Apaçık Radyo

"Yeşil enerji adı altında yaptıkları yatırımlarla yeşili yerinden söküp götürüyorlar"

7 Ağustos 2026

Haftanın İklim Zirvesi'nde Ecehan Balta, dünyada giderek büyüyen orman yangınlarını, iklim kriziyle derinleşen orman kaybını ve enerji yatırımlarının yarattığı ekolojik tahribatı ele alıyor; yangınlarla mücadelede orman işçileri ve orman köylülerinin kritik rolüne dikkat çekiyor.

Ömer Madra: Günaydın Ecehan, merhabalar.

Ecehan Balta: Günaydın Ömer Hocam, günaydın Özdeş.

Özdeş Özbay: Günaydın.

Ö.M.: Evet, bugünkü programımızın konusu bayağı ilgi çekici bir anekdotla başlayacak herhalde. Çünkü Yunanistan'daki orman yangınlarının içinden geçerek döndüğünü söyledin. Bu da bizi, ilk yarım saatte zaten adam akıllı Açık Gazete programını konuşma fırsatı bulduğumuz günlerde gündemden düşmeyen çok önemli bir konuya getiriyor. Bu sefer canlı tanık olarak senin anlatıyor olman da çok ilginç olacak. Lütfen anlatır mısın?

E.B.: Tabii Ömer Hocam. Ben şu anda Yunanistan'ın Nafplio bölgesindeyim. Atina'ya iki saat uzaklıkta bir yer, Peloponez Yarımadası. Buraya doğru gelirken iki tane büyük orman yangını vardı. Kontrol altına alınması iki gün sürdü. Biz de neredeyse bu yangınların içinden geçerek gideceğimiz yere ulaştık. Yerleşim yerlerine çok yakındı. Ciddi bir ağaç kaybı ve ormandaki diğer canlıların kaybı söz konusu oldu. İnsan kaybı olmadı ama bu yangınlar artık hayatımızın neredeyse normal bir parçası hâline geldi. Sürekli yangınlarla uğraşıyoruz ve ölçekleri gittikçe büyüyor.

Çok korkutucu tabii her şeyden önce. Bir yandan da yangının izi insandan da doğadan da öyle kolay kolay silinmiyor. Geçenlerde bir makalede okumuştum: Yangınlardan beş yıl sonra, o yangını yaşayan bölgedeki insanlarla görüşmeler yapmışlar. Travmalarının hâlâ devam ettiğini söylüyorlardı. Araştırmacılar da bunu bulgulamış ve yangından geçen, yangına tanık olan insanlara sosyal bir hizmet olarak psikolojik destek verilmesi gerektiğini söylüyorlardı. Gerçekten de hem çok korkutucu, hem çok üzücü. Diğer taraftan da artık neredeyse hayatın bir parçası hâline gelmiş durumda.

Türkiye'de de bu arada birçok yangın vardı. Ben buraya gelmeye çalışırken Çanakkale yanıyordu. Bir arkadaşımla konuşuyorduk, “Bu hafta Açık Radyo'da ne konuşalım?” diye insanların fikirlerini alıyorum. O, Yunanistan'daki orman yangınlarından bahsetti. Ben de dedim ki, “Türkiye de yanıyor, her yer yanıyor.”

Kongo'da yangın vardı, o da ciddi bir problem. Tropikal ormanların yanması, çeşitli nedenlerle ayrı ve büyük bir problem. “Yunanistan'a bir geçmiş olsun mesajı gönderelim,” dedim. Ara sıra ekolojik örgütler olarak yapıyoruz bunu. Yunanistan da Türkiye'ye bir geçmiş olsun mesajı göndersin. Sürekli böyle geçmiş olsun mesajları havada uçuyor işte.

Ö.Ö.: Bu Kongo'daki orman yangınlarını bu arada biz çok değinmedik. Bilmiyorum, sen pek bakma fırsatı bulabildin mi Ecehan?

E.B.: Ya biraz baktım, tropikal ormanın yanmasının şöyle bir sonucu var: Kongo Havzası tropikal orman bölgesi, yağmur ormanı bölgesi biliyorsunuz. Orada da şunu söylemek isterim; sanki yağmur ormanları Amazonlarmış gibi davranıyoruz genel olarak ama ekvatoryal kuşağın altında ve üstünde bulunuyorlar. Afrika'da da tropikal yağmur ormanları var. Bunlar da ağırlıklı olarak Kongo Havzası'nda toplanmış durumda.

Tropikal yağmur ormanı yandığında, o orman çok önemli bir karbon yutağı olduğu, karbon sakladığı ve kapasitesi diğer ormanlara oranla çok daha yüksek olduğu için çok ciddi miktarda karbondioksit de salınıyor. Yani hem topraktan, hem de ağaçtan çok yüksek miktarda karbondioksit salınıyor. Hem karbon yutağımızı kaybediyoruz; tropikal yağmur ormanları, okyanuslarla beraber en büyük karbon yutakları. Diğer taraftan da depoladığı karbondioksit havaya karışıyor. Yani ikili bir etkisi oluyor.

Ö.M.: Duble etki yani, değil mi? Hem önleyici etkisi azalıyor, bir yandan da tetikleyici etkisi artıyor.

E.B.: Aynen hocam. Bir yandan da toprak zarar görürse, orman tabanındaki organik maddeler de yanarsa, toprakta depolanmış karbon da atmosfere salınıyor. Dolayısıyla organik maddece zengin bu topraklar yandığında tehlike çok daha büyük oluyor.

Ö.Ö.: Sen söyledikten sonra hızlıca girip baktım. Şu anda Kongo Havzası'nda — tabii Kongo Havzası birden fazla ülkeyi kapsıyor — orman yangını sayısı 10 bin 778. Bunların 8 bin 200'ü kritik seviyede, aktif durumda. Currentwildfires.com sitesinde şu dakika itibarıyla böyle bir bilgi var. 10 bin orman yangını var birbirinden bağımsız.

E.B.: Büyük ihtimalle bağlantılıdır ama yine de çok büyük bir rakam: 10 bin tane yangın. Hepimize geçmiş olsun gerçekten, bütün dünyaya. Yunanistan Türkiye'ye geçmiş olsun diyor, Türkiye Yunanistan'a ama yağmur ormanları yandığında bütün dünyaya geçmiş olsun gibi bir durum var.

E.B.: Bir yandan hem iklim krizini önlemek için fosil yakıtlardan çıkalım diyoruz, şunu diyoruz, bunu diyoruz ama bir yandan da gerçekten elimizdeki en önemli önleyicilerden olan ormanları kaybediyoruz ve bununla ilgili sanki normalmiş, doğalmış gibi davranıyoruz. Ölçek de gittikçe büyüyor.

Yani Türkiye'de 2025'te 81 bin hektar orman yanmış. 2021'deki büyük yangın dönemini hatırlarsınız. Özellikle Muğla bölgesinde çok ciddi etki yaratmıştı. 140 bin hektar yanmıştı 2021'de. Ama mesela önceki yıllardaki rakamlarla karşılaştırıldığında bunlar çok büyük artışlar. Biz 8 bin hektar, 10 bin hektar yandığında “Dev orman yangını, büyük felaket” falan diyorduk. Şu anda 100 bin hektarlardan bahsediyoruz ve bunlar artık gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda sıradan bir haber hâline geldi. Esas büyük sorun o.

Yani 2024'te yaklaşık 7 milyon hektar yağmur ormanı yandı. Türkiye'de de zaten, düşünürseniz, Türkiye'nin orman varlığı 23 milyon hektar civarında. Bunun 2 milyon hektarı bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yanmış. Türkiye'de toplam 2 milyon hektar yanmış. Ama yağmur ormanlarında bir yılda 7 milyon hektar yandı. Bunlar işte bir şekilde normalleştiriliyor. Hiçbir önleme faaliyeti olmadığı için bence normalleştiriliyor. Bir “başa gelen çekilir” durumu yaşıyoruz neredeyse.

Ö.Ö.: Maalesef öyle.

Ö.M.: Evet, bu arada tabii bir de şundan bahsetmek gerekiyor: Mesela bakanlıklardan, Adalet Bakanı'nın yaptığı açıklamalardan, birtakım suçluların olduğu ve onların kasten yangın çıkardıkları, peşlerini asla bırakmayacakları ve cezalandıracakları söyleniyor yetkililer tarafından. Ama bütün bu gelişmelerin nasıl büyük bir yıkıma yol açtığından, biraz önce konuştuğumuz noktalardan hiç bahsedilmiyor.

Bugün de Özdeş'le beraber konuştuğumuzda, Kuzey Ormanları'nda yargının iptal ettiği RES projesine bakanlık genelgesiyle yeniden onay verildiği ve Kuzey Ormanları'nda 41 binden fazla ağacın kesileceği bilgisi vardı. Yani 29 türbin kurmak için, bulunduğu bölgenin temiz su havzalarını koruyan ve iklimi dengeleyen ekosisteme sahip Kuzey Ormanları üzerindeki baskı devam ediyor ve artarak devam ediyor. Vatandaşın karar mekanizmasının dışına itildiği gibi ayrıntılar da vardı. Koruma alanında 41 binden fazla ağacın kesilmesi olabilecek en vahim şeylerden bir tanesi herhalde, değil mi?

Aynı zamanda Burdur'dan da bir haber vardı: Krom madeni kapasite artışıyla, tamamı ormanlık alanda bulunan proje sahasının 721 hektara çıkarıldığı ve envanter çalışmasında bölgede 132 binden fazla, hatta 133 bine yakın ağacın bulunduğunun tespit edildiği belirtiliyor. Tamamı ormanlık alanda. Çok katlanarak artan bir vahametten de bahsetmek mümkün herhalde.

E.B.: Evet. Zaten bir de ironik olan tarafı o: Yeşil enerji adı altında yaptıkları yatırımlarla yeşili yerinden söküp götürüyorlar.

Ö.Ö.: Evet. Bu aslında önemli bir mesele. Senin de geçtiğimiz ay enerji demokrasisi meselesine ilişkin bir yazın vardı. Şimdi Türkiye, son raporlarda — kurumun adını unuttum — ilk kez rüzgâr ve güneş enerjisinden elde ettiği elektriğin %20'nin üzerine çıktığını, %22'yi bulduğunu söylemişti. Bu, bir yandan baktığımızda çok iyi bir haber gibi görünüyor.

Öte yandan işte enerji demokrasisi meselesi... Bunlar kamu yatırımı olarak ve demokratik bir şekilde planlanmadığında, özel şirketlerin yatırımları olduğunda korkunç ekolojik tahribata sebep oluyor. Çünkü bu yatırımların, mesela rüzgâr türbinlerinin yapılmasının ana gerekçesi en yüksek verimliliği, en yüksek kârı elde etmek. O zaman da gidip Kuzey Ormanları'na dikmeyi göze alabiliyorlar. Oradaki insanlara da tabii sorulmuyor ya da bilim insanlarına da “Nerede yapacağız?” diye sorulmuyor. Sadece kâr elde edilebilirliği tek kriter oluyor.

E.B.: Evet, yani o çok ironik bir durum. Şimdi Türkiye'nin bu 35x35 hedefi var ya, o şu demek: 2035 yılına kadar, tırnak içinde, yenilenebilir yeşil enerjinin oranını %35'e çıkarmak yani %20'yi geçmesi büyük haber, %35'e doğru gidecek bu. Ama bu da Kuzey Ormanları örneğinde olduğu gibi ya da başka yerlerde yaşadığımız gibi, RES'ler ve GES'ler için çok daha büyük oranda orman alanlarının yok edilmesi anlamına gelecek.

Eskiden hep şunu konuşurduk: Orman yangınları doğal nedenlerle çıkar, insani nedenlerle çıkar; izmarit atar, mangal yakar, o yüzden olur falan gibi şeyler konuşurduk. Ama onun nedeni daha çok endüstriyel tarımdı yani orman alanlarının endüstriyel tarıma açılmasıydı. Çünkü verimli topraklarda, aslında karbon yutakları olduğu için de, çok ciddi organik maddeler var orman topraklarında. Ondan faydalanmak için endüstriyel tarıma açıyorlardı.

Şimdi de endüstriyel tarımın daha da ötesinde, enerji santralleri için — Amazonlar'da da gördüğümüz şey o oldu — orman alanlarını kullanmaya başladılar. Bu da bunun artarak devam edeceğini ve orman yangınlarının da artacağını gösteriyor aynı zamanda. Ormansızlaştırmanın kendisi, orman alanlarının seyreltilmesi ya da orman bitkilerinin çeşitlerinin azalması, orman yangınlarının en önemli nedenlerinden bir tanesi. Yani yangın belki çeşit azaldığı için başlamıyor ama monokültür varsa, tek tip ağaç varsa yangın çok daha hızlı bir şekilde ilerliyor.

Şöyle bir ironiyle karşı karşıyayız: İklim krizinden bizi koruyacak olan şey orman ama iklim krizi nedeniyle ilk kaybettiğimiz şey de orman. Dolayısıyla krizin etkilerinin de gittikçe büyüyeceği bir aşamaya geçtik. İlk kez 2021'den sonra bu denklem çok değişti. Yani yangınlar bir anda — aritmetik derler değil mi, geometrikle aritmetiği hep karıştırırım — çok artan oranlarda büyümeye başladı. Artık endüstriyel tarımın ötesinde iklim değişikliği, orman yangınlarının en önemli etkenlerinden yani bu kadar büyük alan kaybetmemizin en önemli nedenlerinden bir tanesi hâline geldi.

Ama biz iklim değişikliğiyle mücadele için, tırnak içinde, sattığımız yeşil enerjiyi yine orman alanlarının kaybı pahasına yapıyor hâle geldik. Bu, enerji demokrasisi açısından bakınca da çok ciddi bir problem. Bir kere RES'lerin ne kadarının ihtiyaca yönelik olarak kullanıldığı, bölge halkının ihtiyacına yönelik kullanıldığı da problem. Şimdi bölgenin ihtiyacının 20 katı büyüklüğünde bir güneş enerjisi santrali yapıyorlar. Onu zaten oraya satmıyorlar, İstanbul'un enerji ihtiyacını karşılamak için yapıyorlar. Diğer taraftan, bölge halkının ihtiyacına yönelik bir şey olmadığı gibi şebekelerle aktarılıyor. Bu, yeni altyapılar anlamına geliyor ve bunun da başka maliyetleri var. Bir de kamusal olmaması, özel şirketler eliyle yapılması o kadar farklı kâr alanları açıyor ki... Yani enerjiyi satıyor, TEDAŞ'a ya da o bölgede enerjiyi toplayan şirket hangisiyse ona satıyor. Bir de enerjinin sertifikasını satıyor.

Bu, duyduğumda aklımı yakmıştı. I-REC diye bir sertifika var, Uluslararası Yenilenebilir Enerji Sertifikası. Örneğin kömürlü santralle bir şey ürettiniz, sandalye ürettiniz diyelim. Güneş enerjisi santralinden bir sertifika alıp o sandalyenin güneş enerjisiyle üretildiğini iddia edebiliyorsunuz. Bilmiyorum, anlatabildim mi?

Ö.Ö.: Bu şey gibi olabilir o zaman, karbon salma hakkı gibi. Hani piyasada onu satıyorsun ya, böylelikle aynı şekilde üretime devam ediyorsun ama bir yerlerde ormanları genişletme çabalarına destek verdiğin için onu düşebiliyorsun. Demek ki benzer bir şey. Güneş enerjisinden elektrik üreten bir yere para verip onun hakkını alarak sen yine kirli bir şekilde sandalye üretmeye devam edebiliyorsun.

E.B.: Aynen. Bir de, “Güneş enerjisiyle üretilmiştir” yazabiliyorsunuz.

Ö.M.: Burada ilginç bir haber daha vardı, ben de onu ekleyeyim. Sonali Kolhatkar, Truthout sitesinde yazmıştı bu yazıyı ve iklim adaleti açısından bayağı ciddi bir mesele: Misty Leon adlı bir kadın, iklime bağlı sıcak hava dalgası yüzünden hayatını kaybeden annesi Juliana Leon'un ölümü nedeniyle büyük petrol şirketlerine dava açmış. ExxonMobil, Chevron, BP ve başka şirketleri dava etmiş.

2021 yılında yaşanmış bir facia. Juliana, Pacific Northwest denen bölgede yaşanan, “heat dome” dedikleri ısı kubbesi sırasında sıcağa dayanamayıp kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmiş. Misty Leon da bunun üzerine dava açıyor.

İlginç olan tarafı sadece ilk defa böyle bir dava açılması değil; doğrudan doğruya annesinin ölümünü iklim değişikliğine bağlıyor olması ve daha da ilginç olanı, mahkemenin bunu kabul etmiş olması. Yani 2021'deki ısı kubbesinin insan kaynaklı iklim değişikliği olmasaydı gerçekleşmesinin imkânsız olacağı bilimsel olarak davada kabul edilmiş. Bakalım ne olacak, çok ilginç aslında.

E.B.: Evet. Acaba sonuçları ne olur? Yani ExxonMobil'in faaliyetlerini durdurmak olmaz büyük ihtimalle.

Ö.M.: Ama yani böyle bir davaya izin verilmiş olduğunu ilk defa duyuyorum ben. Truthout'ta vardı galiba; 6 Ağustos'ta çıkmış bir haberdi bu.

E.B.: Bu çok ilginç. Aslında hepimiz biliyoruz, değil mi? Fosil yakıtların ana sorumlularının, çoğunluğu fosil yakıt arayan ve satan 10 tane çok uluslu şirket olduğunu; BP gibi, Shell gibi, ExxonMobil gibi. Hepimizin hayatında varlar.

Akdeniz Havzası'nı 12 parçaya bölmüşler, 12 tane küçük havza yapmışlar. Onların her birini bunlardan bir tanesine ya da konsorsiyumlarına satmışlar. Her yerinde yani Akdeniz'in tamamında bunlar şu anda petrol ve doğal gaz arıyor. Yani bizim yanı başımızda bu.

Ama diğer taraftan da dünyanın her yerinde... İşte Meksika Körfezi'ndeki olayı hatırlarsınız. Denizin dibine çok yüksek miktarda petrol sızmıştı. Shell'in denizaltı rafinerilerinden. 2000'li yılların başında olsa gerek ya da 90'ların sonunda çok büyük bir çevresel felakete neden olmuşlardı. Ama oradan aldıkları ceza, Shell'in bütçesiyle karşılaştırıldığında inanılmaz küçüktü. Büyük ihtimalle bu riskleri de alarak yapıyorlar zaten bunu.

Ö.Ö.: Daha yakın zamanda da okyanus alev alev yanmıştı. Sızan petrol bir de yanmıştı. Dünyanın en ilginç görüntüsü yani. Yanan okyanus mu olur? Ama oldu bu da.

E.B.: Evet ve çok küçük cezalarla bunlardan kurtulabiliyorlar büyük ihtimalle. Bunları da zaten gelecek yılın bütçelerinde öngörerek davranıyorlardır. Yani petrol fiyatının üzerine yüzde beş daha koyup cezayı da oradan çıkartıyorlardır.

Ö.Ö.: Tabii, zaten çok yüksek kârlılıkları var. İran savaşıyla birlikte fosil yakıt fiyatları bir kez daha yükselince, geçtiğimiz haftalarda açıklanan ilk çeyrek kârları da muazzam yüksek çıktı tabii.

E.B.: Evet. Yani Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasından sadece deniz taşımacılığıyla LNG ve petrol taşıtan ülkeler zarar gördü. Ama boru hattı olan ülkeler inanılmaz kazandı. Aynı stoktaki malın fiyatı bir anda iki katına çıkıyor. Yani nasıl olur da kazanmazsın? Sadece satacağın yere ulaştıramıyorsan kazanmazsın. Onda da çok az; Kuzey Irak gibi bölgeler. Yine küçük ülkeler kaybetti. Yoksa Katar, Suudi Arabistan vesaire çok büyük kazandı. Dolayısıyla tabii ExxonMobil, BP ve Shell de çok büyük kazandı.

Ö.M.: Evet, ayrıca ilginç bir şeyi de eklemek mümkün. Günün sözünü de dün ondan oluşturmuştuk. George Monbiot ilginç bir yazı yazdı ve şunu söylüyor: İklim inkârcısı radikal sağ, artık tamamen suçu yine aktivistlerin üzerine atmaya çalışan bir duruma girmiş durumda.

Özellikle sağcı, radikal Sunday Telegraph ve Daily Telegraph gazetelerinin editörlerinden Alistair Heath diye birisi, gazetesindeki köşe yazısına şöyle bir başlık atıyor: “Britanya artık iklim değişikliğini durduramaz. Şimdi artık net sıfır salım hedefini çöpe atalım. Akdeniz iklimini ve hayatını kucaklayalım,” diyor. Akdeniz, senin de biraz önce söylediğin gibi Ecehan, çeşitli yerlerde cayır cayır yanarken, orman yangınları dört bir yandan göklere yükselirken Akdeniz havasını göklere çıkarıp kucaklıyor yazı.

Yazının başlığı da, “Britanya artık iklim değişikliğini durduramaz. Şimdi artık hedefi çöpe atalım, Akdeniz iklimini ve yaşamını kucaklayalım,” diyor. Yani “seri kundakçı” diye niteliyor gazeteci ve aktivist George Monbiot, Alistair Heath'i. “Ölümü kucaklama çağrısıdır bu,” diyor. Aşırı sağın ilginç bir durumundan bahsediyoruz. 

E.B.: Deminki konuyla ilgili bir de şunu söylemek istiyorum, ikisini Akdeniz üzerinden birbirine bağlayacak olursak. Bu doğal gaz boru hatları meselesi, İran Savaşı'ndan sonra yeniden gündeme geldi tabii. Akdeniz'de de iki tane büyük proje var. Bir tanesinin olup olmayacağı henüz netleşmedi ama aslında 10 yıldır masada olan EastMed boru hattı. İsrail'den, Güney Kıbrıs açıklarından Yunanistan'a, oradan da İtalya'ya kadar uzanacak bir boru hattı yapma planları var.

Bu, eğer yapılırsa dünyanın en uzun ve en derinden geçen boru hatlarından biri olacak. Dolayısıyla Akdeniz'in altını da artık, yani... Kirletmek diyeyim, daha uygun bir kelime bulamadım. Akdeniz'in altına da zarar verme noktasında çok ciddi bir proje hâline gelecek.

Bir de Türkiye, Kuzey Kıbrıs'a yönelik bir doğal gaz boru hattı projesi başlattı. Onu da açıkladılar biliyorsunuz. Önümüzdeki yıllarda tamamlanması, büyük bir hızla hayata geçirilmesi bekleniyor. Türkiye'nin niyeti de Akdeniz'de yeni bulunan doğal gaz ve petrol kaynaklarını Türkiye üzerinden Avrupa'ya taşımak. Yani Kuzey Kıbrıs'tan Türkiye'ye, Türkiye'den yine Yunanistan üzerinden ya da denizden İtalya'ya doğru taşımak.

O yüzden bu yeni petrol ve doğal gaz boru hatları meselesi, Akdeniz Havzası'na ciddi biçimde yeni zararlar vermeye devam edecek gibi görünüyor.

Ö.M.: Evet, bunları yakından takip etmeye ve mücadelesini de duyurmaya devam edeceğiz tabii. Galiba sürenin de sonuna ulaştık Ecehan. Çok teşekkür ederiz.

E.B.: Ben teşekkür ederim. Bir şey söyleyebilir miyim?

Ö.M.: Lütfen.

E.B.: Bu orman işçileri ve orman köylüleri meselesi, orman yangınları kısmında o kadar kritik ki onu da anmadan geçemeyeceğim. Türkiye'de o kadar az orman işçisi var ki... Tam sayı 23 bin civarında orman işçisi var. Bir orman işçisi 10 bin dönüm ormandan sorumlu.

Ö.M.: 10 bin dönüm, bu inanılmaz bir rakam.

E.B.: Evet ve bu değişmediği sürece orman yangınlarını önlemek mümkün olmayacak. O yüzden buradan bir çağrı yapalım. Orman işçilerinin sayısının sadece yangın sezonlarında değil, genel olarak artırılması çok kritik bir talep bence. Bununla birlikte orman keçilerinin, orman köylülerinin korunması ve orman işçilerinin sayısının artırılması lazım.

Ö.M.: Evet, ormandaki canlı yaşamının korunmasının da hayati önemine değinmiş olduk. Çok önemli. Peki, çok teşekkürler.

Ö.Ö.: Teşekkür ederiz Ecehan. 

E.B.: Teşekkürler. Haftaya görüşmek üzere.

Ö.Ö.: Haftaya görüşmek üzere.

Benzer İçerikler

  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki