Fizan Ekspresi’nde Milat Bülent Kılıç, İran’da 8–10 Ocak katliamlarının ardından yaşanan büyük travmayı, bilgi karartmasını ve muhalefetin yalnız bırakılışını ele alıyor.
Bilebileceğiniz gibi, İran’da 8-9-10 Ocak’ta halk ayaklanmalarına karşı çok şiddetli katliamlar söz konusu oldu. Ben de o günlerden beri yaptığım programlarda bu konu üzerinde duruyorum - bugün de duracağım.
Bir müzik programının içinde bu konuları anlatmanın ideal yolu nedir, bilmiyorum. Dolayısıyla bir ölçüde el yordamıyla ilerliyorum. Bu nedenle, hoşgörünüze, en çok da programı dinleyen İranlı dostlarımın hoşgörüsüne sığınıyorum. Başlarken bir kez daha bütün içtenliğimle bu olaylarda yakınlarını kaybedenlere baş sağlığı diliyor; uzuvlarını kaybedenlere, işkenceye uğrayanlara, yargılananlara saygılarımı sunuyorum.
Katliamın yaşandığı günlerde enformasyon akışı neredeyse kesilmişti çünkü İslam Cumhuriyeti interneti ve telefon bağlantılarını mutlak biçimde kesmişti. Uydu interneti aracılığıyla, o birkaç gün içinde ülkeden çıkabilen kişiler aracılığıyla ve bir de muhtemelen ülkedeki dış bağlantılı unsurlarca ulaştırılan kısıtlı bilgi dışında bir şey ulaşmıyordu.
Rakamı tam olarak bilmiyorduk fakat ölü sayısı yine de binlerle ifade ediliyordu. Ama O günlerde Türkiye’de bazı muhalif medya organlarının; sol, özgürlükçü geçinen bazı medya kuruluşlarının ve gazetecilerin bu rakamları küçümsemek, sayıların korkunçluğuyla alay etmek eğiliminde olduğunu gördük.

Sağın küçümsemelerine ya da saçmalıklarına alışkınız ama sol çevrelerden gelen bu yorumlar beni fena yaraladı. Tam da bu dönemde ben de yaptığım bir programda İran’daki bağımsız bir insan hakları kuruluşunun verilerini esas alıp ölü sayısını 4 bin küsur, yaralı sayısını ise 9 bin küsur olarak aktardım. Oysa bugün İran muhalefeti de, dünya da çok çok daha fazla insanın katledildiği konusunda birleşmiş bulunuyor. Rakamlar yine farklılık gösteriyor ama İnsan Hakları Ajansı doğrulanmış ölüm sayısını yaklaşık 7 bin, inceleme altındaki dosya sayısını 18 binden fazla olarak veriyor. Kimi uluslararası gözlemciler ise 20 bin ile 37 bin arasında ölüm olduğunu söylüyor. Katledilen insan sayısının 50 bin dolayında olduğunu söyleyen İranlı kanaat önderleri de var. Buna karşın devlet yalnızca 3 bin 117 kişi öldü diyor. Teknik olarak bu verilerin hangisini doğru kabul edersek edelim ortada barbarca, vahşice bir katliam var. Molla Rejimi en çirkin, en vahşi ve en acımasız yolu seçerek, aslında sürecin bundan sonraki evrelerinin rengini de belirlemiş oldu.
Geçen haftaki programımda İran İslam Cumhuriyeti Rejimi'nin Reşt kentindeki katliamından söz etmiştim. Benzer büyük kitlesel katliamlar başka yerlerde de yaşandı. Genel olarak Rejim ile özdeşleşmesine karşın nüfusunun önemli bir bölümü muhalif olan Meşhed kenti de büyük bedeller ödedi. Elbette Tahran ve başkaca birçok kent de…

Görüntüler yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor. Zırhlı araçlarla bir yandan halkı tararken, bir yandan da onlarcasını ezip geçmişler. Yaralıları kurtarmaya, taşımaya çalışanları da acımasızca taramışlar.
O günlerde hastanelerde, sağlık kliniklerinde de katliamlar devam etmişti. Tedavi için getirilen yaralılar sedyelerde katledilmiş, ölüleri sokaklara atılmıştı. Elbette yaralı eylemcilere yardım etmek isteyen sağlık görevlileri de bu şiddetten nasibini almıştı.
Tam da bu korkudan dolayı birçok yaralının, ölümcül sayılabilecek yaralara rağmen hastanelere götürülmediği ve bu yüzden canlarını ya da uzuvlarını kaybettiği söyleniyor.
Yani Rejim, masaya bütün varını yoğunu sürmeyi tercih etti; artık kimse reform, restorasyon şu bu beklemesin çünkü dikiş tutmaz.
Ben, İran ile ABD resmi görüşmelerden nihai bir barış veya uzlaşma çıkacağına inanmıyorum. Bu bir oyun, bir zaman kazanma ve ‘bakın biz barış için elimizden geleni yaptık’ imajı yaratma oyunu - elbette Rejim içi bir darbe gibi öngörülmemiş bir durum söz konusu olmazsa…
Şunu unutmayalım: Şii kültürü savaştan kaçmış olmayı, diz çökmeyi kaldırmaz. Elbette, mollalar kişilikli, onurlu, oturaklı insanlardır demiyorum; tersi yönde davranışları varlık nedenlerini ve onları var eden kültürü sabote eder demek istiyorum. Karşımızda, kendi çıkarları için dünyayı yakacak iki güç ve onların iki fanatik lideri Trump ve Netanyahu var, karşılarında da onların üçüzü konumundaki Hamaney yer alıyor. Bu üçlü dünyayı yok etmek, ateşe vermek için dünyaya gelmişler; büyük hedeflerinde ortaklar. Bu nedenle özgür iradeleri ile barış için kıllarını bile kıpırdatmazlar.

Bu aşamada hiç umutlu değilim ama bu sürecin içinden çıkmanın zemini ancak şöyle oluşabilirdi: Amerikan, İsrail ve Avrupa kamuoyunun kendi yönetimlerine baş kaldırmaları ve büyük protesto eylemleriyle… Öte tarafta da İran halkının hızla örgütlenip sürece gerçek anlamda müdahil olmasıyla… İkisi için de ciddi bir umut yok şu an, ne yazık ki. Ama Trump’ın, ülkesinde, özellikle de göçmenlere yaptıkları ile Kanada, Danimarka gibi ülkelere tutumu, Netanyahu’nun özellikle Filistin halkına yaptıkları ve elbette Hamaney’in İran halkına düzenlediği bu son büyük katliam bütün bunların foyalarını açığa çıkardı. 'Epstein adası'nda olup bitenler de aynı kirli imajı pekiştiriyor.
İranlı Nobel ödüllü iki kadın var; ilki, 2003’te barış ödülünü alan Şirin Ebadi ve ikincisi de 2023’te alan Nergis Muhammedi. Nergis Muhammedî, savaşa, dış askeri bir müdahaleye karşı çıkıyor, "Diktatörlükten nefret ediyorum ama savaştan da ediyorum" diyor. Şirin Ebadi ise biraz utangaç biçimde emperyalistleri ülkesini bombalamaya davet ediyor, "Rejimin yönetici kadrolarını uçurun ama halka dokunmayın" diyor. Politik olarak “Junior Reza”nın yani “Şehzade Rıza”nın çevresinde konuşlanıyor.
Gerçekten zır cahil konumundaki insanların siyasal tercihlerinde hatalar etmesini belli sınırlar çerçevesinde anlamak, bağışlamak mümkün belki ama aklını başını almış, eğitimli, hele de bütün dünyanın tanıdığı figürler için aynı şeyi söyleyemeyiz. Bu anlamda Şehzade Rıza’nın, İsrail’in ve ABD’nin yanında duran kesimlerin ezici bir çoğunluğuna saygım yok. Faşist ve son derece kötü ahlaklı Trump’tan, Gazze’yi tatil beldesine çevirmekten söz eden Trump’tan “Sayın Trump” diye söz eden, Gazze’yi kan gölüne çevirip canlı cansız her şeyi haritadan silen Netanyahu’dan ve onun devletinden yardım dilenen kişi ya faşist ya ahmak ya casus ya da satılmış olsa gerek.
Bunu geniş kitleler için demiyorum; ben zaten uzun süredir çağdaş toplumların tamamının yüzer gezer bir lümpen kitlesince biçimlediğini düşünüyorum. Bu lümpen çoğunluğu yönlendirmeyi başaranlar ülkelere ve süreçlere de egemen oluyor yani bugün İslamcı bir devrimin motoru olacak kitleler teknik olarak yarın monarşist bir devrim yaparsa şaşırmam.
Batının büyük kentlerinde düzenlenen eylemlerde İsrail bayraklarıyla ve hatta hem İsrail, hem Şah döneminin İran bayraklarıyla danslar edip, Netanyahu’yu ve Trump’ı imdada çağıranlara alışmıştık ama ahmaklık bir süredir İran’ın içine de sıçramış durumda. Eylemlerden sonra okulların açılmasıyla sanıyorum bir lisenin bahçesinde bir tören düzenleniyor. Öğretmenler rejim yanlısı propaganda yapıyor ve o yönde sloganlar atmaya çalışıyor. Onlar "Kahrolsun İsrail" dedikçe, öğrenciler "Kahrolsun Filistin" diyor. Filistin daha ne kadar kahrolacak anlamıyorum ama beyinler stop etmiş. Düşmanlık halkı uyuşturmaya, aptallaşmaya başlamış - çok üzücü.
Öte yandan, İran halkı bu ara çok şiddetli bir travma hali içinde. Bu durumla baş etmek onların epey vaktini alacak gibi gözüküyor. Bu sıkıntının önemli örneklerinden biri de geçtiğimiz günlerde bir ortaokulda yaşanmış. Öğretmen sınıfa girince, çocuklar hocam moralimiz çok bozuk, ders yapmak istemiyoruz. Lütfen bize bir şarkı söyleyin demişler. Öğretmen de dersi iptal edip onlara Meşrutiyet döneminin güçlü şairi ve müzisyeni Aref Qazvini’nin "Ez Khune Cevanan-e Veten" adlı çok ünlü şarkısını okumuş. Qezvini, bu şarkıyı Meşrutiyet devrimi sürecinde ölenler için yapmıştı.

