"Orta sınıf çöktü, yoksullaşma arttı, bölüşüm vahşeti insanları açlığa mahkum etti"

Ekonomi Politik
-
Aa
+
a
a
a

Ekonomi Politik’te Ali Bilge, Adalet ve İçişleri Bakanlarının değişimlerini, otokratik rejimin derinleşmesini, orta sınıfın çöküşünü, servet transferlerini, “maaş köleliği”ni ve yaklaşan seçimler öncesi iktidarın artan biat ihtiyacını masaya yatırıyor.

""
Ekonomi Politik: 16 Şubat 2026
 

Ekonomi Politik: 16 Şubat 2026

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!

Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!

Özdeş Özbay: Günaydın!

A.B.: Günaydın!

Ö.M.:Ekonomi Politik’in gündeminde neler var?

A.B.: İki bakan değişimin bitmeyen analizi yapılıyor, AKP’de genel başkanlık meselesi konuşuluyor, bunlara değinelim.

2017’deki Anayasa değişikliğiyle Türkiye otokratik rejime geçti, 2018’de de tam teşekküllü olarak Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen otokratik düzene geçiş yaptı. 10 Temmuz 2018 tarihinde, 66. hükümet, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında kuruldu. Yeni düzende başbakanlık müessesi yok; Cumhurbaşkanlığı yardımcılığı ve bakanlar var, bakanlar da Meclis onayına gitmiyor. Hükümet programı okunuyor, onu da Cumhurbaşkanı okumuyor. Bakanlar, Meclis onayı dışına düşmüş durumda, bakanların istifaları da Cumhurbaşkanı tarafından “affedilme” ile oluyor.

Otokratik Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçtikten sonra iki hükümet kuruldu. Her iki yani 66 ve 67. hükümetlerde değişen bakanlıklara öncelikle baktığımızda geçen sekiz yıllık sürede Adalet Bakanlığı’nda dört bakan değiştiğini görüyoruz; İçişleri Bakanlığı’nda üç değişiklik var ve Maliye ve Hazine Bakanlığı’nda ise dört değişiklik yapılmış. Resmi tamamlaması için Merkez Bankası’ndaki altı başkan değişimini de bu tabloya koyuyorum; dörder kez Hazine ve Maliye ile Adalet Bakanlığı, üç kez İçişleri Bakanlığı ve altı kez de Merkez Bankası başkanlığı değişmiş.

Adalet ve İçişleri Bakanlıklarındaki son değişim büyük bir tepki topladı. Daha önce de Adalet Bakan Yardımcılığı yapmış, sonrasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına getirilmiş olan Akın Gürlek, Adalet Bakanı olarak atandı. Adalet ve İçişleri Bakanlıklarının fonksiyonlarını hepimiz biliyoruz, özellikle seçim süreçlerinin emanet edildiği bakanlıklardır. Bu nedenle otokratik düzende bu mevkilere, iktidara en bağımlı olan, iktidar ve saray ilişkisinde güvenilir olan insanların getirildiğini de biliyoruz. Yüksek Seçim Kurulu ile de birlikte çalışan iki bakanlığa böylesine kritik atama yapıldı.

İktidarın seçimleri kazanma imkanının kalmadığını, fakru zaruret içinde olduğunu, çoğunluğunu kaybettiğini de kamuoyu araştırmalarında görüyoruz. İktidarın seçim kazanma garantileri üzerine ihtisas sahibi olduğunu da biliyoruz. İktidarın seçim kazanma yeteneğini üstelik biz söylemiyoruz; Trump, Beyaz Saray’da herkesin gözünde bunu açıklamıştı. Seçim kazanma usulleri üzerinde Erdoğan’ın güçlü bir kapasitesi olduğunu söylemişti.

Yakın dönemde seçim sürecinin başlayacağı gözüküyor. Zor durumda kaldığınız için de “en”lere ihtiyaç duyuyorsunuz; “en bağımlı, en itaatkar, en istenileni yapanlar”a ihtiyaç duyulduğu bir zaman dilimine giriyorsunuz, en ayyuka çıkmış isimlerden seçim yapmak durumunda kalıyorsunuz! Bu nedenle de infial yaratacak atamalara sahne oluyoruz.

Türkiye’nin otokratik düzen içerisinde katliama uğrayan bir adalet sistemi var, yargı katliamı yaşıyoruz. Muhaliflerinizi pasifize etmek için ana muhalefetin cumhurbaşkanı adayını bile hapsetmiş durumdasınız. Dolayısıyla şapkadan yeni şeyler çıkması muhtemeldir; hem seçimlerin yapılıp yapılmaması ya da kazanılmasına ilişkin şapkadan çıkan yeni usuller olabilir. Seçimin ortasında Yüksek Seçim Kurulu’nun aldığı karar ile mühürsüz pusulaların geçerli kabul edildiği bir ülkeyiz. Bunlarla seçimler kazanılmış, rejim değişmiştir. Şapkadan yeni gayretler olacaktır, sürprizler olabilecektir.

Akın Gürlek’ten medet ummak aslında saray iktidarının da nasıl sıkışmış vaziyette olduğunu bize göstermektedir. Hep soruyoruz; genel seçimler yapılabilir mi? Yapılır ise nasıl yapılır? Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olduğu, İçişleri Bakanının değiştiği bir ortamda yapılacak seçimler ne kadar doğru yapılır? Uluslararası kuruluşların Türkiye’de son 10 yılda yapılan seçimlerine ilişkin raporları gözümüzün önündedir.

Diğer bir husus da AKP Genel Başkanlık meselesidir. Nasıl Akın Gürlek’ten medet uman bir iktidar pozisyonu var ise genel başkanlık için de ancak aile içinden isimler çıkarılabiliyor.Genel Başkanlık için aile adres gösteriliyor, aile içi yarışlardan söz ediliyor. Seçimler için medet Akın Gürlek, genel başkanlık için medet aile...

Bir diğer husus da şu: Uzun yıllardır medet umulan bir bakan var, sır küpü Dışişleri Bakanı Hakan Fidan. Fidan, bu revizyona girmedi ama bazı gerilimler olduğu biliniyor. Seçimlerden önce Hakan Fidan değişebilir mi? İzlenmesi gereken konulardan biri de bu.

Otokratik düzen manzaraları böyle ve bunlar rejime uygun gelişmeler. İktidar neden medet operasyonları yapmak zorunda kalmış durumda? Çünkü çoğunluğunu kaybetmiş bir parti ve iktidar bulunuyor.Çoğunluğu kaybetmesinin, medet arayışları içinde olmasının en önemli nedeni, geniş toplumsal kesimlerin sefalet içinde olmasıdır. Çünkü geçtiğimiz 10-12 yılda orta sınıfta çok ciddi bir göçük yaşandı; orta sınıf göçtü, yıkıldı.

Yakın tarih üzerinden orta sınıf çöküş dönemlerimize bakalım; II. Dünya Savaşı’nda ciddi bir çöküş yaşanmıştı, çöküş 1950’de Demokrat Parti değişimini sağlamıştır. 1954 sonrasındaki yüksek enflasyon orta sınıf etkilenmiş süreç ve değişim askeri darbeyle sonuçlanmıştır. 1973’de başlayan dünya petrol bunalımının yansımaları, ithal ikameciliğin sınırlarına gelinmesi, yüksek enflasyon, yeni bir orta sınıf çöküntüsü yaşanmasına neden oldu. Değişim, siyasal planda darbe ile neoliberal politikalara geçişle yaşandı. 1980 sonrası neoliberal reformların yarattığı bir ortamda yeni bir orta sınıf çöküntüsü yaşanmasına neden oldu. 2001’de uygulanan istikrar programıyla çok yaman bir orta sınıf çöküntüsü yaşadık ve 2001’in ağır faturası bu kesimlere yüklenince yoksullaşma arttı, orta sınıf katmanlarının aşağı doğru inişi yaşandı. Bu orta sınıf çöküntüsü AKP’yi iktidara getirdi.

Daha sonra bu süreç rejim değişikliği ile konsolide edildi. AKP‘nin bilhassa son 12 yılına baktığımızda ki bu yıllar aşamalarla otokratik düzene geçildiği yıllardır - ücretli kesimler üzerinden, sınıfsal katmanlar üzerinden baktığımızda muazzam bir göçük ile karşı karşıya kaldığımız apaçık ortada. Türkiye’nin orta sınıfı tüketimi en yoğun yapan kesimdir. Tüm bu kesimler aşağı doğru negatif terfi etmiş vaziyette. Orta-üst ortaya, orta yoksulluğa, yoksul açlığa doğru gitti.

İktidarın uyguladığı para ve mali politikaları Türkiye’de orta sınıfın göçmesine sebebiyet verdi; özellikle bu politikalar bir servet transferi politikası haline geldi, zenginler lehine bir servet transferi süreci yaşandı ve yaşanmaya da devam ediyor. Para, döviz ve maliye politikaları bu transferi aracı olarak kullanıldı. Kapitalist sistem içinde özellikle maliye politikalarıyla sınıflar arası kesimlerin, orta sınıfların, yoksulların ayakta kalmasını sağlayabilirsiniz. Sosyal adaletin sağlanmasında ve gelir dağılımında etkin kullanılan araçlar maliye politikalarıdır.İstenirse para ve döviz politikaları da zenginlerin lehine değil, fakirler ve orta sınıf lehine de kullanılabilir ama orta ve altı toplumsal kesimler için etkin araçlar maliye politikasındadır.

Geçen yıllar boyunca öncelikle AKP’yi destekleyenler lehine bir servet transfer oldu ama genel olarak zenginler lehine aktarım oldu. Her gün bunları konuşuyoruz; ayrıcalıklı ihaleler, ayrıcalıklı KOİ’ler, özelleştirmeler, tahsisler, vergi silinmesi gibi envai tür uygulamalarla Türkiye’de bir bölüşüm vahşeti yaşandı ve yaşanmaya devam ediyor. Sosyal devlet için harcanacak kaynaklar azaldı, emek maliyeti enflasyonun sorumlusu olarak gösterildi, hâlâ da devam ediyor. Dolayısıyla orta sınıf çöktü, yoksullaşma arttı, bölüşüm vahşeti insanları açlığa mahkum etti.

1950’lerin sonu, 60’ların başlarında Mao’nun Çin’de uyguladığı bir program vardı. Açlık planları tarihte pek çok yerde uygulandı; Almanların, Sovyetlerin de vardır ama onlara girmeyeyim. Mao’nun uyguladığı plana ‘serçe katliamı’ denir; serçe katliamı, Batı dünyasında sinemalara konu oldu. Mao, tarımsal üretimi arttırmak için bir proje geliştirdi, iddiaya göre, “Serçeler yılda 5 kilo tahıl yiyorlar ve tarımsal üretimi düşürüyorlar, bu nedenle serçelerin öldürülmesi ve tarım alanlarından uzaklaştırılması gerekiyor.” Mao, böyle bir kampanya başlattı. Sonuç hüsran oldu ve kampanya sonunda anlaşıldı ki serçeler aslında tarımsal ürünleri yiyor ama esas tarımdaki zararlı böcekleri de yiyorlar. Aslında böcekler nedeniyle tarımsal üretim düşüyor, serçeler sorumlu değil! 1958-63 yılları arasında uygulanan bu politika sonucunda Çin’de büyük bir kıtlık yaşandı. Milyonlarca serçe öldürüldü, belki milyarlarca! Hatta daha sonraki yıllarda serçe ithal etmek durumunda kaldılar. Tarımsal üretim düşünce, kıtlık yaşandı; rakamlar çok muhtelif ama 30 milyona yakın insan ölümü ile sonuçlandı.

Türkiye’de serçe katliamı gibi bir vahşet, orta sınıf ve yoksullar üzerinde yaşandı, yaşanmaya da devam ediyor.

Sosyal devlete ayrılan kaynaklar reel olarak azalmış; sağlıktan, sosyal yardımlardan ücretlere uzanan bir çöküş içindeyiz. Asgari ücret toplumu haline gelmiş durumdasınız, asgari ücret ve emekli maaşlarının durumu ortada, rakamlara tekrar tekrar dönmek istemiyorum, muazzam bir çöküntüyle karşı karşıyasınız.

İç siyasi gelişmeleri, bakan değişimlerini bunlarla ilişkilendirerek bakmakta fayda var. Türkiye tarihinin en büyük orta sınıf çöküntüsünü yaşıyor,bölüşümde yaşanan vahşetin sonucunda durum iktidar açısından hiç iç açıcı değil. Seçimler öncesinde orta sınıf halini düzeltmek için atraksiyonlar yapma imkanı da pek kalmadı. İzlediğiniz ekonomik program başarılı değil. Latin Amerika, Asya, İsrail, Doğu Avrupa ve Rusya’nın çok değişik istikrar programlarına ömrümüz boyunca baktık, içlerinden geçtik, Türkiye’nin de deneyimleri var ancak şu anda istikrar program denilen programın dünyanın en uzun sonuç alınamamış ve sürekli revize edilen bir program olduğunu cümle alem biliyor.

2001’de IMF programıyla zengin sınıflar için bir düzeltme sağlandı. Zaten bu tür istikrar programları bugüne kadar hiçbir şekilde orta sınıfların halini düzeltmek için yapılmadı. Yapılabilir mi? Elbette yapılabilir ancak bugüne kadar zenginler için saha düzeltildi, yabancıların Türkiye’deki borçlarının garantisi ve devamı için düzenlemeler yapıldı. 2001’de de böyle oldu; orta sınıfın çökmesi pahasına bir enflasyon düzeltmesi, enflasyonda bir düşüş sağlandı. Bugün bu da yaşanmıyor; hem zenginler zengin olmaya devam ediyor, hem servet transferi devam ediyor, hem de enflasyonu sadece TÜİK düşürüyor. Orta sınıfı imar edecek, onu ayakta tutacak bir enflasyon düzeltmesi, düşmesi de olmadı.

Ö.M.: Ben de bir araya girmek istiyorum izin verirseniz?

A.B.: Buyurun.

Ö.M.: Biraz önce konuk etme fırsatı bulduğumuz önemli bir konuğumuz vardı; Dr. Figen Şahbaz ile konuştuk. Türkiye’de artık bir tercih var, özel hastane demek de yetersiz; zincirleşmiş, holdingleşmiş, uluslararası pazara açık bir sağlık sermayesi var ve risk azalıyor diye de bir şey çıkarmışlar ve şimdi bunun açıklaması da olacakmış. Hastanelerin çok tehlikeli sınıfından daha az tehlikeli sınıfa aktarılması gibi işlemler yapılması söz konusu tedavilerde. Evrensel’de yazıldı ve bizim de biraz önce Figen Hanım ile konuştuğumuz gibi, “Hastanelerin sağlık emekçileri için daha az tehlikeli olması değil, çok tehlikeliden tehlikeli sınıfa alınması. Tamamen böyle bir sağlık emekçilerinin daha az korunmasını normalleştirmeyi yönelik bir durum. Sağlık sermayesi büyürken emekçinin payına daha fazla risk ve daha az koruma düşüyor ise ortada teknik değil, sınıfsal bir tercih vardır,” deniyor. Sizin de biraz önce söylediğiniz gibi; tehlike hastanede değil, bu düzenin kendisindedir diye bir açıklama yapmamız mümkün olabilir.

Aynı şekilde bu bakanlıkların değiştirilmesiyle ilgili olarak tabii şu da var; Adalet Bakanı Akın Gürlek’in tutukluların avukat görüşmelerine dair açıklamaları vardı, inanılır gibi değildi. “Mevzuat boşluğu var, avukatlar vekilleriyle sürekli görüşme sağlayabiliyorlar. Bu olmaz, bu konuda Adalet Bakanlığı olur olmaz gerekli talimatı verdi, Meclisimizin gündemine getireceğiz, mevzuat değişikliği yapılacak,” demişti. Ekrem İmamoğlu da diyor ki, “Öyle bir rejim kurdular ki bir kişinin verdiği işi hallederseniz makamınızı koruyup yükselebilir, hiçbiri olamazsanız bakan olursunuz,” diyor. Şimdi bugün baroların ciddi bir başvurusu olacağına dair haberler var ve Ankara barosu da Akın Gürlek’in Adalet Bakanlığına atanmasına karşı Danıştay’a gidiyormuş Yargıçlar ve Savcılar Birliği kurucu başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, Akın Gürlek’in atanmasına ilişkin işlemin iptali için Ankara barosu avukatları olarak Danıştay’a dava açacaklarını da duyurmuşlar. Bunları da yakından takip etmeye çalışacağız tabii.

A.B.: Akın Gürlek operasyonu sonrasında yeni durumlara hazır olmak lazım çünkü en biat edeni getiriyorsunuz; biat edenler yarışması yapıldığında en biat eden, en söz dinleyeni ödüllendirildiği bir düzendeyiz. Adalet, Hazine, İçişleri Bakanlığı değişimlerini ülkede yaşanan orta sınıf çöküntüsü ile birlikte toptan bir daire içerisinde bakıp analiz etmekte fayda var.

Onca yoksulluk varken Adalet Bakanlığı demokrat bir kişiye emanet edilemezdi. Önümüzdeki dönemde YSK’da da değişimler söz konusu olacak ki zaten sicili belli bir Yüksek Seçim Kurulu var. En biat edenlerden teşkil edilen kurullara, bakanlara, yargıçlara , bürokratlara ihtiyacınız var çünkü çok zor durumdasınız.

Konuğunuzun da ifade ettiği gibi, Türkiye’de göçmüş bir sosyal güvenlik ve bir sağlık sistemi ile karşı karşıyayız. Emeklinize açlık sınırının altında, biraz üstünde, yoksulluk sınırının altında maaş veriyorsunuz. Sağlığın sorunlarını çözemeyen bir sağlık yapılanması içindesiniz. Hekimin 5-10 dakikada hastaya bakması istenen, laboratuvarların ve aletlerin kullanıldığı bir yapılanmanız var. Hastanelerin sahiplerine sürekli kaynak transferinin, servet transferinin yapıldığı bir düzen içerisindesiniz.

Ülkenin yarattığı gelirin içerisindeki payı azalan bir sosyal devlet sisteminiz, sosyal harcamalarınız bulunuyor. Batmış bir sosyal güvenlik sistemine sahipsiniz; nüfusun %60-65’ini maaş kölesi yapmışsınız, emekli maaşları asgari ücretin altında, yoksulluk sınırının altında, açlık sınırının biraz üstünde - biraz altında, vatandaşlarınız bu sınırlar içinde yaşayan maaş köleleri haline gelmiş durumda. 

Bu azıcık maaş ile bir hastaneye gidip bir kan verme kabiliyetinden müteşekkil bir sağlık ortamında, güvencenin bu kadar sınırlı olduğu bir ortamda, sınırlı ilaç hizmetleri verilen bir sağlık sisteminiz var. Türkiye’de sağlık hizmetleri içerisinde tanı ve ilacın payı çok yüksektir. Hastalığı önleme kabiliyetine ilişkin sağlık harcamaları son derece cılızdır. Sağlık sisteminin zengin sahiplerini gözeten bir sisteme sahipsiniz. Dünyanın en yüksek, en fazla tomografi cihazına sahipsiniz, MR aletine sahipsiniz ama sonuç nedir? Doktor kaliteniz düşmüş, sağlık personelini katliama uğratmışsınız; sağlık fakültelerinin, tıp fakültelerinin kalitesi düşmüş durumda. Türkiye’de, sosyal güvenlikte aktif sigortalılar pasif sigortalı maaşını ödeyemez durumda. Maaş kölelerini EYT ile bir anda arttırdınız, en son seçimi kazanmak için yaptınız bunu.

Ö.M.: EYT’nin açılımı nedir?

A.B.: Emeklilikte yaşa takılanlar. Aktöriyel denge deriz buna; aktif çalışan ile emekli dengesi. Kaç aktif çalışandan kesilen primler kaç emekli maaşını ödüyor? 1.6 civarındaydı en son baktığımda, bu oran içler acısı bir durumdur. Bunun 4 olması lazım.

Geçenlerde de gündeme getirdim; 21 ilde emekli sayısı - ben bunlara maaş kölesi diyorum - aktif çalışanların üzerinde Türkiye’de. Minnacık maaşıyla, ısınmadan fedakârlık ediyor, battaniyeyle altında yaşıyor, protein alamıyor, çöp topluyor yiyor. Bu kesim orta sınıfın çöküşünün yaşandığı kesim, maaş köleleri işte bunun için de.

Asgari ücretin altında bir toplum olmak daha yukarıdaki ücretleri de etkiledi Türkiye’de. Maaş kölelileri devletin kamulaştırdığı, ipotek altına aldığı bir kesim oluyor çünkü bunlar sürekli devletin ağzına bakıyorlar. Asgari ücretin altında maaş alanların düzenli gelirleri sadece açlık ve yoksulluk sınırlarında olan düşük ücretler ancak bunlar buna bağımlılar, devletin köleleri pozisyonundalar. Türkiye’de 17 milyona yakın emekli var, 5.5 milyona yakın kamu personeli çalışıyor ve bunlar 21-22 milyonu buluyor. Bu insanlar devletten düzenli maaş alıyorlar, devlete bağımlılar, devletin eline bakıyorlar. Aktif çalışanları da bunlara eklediğimizde bir maaş köleleri ordusu ile karşılaşıyoruz.

Ö.M.: Galiba süreyi bitirdik.

A.B.:Mesele; iktidar bağımlısı maaş kölelerinin bağımlılıklarının çözülmesidir. İktidar için maaş kölelerinin çözülmesi korku duvarlarını yükseltiyor mu? Bunlara bakmaya devam edeceğiz.

Ö.M.: Çok teşekkür ederiz Ali Bey, görüşmek üzere.

A.B.: Hoşçakalın!

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.