"Artık adım atma zamanı"

-
Aa
+
a
a
a

Barışa Bir Şans’ta Burcu Karakaş, Halep’te yeniden tırmanan çatışmalar, SDG–Şam temasları, Türkiye’den gelen sert açıklamalar ve Selahattin Demirtaş hakkında verilen yeni hapis cezası üzerinden Suriye’deki savaşın Türkiye’deki barış sürecine etkilerini değerlendiriyor.

""
"Artık adım atma zamanı"
 

"Artık adım atma zamanı"

podcast servisi: iTunes / RSS

Ömer Madra: Günaydın Burcu, merhabalar.

Burcu Karakaş: Merhabalar, günaydın.

Özdeş Özbay: Günaydın.

Ö.M.: Tamamen kaotik bir dünyada, tamamen kaotik olayların peşinde koşuyoruz. Senin bu son gelişmelerle ilgili durumu bize özetlemeni çok isteriz.

B.K.: Evet, ben öncelikle biraz hastayım, şimdiden özür diliyorum. Eğer sesim herkese çok iyi gelmezse kusura bakmayın.

Yeni yıla dünya oldukça hızlı bir giriş yaptı. Bugün programa, Türkiye’deki süreçle de çok yakından bağlantılı olduğu için, Suriye gündemiyle başlamak istiyorum. Zaten son dönemde yaptığımız yayınlarda da bu ilişkiye sık sık dikkat çekmiştik.

Halep’te durum yeniden karışmış görünüyor. Şu ana kadar basına yansıyan haberleri derlediğimizde, Suriye hükümet güçleri ile SDG arasında, Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu Eşrefiye ve Şeyh Maksud mahallelerinde çatışmaların yeniden başladığını görüyoruz.

Suriye devlet medyası, yaşanan çatışmalardan SDG’yi sorumlu tutuyor. SDG ise yaptığı açıklamada bombardımanın kendilerinden kaynaklanmadığını belirtiyor ve Şam hükümetine bağlı gruplar tarafından atılan bir top mermisinin El-Midan Mahallesi’ne düştüğünü; bunun da Şeyh Maksud ve Eşrefiye’de bombardımana yol açtığını ifade ediyor.

Halep’teki bu gelişmelerin hangi bağlamda yaşandığını da hatırlatmak gerekiyor. Zira SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, Pazar günü Şam’daydı. Bu ziyaretin hemen ardından yaşananlar, sahadaki gerilimin yalnızca yerel değil, daha geniş bir siyasi çerçeve içinde değerlendirilmesi gerektiğini de gösteriyor.



SDG tarafından yapılan açıklamaları aktarırken şunu da hatırlatmak gerekiyor: Türkiye’deki süreçle Suriye’nin ilintili olduğunu söylediğimiz noktada, 10 Mart’ta bir anlaşma yapılmıştı. Bu anlaşmanın, 2025 yılı sona ermeden hayata geçirilmesi bekleniyordu. Özellikle SDG güçlerinin Şam’a entegrasyonu konusunda bir ilerleme olacağı yönünde beklentiler vardı ancak ne yazık ki bu beklenti karşılanmadı; yıl bitmeden somut bir adım atılmadı.

Oysa Türkiye’deki sürecin de bu entegrasyonun gerçekleşmesinin ardından ilerleyeceğine dair açıklamalar ve değerlendirmeler okumuştuk fakat bu gelişme yaşanmadı. Buna rağmen Pazar günü SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi ve beraberindeki bir heyet Şam’daydı ve Suriye hükümet yetkilileriyle bir araya geldiler.

Bu görüşmenin ardından SDG Sözcüsü Ferhad Şami, sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı. Açıklama, toplantının içeriğine dair basına yansıyan iddialara karşı bir düzeltme niteliğindeydi. Şami, “SDG liderliğindeki heyet ile Şam hükümeti yetkilileri arasında askeri entegrasyon kapsamında yürütülen toplantı sona ermiştir. Ayrıntılar daha sonra açıklanacaktır,” ifadelerini kullandı.

Bu görüşmenin ardından Rûdaw’da, mutabakatın uzatıldığına dair bazı haberler çıktı ancak altını çizmek gerekir ki henüz imzalanmış yeni bir anlaşma yoktu yani Pazar günü SDG heyeti ile Şam’daki hükümet arasında bir toplantı gerçekleşti; Halep’teki saldırılar ve sivillerin de hayatını kaybettiği bombardıman ise tam olarak bu görüşmenin hemen ardından yaşandı.

Şu anda Halep’te durum bu şekilde. Kürtlerin çoğunlukta olduğu yerleşim birimlerinde saldırılar sürerken, taraflar da birbirlerini suçluyor. Sahadaki durum çok sıcak olduğu için bugün ve yarın tablo biraz daha netleşecektir diye düşünüyorum.

Ancak bu gelişmelerden önce Türkiye tarafından da önemli açıklamalar gelmişti. Yeni yıla girmeden, Milli Savunma Bakanlığı 30 Aralık’ta bir açıklama yaptı. Bu açıklamada, SDG’nin ademi merkeziyetçilik ve federalizm taleplerini sürdürdüğü ve Şam ile entegrasyon konusunda somut adımlar atmadığı ifade edildi. Bakanlık ayrıca SDG’nin bu tutumunun Suriye’nin toprak bütünlüğüne ve istikrarına zarar verdiğini belirtti.

Ademi merkeziyetçilik, merkezi yetkilerin yerel yönetimlere devredilmesi anlamına geliyor. Milli Savunma Bakanlığı da SDG’nin bu yöndeki taleplerini sürdürmesini doğru bulmadığını açıkça ifade etti. Açıklamada, SDG’nin ademi merkeziyetçi ve federal yapıya işaret eden taleplerinin kabul edilemez olduğu vurgulandı.

Bakanlık aynı zamanda, Suriye hükümetiyle ‘tek devlet, tek ordu’ ilkesi doğrultusunda yakın iş birliğinin sürdüğünü ve entegrasyon sürecinin yakından takip edildiğini belirtti. Milli Savunma Bakanlığı, Suriye hükümeti birlik ve bütünlüğü güçlendirmeye yönelik bir inisiyatif alır ise Türkiye’nin bu sürece destek vereceğini de açıkladı.

Bu açıklamaların ardından, doğal olarak Türkiye’nin Suriye’ye yönelik yeni bir askerî operasyon ihtimali yeniden gündeme geldi ancak Türkiye’den gelen mesajlar yalnızca Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasıyla sınırlı kalmadı.

MHP’den Fethi Yıldız ki hem parti içinde, hem de Meclis’te kurulan komisyonda önemli bir isim kendisi, yeni yılın ilk gününde sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı. Yıldız, 10 Mart anlaşmasına uyulması için SDG’ye verilen sürenin Aralık ayı sonu itibarıyla dolduğunu ifade etti.

Fethi Yıldız da Milli Savunma Bakanı’nın sözlerini hatırlatarak, bu konuda Türkiye’nin duruşunun net olduğunu söyledi ve, “Hiçbir terör örgütünün bölgede faaliyetlerini sürdürmesine izin verilmeyecektir,” ifadelerini kullandı.

Ö.M.: Peki sürenin bitmesi ne anlamına geliyor Burcu? Yani süre dolunca ne olması bekleniyor?

B.K.: Fethi Yıldız’ın bu açıklaması, Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasının hemen ardından gelmesi nedeniyle doğal olarak şöyle okundu: Verilen süre doldu ve eğer bu anlaşmaya uyulmadıysa, Türkiye bir adım atabilir. Bu ‘adım atabilir’ ifadesi de ağırlıklı olarak askerî bir adım ihtimali üzerinden yorumlandı yani kamuoyunda, Türkiye’nin Suriye’ye yönelik yeni bir askerî hamleye yönelebileceği ihtimali yeniden gündeme geldi ancak birazdan değineceğimiz üzere, bu dile yönelik eleştiriler de gecikmedi. DEM Parti, kullanılan dili açık bir şekilde tehdit dili olarak nitelendirdi ve bunun sürecin ilerlemesine katkı sunmayacağını ifade eden açıklamalar yaptı.

Burada bir kez daha hatırlatmakta fayda var: Suriye’de Aralık 2024’te Esad’ın devrilmesinin ardından, yeni hükümet ile SDG arasında 10 Mart 2025’te sekiz maddelik bir anlaşma imzalanmıştı. Bu anlaşma, SDG’nin kontrol ettiği bölgelerin ve yapıların, 2025 yılı sonuna kadar Suriye devlet kurumlarına entegrasyonunu öngörüyordu ancak ne yazık ki Suriye, bu anlaşmanın hayata geçirilmesi konusunda somut bir ilerleme sağlanamadan yeni yıla girdi.

Bu noktada, Fethi Yıldız’ın açıklamalarının süreci nasıl etkileyebileceği BBC tarafından DEM Parti’ye soruldu. DEM Parti’nin bu soruya verdiği yanıt, hem kullanılan dilin, hem de atılan adımların siyasi çözüm ihtimalini nasıl etkilediğine dair önemli değerlendirmeler içeriyor.

En başından beri DEM Parti, Suriye’de yaşananların Türkiye’deki sürecin bir ön koşulu hâline getirilmemesi gerektiğini ısrarla vurguluyor. Fethi Yıldız’ın açıklamalarının ardından BBC, DEM Parti kaynaklarına bu açıklamaları nasıl değerlendirdiklerini sordu. Parti kaynakları da bir kez daha, Türkiye’deki sürecin Suriye’den bağımsız biçimde ilerletilmesi gerektiğinin altını çizdi.

DEM Parti’nin yaklaşımı aslında oldukça net: Türkiye’deki sürecin olumlu bir şekilde sonuçlanmasının yalnızca Türkiye için değil, bütün bölge açısından da olumlu sonuçlar doğuracağı ifade ediliyor. Buna karşılık, SDG’yi hedef alan olası bir askerî operasyonun ise sürecin geleceğini olumsuz etkileyeceği özellikle vurgulanıyor.

Burada dikkat çekici bir ifade de kullanıyorlar. Şöyle diyorlar: “Kobani’de savaş olurken, Diyarbakır’da barış olmaz.” Bu cümle, partinin bakış açısını oldukça net biçimde özetliyor.

Dolayısıyla az önce sorduğunuz soruya buradan yeniden yanıt vermek mümkün: Fethi Yıldız’ın ‘verilen süre doldu’ ifadesi, kamuoyunda Türkiye’nin Suriye’ye yönelik askerî bir operasyon sinyali mi verildiği sorusunu gündeme getirdiği için, DEM Parti de bu çerçevede bir yanıt veriyor. Suriye’de savaş sürerken, Türkiye’de barış sürecinin ilerleyemeyeceğini söylüyorlar. Ancak aynı zamanda şunun da altını çiziyorlar: Türkiye’deki sürecin, Suriye’de SDG’nin entegrasyonu gerçekleşse de gerçekleşmese de, kendi dinamikleri içinde ilerlemesi gerektiğini savunuyorlar yani DEM Parti, başından beri bu iki hattın birbirine bağlanmasına karşı çıkıyor ve sürecin Türkiye’de her koşulda sürdürülmesi gerektiğini vurguluyor. Buradan topu size bırakayım…

Ö.Ö.: Dün de Devlet Bahçeli, grup toplantısında konuştu. Son dönemde MHP’nin en sert açıklamalarını Suriye üzerinden yaptığını görüyoruz. Bu açıklamalar doğrudan DEM Parti’ye yönelik olmasa da, kullanılan dil oldukça sert. Bahçeli, Suriye’nin toprak bütünlüğünün “ya mutabakatla ya da zorla” sağlanması gerektiğini söyledi.

Bu sözlerin ardından DEM Parti’den de tepki geldi. Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, bu ifadelerin bir tehdit dili içerdiğini ve böyle bir dilin süreci ilerletebilecek bir dil olmadığını söyledi.

Dolayısıyla böyle bir tabloyla karşı karşıyayız: Önce Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklaması, ardından Fethi Yıldız’ın çıkışı ve şimdi de Devlet Bahçeli’nin sözleri… Tüm bunlar, Suriye başlığı üzerinden giderek sertleşen bir söylem hattı oluşturuyor.

Öte yandan sosyal medyada da son birkaç gündür ciddi bir belirsizlik dolaşıyor. “Şara’ya ne oldu?” sorusu özellikle öne çıkıyor. Dün Akşam Eki’nde buna kısmen değinme fırsatı bulmuştuk. The Jerusalem Post, bir haberinde İran’a işaret eden bir suikast iddiasını gündeme getirdi. Özellikle Nicolás Maduro sonrasında bu tür iddiaların hızla yayılması da dikkat çekici.

Suriye’de çatışmaların sürdüğü bir ortamda, Başkanlık Sarayı çevresinde yaşandığı öne sürülen olaylar, Şara’nın yaralandığına dair iddialarla birlikte dolaşıma girdi ancak bu iddialar şu ana kadar televizyon ekranlarında ya da resmî kanallar tarafından doğrulanmış değil.

Aslında bu tür söylentileri - eğer doğru değil ise - engellemenin en basit yolu, açık ve net bir açıklama yapılması. Zaman zaman bazı görüntüler dolaşıma giriyor ancak bunlar da belirsizliği gidermeye yetmiyor. Dolayısıyla şu aşamada, doğrulanmamış iddialarla değil, resmî açıklamalarla konuşmak gerektiğini bir kez daha hatırlatmakta fayda var.

Ö.M.: Evet, televizyonu çıkmadı ama başka türlü yani markette gezerken videoları sızdı.

Ö.Ö.: Evet, ne zaman çekildiğini bilmiyoruz ama Suriye'de işlerin biraz karışık olduğunu en azından anlayabiliyoruz.

B.K.: Evet, dün de söylediğimiz gibi Devlet Bahçeli’nin grup toplantısında yaptığı açıklama önemliydi. Bahçeli, Suriye’nin üniter yapısının “ya mutabakatla ya da zorla” inşa edilmesi gerektiğini söyledi. Bu ifade, kullanılan dil açısından yeni bir tartışmayı da beraberinde getirdi.

Bu sözlere Tülay Hatimoğulları’ndan yanıt geldi. Hatimoğulları, bu söylemlerin açık bir tehdit dili içerdiğini ve Türkiye’de yürütülmesi gereken sürece herhangi bir katkı sunmadığını ifade etti. Türkiye’ye düşen en önemli görevin, Suriye’deki gelişmelerin demokratik bir zeminde ilerlemesine katkı sunmak olduğunu vurguladı. Bahçeli’nin ve benzeri açıklamaların, Türkiye’deki süreci ileri taşımadığının da özellikle altını çizdi.

Dolayısıyla bir yanda Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamaları, ardından Fethi Yıldız’ın çıkışı ve şimdi de Bahçeli’nin sözleriyle Suriye başlığı üzerinden giderek sertleşen bir siyasi dil görüyoruz. Buna eşlik eden bir diğer başlık ise Şara’nın akıbetine ilişkin devam eden muğlaklık. Bu konuda hâlâ net ve doğrulanmış bir bilgi bulunmadığını söyleyebiliriz.

Tam da bu atmosferde, yeni yıl mesajıyla Recep Tayyip Erdoğan da önemli bir değerlendirme yaptı. Erdoğan, yayımladığı yeni yıl video mesajında, PKK’nin silah bırakma ve fesih sürecine ilişkin olarak, “Ülkemizi 40 yıllık bir musibetten kurtarmayı hedefleyen bu sürecin gündelik siyasetin çıkar hesaplarına kurban edilmemesi gerektiğini,” söyledi. Erdoğan, Meclis’te kurulan komisyonun hazırladığı raporun yakın zamanda açıklanacağını ve sürecin bir yol kazası yaşanmadan nihayete ereceğini de ifade etti.

Bu açıklamaların ardından Tülay Hatimoğulları’ndan sürece dair daha ayrıntılı bir değerlendirme geldi. Hatimoğulları, sürecin belirsizliklerle yönetilemeyeceğini vurguladı; iktidarın sorumluluğunun süreci ertelemek olmadığını söyledi. Sürecin oy hesaplarına ya da farklı siyasi gündemlere kurban edilemeyeceğinin de altını çizdi. Hatimoğulları, 2025 yılına kısa bir değerlendirme yaparak bakıldığında artık adım atma zamanının geldiğini ifade etti. Meclis’te bir komisyon kurulduğunu, önemli dinlemeler yapıldığını ve İmralı ziyaretinin de gerçekleştiğini hatırlattı ancak tüm bu gelişmelere karşılık, iktidar ve devlet tarafından somut adımların henüz atılmadığını söyledi. “Artık adım atma zamanı” diyen Hatimoğulları, 2026’ya bu sorumluluk bilinciyle girildiğini ve sürecin güven temelinde ilerlemesi gerektiğini vurguladı. Belirsizliklerle yürütülen bir sürecin sürdürülebilir olmayacağını da sözlerine ekledi.

Bu noktada, Recep Tayyip Erdoğan’ın da yeni yıl mesajında atıf yaptığı komisyonun ne aşamada olduğu sorusu önem kazanıyor. Bunu aslında her seferinde hatırlatıyoruz: Komisyon bünyesindeki dinlemeler tamamlanmıştı. Siyasi partiler de komisyon çalışmaları sonrasında kendi raporlarını tek tek Meclis’e sunmuştu.

Şimdi gelinen aşamada, partilerin temsilcilerinden oluşan bir ekip var ve bu ekip ortak bir rapor hazırlanması için çalışıyor. Bu ekip, dün Numan Kurtulmuş’un başkanlığında ikinci kez bir araya geldi. Ortak raporun, herhangi bir aksilik çıkmaz ise Ocak ayı ortasında yani önümüzdeki bir hafta içinde kamuoyuyla paylaşılması bekleniyor.

Bu süreçle ilgili olarak yine Fethi Yıldız’dan bir açıklama geldi. Yıldız, öncelikle raporun ana başlıkları üzerinde uzlaşı sağlanacağını, ardından metnin yazım aşamasına geçileceğini söyledi. Ocak ayı içinde raporun tamamlanacağını ifade eden Yıldız, “Herkes söyleyeceğini söyledi, sayfalarca rapor hazırlandı. Uzlaşma konusunda bir aksilik çıkmasını beklemiyorum,” dedi. Hatta bu noktada oldukça net bir ifade kullandı: “Kesinlikle uzlaşılır.”

Peki ortak raporda neler olacak? Edinilen bilgilere göre raporda; komisyonun çalışmaları ve önemi, Türk–Kürt kardeşliğinin tarihsel arka planı, sürecin siyasal ve toplumsal boyutları ve örgütün feshi başlıkları yer alacak yani rapor, yalnızca teknik bir metin değil; sürecin siyasal çerçevesini ve tarihsel referanslarını da içeren kapsamlı bir belge olacak.

Ö.Ö.: Böyle, böyle, böyle tarih yazımı mı olacakmış burada? Peki acaba nasıl tarihlendirecekler bu kardeşliği?

B.K.: Burada şunu da eklemek gerekir: Komisyon kapsamında dinlenen isimler arasında Türk–Kürt kardeşliğinin tarihsel öneminin altını özellikle çizen isimler de vardı. Nitekim bunu, İmralı ziyareti sonrasında kamuoyuna yansıyan özet metinde de görmüştük. O metinde de Türk–Kürt kardeşliğinin tarihsel ve toplumsal önemi doğrudan vurgulanıyordu. Dolayısıyla hazırlanacak ortak raporda da benzer bir çerçevenin yer alması bekleniyor.

Ortak raporda yer alması öngörülen başlıklar arasında; örgütün silah bırakmasının nasıl tespit edileceği, bu sürece eşlik edecek idari ve hukuki adımlar ve yol haritası bulunuyor. Rapora ilişkin takvim için Ocak ayının ortası işaret edilmişti. Bu tarihe yetişmese bile, raporun Ocak ayı içinde kamuoyuyla paylaşılması bekleniyor.

Peki bu rapor neden bu kadar önemli? Çünkü komisyon kurulduktan sonra çok sayıda dinleme yapıldı ve bu dinlemelerin ardından siyasi partiler, kendi önerilerini içeren kapsamlı raporlar hazırlayarak Meclis’e sundu. Şimdi bu önerilerden hareketle, sürecin hukuki bir zemine oturmasını sağlayacak ortak bir metin oluşturulacak.

Bu raporun ardından özellikle kritik başlıklardan biri olan geri dönüşler meselesinde nasıl bir yol izleneceği de netleşmiş olacak. Burada dikkat çeken bir nokta var: Geri dönüşler konusunda AKP ile MHP’nin önerilerinin büyük ölçüde örtüştüğü, buna karşılık DEM Parti’nin bu başlıkta farklılaştığı biliniyor. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bu alanda bazı anlaşmazlıklar yaşanması ihtimali bulunuyor.

Bütün bunlar, sürecin şu ana kadar beklenenden daha yavaş ilerlediğine dair değerlendirmeleri de beraberinde getiriyor. Siyasi açıklamalarda artık sürecin hızlanması gerektiği yönünde açık bir vurgu var. Ortak raporun açıklanmasının ardından bu hızlanmanın gerçekleşmesi bekleniyor ancak en başından beri söylediğimiz gibi, bu sürecin seyrinin Suriye’deki gelişmelere oldukça bağlı olduğu da görülüyor. O yüzden, Suriye’deki tablo hâlâ bu kadar karmaşıkken, Türkiye’deki sürecin de bu belirsizlikten tamamen bağımsız ilerlemesinin zorlaştığını bir kez daha not etmek gerekiyor.

Ö.M.: Evet, Burcu bir de şunu sormak istiyorum; bir yeni haber vardı, HDP'nin Eski Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş, Cumhurbaşkanı'nın hakaret suçundan yargılandığı davada 1 yıl, 5 ay, 15 gün hapis cezasına çarptırılmış. DEM Parti'den de ciddi bir tepki gelmiş, “Bu darbeci akıl durdurulmalı, derhal durdurulmalı” demiş Tuncer Bakırhan. Ayrıca “kararı tanımadıkları” ifadesini de kullanmış Bakırhan. Bu da başka yeni bir gerilim yaratabilir mi, ne diyorsun?

B.K.: Evet, bununla herhalde yayını bugün bitirebiliriz diye düşünüyorum. Tam da bunu ben de söyleyecektim.

Şunu özellikle hatırlatalım: Bugün 7 Ocak ve biz bugün, Selahattin Demirtaş’ın ‘Cumhurbaşkanına hakaret’ suçlamasıyla yargılandığı davada 1 yıl, 5 ay, 15 gün hapis cezasına çarptırılmasını konuşuyoruz. Oysa Demirtaş için tahliye başvurusu yapılmıştı ve bu başvuru 4 Kasım 2025’te yani birkaç ay önce yapılmıştı ancak hâlâ bu başvuruya dair bir yanıt verilmiş değil.

Üstelik bundan yalnızca iki ay önce, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kesinleşmiş kararları sonrası, Demirtaş’ın ve diğer siyasi tutukluların serbest bırakılması gerektiğini tartışıyorduk. Hatta AİHM kararlarına bile gerek olmaksızın, hukuken tahliye edilmesi gerektiği yönünde güçlü bir beklenti vardı. “Demirtaş ne zaman tahliye olacak?” sorusunu konuşurken, bugün bir kez daha kendisi hakkında yeni bir hapis cezasını konuşuyoruz.

Bu karara DEM Parti’den sert bir tepki geldi. Parti, kararı tanımadığını açıkladı; yalnızca Demirtaş’ın değil, tüm siyasi tutukluların derhal serbest bırakılması gerektiğini vurguladı. Aynı şekilde 11 bölge barosu da verilen cezayı eleştiren açıklamalar yaptı. Dolayısıyla, Demirtaş’ın tahliye başvurusu hakkında hâlâ bir karar verilmemişken yeni bir mahkûmiyet hükmünün çıkması sürecin ruhuyla açıkça çelişiyor demek yanlış olmaz.

Belki de buradan şöyle bitirebiliriz: Kamuoyu, sürece dair somut adımlar atılmasını bekliyor. Bu somut adımların başında da, Demirtaş gibi siyasi tutukluların serbest bırakılması geliyor. Sürecin sağlam bir zemine oturması ve toplumdaki güven eksikliğinin giderilmesi için kritik bir eşik olması gerekirken, tahliye yerine yeni bir ceza verilmesi ne yazık ki sürece olumlu bir katkı sunmuyor.

Ö.M.: Evet, son derece kaotik bir dünyada ilerlemeye devam edeceğimiz yeni yılın ilk günlerinde de, ilk haftası içinde de bu da kaygı verici bir başka haber olarak karşımıza çıkıyor. Peki, çok teşekkür ederiz Burcu.

B.K.: Ben çok teşekkür ediyorum.

Ö.M.: Görüşmek üzere.

Ö.Ö.: Görüşmek üzere.

B.K.: Kolay gelsin. İyi yayınlar.

Ö.M.: Teşekkürler.