâliyle birlikte böyle doğdu. İyi olma hâli tam da buydu: Bir araya gelmek ve yeniden var etmek.

Ö.M.: Evet, empati ve dayanışma diyebiliriz herhalde. Birbiriyle bütünleşme hâli çok önemli. Peki, özellikle üçüncü yıl dönümünde sosyal hayatı biraz konuşalım, mevcut ihtiyaçları da soralım.

Ö.Ö.: Belki de konut meselesinin ötesinde, hâlâ konteynerlerde yaşayanlar var. Evlerine dönebilenler var ama onların da ayrı sorunları olduğundan söz ediliyor. İsterseniz buradan başlayabilir miyiz?

E.D.S.: Tabii ki şöyle; süreç üç yıl oldu yani bir yıl, bir yıl, bir yıl üstüne eklenerek devam etti. Sosyal hayat sanki biraz daha iyi olmaya çalışıyor gibi ama diyemem çünkü hâlâ yol yok mesela, hâlâ elektrikler kesiliyor, hâlâ bazı yerlerde su yok. İnsanlar yeni evlerine taşınmaya çalışırken başka sorunlarla karşılaşıyorlar.

“Bu memleketin derdi ne zaman bitecek?” diye düşünüyorum hep. Ne zaman bitecek? İnsanlar evlerine geçince herhalde biraz aşarız diyoruz ya da yollar yapılınca ama üç yılda yol yapamadık. “Yol yok” dediğim cümlenin bende hep ayrı bir ağırlığı var: Yol yok, ya yol yok!

Sosyal hayatın olabilmesi için kentin biraz daha yaşanabilir bir alana sahip olması lazım. Burada büyük yatırımlar yapıldığı söyleniyor, hatta “şehir ayağa kalkıyor” deniyor ama ben üç gündür aynı cümleyi söylüyorum: Beton bloklar ya da beton tablolar üzerinde bir şehir ayağa kalkmaz; o şehrin insanı önce iyi olmalı. Bizim şehrimizin insanı iyi olsun diye burada kimse bir şey yapmıyor, ben bunu fark ediyorum.

Sosyal alanlar yaratmak için konteyner alanlarına ilk başta psikologlar yerleştirildi, oyun alanları oluşturuldu. Sonra oradaki parklar… Mesela Büyükdalyan’daki konteyner alanının içinde bir park vardı. Parkın içine çocuk parkı kurmuşlar; kaydırağın merdiveni var ama kaydırağı yok. Sosyal hayatımız da tam böyle: Bir şeyler var, ama çok şey eksik.

Ö.M.: Çok acayip bir sembolizm bu söylediğiniz.

E.D.S.: Hiç aklımdan çıkmıyor; o konteyner kentin içinden de yol geçti ve oradaki insanların bir kısmını taşımak zorunda kaldılar çünkü çok plansız ve sistemsiz bir şekilde evleri farklı yerlere yapmaya çalışıyorlar; tarım arazilerine, zeytinliklere… O süreçte Büyükdalyan konteyner kenti de bir zeytinlik ve tarım alanına yakındı. İçinden yol geçtiği için konteynerlerin yarısı boşaltıldı. Park hâlâ olduğu gibi duruyor; yine yarım. Konteyner yarım, konteyner kent yarım.

Sosyal hayatta da böyle kör topal ilerliyoruz; bir şeyler çözülecek ama ne zaman çözülecek bilmiyoruz. Bununla ilgili aslında çok şeye ihtiyaç var. Spor alanları yok, hâlâ çocukları bu şehirde sinemaya götüremiyoruz. Geçen gün bir haber kanalı bizim bir çalışmamızla ilgili röportaj yaptı. Velilerden biri dedi ki, “Çocuğumu sinemaya götürmek istiyorum ama sinema salonumuz yok.” Tiyatro salonumuz yok. Konserler okulların salonlarında yapılıyor; özel okulların salonları biraz daha nitelikli olduğu için oralar tercih ediliyor çünkü kültür merkezi gibi bir salon da yok. Çok temel şeylerden mahrumuz.

Toplu taşıma yok. İnsan bir yerden bir yere rahat gidemiyorken sosyal hayatın ne anlamı olabilir? Çocuklar otostop çekiyor. Bunlar hâlâ var ve hep vardı bu sorunlar. Katlanarak azalması gerekirken, azalmak bir yana, artıyor gibi. Bir aradayız, bir şeyler çözülüyor gibi ama çözülmüyor da. Yol yapılmıyor. Toplu taşımayı geliştirmeye çalıştılar ama geçenlerde çamurlu bir yolda otobüs saplandı. Otobüsteki yolcular indi, hep birlikte otobüsü itmeye çalıştılar, çamura saplanmıştı. Sosyal hayatımız bu durumda.

Ama bir araya geldiğimiz zaman - bu Antakyalı olmanın verdiği bir his - Antakyalıların da Antakya’yı sevenlerin de en çok sevdiği şeydir bu; bir araya gelince birbirimizin yaralarına yara bandı olabiliyoruz. Birbirimizi kucaklayabiliyoruz, sarabiliyoruz. Bu bizim en güzel sosyal anımız. Biz birlikte yemek yemeyi, sofralar kurmayı, bir araya gelmeyi bilen insanlarız. Depremden sonraki ilk iki hafta zaten aynı sofralarda var olabildik, birbirimize tekrar sarılabildik, yaralarımızı öyle kapattık. Yanımızdakinin kardeşini, çocuğunu kaybetmesini, acısını, yarasını o sofralarda birbirimize sarılarak sardık. Şimdi de bu şekilde, birbirimizle dayanışarak, iç içe yaşayarak; birimizin yapamadığını diğerinin yapmaya çalıştığı, eksikleri birbirimize göstererek ilerliyoruz burada.

Fotoğraf: Ozan Köse / AFP

Ö.M.: BBC’de yapılmış bir mülakat vardı; konteyner kentlerde kalanlar anlatıyordu. Üç çocuk annesi Hacer Bahçeci ile konuşmuşlar. Hatay’da yaklaşık bir buçuk yıldır konteyner kentte yaşadıklarını söylüyor ve, “Üç yıldır evim diyebileceğim bir yer yok,” diyor. Bu da çok tuhaf bir duygu ani ev diyebileceği bir yere sahip olmamak son derece trajik bir his değil mi? Siz ne dersiniz?

E.D.S.: Burada Tuğçe’ye bir şey söylemek istiyorum. Tuğçe’nin çok yakın zamanda, dün yayımlanan bir yazısı vardı. Orada bir cümle geçiyor, hani o “evim yok, memleketim de yok” hissi… O cümleyi Tuğçe’nin kendisinin söylemesini istiyorum.

T.T.: Merhaba tekrar. Ben şimdi çok düşünüyorum tabii. Uzun süredir, özellikle depremden sonra Antakya’ya sanki bir an bile başka tarafa bakmamamız gerekiyormuş gibi bir hisle bakmaya çalışıyorum. Sebeplerini konuşuruz. Eda’nın bahsettiği o cümleyi ben ilk kez Apaçık Radyo programcılarından, benim de çok sevdiğim hocam sevgili Murat Güvenç’ten duymuştum ve sonrasında bir kitapta da okudum: “Oraya varıldığında, orada orası yok.” Üç yılın sonunda, 6 Şubat 2026 itibarıyla Antakya’nın içinde bulunduğu durum maalesef bana bu cümleyi hatırlatıyor.

Şöyle bir hikâyesi var bunun: Gertrude Stein adlı Amerikalı bir yazar Oakland’da büyüyor. Yıllar sonra geri döndüğünde evini ve mahallesini bulamıyor, her şeyin tamamen değiştiğini fark ediyor ve kitabında bu cümleyi kuruyor. Bununla kastettiği şu; koordinatlar aynı yer olsa da, oraya gittiğinde bulduğu yer çocukluğundan hatırladığı yer değil.

Burada da, Eda’nın daha önce bahsettiği gibi, Antakyalılar her gün bu hisle uyanıyor aslında. Her sokağa adım attıklarında maalesef bu duyguyla karşı karşıya kalıyorlar. Ben yazıda buna “yerinde gurbet” diye bir tanım yaptım. İnsanlar buraya geliyor ama mesela memleketine dönmüş oluyor çünkü çok ciddi bir göç de yaşandı biliyorsunuz.

Ö.Ö.: Deprem bölgesinden yaklaşık 5 milyon kişinin başka şehirlere gitmek zorunda kaldığından söz ediliyor. Bu gerçekten çok ciddi bir sayı.

Ö.M.: Evet, dünyada bu nüfusa sahip pek çok ülke var, hatta 5 milyon ya da daha az nüfusu olan birçok ülke bulunuyor yani neredeyse bir ülkenin göç etmesi gibi bir durum.

T.T.: Tabii, Hatay nüfusunun yarısına yakını diyebiliriz, özellikle Antakya nüfusunun yarısı. Yere bağlı, coğrafi olarak da yere bağlı bir nüfustan bahsediyoruz. Aslında bu nüfusun buradan göç etmeyi göze alabilmesi ya da bunu aklına getirmesi için buranın yaşanabilir bir yer olmaktan çıkmış olması gerekir.

Burada en az 200 bin kişi - bu da kent nüfusunun yaklaşık yarısı - depremden hemen sonra sağlık, eğitim ve barınma ihtiyaçları karşılanamadığı için maalesef çok hızlı biçimde başka şehirlere gitmek zorunda kaldı ve çok büyük bir kısmı geri dönemedi. Geri dönememelerinin nedeni de hâlâ, 2023 Mart ayında konuştuğumuz geçici yaşam alanlarının, geçici dönem yaşam ve barınma koşullarının sağlanamamış olması çünkü ne yazık ki bunları sağlamak gibi bir kaygı hiç olmadı. Az önce bir örnek verdiniz ya Ömer Bey, konteynerde yaşayan bir hanımefendiyle ilgili…

Ö.M.: Evet, BBC'nin bir röportajıydı.

T.T.: Onunla ilgili bir şey söylemek istiyorum. İstanbul’daki seminerlerde de şöyle anlatmaya çalışıyorum; bizim İstanbul’da yaşamaya çalıştığımız sokaktan, evden alınıp 21 metrekarelik bir konteynere geçmemiz gibi düşünmeyin çünkü depremden önce Antakya’daki yaşam, bütün mahallenin birlikte sürdürdüğü bir yaşam. Mahalle, sokak, avlulu konutlar; sokaktan duyduğumuz sesler… Yani aslında cennetvari bir yaşamdan alınıp, en iyi ihtimalle 21 metrekarelik bir tenekenin içine girmekten söz ediyoruz.

Bununla ilgili şunu da söylemek istiyorum; daha dün Hatay Tabip Odası’nda bir toplantıda dinledim. Başkanları Sevda Yılmaz şöyle anlattı; Dört kardeşlermiş; ben bilmiyordum. Bir aile apartmanında oturuyorlar, kendi ailelerinin yaptığı bir binada, Antakyalı bir aile. Depremden sonra, Mart 2023’ten itibaren her yerde hak sahipliği meseleleri başlıyor biliyorsunuz ve genelde zeytinliklerde, köylerde, zeytin ağaçları kesilerek TOKİ konutları inşa ediliyor. Sevda Hanım’a Gülderen’deki TOKİ konutlarından birinde ev çıkmış. İki kardeşine başka bir TOKİ’de, diğer kardeşine ise bambaşka bir TOKİ’de ev çıkmış. Depremden önce aynı apartmanda yaşayan kardeşlerin hayatı, depremden sonra aralarında yirmişer kilometre olan ayrı yaşamlar hâline getirilmeye çalışılıyor.

E.D.S.: İşte aynı durum benim ailemle de oldu. Benim ailem de aile apartmanında oturuyordu, aynı mahallede,  üç katlı bir aile apartmanıydı. Dedem depremden sonra vefat etti. Orta katta annemle babam, üst katta amcam oturuyordu. Amcama verilen etap 7. etap TOKİ, orada inşaat çalışması var. Babama verilen 4. etap ise başka bir yerde. Biri Koçören’de, biri Güneysöğüt’te. Babamın verildiği yerde sadece “inşaat çalışması” diye bir tabela var yani bir görevli duruyor, oradan sonrasına giremiyorsun, geçmek yasak. Anahtar teslimiyle ilgili zaten hiçbir şey yok ama kurada adın çıkmış. Artık gönül rahatlığıyla “evim var” diyeceksin ama evin nerede? Kaç metrekare? Bunları sormaya hakkın yok. Çünkü neden? Bir afet geçirdin, yüzyılın afeti deniyor ama sana sabırlı olmak düşüyor, sana devletin verdiğiyle yetinmek düşüyor ve sen buna minnet edeceksin. Bu da benim için ayrı bir şey yani tam iyi olacağım derken, “Neden ben buna maruz kalıyorum?” diye soruyorsun. Halbuki biz bunu isteyerek kaybetmedik ki...

Babam yıllardır çalışan, esnaf bir insan; sabah sekizden akşam sekize kadar çarşının içinde, çoluğuna çocuğuna bir şey sahibi olabilmek için çalışmış. En basitinden, 220 metrekarelik bir evi vardı. Şimdi 90 metrekare bile değil; 80 küsur metrekare. Bu da sadece e-Devlet’te görünen kadarıyla gördüğümüz bilgi.

T.T.: Henüz bir ev de yok ortada. Yok, ev yok.

Ö.M.: Evet, ev de yok ortada değil mi?

E.D.S.: Evet ama işte şöyle bir durum var; ulusala yansıyan tablo bambaşka yani “Herkes ev sahibi oldu” gibi bir algı var. İnsanlar İstanbul’a gidince mesela, “Aa ne güzel evler yapılmış, hepinize ev yapmışlar,” diyorlar. Ben de öyle kalıyorum.

Ö.Ö.: Bu konuda bir süredir deprem bölgesinde olan Özgür Özel de konutlar için ayrıca para istendiğinden bahsediyor yani meselenin bir de galiba bu yönü var. Zaten tamamen çökmüş bir ekonomik yaşam söz konusu, devletin karşılamadığı pek çok şey varken, sizin de bahsettiğiniz gibi, 220 metrekarelik bir evin yerine 80 metrekare veriliyor ve bir de üstüne para isteniyor. 

E.D.S.: En başta evler yıkıldı, sonra bir şeyler açılmaya başladı, ilk bir buçuk–iki ay enkazlar vardı. İnsanları çıkardılar, gömmemiz gerekenleri, bulabildiklerimizi gömdük, o acıları yaşadık  - birkaç gün diyorum ama aslında 2 - 3 hafta. Ardından hemen sistemler açıldı; ne kadar mal mülk kaybımız var, binamız mı yıkıldı, tapularda adımıza ne görünüyor, bunları işaretlemeye başladık. Sonra da “Bunun karşılığında devletten ne istiyoruz? Kredi mi? Yerinde dönüşüm mü? Hak sahipliği mi?” gibi seçenekler sunuldu.

Benim ailemin iş yeri kendi işletmesiydi; yıkıldı. Evimiz yıkıldı. Başka bir evimiz daha vardı, o da yıkıldı. Yerinde dönüşüm, hak sahipliği ve hibe–kredi desteğini seçtiler. Üç seçenek vardı; her biri için farklı tercihler yaptılar.

Biz geçen ay - en son 27 Aralık’tan önceki kuraya kadar - şunu fark etmemişiz; babama hiç kurada ev çıkmıyor, anlayamıyoruz nedenini ama etrafımızdakilere çıkıyor. Bir gün dedik ki AFAD’a gidip soralım. Bize dediler ki, “Hak sahipliğinizden ayrı kredi ve hibe başvurunuz var.” Onu kaldırdık, talebi geri çektik, yeni bir dilekçe verdik. Zaman geçti, yine bir şey yok, kuraya dahil edilmiyoruz. Bir daha gittik. Meğer iş yerimiz için kredi ve hibe desteğine başvurmuşuz; ev için değil. İş yeri ayrı bir şey. Ev Harbiye’de mesela, Antakya’ya yaklaşık 10 kilometre uzak. O başvuru yüzünden ev sahibi olma hakkımız yokmuş yani sadece devletin bize sağladığı hibe ve kredi desteğinden yararlanıyor görünüyormuşuz. Babam dedi ki, “Ama benim evim de yıkıldı. Konteynerde yaşadım.” O zaman dediler ki, “Tamam, son kuraya katılabilirsiniz. Yeniden dilekçe yazın.” Babam beni aradı, ben onun e-Devlet’ine girdim ve iş yeriyle ilgili kredi ve hibeyi tekrar geri çektim, o tiki kaldırdım. Kendi rızamızla vazgeçtik ve sonra yeniden dilekçe oluşturduk. Ondan sonra babam ev sahibi oldu, kurada adı çıktı. O gün YouTube’da adeta şov yaptılar; kura çekimini canlı verdiler. Herkes YouTube’u açmış, birbirine mesaj atıyor: “Aa sana ev çıkmış, adını gördüm.” Ama kimse kimseye nerede ev çıktığını bilmiyor. Böyle bir durum olabilir mi?

Ö.M.: Gerçekten çok 'Kafkaesk' bir durum. 

E.D.S.: Zor bir şey değil aslında. Bir şeyi yönetmek bu kadar zor olmamalı. Bir bölge var, diyelim bir belde ya da bir mahalle ve bu mahalledeki insanların gidebileceği üç nokta olsun mesela - en azından birbirine yakın yerler… Defne ilçesinde, Defne’ye ait başka bir yerde TOKİ yaptı diyelim; örnek veriyorum: Hancağız, Orhanlı, Toygarlı... Sen de de ki, “Harbiye, Yeşilpınar, Samankaya mevkiindeki hak sahiplerimizi bu bölgede eşleştiriyoruz.” İnsanlar buna bile razı olur, "Devletim beni ciddiye almış, beni yine kendi bölgeme yerleştiriyor” der. Ama yok. Hiçbir şey söylenmiyor. Hiçbir bilgi yok.

İş yerleriyle ilgili mesela… Babam o hibe bilgisinden vazgeçti. Ev netleşti. Ocak ayında dedim ki, “Gidin bir sorun, böyle olmaz. Devlet iş yapacak mı? İş yerini verecek mi, vermeyecek mi? Ne yapacaksınız?” Çünkü şu anda kendilerine derme çatma, hangar gibi bir yer yaptılar, orada bir şekilde iş yürütmeye çalışıyorlar ama bu da böyle olmaz ki. Sağlıklı çalışamıyorlar, soğuk, su geçiriyor. Su geçmesin diye sürekli tadilat yapmaya çalışıyorlar. Ev tekstili ürünleri satıyorlar. Sonra AFAD’a gittiler. Önce Antakya Belediyesi’ne gittiler çünkü Antakya’ya bağlı. Antakya Belediyesi’nin aynı yerde kendine ait bir çarşısı var, "Ortaklaşıp beraber mi yapacaklar” diye sordular. “Bizim şu an böyle bir çalışmamız yok, AFAD bu konuda Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’yla birlikte hareket edecek,” dediler. Bu sefer AFAD’a gittiler, “Bir proje oluşturuyoruz ama biraz daha beklemeniz gerekiyor,” dediler. Tekrar geri geldiler. Şu an ortada hiçbir net durum yok. Belirsizlik… Ben bu belirsizliği kabul edeceğim. 

Ö.M.: Evet, belirsizlik… Maalesef çok az vaktimiz kaldı ama bir şeyi daha sormak istiyorum; İskenderun Devlet Hastanesi’nde de çok önemli bir durum var. Gökçer Tayıncıoğlu T24’te yazıyordu: "6 Şubat depreminin üzerinden 35 ay geçmesine rağmen, en az 80 kişinin hayatını kaybettiği belirtilen İskenderun Devlet Hastanesi’yle ilgili iddianame hâlâ hazırlanmadı. Bu çok büyük bir adalet sorunu. Zaten ülkenin pek çok yerinde sönümlenen adalet arayışı burada çok daha had safhada. Binanın 2012 yılında yapılan deprem dayanıklılık testinde olumsuz rapor aldığı, buna rağmen 6 Şubat 2023 öncesinde hiçbir önlem alınmadığı anlaşılıyor. Depremde bina yıkıldı; bizim de kurucularımızdan birinin eşi, annesiyle birlikte enkaz altında hayatını kaybetti. Seksenin üzerinde insana mezar olmuş bir yapıdan söz ediyoruz. Sorunları tespit etmek bu kadar zor değil ama nasıl oluyor da kimse harekete geçmiyor, sorumlular yargılanmıyor?" Tuğçe Hanım, siz bu konuda birkaç şey söyler misiniz lütfen?

T.T.: Tabii ki, seve seve. Çok kritik bir konu gerçekten. İskenderun Devlet Hastanesi çok önemli bir örnek ama maalesef yalnız değil ki daha önce Adalet Peşinde Aileler Platformu’yla birlikte buraya Döne Kaya ve Seher Eriş'le birlikte konuk olmuştuk - 27. maddeyle ilgili bir çalışmaydı.

Adalet Peşinde Aileler Platformu, Türkiye’de Kahramanmaraş depremlerinden etkilenen bölgede, hatırladığım kadarıyla 73 ayrı apartmanın davasını takip ediyor. Bu 73 davanın neredeyse her biri kendi içinde başka dinamiklerle ilerliyor. Örneğin, Rana Apartmanı’nda hâlâ soruşturma ilerlemiş değil ama tamamlanan davalar da oldu. Süreçler o kadar standarttan uzak, ideal yargılama kriterlerinden o kadar kopuk ilerliyor ki…

Size bir örnek anlatacağım; çok sevdiğimiz bir arkadaşımızın - ismini söylemeyeyim, ailesi zor durumda kalabilir - annesi ve babası Hatay’da yıkılan, enkaz hâlindeyken yangın çıkan bir binada hayatlarını kaybettiler. Maalesef cenazelerin büyük kısmı bulunamadı yani şu bile bilinmiyor: Önce mi vefat ettiler, yoksa yanarak mı can verdiler. Arkadaşımızın depremden sonraki ilk bir yılı, annesi ve babasının öldüğünü yani ölümün gerçekleştiğini kanıtlamaya çalışmakla geçti. Resmî rakamlar ilk yıl en az 53 bin kişi olarak açıklandı ama bir de kayıp nüfus vardı. Özellikle Rönesans Residence ve diğer büyük yapılarda ailelerin açıkladığı çok sayıda kayıp vardı. Buna rağmen, ilk yıl boyunca kayıplarla ilgili kamu idaresinden neredeyse hiçbir açıklama duyamadık. Bir yılın sonunda tüm kayıplar “normal ölüm” olarak kaydedildi; depreme bağlı ölüm olarak bile geçmedi.

Arkadaşımız sonunda ölüm belgesiyle ilgili yol alabildi. Bu sırada ben de elimden geldiğince duruşmalarına katılmaya çalıştım. O İstanbul’dan geliyor, ben İstanbul’dan geliyorum, duruşmalar deprem bölgesinde oluyor. Zaman geçtikçe duruşmalar bambaşka şeylerle doluyor, insan onurunu zedeleyen pek çok şey duyuyor aileler. Mağdur edilenler, müştekiler karşı taraftan akla gelmeyecek, gerçekten akıl dışı sözlerle karşılaşıyor. İlgilenenler Adalet Peşinde Aileler’in paylaşımlarına bakabilir.

Az önce Eda’nın anlattığı mesele, bu arkadaşımızın başına başka bir biçimde geliyor. Bir gün canlı yayında annesinin adını görüyor, “Annenize TOKİ konutu çıkmış.” Depremde kaybettiği, mezarı bile yapılamamış çünkü cenazesi bulunamamış, annesi ve babası için ölüm kanıtlamaya çalıştığı, iki-üç ayda bir duruşmalara gidip müteahhitle yüz yüze geldiği, sinir uçlarının sürekli kaşındığı bir süreç sürerken, bir yandan da TOKİ konutu çıkıyor, hak sahipliği görünüyor. Bu da aslında ölümün bile sistemde kanıtlanamadığını gösteriyor. Bundan üç hafta önce de bir hanımefendinin yanlışlıkla kimsesizler mezarlığına defnedildiği ortaya çıktı. Ben dün ablasıyla tanıştım Antakya merkezde. Yani insanın aklına bile gelmemesi gereken şeyler, deprem bölgesinde her gün yeniden yaşanıyor.

Ö.M.: Evet, gerçekten sonu gelmeyecek Kafkaesk bir romanın içinde yaşar gibiyiz. Maalesef süreyi bitirdik ama bunları konuşmak fırsatını çeşitli programlarımızda da tekrar bulmayı umut ediyoruz. Çok teşekkür ederiz.

Ö.Ö.: Evet, çok teşekkür ederiz katıldığınız için.

E.D.S.: Kamu görevlerinin yargılanmasının önü açılmak zorunda. Kamu görevleri yargılanmalı çünkü burada en büyük hatayı denetimi yapmayan kamu görevleri yaptı. Bu şehir o yüzden yerle bir oldu.

Ö.Ö.: Tam da bu konuda İklim Adaleti Koalisyonu'nun da bir açıklaması vardı. Depremden 3 yıl geçmesine rağmen tek bir üst düzey sorumlulun dahi yargılanmadığına dikkat çekip cezasızlık zinciri olduğundan bahsedilmiş. Bu konuda da mücadele etmeye herhalde devam edeceğiz.

Ö.M.: Sizi çeşitli programlarımızda tekrar konuk etmek isteriz. Çok teşekkürler, sağolun.

T.T.: Çok teşekkür ederiz, görüşmek üzere.

E.D.S.: Teşekkürler, görüşmek üzere.

Ö.M.: Tuğçe Tezer ve Eda Dinçmen Sağıroğlu ile birlikteydik, çok teşekkürler, sağolun.