"Asıl mesele, toplumsal barışın nasıl sağlanacağı noktasında yaşananlar ve yaşatılanlar"

-
Aa
+
a
a
a

Barışa Bir Şans’ta Burcu Karakaş, Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’deki sürece yansımalarını; Kürtlerde derinleşen duygusal kırılmayı, yükselen nefret dilini, insani krizi ve iktidarın “süreç kesintiye uğramaz” iddiasını siyasi kulisler ve sahadan gözlemler eşliğinde değerlendiriyor.

""
"Asıl mesele, toplumsal barışın nasıl sağlanacağı noktasında yaşananlar ve yaşatılanlar"
 

"Asıl mesele, toplumsal barışın nasıl sağlanacağı noktasında yaşananlar ve yaşatılanlar"

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Burcu, merhabalar.

Burcu Karakaş: Merhabalar, günaydın.

Özdeş Özbay: Günaydın.

Ö.M.: Barışa Bir Şans adını verdiğimiz programda durum nasıl, barış gelişmeleri nasıl görünüyor?

B.K.: Son birkaç programdır malumunuz Suriye’de neler olduğunu konuştuk çünkü buradaki süreci de tabii ki birebir etkilediği ve aslında sürecin göbekten bağlı olması sebebiyle de ben bugün biraz Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’deki yansımalarını aktarmak istiyorum. Ama en sonunda söyleyeceğimizi en başta söyleyebiliriz: AKP’ye göre Suriye’de yaşananlar Türkiye’deki çözüm sürecini kesintiye uğratmayacak yani bu yönde bir beklentisi var AKP iktidarının; kulislere yansıyan bilgiler bu yönde, onu söyleyelim.

En başından beri zaten bizim de burada gelişmeleri aktardığımız üzere Meclis’te bir komisyon kurulmuştu malum. Komisyonun bir ortak rapor tamamlaması bekleniyor ve raporun da önümüzdeki hafta tamamlanacağı yönünde bir beklenti var yani Suriye’de yaşananların Türkiye’deki süreci kesintiye uğratmaması yönündeki beklentinin, iradenin AKP tarafında güçlü olduğunu söyleyebiliriz.

BBC Türkçe’de Ayşe Sayın’ın haberinde de yer aldığı üzere, “gerilim oldu, küslük oynuyoruz” gibi bir yaklaşımın olmayacağını söylüyor AKP’liler. Yani en sonunda programı kapatırken de bunu belki tekrar ifade ederiz ama AKP tarafında rüzgâr bu şekilde esiyor.

Şimdi, Suriye’de yaşananların buradaki yansıması derken, tabii ki geçen programda da bahsetmiştik. Aslında Türkiye’deki Kürtlerde yaşanan duygusal kırılma üzerine durmak lazım diye düşünüyorum. DEM Parti Eş Genel Başkanlarından Tuncer Bakırhan, 20 Ocak’ta Mardin’in Suriye sınırındaki Nusaybin ilçesinde grup toplantısında Bahçeli, “Suriye’deki SDG Kürtleri temsil etmiyor” diye bir ifade kullanmasının ardından, “Sana mı soracağız kim kimi temsil ediyor, SDG bal gibi Kürtleri temsil ediyor” şeklinde bir açıklamayla yanıt vermişti.

Bu tabii siyaseten yapılan bir açıklama ama genel olarak Kürt toplumunda da gerçekten Kürtler arasında çok ciddi bir kırılma olduğunu gözlemlemek mümkün. Tabiri caizse bir nefret korosu var ve son günlerde Suriye’deki yaşananlara paralel olarak da bu koronun sesini her geçen gün birazcık daha artırdığını gördük. 

Suriye’de Şam yönetimi ile SDG arasındaki ateşkes uzatıldı yani 20 Ocak’ta bir ateşkes anlaşmasına imza atılmıştı. Aslında normalde süresi 24 Ocak’ta bitecekti ama Suriye Savunma Bakanlığı, ABD’nin IŞİD’lileri Irak’a transfer etmesine destek olmak için ateşkesin 15 gün uzatıldığını duyurdu.

Suriye’de ateşkes uzatıldı ama tekrar bu duygusal kırılma açısından neler yaşandı? Bence burada şundan bahsetmek lazım: Bu saç örme eylemlerini görmüşsünüzdür ki ünlüler de katıldı. Saç örme eylemleri derken, Suriye’de bir Kürt kadının, bir militan tarafından saç örgüsünün kesilmesinin ardından buna tepki olarak sosyal medyada bir saç örme eylemi başladı. Çok kısa sürede kitleselleşti, DEM’lilerin ve ünlü isimlerin de katıldığı bir sosyal medya kampanyasına dönüştü. Aynı zamanda buna yönelik olarak ise aynı zamanda çok ciddi bir nefret dili de oluştu. Siz de takip etmişsinizdir diye düşünüyorum.

Ö.M.: Evet, kısmen.

B.K.: Oluşan bu nefret dili ve baskı sebebiyle bazı ünlü isimler arasında paylaşımlarını geri çekmek zorunda kalanlar oldu ve bir yandan da Rojava’da da bir insani kriz yaşanıyor. Bununla ilgili olarak da sosyal medyada yine Kürtler ve Kürtlere destek veren kesimler seslerini çıkardılar.

Bence burada Kürtlerde yaşanan bu duygusal kırılmayı konuşurken, CHP’nin ve özellikle CHP lideri Özgür Özel’in tavrından da bahsetmek gerekiyor diye düşünüyorum öünkü en azından CHP’nin genel çizgisinden beklenmeyecek şekilde, Özgür Özel bu nefret diline karşı çok yapıcı bir dil kullanarak karşı çıkan bir yerde durdu.

Özgür Özel'in Karar TV’de basın mensuplarının sorularını yanıtlarken yaptığı açıklamalar oldu ve orada aslında ezber laflara ve sürekli şiddet çağrısına itiraz eden bir yerde durdu. Ne dedi Özgür Özel? Suriye’deki bütün Kürtleri terörist olarak gören, neredeyse “atom bombası atalım, bunlardan kurtulalım” noktasına varan bir bakış açısının, iktidarın bazı kesimlerinde ve sosyal medya trollerinde var olduğunu söyledi, buna açıkça karşı çıktı. Ayrıca tarihsel olarak sınırların çizilmesinden sonra bir kardeşin bu tarafta yani Türkiye tarafında kaldığını; bir kısmının ise Suriye tarafında kaldığını ve bunun görülmesi gerektiğinin altını çizdi Özel. Özel’in bu açıklaması, benim takip ettiğim kadarıyla Kürtler tarafından da olumlu bir şekilde karşılandı.

Ben de açıkçası tam da Kürtlerde yaşandığını gördüğümüz bu duygusal kırılmayı anlatırken bu şekilde yüksek sesle ortaya konan bir duruşun önemli olduğunu düşünüyorum.

Bir de tabii DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan ile Özgür Özel bir araya geldiler. Bu görüşmede de Özel’in, Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın insani yardımlarla sınırlı olmak üzere açılmasının ve tüm yardımların buradan ulaştırılmasının önemine dikkat çektiğini gördük. Aynı zamanda CHP’li belediyelerin de yardım ulaştırmak istediğini söyledi ve bu konuda bir koordinasyon sağlanması için görüşmeler yapacağını ifade etti.

Özgür Özel’in bu açıklamaları ve duruşu hakkında siz neler düşündünüz? Ben bunu da ayrıca merak ettim.

Ö.M.: Ben de aynı fikirdeyim ve özellikle de çok dramatik durumlar gerçekleşirken; soğuk hava koşulları nedeniyle hayatını kaybeden çocukların sayısının beşe çıktığına dair bilgiler vardı Kobani’de mesela.

B.K.: Burada Özgür Özel’den özel bir çağrı da geldi. Suriye ordusunun kuşatması altındaki Kobani’ye yani diğer adıyla Ayn el Arab’a insani yardımların yapılabilmesi için Mürşitpınar Sınır Kapısı’nın açılması çağrısında bulundu Özel ve bu, kendisi açısından da farklı bir açılım girişimi oldu.

Bildiğimiz üzere kent, Suriye Demokratik Güçleri’nin denetiminde yani SDG kontrolünde bulunuyor. İngiltere merkezli ve sık sık takip ettiğimiz Suriye İnsan Hakları Gözlemevi yani SOHR, kentte elektrik ve suyun kesik olduğunu aktarıyor. Beş çocuğun donarak hayatını kaybettiği bilgisi paylaşıldı.

Bu gelişmelerin ardından Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan ile bir araya gelen Özgür Özel, düzenlenen basın toplantısında Türkiye’den yardım konvoylarının gönderilmesini olumlu karşıladıklarını ancak bu yardımların Halep üzerinden ulaştırılmasını eleştirdiklerini söyledi yani yardımların Öncüpınar’dan Halep’e, oradan Kobani’ye ulaştırılmasının yerine, çok daha garantili bir yolun bulunduğunu vurguladı. Mürşitpınar Sınır Kapısı açıldığında, yardımlar zaten başka bir güzergâha ihtiyaç duyulmadan doğrudan ulaşması gereken yere ulaşıyor. Bu kapının insani yardımlarla sınırlı olmak kaydıyla açılmasını önemli gördüklerini ifade etti.

Ö.M.: Yani bu önemli aslında. “İnsanlık dramını ayrıntılı biçimde dikkatle takip ediyoruz,” diyor, "Burada şu anda bir Kürt, bir Türk, bir Arap var ve hepimiz kardeşiz," diye de ekliyor Özgür Özel ve Burcu, senin de söylediğin gibi, bunun altını çizmek gerekirse Özgür Özel şunu söylüyor: “Her gün kendime şu soruyu soruyorum. Bu oyunda kazanan İsrailliler mi olmalı, Amerikalılar mı, İngilizler mi; yoksa Araplar mı, Kürtler mi, Türkler mi, Dürziler mi? Niye onlar kazançlı çıksın? Barışı, demokrasiyi sağlayalım, herkes kazansın. Bunun yolu da herkesin cesur inisiyatif almasından geçer,” diyor.

B.K.: Evet, ben bütün bu nefret dili ortamının ortasında, açıkçası Özgür Özel’in duruşunu kıymetli bulduğumu bir kere daha söylemek istiyorum.

Ö.M.: Tuncer Bakırhan da öyle; sergilediği sağduyulu duruş için zaten teşekkür etmişti Özgür Özel'e. 

B.K.: Evet, parti de keza teşekkür etti. Tuncer Bakırhan’ın Medyascope için kaleme aldığı bir yazı vardı. Orada aslında bahsettiğimiz bu duygusal kırılmanın boyutlarını ve ne anlama geldiğini de ifade eden bir metin söz konusu. Yazıdan sadece birkaç alıntı yapmak istiyorum.

Bakırhan diyor ki, “Günlerdir sınır bölgelerindeyim. Kürtlerin gözlerinde hayatımda hiç olmadığı kadar derin kırılmalara şahit oldum.” Bunun en basit ama en derin sebebinin şu olduğunu söylüyor: “Bir halka alenen haksızlık yapılması, haysiyetlerini çiğneyecek sözler ve eylemler yapılması, siyasetin ötesinde bir konudur."

İktidarın bu ikili politikalarını Kürtlerin sadece siyasette değil, hayatlarının her anında gördüğünü ifade ediyor. “Kadim Kürt kardeşlerim” diye hitap edenlere de sesleniyor ve şunu söylüyor, “Bu kişilerdeki duygu kırılmasını görmeyenlere sesleniyorum; bu bir sitem değil, bir halkın vicdanında büyüyen tarihsel bir kırılmadır.” Bu kırılmanın, derinlerde ve görmezden gelindikçe sessizce ama öfkeyle büyüdüğünü vurguluyor. 

Aslında Suriye’deki gelişmeler ışığında, bütün bunların Türkiye’deki yansımalarının önemli bir özeti olduğunu düşünüyorum. Bunu niye söylüyoruz? Çünkü en başından beri, komisyonda hem MHP’lilerin, hem de AKP’lilerin Türk-Kürt ittifakının öneminin altını çizdiğini biliyoruz. Suriye’de işler bu noktaya gelmeden önce de Türk-Kürt ittifakının ne kadar önemli olduğu, kardeşliğin sürmesi gerektiği vurgulanıyordu.

Gelinen noktada şu soru soruluyor: Hani nerede Türk-Kürt ittifakı, hani nerede Türk-Kürt kardeşliği? Ortak bir rapor hazırlanacak deniyor; önümüzdeki günlerde raporun bitmesi de bir temenni olarak ifade ediliyor, bir aksilik olmazsa çıkacak. O raporda da bunun özellikle altının çizileceğini biliyoruz.

Peki şimdi, bir yandan böyle bir söylem varken, diğer yandan oluşturulan bu nefret ortamını, bu nefret dilini nereye koyacağız?

Akademisyen Arzu Yılmaz’ın alanda verdiği bir söyleşi vardı ve orada süreçle ilgili kendisine “Siz nasıl görüyorsunuz” diye bir soru soruluyor ve bence bu da durumu açıklayan bir değerlendirme. Yılmaz aslında tam da bu bahsettiğim sebeplerden dolayı, “Süreç için kurulan masanın beyin ölümü gerçekleşti,” diyor.

Bir yandan AKP, sürecin bitmediğine yönelik siyasi iradesini ve temennisini ortaya koyuyor ama diğer yandan da, en azından bütün iktidar için söylemiyorum, bu nefret dilinin büyümemesine yönelik bir önlem alınmazken, hatta yer yer kışkırtıcı bir dil kurulurken, Arzu Yılmaz’ın da söylediği gibi sürecin beyin ölümünün gerçekleştiğini söylemek çok da haksızlık olmaz diye düşünüyorum.

Siz ne düşünüyorsunuz acaba? Özdeş, seni de merak ediyorum.

Ö.Ö.: Yani tabii sürecin nasıl devam edeceğini bilmek biraz zor ama son iki günde önemli, arka arkaya açıklamalar yapıldı. Mesela Pervin Buldan bir açıklamada bulundu. Öcalan’ın metni açıklandı biliyorsunuz; heyetle yapılan görüşmenin tam metni yani İmralı tutanakları. Çok ilginç bir şekilde yayımlandı. Bunun metnin tamamı olup olmadığı da ayrı bir tartışma konusu ve DEM Parti’den de bu konuda bir açıklama gelmedi.

Pervin Buldan şunu söyledi, "Daha önce bu metnin yayımlanması istenmişti, bunu DEM Parti talep ediyordu gerçekten, fakat o dönemde yayımlanmamıştı. Şimdi ise kimseye danışılmadan, sorulmadan paylaşıldı. Usul olarak Meclis Komisyonu’na ifade edilmesi gerekirdi; bu tarzı doğru bulmuyoruz," dedi.

Ancak o metinde ağırlıklı olarak Suriye’ye dair değerlendirmeler, Öcalan’ın Suriye’ye ilişkin görüşleri yer alıyordu. Tabii bu görüşme, SDG’nin topraklarının ciddi bir kısmını kaybetmesinden önce yapılmıştı yani bu bir gelişme olarak yayımlandı.

Bir de dün akşam bir anlaşmaya varıldığı söyleniyor. Onu da bu sabah, senden önceki programda biraz konuşabildik. Namık Durukan yazmıştı; iki gün içinde uygulamanın başlayacağını söylüyor. Mazlum Abdi ile İlham Ahmed’in Şam’a gittikleri, orada görüşmeler yaptıkları ifade ediliyor.

Nasıl olacağını anlamak zor ama Haseke ve Kamışlı ki SDG için, Kürt hareketi için, Kürt halkı için çok önemli iki bölge ve buralara İçişleri Bakanlığı güçlerinin yani Şam güçlerinin girişine izin verileceği söyleniyor ama aynı zamanda SDG’nin de orada kalmaya devam edeceği ifade ediliyor. Bu nasıl olacak? Ayrıntıların daha sonra paylaşılacağı zaten söylenmiş ki Namık Durukan da bunu bu şekilde aktarıyor.

Sonra bu görüşmenin ardından herhalde Ahmet Çağlar’ın da aniden ABD'ye gittiğini gördük. Sürpriz bir görüşmeyle Donald Trump’la bir araya geldi. Aynı günlerde Trump’ın Recep Tayyip Erdoğan’la da bir telefon görüşmesi yaptığı bilgisi paylaşıldı ama bu iki görüşmenin de ayrıntıları medyada yer almadı.

İşler biraz, masanın devrilmediğini düşündüren bir noktada duruyor gibi. Zaten bu sürecin başlamasının ana sebeplerinden biri de Suriye ve bölgesel bir savaş riskiydi. Özellikle İran’ın olası müdahalesi, bunun Suriye’yi ve Irak’ı içine alacak bir sürece dönüşme ihtimali ve Türkiye’ye yansımalarıydı.

Şimdi bir yandan İran’ın müdahale sinyalleri artmaya başladı, Suriye’de güç dengeleri radikal biçimde değişti. Şu koşullar altında nasıl devam edecek, öngörmek çok zor. 

B.K.: Bir de tabii şu var; aslında dediğin gibi, sürecin başlama sebeplerinin, en azından ana sebebinin bugün artık açıkça Suriye olduğu görülüyor ki zaten aylardır bu böyleydi. O yüzden de bir şekilde silahların bırakılması yönünde atılan adımların ve bu doğrultuda Meclis’te komisyon kurulmasının temel amacının da bu olduğunu biliyoruz.

Elbette bu süreçte toplumsal yüzleşme ya da kalıcı barışın tesisi gibi başlıklar da konuşuldu, çeşitli değerlendirmeler yapıldı ama barışın yalnızca silahların bırakılmasından ibaret olmadığını bildiğimiz için, son dönemde Kürtlerde yaşanan bu duygusal kırılmanın öneminin altını çizmek tam da bu yüzden gerekli. Yoksa sadece silahlar bırakıldığında mesele ortadan kalkmış olmuyor. Asıl mesele, toplumsal barışın nasıl sağlanacağı noktasında yaşananlar ve yaşatılanlar.

Senin de söylediğin ki ben de ekleyecektim; bu İmralı tutanakları meselesi de burada önemli. Yani bayram değil, seyran değil, niye şimdi yayımlandı? Bunu da hatırlatmak gerekiyor. Komisyon üyeleri İmralı’ya gitti ve sonrasında bir süre bekledik. Görüşmede ne konuşuldu, ne yayımlanacak diye bekledik, bekledik, bekledik... Sonrasında kamuoyuyla bir özet paylaşıldı aslında ama o özetin içinde Öcalan’ın Suriye’yle ilgili söylediklerine neredeyse hiç yer verilmemişti. 

Ö.Ö.: 4 sayfalık mıydı?

B.K.: Öyle bir şeydi değil mi? Küçük bir özetti bayağı ve zaten o zaman da çok tartışma yaşanmıştı. DEM Parti, “Bize sorulmadan bu şekilde bir özet çıkarıldı,” demişti ve orada aslında o özette, en az yer verilen kısım Öcalan’ın Suriye ile ilgili söyledikleriydi.

Şimdi tam da Suriye’de yaşananların üzerine, bir anda tutanakların yayımlandığını gördük ve tutanaklarda da, senin de söylediğin gibi, aslında Öcalan’ın Suriye’yle ilgili söylediklerine geniş yer verildiğini görüyoruz.

Ö.Ö.: Yer verilmiş, evet. Bu sefer de neredeyse sadece bu kısmı var gibi, değil mi? Aslında 64 sayfalık bir tutanak var ama bunun yalnızca 16 sayfası yayımlandı ve bu yayımlanan bölüm de neredeyse sadece Suriye’ye dair kısımlar. Ama buna dair DEM Parti’den bir açıklama gelmediği için, bunu kesin olarak bilemiyoruz tabii.

Ö.M.: Evet, gerçekten. Burada ben de bir şey ekleyebilir miyim? Barış İçin Toplumsal Girişim’in de bir açıklaması oldu. Rojava’ya yönelik saldırılara ve HTŞ’ye yani Heyet Tahrir el-Şam’a verilen desteğe tepki gösteriyorlar. HTŞ’ye verilen desteğin demokrasi ve laiklikten uzaklaşmak anlamına geldiğine dikkat çekiliyor Barış İçin Toplumsal Girişim heyetinin açıklamasında.

Açıklamada, “Türkiye’de Kürt yurttaşlarının akrabaları öldürülürken Türkiye’de barış nasıl olur?” sorusu soruluyor. Taksim’de bir otelde yapılan bir açıklama bu. Metni de yazar Aslıhan Devecioğlu okumuş.

“Rojava’ya saldırmayın. Kürt kardeşlerimize dokunmayın. Bizi HTŞ ile komşu etmeyin” başlıklı açıklamada, Suriye’de Kürt yurttaşlarının akrabaları öldürülürken Türkiye’de barışın nasıl mümkün olabileceği sorusu tekrar ediliyor. “Barış birlikte iyileşme demektir. Kırılmış kalplerle, incinmiş insanlarla, onuru hiçe sayan dayatmalarla barış gerçekleşmez,” deniyor. Ayrıca bu metnin imzaya açıldığı ve 1381 yurttaşın imza verdiği de açıklamada yer alıyor.

B.K.: Evet, herhalde yavaştan toparlayacağız ama bence şunu da söylemek lazım; Devlet Bahçeli’nin Ahmet Özer’e kent uzlaşısı davasında verilen 6 yıl 3 ay hapis cezasının ardından attığı tweet gerçekten çok sertti. Ben de birkaç defa okudum o tweeti. “Bu kararın mahşeri vicdanda hiçbir karşılığı ve makul bir gerekçesi yoktur,” dedi Bahçeli. Açıkçası söylediği bu cümle doğruydu; biz de bunda hemfikiriz ama kent uzlaşısı davasına verdiği bu tepkinin, sertliği açısından da ayrıca önemli olduğunu söylemek gerekiyor.

Bir yandan da, yayın bitmeden şunu hatırlatalım: siyasi tutsakların hâlâ serbest bırakılmasını, tahliye edilmesini bekliyoruz. Selahattin Demirtaş ile ilgili yapılan bir tahliye başvurusu vardı; onu da hatırlatmak lazım. Tabii sadece kendisi değil ama ona dair de şu ana kadar herhangi bir adım atılmış görünmüyor.

Dolayısıyla bütün bunların üzerine, sürece yönelik Kürt tarafında var olan şüphelerin, Suriye’de yaşananlarla birlikte daha da katmerlendiğini söylemek çok hatalı olmaz. Ama bir yandan da en başta söylediğimizi tekrar ederek bitirebiliriz; AKP tarafına baktığınızda, iktidar cephesinde — MHP’de de keza Feti Yıldız’ın açıklamaları var — sürecin bittiğine dair bir emare olmadığı görülüyor. O yüzden de önümüzdeki günlerde bu sürecin nasıl seyredeceğini hep birlikte göreceğiz.

Ö.M.: Açıklaması da doğrusu ilginçti. “Mahşeri vicdan” dediği şey, toplumun ortaklaşa kamusal vicdanı aslında ve ona aykırı olduğunu söylüyor Devlet Bahçeli de.

Peki, o zaman bugünkü programı da burada sonlandıralım. Bu dönemin son programıydı. Bundan sonra yeni dönemde görüşmek üzere. 

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.

B.K.: Teşekkür ediyor, iyi yayınlar diliyorum.

Ö.M.: Kolay gelsin, teşekkürler.