Martello Kulesi’nde Ulysses’i Okumak
DUBLIN: İrlanda kıyısında rüzgârlı, kapalı bir sabah. Martello Kulesi’nin çatısında duruyor, Sandycove sahilinde, Dublin Körfezi’ndeki Forty Foot’ta bir kayanın üzerinden suya atlayan yüzücülere bakıyorum. Elimde James Joyce’un Ulysses’i var.
Beni rahatsız eden rüzgârdan başka hiçbir şey yokken kitabı açıyorum. Joyce’un, kısa bir süre yaşadığı ve artık askerî amaçlarla kullanılmayan bu kıyı savunma yapısında geçen ilk bölümü okumaya başlıyorum.
“Heybetli, tombul Buck Mulligan, üzerinde bir ayna ile usturanın çaprazlama durduğu sabun köpüğü dolu bir tas taşıyarak merdivenlerin başından aşağı indi,” diye okuyorum. “Kuşağı bağlanmamış sarı sabahlığı, sabahın hafif esintisiyle arkasında usulca dalgalanıyordu. Tası havaya kaldırdı ve ilahi söyler gibi seslendi: Introibo ad altare Dei.”
Bu Latince ifadenin anlamı, “Tanrı’nın sunağına çıkacağım”dır. Bu sözler, yüzyıllar boyunca Katolik Kilisesi’nde ayinlerin başlangıcında söylenmiştir.
Romanın ilk bölümüne yozlaşmanın ağır kokusu sinmiştir. Mulligan, ölüm döşeğindeki annesinin dua etmesi yönündeki isteğini reddeden Stephen Dedalus’a karanlık bir ayin düzenler gibidir. Babasının evinden kovulan Dedalus, çok geçmeden kuleden de uzaklaştırılır ve Dublin sokaklarında başıboş dolaşmaya mahkûm olur. İster Roma Katolik Kilisesi’nin ister Britanyalı sömürgecilerin şahsında vücut bulsun, otoriteye boyun eğmeyi reddetmesi onu, romanın başkahramanı Leopold Bloom gibi, toplumun dışına itilmiş birine dönüştürür.
Biz de kendi topraklarımızda öksüz bırakılıyoruz.
Çevremi saran vahşetle okuyarak başa çıkıyorum. Geçmişin dünyalarına, geçmişte yaşanmış hayatlara sığınıyorum ve büyük edebiyat eserlerinin şiirselliğine ve müzikalitesine kendimi kaptırıyorum. Atalarımızın bilgeliğine kulak veriyorum.
Joyce, hepimizin nefret etmesi gereken şeylerden nefret eder. Savaştan. Şiddetten. İrlanda milliyetçiliği de dâhil olmak üzere milliyetçilikten. Açgözlü kapitalistlerden. Ahkâm kesen budala yorumculardan ve gazetecilerden. Sözde entelektüellerden. Ütopya hayalleri kuranlardan. Kibirli siyasetçilerden. Zorbalardan ve gaddarlardan.
Joyce, büyük davalara ve yüce ideallere kuşkuyla yaklaşır. Söylemler ne kadar abartılıysa — Dedalus’un romanda söylediği gibi, “bizi böylesine mutsuz eden o büyük laflar” ne kadar çoksa — insanlardan o kadar fazla kurban vermelerinin istendiğini bilir. Hayatlarımızı şekillendiren zaaflarımızı, kendimize özgü tuhaflıklarımızı ve mücadelelerimizi anlatır. Çok sevdiğim bir başka yazar olan V. S. Pritchett gibi, bize hiç kimsenin sıradan olmadığını hatırlatır.
Joyce’un kahramanları, genç erkekleri Birinci Dünya Savaşı’nın intiharla eşdeğer çılgınlığına katılmaya özendiren askere alma afişlerini süsleyecek türden insanlar değildir. Joyce, romanın büyük bölümünü yazdığı sırada savaş devam etmektedir. Bloom’un dışkılama ve mastürbasyon da dâhil olmak üzere bedensel işlevleri ayrıntılarıyla anlatılır. Bu sahneler, kitabın Amerika Birleşik Devletleri ve Britanya’da müstehcenlik gerekçesiyle, Sovyetler Birliği’nde ise “sosyalist gerçekçilik politikasına uymadığı” gerekçesiyle yasaklanmasına yol açmıştır.
Ancak amaç, Bloom’u yüceltmek yerine onu tüm insani yönleriyle ortaya koymaktı. Bloom, bütün zaaflarıyla insandır; ama aynı zamanda derin bir hüzün, empati ve sevilmeye duyduğu umutsuz bir özlemle doludur. Joyce bize, kahramanlığın başkalarına acı çektirmekle değil, acıya dayanabilmekle tanımlandığını gösterir.
Gazze’deki soykırımdan ABD’de faşizmin giderek kökleşmesine kadar, bu dünyada insanı umutsuzluğa sürükleyecek çok şey var. Ancak umutsuzluk dayanılmaz bir hâl aldığında, 16 Haziran 1904’te geçen tek bir günü anlatan Ulysses gibi romanların insanın içini rahatlatan, güven veren tesellisi yetişiyor imdada. Roman, beklenmedik bir biçimde, Yahudi bir reklam satıcısını kahraman, modern bir Odysseus olarak karşımıza çıkarıyor. Bu kahraman, acımasız ve merhametsiz insanların zafer kazandığı bir dünyada iyiliğini ve nezaketini korumak için mücadele ediyor.
Romandaki çapkın ve ahlaksız Blazes Boylan gibi bayağı insanlar —tıpkı Donald Trump gibi— Bloom’un sahip olduğu iç dünyasını sorgulama yeteneğinden yoksundur. Onlar için sözcükler, gerçekleri açığa çıkarmaktan çok gizlemeye yarar.
Joyce’un karakterleri, insan doğasının tüm karmaşıklığı, belirsizlikleri ve çelişkileriyle tasvir edilir. İnsan doğasının birbiriyle çelişen ve çatışan yönleriyle, yani kimliklerimizin çok katmanlı yapısıyla mücadele ederler.
Paris’te kendi isteğiyle sürgün hayatı yaşayan Joyce, seçkin Faubourg Saint-Germain salonlarında bir araya gelen edebiyat dünyasının önde gelen isimleriyle ve sosyetenin gözde simalarıyla pek görüşmezdi. Yakın çevresini garsonlar, meyve satıcıları, banka memurları ve otel kapıcıları oluşturuyordu. Marcel Proust ise Kayıp Zamanın İzinde adlı eserinin son cildinde bu çevrelerin acımasızlığı ve ikiyüzlülüğüyle yüzleşinceye kadar bu salonların büyüsüne kapılmıştı.
Joyce’un kitaplardan başka dünyası olmayanlara, gösteriş meraklılarına ve bilgiçlik taslayanlara ayıracak pek vakti yoktu. Paris’te bir akşam yemeğinde Proust’la karşılaştığında, ev sahiplerini şaşkına çevirerek modernizm ve edebiyat üzerine değil, sağlık sorunları ve ikisinin de bitter çikolatalı trüflere duyduğu ortak düşkünlük üzerine sohbet etti.
Joyce’un anlattığına göre, Proust “yalnızca düşeslerden söz etmek istiyordu, oysa ben onların hizmetçileriyle daha çok ilgileniyordum.”
Joyce’un çağdaşlarının birçoğu gibi Marksist eleştirmenler de onun insan doğasının asla giderilemeyecek kusurlarını gözler önüne sermesinden ve insanlığın ilerlemesi mitini küçümsemesinden rahatsız oluyordu. Joyce’a göre ne sınıfsız bir ütopyaya doğru ilerliyorduk ne de başka herhangi bir ütopyaya.
Joyce, dostu Eugene Jolas’a, “Bana neden saldırdıklarını anlamıyorum,” demişti. “Kitaplarımdaki hiç kimse bin sterlinden fazla etmez.”
Joyce, ulusal mitlerin yaklaşan ölümümüzün kaçınılmazlığını gözlerden saklamak, kaostan bir anlam çıkarmak ve bizi olduğumuzdan daha büyük bir şey olduğumuza inandırmak için kullanıldığını bilir.
Joyce, hayatın karmaşasından büyük bir haz duyar; kendimiz hakkında yarattığımız yanılsamaları ve kendimizi dünyaya sunma biçimlerimizi yerle bir eder. Geleneksel ahlak adına uydurduğumuz, dünyayı birbirine karşıt iki kutba indirgeyen sığ anlatıları paramparça eder.
Richard Ellmann, Joyce’un biyografisinde şöyle yazıyor: “Ona kardeşliğin havarisi olabileceğini düşünerek yaklaşırsak, bize şiddetli bir kavgaya tutuşmuş kardeşleri gösterir. Ailenin savunucusunu bulmak için ona yönelirsek, karşımıza başkahramanı olan aldatılmış kocayı çıkarır. Ondan yalnız bireyi yüceltmesini beklersek, Joyce bize yalnızlığın insanı nasıl karamsar ve savunmasız bıraktığını gösterir. Yaşamın sözcüsünü ararsak, bizi ölülerle tanıştırır.”
Öğleden sonra geç saatlerde, yağmur bulutları gökyüzünde giderek alçalırken, Roger Casement’ın da aralarında bulunduğu ünlü devrimcilerin mezarlarını görmek için Dublin’deki Glasnevin Mezarlığı’na gidiyorum. Kongo’da Belçikalıların işlediği vahşeti açığa çıkaran Casement, Britanya İmparatorluğu’nun amansız bir karşıtıydı. Dedalus ise bu imparatorluğu “bira, sığır eti, ticaret, İnciller, bulldoglar, savaş gemileri, oğlancılık ve piskoposlardan” oluşan bir yapı olarak özetler.
Casement, başlangıçta Londra’daki Pentonville Hapishanesi’nin arazisine gömülmüştü. Başarısızlıkla sonuçlanan 1916 ayaklanmasında İrlandalı milliyetçileri silahlandırmak amacıyla Almanya’dan 20.000 adet Mosin-Nagant 1891 tüfeği, makineli tüfekler ve milyonlarca mermi kaçırmaya teşebbüs ettikten sonra vatana ihanetten suçlu bulunarak burada asılmıştı. Naaşı 1965 yılında İrlanda’ya geri getirildi. Dublin’de beş gün boyunca halkın saygı ziyaretine açılan naaşı, ardından askerî törenle düzenlenen resmî bir devlet cenazesiyle toprağa verildi.
İrlandalı devrimciler Michael Collins ve Kontes Constance Markievicz’in mezarlarının önünde duruyorum. Başımı kaldırıp 19. yüzyılın milliyetçi lideri Daniel O’Connell’ın mezarını belirten 55 metre yüksekliğindeki granit kuleye bakıyorum. Şair William Butler Yeats’in Truvalı Helen’e benzettiği ve defalarca yaptığı evlenme teklifini geri çeviren oyuncu ve aktivist Maud Gonne’un mezarı başında duruyorum.
“Düşlerimi ayaklarının altına serdim,” diye yazar Yeats. “Yavaş bas, çünkü düşlerimin üzerinde yürüyorsun.”
Joyce, kitabının bölümlerini Odysseia destanındaki maceraları örnek alarak kurgular, ancak amaçları Homeros’unkilerden kökten farklıdır. Homeros, Joyce’un nefret ettiği askerî gücü ve savaş kahramanlıklarını yüceltir. Eleştirmenler ise Ulysses ile Homeros’un destanı arasındaki benzerlikleri bulmak için didinip durmuş, Joyce’un eserinin yapısal iskeletini onun dünya görüşüyle karıştırarak zamanımızı boşa harcamışlardır.
Joyce, romanının altıncı bölümünü, bugün 1,5 milyon insanın ebedî istirahatgâhı olan 124 dönümlük bu mezarlıkta geçirir. Odysseia destanında Odysseus, İthaka’ya nasıl dönebileceğini öğrenmek için kâhin Tiresias’la görüşmek üzere ölüler diyarı Hades’e iner. Joyce’un anlatısında ise Hades, ruhları ya da kehanetleri değil, ölümün korkunç ve geri döndürülemez kesinliğini çağrıştırır.
Bloom, ayyaş Paddy Dignam’ın mezarlıktaki cenaze törenine katılır. On yıl önce, doğumundan yalnızca 11 gün sonra ölen oğlu Rudy’nin yasını tutmaktadır. Onu Eton tarzı bir takım elbise giymiş küçük bir çocuk olarak hayal eder. Zehir içerek intihar eden ve geride bıraktığı mektupta Bloom’dan köpeği Athos’a bakmasını rica eden babasını hatırlar. Karısı Molly’nin öğleden sonra sevgilisi Blazes Boylan’la buluşacağını bilmenin acısıyla boğuşur. Cenazeye katılan diğer insanların antisemitik imalarına katlanır. Rudy ile annesinin gömülü olduğu mezarlığa bakar ve kendi cenazesini hayal eder.
Çevresindeki uçsuz bucaksız mezarlara göz gezdirir: “Kederli melekler, haçlar, kırık sütunlar, aile mezarları, gözlerini göğe dikmiş dua eden taştan umutlar.”
“Ne kadar da çok!” der. “Buradakilerin hepsi bir zamanlar Dublin sokaklarında dolaşıyordu. Ebediyete göçen sadık ruhlar. Siz şimdi neyseniz, biz de bir zamanlar öyleydik.”
Üzerinde “iyi dikilmiş bir redingot” bulunan mezarlık görevlisini izler. Görevlinin, “sırada kimin gideceğini görmek için” cenazeye katılanları gözden geçirdiğinden kuşkulanır.
“Eh, uzun bir dinlenme gerçekten,” diye düşünür çevresinde yatan ölüler için. “Artık hiçbir şey hissetmemek. Asıl mesele hissettiğin o an. Lanet olası tatsız bir şey olsa gerek. İnsan ilk başta inanamaz. Bir yanlışlık olmalı: başka biri olmalı. Karşıdaki eve bir bakın. Durun, daha yapmak istediğim şeyler vardı. Henüz bitirmedim. Sonra karanlığa gömülmüş ölüm odası. Işık istiyorlar. Etrafında fısıldaşmalar. Bir rahip görmek ister misiniz? Sonra saçmalamalar, sayıklamalar. Hezeyan içinde, hayatın boyunca sakladığın her şey dökülür ortaya. Ölümle boğuşma. Uykusu doğal değil. Alt göz kapağına bastırın. Burnu sivriliyor mu, çenesi düşüyor mu, ayak tabanları sararıyor mu diye bakıyorlar. Yastığı çekip alın, nasıl olsa kurtuluşu yok, yerde son nefesini versin. Günahkârın ölümünü gösteren o resimdeki şeytan, ona bir kadın gösteriyor. Gömleğiyle kadına sarılmak için can atıyor. Lucia operasının son perdesi. Seni bir daha hiç göremeyecek miyim? Güm! Son nefesini verir. Sonunda gitti. İnsanlar bir süre senden söz eder, sonra unuturlar. Onun için dua etmeyi unutmayın. Dualarınızda onu anın. Parnell bile. Sarmaşık Günü de unutulup gidiyor. Sonra onlar da peşinden gelir: Birbiri ardına çukura düşerler.”
Bir mezarın kenarında “şişman, gri bir sıçan” görür ve düşünür: “Bunlardan biri bir adamın işini kısa sürede bitirir. Kim olursa olsun, kemiklerini tertemiz sıyırır… Acaba yeni biri mezara indirildiğinde haber aralarında yayılıyor mudur? Yeraltı iletişimi. Biz bunu onlardan öğrendik. Hiç şaşırmam. Onlar için düzenli, dört dörtlük bir ziyafet. Adam daha tam ölmeden sinekler üşüşüyor. Dignam’ın kokusunu almışlar. Kokunun nasıl olduğuna aldırmazlar bile.”
Ulysses’in bazı bölümleri yüksek sesle okunmalı. Joyce, Dublin’in genelevler bölgesi Nighttown’ı bir tiyatro oyunu gibi kaleme alır. Karakterlerin adları büyük harflerle yazılmıştır ve sahne yönergeleri italik olarak verilmiştir. Kitabın sonunda yer alan Molly’nin noktalama işaretleri kullanılmadan yazılmış uzun iç monoloğu da dinlendiğinde daha etkileyicidir. Nitekim Eunice Wong bu monoloğu New York’ta sahnede seslendirdiğinde bunu bizzat deneyimleme fırsatı buldum. İrlanda’nın ulusal yayın kuruluşu RTÉ, 1982 yılında Ulysses’in her karakterini farklı bir oyuncunun seslendirdiği bir sesli kitap uyarlamasını hazırladı. Kayda buradan ulaşabilirsiniz.
İyi bir yere doğru gitmiyoruz. Çember giderek daralıyor. Biz de toplumun dışına itilen insanlara dönüşüyoruz. Ulysses gibi romanlar, Dedalus’un sözleriyle, insan ruhunun “ebedî olumlanmasını” sağlar. Bize bu dünyaya neden geldiğimizi hatırlatırlar. Kendimizi daha az yalnız hissetmemizi sağlarlar. Ruhumuzu ayakta tutarlar.
- Chris Hedges'ın 'Reading Ulysses at the Martello Tower' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.
Benzer İçerikler
James Joyce 140, romanı "Ulysses" 100 yaşında!
Ömer Madra
Odysseus’un Bitmeyen Yolculuğu: Destandan Video Oyununa
Can Kantarcı
Edebiyatın Altın Çağı ve İrlanda Trajedisi
Mehmet Uhri
'Homeros'un dünyası'na ilk adım
Ceyhan Usanmaz