Kinto'nun Dansı
Tiflis’in sokaklarından İstanbul’a uzanan bir müzikal hikâye...
Bir zamanlar Tiflis’in dar sokaklarında, kalabalık pazarlarında, meydanlarında ve bahçelerinde dolaşan insanlar vardı. Geniş şalvarları, büyük cepleri, kendilerine özgü yürüyüşleriyle hemen tanınırlardı. Meyve, sebze ve küçük gündelik eşyalar satarak geçinir; kimi zaman şarkılar söyleyip dans ederek sokakları bir eğlence yerine dönüştürürlerdi. Ne kentin varlıklı sınıflarına aittiler ne de toplumun saygın kabul ettiği mesleklerin sahipleriydiler. Hayatlarını sokakta kazanıyor, sokakta yaşıyor, sokakta kendi kültürlerini yaratıyorlardı…Onlara Kinto deniyordu.
Kintolar, 19. yüzyıl Tiflis'inin ve 20. yüzyılın ilk dönemlerinin en renkli ama aynı zamanda en tartışmalı toplumsal figürleri arasındaydı. Bir yandan kentin gündelik hayatına neşe katan sokak satıcıları ve eğlendiriciler, diğer yandan egemen ahlak anlayışının sınırlarında yaşayan insanlardı. Kinto yalnızca bir mesleğin adı değildi. Bir yaşam biçimini, bir alt kültürü, şehrin görünmeyen insanlarının kendilerine açtıkları özgürlük alanını da temsil ediyordu.
Kintoların hikâyesinin daha az bilinen bir başka yönü de vardı. Toplumsal cinsiyet kalıplarının dışına taşan davranışları, eşcinsellikle ilişkilendirilen kültürel dünyaları ve dönemin ahlak anlayışıyla çatışan yaşam biçimleri, onları toplumun kıyısına yerleştiriyordu. Kent hayatında kendilerine bir yer bulabiliyorlardı ama bu, eşit ve koşulsuz bir kabul anlamına gelmiyordu.
Tiflis’in hafızasında Kinto, biraz da bu çelişkili varoluşuyla yaşıyor: Hem sevilen hem küçümsenen hem eğlendiren hem dışlanan hem kentin simgelerinden biri olan hem de toplumsal hiyerarşinin en alt basamaklarında tutulan bir insan.
Bugün Gürcü halk dansları arasında yaşamaya devam eden Kintouri, işte bu sokak kültürünün izlerini taşıyor. Dansın hareketlerinde neşe kadar meydan okuma, zarafet kadar alay, eğlence kadar bir varoluş mücadelesi de görmek mümkün. Çünkü bazen dans etmek, yalnızca eğlenmek değildir. Bazen insanın, kendisini görmezden gelen bir dünyaya karşı, “Ben de buradayım!” deme biçimidir.
Bir akordeonun körüğünde yeniden doğan Kinto
26 Ekim Pazartesi günü Apaçık Radyo'da yayımlanan Babil'den Sonra programında konuğum, yaklaşık on beş yıldır Berlin'de yaşayan akordeon sanatçısı ve besteci Mikail Yakut'tu.
Yakut, 2 Ekim'de yayımladığı ilk solo çalışması Kinto's Dance ile yalnızca yeni bestelerini dinleyiciyle buluşturmuyor. Akordeonun sesinden hareketle gelenek, kimlik, aidiyet, dışlanma ve kültürel hafıza üzerine de düşünmeye çağırıyor bizi.
Program boyunca İstanbul'dan Berlin'e, Anadolu'dan Kafkasya'ya, geleneksel halk müziğinden caza ve deneysel müziğe uzanan bir yolculuğun izini sürdük. Ancak söyleşimizin en çarpıcı bölümlerinden biri, Mikail'in yeni çalışmasına adını veren Kinto figürü üzerine konuştuğumuz anlardı.
İlginç olan şu ki, Yakut'un anlattığına göre bestesinin çıkış noktası doğrudan Kinto'nun toplumsal hikâyesi değil. Önce müzik doğmuş. Çocukluğundan beri dinlediği, izlediği ve zaman zaman çaldığı geleneksel Gürcü dansı Kintouri'nin melodik hafızası, yeni bestesinde bir çağrışım olarak kendisini göstermiş. Ardından bestesiyle Kinto'nun hikâyesi arasında daha derin bağlar keşfetmiş. Başlangıçta müzikal bir hatırlama olarak beliren bu ilişki, zamanla toplumsal ve kültürel bir anlam kazanmış.
Aslında sanatın en etkileyici yanlarından biri de bu değil mi? Bazen bir melodi, bestecisini kendisinden çok daha eski bir hikâyenin içine götürür. Bazen geçmişten gelen birkaç nota, unutulmuş bir insanın, kaybolmuş bir sokağın, susturulmuş bir hayatın kapısını yeniden aralar. Kinto's Dance tam da böyle bir karşılaşmanın ürünü.
Gelenek bir müze değil, yaşayan bir hafızadır
Mikail Yakut'un müzikal hikâyesi, ailesinin Gürcü kökenleriyle ve Anadolu'nun halk müziği geleneğiyle şekilleniyor. Çocukluğunun evinde müzisyen yok ama müzik hep var. Gürcü ezgileri, Anadolu türküleri, 1980'lerin sonu ile 1990'ların özgün müzikleri ve Gürcü derneklerinin buluşmalarında duyduğu akordeon sesleri...
On üç yaşında akordeon öğrenmeye başlayan Yakut'un ilk hocası İberya Özkan. İstanbul'daki geleneksel müzik topluluklarında sürdürdüğü çalışmalar ise onun için gerçek bir okul niteliğinde. Bu okulun temelinde yalnızca müzik öğrenmek yok. Birlikte üretmek, birbirini dinlemek, ustadan öğrenmek ve öğrendiğini başkalarıyla paylaşmak var.
Yakut'un müzikal yolculuğunda sosyoloji eğitiminin de önemli bir yeri bulunuyor. Söyleşimizde sosyolojinin kendisini müzisyen olmaya yönelten etkenlerden biri olduğunu anlatırken, müziğin yalnızca çalma ve dinleme pratiğinin ötesindeki anlamlarını kavramasında bu eğitimin belirleyici olduğunu vurguladı.
Berlin yıllarıysa bambaşka kapılar açmış ona. Klasik akordeon eğitimi, caz, piyano, doğaçlama ve yeni müzik teknolojileri... Bütün bu alanlar, geleneksel müzikle kurduğu ilişkiyi daha geniş bir ifade dünyasına taşımış.
Bugün Yakut, akordeonunun akustik sesini elektronik katmanlarla, efektlerle ve tekrar döngüleriyle buluşturuyor. Ancak yaptığı şey, geleneksel bir çalgının üzerine yalnızca modern sesler eklemek değil. Aksine, geçmişle bugün arasında organik bir ilişki kurmaya çalışıyor.
Söyleşimizde üzerinde durduğu önemli düşüncelerden biri, geleneksel müziğin değişmeden korunması gereken, kapalı bir kültürel alan olmadığıydı. Çünkü gelenek dediğimiz şey, yüzyıllar boyunca başka seslerle, başka kültürlerle karşılaşarak bugünlere ulaşmıştır. Halk müziği yaşayan bir hafızadır. Ve yaşayan her şey gibi değişir, dönüşür, yeniden biçimlenir.
Kinto's Dance de bu düşüncenin müzikal karşılığı olarak dinlenebilir. Anadolu ve Kafkasya'nın melodik birikimi; cazın doğaçlama özgürlüğü, rock müziğin enerjisi ve elektronik seslerin açtığı yeni olanaklarla buluşuyor. Ortaya çıkan müzik, geçmişin taklidi değil; geçmişle bugünün konuşması.
Sınırların ötesindeki melodiler
Mikail Yakut'un müziğinde belirleyici olan bir başka özellik de farklı halkların kültürel mirasını ortak bir müzikal dil içinde buluşturması. Ermenistanlı duduk sanatçısı Arsen Petrosyan ve kaval sanatçısı Deniz Mahir Kartal'la birlikte oluşturdukları AGA Trio, bu yaklaşımın en anlamlı örneklerinden biri.
Topluluğun adını oluşturan üç harf, Armenia, Georgia ve Anatolia'yı; Ermenistan'ı, Gürcistan'ı ve Anadolu'yu temsil ediyor. Üç farklı kültürel birikim, üç farklı çalgı ve birbirine komşu coğrafyaların ortak melodileri...
Yakut, söyleşimizde müziğin milliyeti olmadığı düşüncesini özellikle vurguladı. Gerçekten de sınırların birbirinden ayırdığı halkların hafızasında aynı ezgiler yaşamaya devam ediyor. Bir melodi Ermenice başka, Gürcüce başka, Türkçe veya Kürtçe başka bir adla söylenebiliyor. Diller değişiyor, sınırlar değişiyor, ülkelerin adları değişiyor. Ama ezgi yaşamaya devam ediyor.
Yine de Mikail Yakut müziğe, bütün toplumsal sorunları tek başına çözebilecek mucizevi bir güç atfetmiyor. Müziğin duvarları aşmaya yardımcı olabileceğini, ortak bir yaşamın mümkün olduğunu gösterebileceğini düşünüyor. Ancak gerçek değişimin toplumsal mücadeleyle gerçekleşeceğini de hatırlatıyor. Bu yaklaşım, onun besteciliğindeki politik ve insani duyarlılığı anlamak açısından önemli.
AGA Trio ile seslendirdiği ve tarih boyunca dışlanmış insanlarla kültürlere adadığı Dark Elf adlı bestesi de aynı duyarlılığın izlerini taşıyor.
Kinto's Dance ise bu arayışa yeni bir halka ekliyor. Bu kez müziğin merkezinde, Tiflis'in sokaklarında yaşamış ve toplumsal hafızada kendine özgü bir yer edinmiş Kintolar var.
29 Ekim'de Kinto'nun dansı İstanbul'da
Mikail Yakut, uzun yıllar sonra İstanbul'a bu kez kendi bestelerinden oluşan ilk solo çalışmasıyla dönüyor.
29 Ekim Perşembe akşamı saat 21.30'da Taksim'deki Bova Sahne'de gerçekleşecek Kinto's Dance albüm lansman konseri, yalnızca yeni bir albümün tanıtımı değil, yıllara yayılan bir müzikal arayışın İstanbul'daki dinleyicilerle buluşması olacak.
Konser iki bölümden oluşacak.
İlk bölümde Yakut, dört eserden oluşan Kinto's Dance çalışmasının tamamını canlı olarak seslendirecek. Albümdeki bestelerin yanı sıra henüz yayımlanmamış bazı eserlerini de dinleme olanağı bulabileceğiz. Bu bölümde akordeonun kendi sesinden doğan melodilerin, doğaçlamaların ve elektronik katmanların oluşturduğu müzikal dünyaya tanıklık edeceğiz.
İkinci bölümde ise üç değerli müzisyen sahneye konuk olacak: Ayşe Tütüncü, Kamucan Yalçın ve Ayşenur Kolivar. Bu isimler Yakut'un müzikal geçmişinde önemli yere sahip. Ayşenur Kolivar'la daha önce farklı topluluklarda çalışan, ardından ikili bir müzik projesi de geliştiren Yakut, bu buluşmada Karadeniz'in geleneksel seslerine de uzanacak. Ayşe Tütüncü ve Kamucan Yalçın'la gerçekleştireceği performanslardaysa cazın ve doğaçlamanın olanakları öne çıkacak. Böylece konser, bir solo albümün sınırlarını aşarak farklı müzikal deneyimlerin buluştuğu özel bir geceye dönüşecek.
Söyleşimizde İstanbul'a yeniden dönmenin kendisi için ne anlama geldiğini sorduğumda, Mikail'in sesindeki heyecanı hissetmek mümkündü. Yıllar önce Berlin'deki müzik eğitimini tamamladıktan sonra hazırladığı bitirme konserini Kadıköy'de de sahnelemişti. Şimdiyse başka bir müzikal dönemin eşiğinde, artık bütünüyle kendi bestelerinden oluşan bir çalışmayla dinleyicisinin karşısına çıkıyor. Uzun zamandır biriken melodilerin, arayışların, karşılaşmaların ve deneyimlerin ardından... Bu nedenle 29 Ekim konseri, onun müzikal yolculuğunda önemli bir dönüm noktası.
Bir dansın hatırlattıkları
Kinto'nun hikâyesi yalnızca geçmişe ait değil. Bugün de dünyanın pek çok yerinde insanlar kimlikleri, inançları, dilleri, cinsiyetleri, yoksullukları veya yaşam biçimleri nedeniyle dışlanıyor. Kentlerin meydanları kalabalıklaşıyor ama o meydanlarda kendisine yer bulamayan insanların sayısı da artıyor. Bir zamanlar Tiflis sokaklarında dans eden Kintoların hikâyesi, bu yüzden bugün de bize bir şeyler söylüyor: Kültürel hafızanın yalnızca saraylardan, anıtlardan, büyük sanatçılardan ve görkemli yapılardan oluşmadığını hatırlatıyor. O hafızada sokak satıcıları da var. Göçmenler, yoksullar, dışlananlar, kendilerine dayatılan hayatların dışında başka türlü yaşamaya çalışan insanlar da var. Mikail Yakut, akordeonunun körüğünü açıp kapatırken bir bakıma bu hafızanın da kapılarını aralıyor. Bir zamanlar Tiflis sokaklarında yükselen bir dans melodisi, yıllar sonra Berlin'de yeniden biçimleniyor ve şimdi İstanbul'da dinleyicisiyle buluşmaya hazırlanıyor.
Belki de Kinto's Dance bize şunu hatırlatıyor: Bir halkın müziğini yaşatmak, yalnızca melodilerini korumak değildir. O melodileri yaratan insanların hikâyelerini, sevinçlerini, acılarını ve özgürlük arayışlarını da unutmamaktır.
29 Ekim Perşembe akşamı Taksim'de, Bova'nın küçük sahnesinde, bir akordeonun körüğünden yalnızca notalar yükselmeyecek. Tiflis'in sokakları, Kafkasya'nın dağları, Anadolu'nun türküleri ve Berlin'in çağdaş müzik dünyası aynı hikâyenin içinde buluşacak.
Ben o akşam orada olmayı, Mikail Yakut'un müziğine ve Kinto'nun dansına kulak vermeyi çok isterim. Sizleri de bu anlamlı müzikal buluşmaya davet ediyorum.
Çünkü bazen bir konser, yalnızca müzik dinlemek için değil, unutulmaya yüz tutmuş bir hikâyeyi birlikte hatırlamak için de güzel bir fırsattır.
KONSER BİLGİLERİ:
Mikail Yakut – Kinto's Dance / Albüm Lansman Konseri
Tarih: 29 Ekim 2026, Perşembe
Saat: 21.30
Yer: Bova Sahne, Mis Sokak No. 17, Taksim / İstanbul
Konuk sanatçılar: Ayşe Tütüncü, Kamucan Yalçın, Ayşenur Kolivar
Sosyal Medya ve Web Sitesi:
Instagram: https://www.instagram.com/mikordeon
Facebook: https://www.facebook.com/mikordeon
YouTube: https://www.youtube.com/@mikailyakutofficial
Web sitesi: https://mikailyakut.com/
Benzer İçerikler
Midilli: Müzik, Dans ve Zeytin
Ercüment Gürçay
Uzun Yolculuğun Sonu: Issız
Uğur Biryol
Jazz 2025: İşte bu yıla 'ruh katan' tüm albümler
Yavuz Baydar
Akordeon ezgileriyle hayat bulan şansonlar
Devrim Özkan