Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Borusan Contemporary’de halen devam eden fotoğraf sanatçısı Edward Burtynsky'nin 'Dönüşen Yeryüzü' sergisi üzerinden Antroposen’e sunduğu nesnel bakışa odaklanıyor.
Borusan Contemporary’de açılan Edward Burtynsky: Dönüşen Yeryüzü sergisi, sadece bir fotoğraf seçkisi değil; Türkiye coğrafyasında ve dünyanın pek çok noktasında derinleşen ekolojik kırılganlıkların katman katman açıldığı bir hafıza alanı. Burtynsky’nin Türkiye’deki ilk büyük kişisel sergisi olması, bu tanıklığı daha da anlamlı kılıyor: Bir ülkenin toprağına bakmakla yetinmeyip, toprağın başına geleni görmek zorunda kaldığımız bir eşik bu.

Sergi, Kayseri’nin teraslanmış yamaçlarından Tuz Gölü’nün tuz kristallerine; Burdur’daki Yarışlı Gölü’nden Nallıhan’ın çatlamış topraklarına uzanan bir güzergâhta, insan müdahalesiyle değişen yeryüzünü neredeyse jeolojik bir kesinlikle önümüze koyuyor. Burada yalnızca estetik yok: “yavaş şiddetin” katmanlarını okuyoruz. Erozyon, su rejimi değişiklikleri, endüstriyel genişleme ve tüketim kültürünün görünmez izleri… Hepsi Burtynsky’nin devasa perspektifinde birer sessiz yara gibi beliriyor.
Ama bu yaralar yalnızca “manzara” değil; aynı zamanda canlıların kaderi. Türkiye’de erozyon, madencilik ve su rejimi bozulması gibi süreçlerin yarattığı yok oluş baskısı, bazı tür gruplarını diğerlerinden daha sert vuruyor.

En yüksek yok olma baskısı kimde?
Önce suyla yaşayan hayatın altını çizmek gerekiyor. Tuz Gölü çevresindeki çekilmeler, Yarışlı gibi göllerin dalgalanan sınırları ve akarsu sistemlerindeki bozulmalar, en başta sulak alan kuşlarını—flamingoları, kıyı kuşlarını, uzun bacaklı kuş türlerini—kırılganlaştırıyor. Çünkü onların varlığı, suyun “var olup olmamasından” çok, suyun zamanına bağlı: çekilme–dolma döngüsüne, tuzluluk dengesine, besin ağlarının mevsimselliğine.
Bu baskının daha az görünür ama daha dramatik yüzü ise endemik amfibilerde ortaya çıkıyor. Türkiye’deki amfibiler üzerine kapsamlı veri derleyen güncel bir çalışma, ülkede 37 amfibi türü bulunduğunu; bunların 13’ünün endemik olduğunu ve endemiklerin 10’unun “tehdit altında” listelendiğini gösteriyor1.
Bu, iklim rejimi ve su döngüsündeki bozulmaların, “habitat kaybı” başlığıyla geçiştirilemeyecek kadar ağır bir sonuç ürettiğini söylüyor: Mikro-habitat uzmanı semenderlerin ve kurbağaların dünyasında bir dere yatağının yön değiştirmesi, bir su gözünün kuruması ya da madencilik kaynaklı bulanıklık artışı, bütün bir yaşam döngüsünü aynı anda çökertebiliyor.
Ve elbette bozkır ekosistemleri: Nallıhan’ın çatlamış yüzeyinde görülen şey yalnızca kuraklık değil; aynı zamanda stepin genişliğinin, sürekliliğinin kaybı. Tarım genişlemesi ve parçalı altyapı, bozkırın geniş alan isteyen türlerini—örneğin toy kuşunu ve step kuş topluluklarını—“haritada var” görünen ama ekolojik olarak işlevsizleşen adacıklara sıkıştırıyor.
Burtynsky’nin Türkiye’de erozyona odaklanan yeni serisinin 2019’da başlayıp 2022’de İç Anadolu ve Akdeniz’de 3.000 kilometrelik bir rotaya dönüşmesi bu yüzden önemli: Drone ve helikopterle 125 ila 500 metre arası yüksekliklerden çekilen görüntüler bize “bildiğimiz” ama görmeye alışık olmadığımız bir Türkiye sunuyor. Kayseri’de teraslanmış araziler, Kırşehir’in renkli tarlaları, Tuz Gölü’nün yarı soyut yüzeyleri, Göksu Vadisi’nin akışkan hareketleri… Bu manzaralarda hem doğanın jeolojisi hem insanın müdahale izleri iç içe. Bir nevi “negatif mimari”: Doğaya kattığımız değil, ondan çekip aldığımız katmanlar.

Parçalanma biyoçeşitliliği en görünmez şekilde nereden vuruyor?
Fotoğraflar büyük ölçekte bir “parçalanma estetiği” de taşıyor: çekilen göl kıyıları, tarımın yutucu geometrisi, maden alanlarının oyulmuş yüzeyi… Türkiye’de habitat parçalanması biyoçeşitliliği en görünmez şekilde, ekosistem bağlarını kopararak vuruyor.
Çünkü parçalanma her zaman “orman gitti, yerleşim geldi” kadar net bir hikâye anlatmıyor. Daha sık yaşanan şey şu: Alan duruyor gibi görünür, hatta yeşildir; ama geçirgenliği kaybolmuştur. Türler, üreme alanıyla beslenme alanı arasında geçemez. Popülasyonlar genetik olarak izole olur. Su sistemleri kanallarla, drenajla, barajlarla “küçük parçalara” ayrılır; suyun ritmi bozulur. Bu görünmez parçalanma, özellikle sulak alan kuşlarını, endemik amfibileri ve bozkır topluluklarını çarpan etkisiyle yıpratır.
Burtynsky’nin fotoğrafları tam da bu nedenle “güzel bir felaket” duygusu yaratıyor: Yıkıcı olanın bu kadar güzel görünmesi, izleyiciyi hem çeker hem rahatsız eder. Ama bu estetik gerilim bir tuzak değil; bir farkındalık tekniği. Görüntü, bir yandan “bak” der, öte yandan “neden böyle?” diye sorar: Telefonun içindeki metaller nereden gelir, petro-kimya ürünleri hangi boşlukları bırakır, yediğimiz gıda hangi su rejimini değiştirir?
Serginin Boğaz’a bakan ferah, ışıklı, tarihsel bir yapıda yer alması da bu yüzleşmeyi büyütüyor. İçeride endüstriyel yaralar; dışarıda akışkan bir su manzarası. Bu kontrast şunu fısıldıyor: Tahribat uzak bir coğrafyanın hikâyesi değil; tam da yaşadığımız dünyanın içinde.

İklim eşiği nerede, aşıldığında hangi işlev kaybolur?
Burtynsky’nin işleri doğanın kaybolan bütünlüğünü çarpıcı biçimde gösteriyor; bu bütünlüğün Türkiye’deki en kritik eşiği ise bana göre İç Anadolu – Tuz Gölü – Konya Kapalı Havzası hattında toplanıyor. Çünkü burada su, tuz, bozkır ve tarımsal baskı birbirine zincirlenmiş durumda. Zincirin bir halkası kırıldığında, sistemin tamamı sarsılıyor.
Bu eşik aşıldığında kaybolacak olan yalnızca türler değil; ekosistemin temel işlevleri:
- Su döngüsünün düzenleme kapasitesi (yerel nem dengesi, buharlaşma–yoğuşma ritmi, toz taşınımını baskılayan hidrolojik denge),
- Göç ve üreme için durak olma işlevi (sulak alan kuşlarının “zamanla yarışan” döngüleri),
- Besin ağlarının sürekliliği (fonksiyonel türlerin çekilmesiyle sistemin düğüm noktalarının çözülmesi),
- ve en önemlisi, toprağın “hafızası”: yani bir coğrafyanın kendini üretme, yenileme ve taşıma biçimi.
Bu yüzden “erozyon burada bir metafor değil.” Toprağın, hafızanın, üretim ilişkilerinin ve iklim krizinin tam ortasında duran zorunlu bir karşılaşma. Burtynsky’nin sergisi de bu karşılaşmayı bir estetik deneyim olmaktan çıkarıp politik bir yüzleşmeye dönüştürüyor: Sanat bir aktivizm değildir belki; ama iklim krizi çağında “göstermek”, en nadir ve en politik eylemlerden biridir.

Sonuç: Antroposen’in Aynasında Türkiye
Dönüşen Yeryüzü, Türkiye’nin hem doğal güzelliklerini hem de tahribat izlerini aynı çerçevede görmenin nadir yollarından biri. Erozyon fotoğraflarında açılan her yarık, coğrafi olduğu kadar kültürel bir yarık. Su ve Tuz serisinin her kıvrımı, değişen iklim rejiminin sessiz kaydı. Petrol ve taş ocaklarının her çizgisi, tüketim toplumunun anatomisi.
Sergi en sonunda şu soruyu bırakıyor: Nasıl bir gelecek inşa ediyoruz ve bu geleceğin jeolojisi hangi hafızayı taşıyacak? Türkiye coğrafyasını izlemekten değil; onu yeniden okumaktan bahsediyoruz. İşte bu sergi tam da bunu yapıyor: Bizim için hâlâ “manzara” olan yerleri, dünyanın en kırılgan çatlaklarına dönüştürüyor. Burtynsky’nin objektifiyle yüzleşmek, yalnızca doğanın dönüşümünü değil, kendi sorumluluğumuzu da görmek demek.
Ve belki de tam bu yüzden, bu sergi bir fotoğraf sergisi değil; bir çağ okuması.
1 Arslan, D., Akdağ, B., Yaşar, Ç., Olivier, A., Benedetti, Y., Morelli, F., & Çiçek, K. (2024). An extensive database on the traits and occurrences of amphibian species in Turkey. Scientific Data, 11, 292. https://doi.org/10.1038/s41597-024-03101-w: Bu çalışma, Türkiye’deki tüm amfibi türleri için derlenmiş en kapsamlı tür-özellikleri ve yayılış (occurrence) veri tabanını sunmaktadır. Makalede, Türkiye’ye özgü (endemik) amfibi türlerinin önemli bir bölümünün su rejimi bozulması, habitat kaybı ve iklim değişikliği nedeniyle tehdit altında olduğu gösterilmekte; bu durum, sulak alanlar ve mikro-habitatlara bağımlı türlerin ekolojik kırılganlığını nicel verilerle ortaya koymaktadır.


