İran’a karşı yürütülen savaş yalnızca Amerika Birleşik Devletleri için küçük düşürücü bir yenilgiyle sonuçlanmakla kalmadı, aynı zamanda Orta Doğu’daki ve Küresel Güney’deki güç dengelerinde dramatik bir değişime yol açtı.

İsrail ile Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı yürüttüğü savaşta uğradığı aşağılayıcı yenilgi ve Gazze’de sürmekte olan soykırımın vahşeti, yeni bir dünya düzeninin kapılarını aralıyor. Bu düzen, akıl ve istikrar seslerinin — İsrail’in soykırımını sürdürmek için on milyarlarca dolar harcayan — Batı’dan değil; Çin de dahil olmak üzere Küresel Güney’den yükseldiği bir düzen. Aynı zamanda bu, ölümcül bir çöküşe sürüklenirken yaralı bir canavar gibi saldıran kontrolsüz bir Amerikan devletine karşı ülkeleri korumak amacıyla ittifakların hızla yeniden şekillendiği bir dünya düzeni.
Düşünmeden hareket eden ve ne yaptığını bilmeyen bir Donald Trump liderliğindeki Amerikan İmparatorluğu’nun sonu artık geri döndürülemez bir noktaya ulaşmış durumda. ABD, son 25 yıl içinde Orta Doğu’daki altıncı savaşını da kaybetti. İran’ın gücü yalnızca — Oman ile birlikte — dünya deniz yoluyla taşınan petrolünün yaklaşık yüzde 25’inin ve sıvılaştırılmış doğalgazının yüzde 20’sinin geçtiği Hürmüz Boğazı üzerinde kontrol sahibi olmasından değil; aynı zamanda insansız hava araçları ve füzeleriyle bölgedeki ABD üslerine ve müttefiklerine sert bir mesaj vermesinden kaynaklanıyor. İran bunu yaparken küresel ekonomiyi de sert bir sarsıntının içine sürüklüyor.
Donald Trump ile İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu — İran’da kolay bir rejim değişikliği yaşanacağına dair adeta Alice Harikalar Diyarında’yı andıran hayallerle Trump’ı savaşa sürükledikleri öne sürülen liderler — İran’a yeniden saldırabilir. 28 Şubat 2026’da ülkeye yönelik gerçekleştirilen ve İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney ile birlikte siyasi ve askeri isimlerin, ayrıca 168 okul çocuğu ve öğretmenlerinin öldürüldüğü baş kesme saldırılarının ardından böyle bir beklenti oluşmuştu. Ancak yeniden başlayacak bir İran bombardımanı sonuç vermeyecektir. İran’ın mozaik savunma stratejisi, tüm siyasi ve askeri komutanların hızla yerlerinin doldurulabilmesini sağlayan bir yapıya dayanıyor.
İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatarak dünya ekonomisini adeta boğabilir. Ayrıca Yemen’deki müttefikleri olan Ensarullah’ı (Husiler) devreye sokup, 7 Ekim’in ardından Filistinlileri savunduklarını belirterek İsrail’e giden gemilere yaptıkları gibi, Kızıldeniz’deki Babülmendep Boğazı’nı da kapattırarak bu ekonomik baskıyı daha da artırabilir. Böyle bir senaryo, fiilen tam bir deniz ablukasına yol açabilir. Öte yandan Suudi Arabistan, Babülmendep Boğazı açık kaldığı sürece Hürmüz Boğazı’nı devre dışı bırakarak, petrolünü boru hattı aracılığıyla Kızıldeniz kıyısındaki Yenbu Limanı’na ulaştırabiliyor ve buradan tankerlere yükleyerek günde yaklaşık beş milyon varil petrol ihraç edebiliyor.
ABD ile İran arasında kısa süre içinde bir ateşkese varılamazsa, küresel ekonomi çöküşe sürüklenebilir; hatta bu durum birkaç hafta içinde gerçekleşebilir. ABD ve Japonya gibi müttefikleri, geniş stratejik petrol rezervlerinin bir kısmını piyasaya sürmüş durumda. Ancak bu adımın piyasaları sonsuza kadar ayakta tutması mümkün değil. ABD’nin Stratejik Petrol Rezervindeki stoklar son kırk yılı aşkın sürenin en düşük seviyelerine yaklaşmış durumda. Bu rezervler tükendiğinde yakıt fiyatları hızla yükselecektir. Bir varil petrolün fiyatı 200 dolara çıkarsa, benzinin pompa fiyatı galon başına 10 dolara kadar ulaşabilir. Üstelik buna petrol türevi diğer ürünlerde yaşanacak kıtlıklar ile azotlu gübre, alüminyum ve MR cihazlarıyla yarı iletkenlerin üretiminde vazgeçilmez bir unsur olan helyum eksikliği de eklendiğinde, hayati öneme sahip sanayi kolları şimdiden durma noktasına gelmekte ve temel tüketim maddelerinin fiyatları hızla yükselmektedir.
Dünya Bankası, savaşın devam etmesi hâlinde yalnızca azotlu gübre maliyetlerinin bile yüzde 31 oranında artacağını öngörüyor. Söz konusu gübreler Basra Körfezi bölgesinde üretiliyor ve Hürmüz Boğazı üzerinden dünya pazarlarına ulaştırılıyor. Bu ise gıda fiyatlarında sert ve yaygın bir artış yaşanması anlamına geliyor.
Trump, isteksizce bir kafese sokulmaya çalışılan bir köpek gibi davranıyor. İran’la bir anlaşmanın yakın olduğu her an, hırlayıp havlayarak önerilen 30 ila 60 günlük ateşkes anlaşmasını sabote ediyor. Öte yandan Netanyahu’nun, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını durdurabilecek herhangi bir anlaşma karşısında sergilediği öfke nöbetleri ve İran’ın dondurulmuş yaklaşık 100 milyar dolarlık varlığının bir kısmının serbest bırakılma ihtimali, Trump’ın zaman zaman uzlaşmaya karşı çıkmasına ve meydan okuyan bir tutum benimsemesine yol açıyor.
Ama zaman daralıyor. Geriye çok az vakit kaldı. Ve Trump ne kadar uzun süre beklerse, durum o kadar kötüleşecek. Ne Trump ne de Netanyahu bu oyunun gerçek hâkimi. Kartlar İran’ın elinde.
İsrail’in Orta Doğu üzerindeki hegemonyasını kurumsallaştırma hayali, Trump’ın ilk başkanlık döneminde İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesini öngören İbrahim Anlaşmaları ile somutlaşmıştı. Ancak bugün bu proje fiilen sona ermiş durumda. Bu savaş ve Gazze’deki soykırım, o hayali de beraberinde gömdü.
Trump şimdi bu anlaşmaları, İran’la savaşı sona erdirmeye yönelik bir uzlaşmanın parçası hâline getirerek yeniden canlandırmaya çalışıyor. Daha önce İbrahim Anlaşmaları sürecine dahil olmayan ülkelerin, örneğin Pakistan’ın ve nihayetinde İran’ın, İsrail’le ilişkileri normalleştirmesini talep ediyor. Kamuoyu önünde yanıt veren tek ülke olan Pakistan ise bu çağrıyı, ülkenin “temel ideolojik ilkeleriyle” bağdaşmadığını belirterek reddetti. Trump’ın çağrıda bulunduğu diğer devletler ise bu girişime şaşkın bir sessizlikle karşılık verdi.
İran, Hürmüz Boğazı’nı yeniden açması karşılığında yaptırımların kaldırılmasını ve deniz ablukasının sona erdirilmesini talep ediyor. Nitekim Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), İran’ın ciddi ekonomik sıkıntılar yaşamadan önce bu ablukaya aylar boyunca dayanabileceği sonucuna varmış durumda. Önerilen anlaşmada ise İran’ın balistik füze kapasitesine ilişkin herhangi bir hüküm yer almıyor. The New York Times’ın aktardığına göre, ABD’li askeri ve istihbarat yetkilileri İran’ın balistik füze cephaneliğinin savaş öncesindeki seviyesinin hâlâ yaklaşık yüzde 70’ini koruduğuna inanıyor.
İran, Pakistan, Türkiye ve Hamas’la yürütülen müzakerelerde başlıca arabuluculardan biri olan Katar, artık bölgedeki yeni güç merkezleri olarak öne çıkıyor.
Pakistan yalnızca 2025 yılında Suudi Arabistan’la karşılıklı savunma anlaşması imzalamakla kalmadı; Nisan ayında bu Körfez monarşisine asker, savaş uçağı ve hava savunma sistemleri de konuşlandırdı. Ayrıca Pakistan, Trump’ın baş müzakerecileri olarak görev yapan ve yazarın alaycı bir dille “Aptal ile Daha Aptal” ikilisi diye nitelediği ekibin yürüttüğü ateşkes görüşmelerine de ev sahipliği yapıyor. Bu ikili, Trump’ın etkisiz damadı Jared Kushner ile yine emlak sektöründen gelen ve aynı zamanda golf arkadaşı olan Steve Witkoff’tan oluşuyor.
Savaş, Çin’in prestijini ve etkisini daha da artırdı. Çünkü küresel ölçekte, Washington’un aksine Çin; akılcı, temkinli ve istikrarlı bir liderliği temsil eden güç olarak görülüyor. Yeni küresel düzenin bir işareti olarak İran, Çin ve Pakistan tankerlerinin yanı sıra İsrail ve ABD ile müttefik olmayan diğer gemilerin de Hürmüz Boğazı üzerinden geçişine izin veriyor.
İsrail, İran’ı başarısız bir devlete dönüştürme amacı taşıyan bombardımanları kendi adına yürütmesi için ABD’yi ikna edemeyince, muhtemelen öfkesini yeniden Gazze’ye yöneltecek ve kuşatma altındaki bölgenin geriye kalan kısmının yaklaşık yüzde 30’unu da işgal etmeye yönelecektir. Ayrıca, İran’ın Lübnan’a yönelik saldırıların mevcut ateşkes anlaşmasını ihlal ettiğini belirtmesine rağmen, İsrail’in her gün bombaladığı Litani Nehri’nin güneyindeki tüm yapıları enkaza çeviren ve Gazze’de izlediği yaklaşımı andıran politikasını sürdürmeye devam edeceği öngörülüyor.
Trump’ın sergilediği saldırganlık ve kabadayılık — Umman’ın, Hürmüz Boğazı’ndan geçen gemilerden İran’la birlikte geçiş ücreti aldığı yönündeki haberlerin ardından, “uslu durmaması” hâlinde ülkeyi “havaya uçurmakla” tehdit etmesi gibi, ABD’nin içine düştüğü güçsüzlüğü gizleyemiyor. Amerika’nın müttefiklerinin, Trump’ın Hürmüz Boğazı’nı yeniden açma çağrısına kulak asmaması; buna ek olarak enerji ve gübre tedarikindeki sıkıntılar ile yükselen maliyetlerle mücadele eden ülkelerin maruz kaldığı ekonomik yıkım, Washington’un uluslararası sistemde giderek yalnızlaşan ve dışlanan bir aktöre dönüştüğünün açık göstergeleri olarak görülüyor.
İmparatorluklar, kendi mutlak güçlerine ve askerî üstünlüklerine dair yarattıkları efsanenin körlüğüne kapılarak, son evrelerinde nereye sürüklendiklerini tam olarak kavrayamadıkları çatışmaların içine savrulurlar. Müttefiklerini kendilerinden uzaklaştırırlar. Ve tıpkı ABD’nin son yirmi yılı aşkın süredir Orta Doğu’da yaptığı gibi, bir askerî fiyaskodan diğerine sürüklenip giderler.
1956 yılında zaten hızlı bir çöküş sürecine girmiş olan Britanya İmparatorluğu, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdülnasır’ın millîleştirdiği Süveyş Kanalını ele geçirmek için Fransa ve İsrail’le işbirliği yaptığında büyük bir hezimete uğradı. ABD, üç ülkeyi de bu işgali durdurmaya zorladı. İngiliz sterlini, küresel ekonomik sistemde yerini petrodolara bırakırken, bu gelişme Britanya İmparatorluğu’nun son perdesinin açıldığının habercisi oldu.
İran’a karşı yürütülen savaş, Washington’un Süveyş Krizidir.
Bu, Amerikan İmparatorluğu’nun sonu olmayabilir; ama sonunun başlangıcıdır.
* Chris Hedges'in 'The Rise of the Global South' adlı makalesi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.

