Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, 5 Haziran Dünya Çevre Günü vesilesiyle, “türlerin demokrasisi” kavramından hareketle doğayla kurduğumuz ilişkiyi; çevre krizini yalnızca bir alarm ya da sinyal olarak değil, insan-merkezci bakışın sınırlarını görünür kılan daha derin bir mesele olarak ele almaya çalışıyor.
Her yıl 5 Haziran Dünya Çevre Günü geldiğinde aynı ritüel tekrarlanır: Paylaşımlar yapılır, markalar “yeşil” sloganlarla kendini gösterir, çevre hassasiyeti üzerine projelere dikkat çekilir. Bu yıl Birleşmiş Milletler Çevre Programı'nın çağrısı her zamankinden daha sert: #NowForClimate. Program "Sinyaller her yerde" diyor; son on bir yıl, kayıtlı tarihin en sıcak on bir yılı olmuş. Tema "Doğadan İlham, İklim İçin, Geleceğimiz İçin" — şiirsel, fakat aynı zamanda doğayı yine insan geleceğinin hammaddesi, insan yaratıcılığının esin kaynağı ve insan krizinin çözüm deposu olarak konumlandırıyor.
Bu yılki ve geçmişteki kutlama atmosferinde bir rahatsızlık hissediyorum. Bir kuş bilimci ve evrimsel biyolog olarak söylüyorum: Gezegen gerçekten sinyal veriyor — kuş göç zamanlamalarındaki kayma, Akdeniz havzasındaki kuraklığın tür dağılımlarını yeniden şekillendirmesi, yüksek rakımlara çekilen tür birlikleri. Biyocoğrafya bize şunu öğretir: Türlerin dağılımı sabit bir harita değil, iklimle, topoğrafyayla, tarihsel engellerle ve insan baskısıyla sürekli yeniden yazılan bir ilişkiler ağıdır. Bugün değişen yalnızca sıcaklık değerleri değil; türlerin birbirleriyle, mevsimlerle ve yaşam alanlarıyla kurduğu eski uyumdur. Ama "sinyal" metaforu doğayı yeniden bir araç konumuna indiriyor: Bizim okuduğumuz, yorumladığımız, yönetmemiz gereken bir kod olarak. Doğa ne zaman özne olacak, mesajcı değil? Gelecek dediğimiz şey de ne zaman gezegen için tanımlanacak?
Bu soruları ciddi biçimde soran az sayıda düşünürden biri, botanikçi ve Potawatomi ulusu üyesi Robin Wall Kimmerer'dir.¹

Bir Kelimenin Açtığı Dünya
Kimmerer'in aktardığı bir kelime beni çok etkiledi: Puhpowee. Anishinaabe etnobotanikçi Keewaydinoquay'ın bir mantar kitabında tanımladığı bu sözcük, "mantarları geceleri yerden fırlatan gücü" anlatıyor. Bir kavramı değil, bir eylemi, bir oluş anını, görünmez bir yaşam enerjisini. Batı biyolojisinin tüm teknik sözcük dağarcığında hiçbir karşılığı olmayan bir şeyi.
Kimmerer'in deyişiyle, Batı bilimi bu gizemle başa çıkacak bir terime sahip değildir; bilimsel terminoloji bilme sınırlarımızı tanımlamak için kullanılır, kavrayışımızın ötesinde kalan ise isimsiz kalır. Üstelik Kimmerer kitabında bunu ekliyor: Puhpowee yalnızca mantarlar için değil, geceleri gizemli biçimde yükselen başka şaftlar için de kullanılır. Dilin sınırları, kültürün neyi görmeye değer bulduğunun da sınırlarıdır.

Dil, Canlılık ve İktidar
Bu basit bir dil meselesi değil. Bir epistemoloji meselesi, dolayısıyla bir iktidar meselesi.
Burada Kimmerer’in yaptığı şey romantik bir doğa övgüsü değil. Dildeki küçük bir zamirin, bir canlının ahlaki statüsünü nasıl değiştirdiğini gösterir.
Potawatomi'de pek çok kavram isimle değil fiille karşılanır: "dere" bir isim değil akmak eylemini tanımlar, çünkü su canlıdır, hareket halindedir, öznedir. Batı dillerinde ise doğa, isimlerden kurulu bir nesneler kataloğudur. Kimmerer bunu şöyle ifade eder: Körfez, yalnızca su ölüyse bir isimdir; körfez bir isim olduğunda insanlar tarafından tanımlanır, kıyıları arasına hapsedilir ve sözcüğün içine kapatılır. Doğayı yalnızca isimlerden oluşan bir nesneler kataloğuna dönüştürmek, onun canlılığını ve ilişkisel varlığını dilden silmektir. Potawatomi'de elma için "O nedir?" diye değil, "O kimdir?" diye sorulur. Sözcük Yawe* — canlı olan, özne olan. Bir elmayı it olarak adlandırmak, Kimmerer'e göre, onu soğuk bir nesneye indirmek, aradaki ahlaki sorumluluğu ortadan kaldırmak ve sömürünün önünü açmaktır. Öğrencilerinden biri Andy, bunu şöyle özetler: "İngilizce düşünmek, doğaya saygısızlık için bize izin vermek midir?"
Türkçe de bu anlamda farklı değil. Doğayı "kaynaklar", "ekosistem servisleri", "doğal sermaye" olarak adlandırmaya alışmışız. Bu dil, doğayı korumak için değil, verimli biçimde yönetmek için üretilmiş. Yıllarca ornitoloji literatürünün içinde çalışan biri olarak şunu söyleyebilirim: Türler, popülasyonlar, fonksiyonel gruplar… Bunların hepsi gerekli ve değerli kategoriler; fakat çoğu zaman canlı ilişkileri ölçülebilir ve yönetilebilir birimler hâline getiren bir gramerin içinde kullanılırlar. Kimmerer'e göre bir yere gerçekten ait olmak için o yerin dilini öğrenmek gerekir.² Bunu salt mecazi anlamda okumak mümkün; ama çok daha sert bir siyasi çıkarım da taşıyor: Doğayı nesne olarak adlandırmakta ısrar edersek, onu öyle görecek, dolayısıyla onu öyle yönetecek ve yok edeceğiz.

Önce Dinlemek, Sonra Söylemek
Bu dönüşümün izleri Türkçede de açıkça okunur. Osmanlı avcıları, bugün Çıkrıkçın (Anas querquedula) olarak bildiğimiz ördek için "vezne boşaltan" derdi — barutluğunu tüketen kuş. Evliya Çelebi Seyahatname'sinde bu adı övgüyle anar. Kuş, kendi varoluşuyla değil avcının harcadığı barut üzerinden tanımlanmıştır. Benzer biçimde, bugün pek çok kuş adı sese, görünüşe, davranışa dayanan kök Türkçe sözcüklerden türetilmiştir; kırlangıç, ötleğen, çulluk, kınalı keklik... Bunlar doğrudan gözlemden, doğayla yakın bir birliktelikten doğmuş adlardır. Ancak Osmanlı avlanma geleneğiyle birlikte bu adlandırmaların bir kısmı dönüşmüştür: Doğa, insanın ekonomisinde bir aktöre dönüşmüştür. Bu dönüşüm küçük bir dilbilim notu değil — bir şeyi nasıl adlandırdığımız, ona nasıl davrandığımızı da belirler.⁵
Japonca bu konuda çarpıcı bir karşı-örnek sunar. Japonca kuş adlarının önemli bir bölümü ses, renk, habitat ya da davranış gibi doğrudan gözleme dayalı unsurlardan türemiştir.Suzu-gamo (スズガモ) — "zil ördek" — çünkü kalabalık sürü kalkarken kanatları zil gibi çıngırdar. Ruri-bitaki (ルリビタキ) — "lacivert sinekkapan" — lapis lazuli mavisiyle bezeli tüyleri nedeniyle. Yabu-same (ヤブサメ) — "çalılık yağmuru" — örtülü bir bahçede hafif yağmur sesini andıran ötüşü yüzünden. Tounen (トウネン) — "bu yıl" — henüz büyümemiş yeni yavruların geçişini anlatır. Kakkou (カッコウ) — erkek bireyinin tam da söylediği ses. Batı geleneğinde ise kuş adlarının önemli bir bölümü insan adlarından oluşur: Wilson'ın ötleğeni, Steller'ın deniz kartalı, Baird'in serçesi... 10.906 İngilizce kuş adını inceleyen kapsamlı bir veri tabanı çalışmasına göre, adların yüzde onbirinin insan kültürel referanslarından — özellikle kişi adlarından — türediği saptanmıştır.⁶ Bu tablonun kısmen tarihsel bir açıklaması vardır: Japonca kuş adlarının büyük bölümü, Batı sistematiğinin Japonya'ya girdiği Meiji döneminde (19. yüzyıl sonu) standardize edilmiş; ancak adlandırma felsefesi Batı'nın eponim geleneğini değil, yüzyıllardır süregelen gözlem ve ses-merkezli geleneği sürdürmüştür. Japonca'da bu tür eponim adlandırmaya neredeyse hiç rastlanmaz. Bir kültürün doğayla kurduğu ilişkinin biçimi, o kültürün hayvanları nasıl adlandırdığında da kendini gösterir.
İki dil, birbirinden coğrafi ve genetik olarak son derece uzak olmalarına karşın, kuşları adlandırırken aynı epistemik refleksi paylaşmıştır: önce dinlemek, sonra söylemek. Eski Türkçede karga ses taklidinden (kā), keklik kuşun çıkardığı sesten (keke), ibibik ise yine aynı yansıma kökten (üpgük) türetilmiştir. Bu rastlantı değil; doğayla yakın birlikteliğin dile yansımasıdır. İngilizce adlandırmanın %11'inin insan adlarından türediği düşünüldüğünde, bu iki geleneğin paylaştığı şey daha da belirginleşir: bir kuşu kendi sesiyle, kendi rengiyle, kendi varoluşuyla tanımlamak — başkasının adını ona giydirmek değil.

Bilimin Yakınlığı, Dünya Görüşünün Mesafesi
Burada durup kendimle ve belki de bilim insanı kimliğimle yüzleşmem gerekiyor.
Sahada kuş izlemenin, göç güzergâhlarını çözümlemenin, tür-çevre ilişkilerini anlamaya çalışmanın verdiği duyguyu bilen biri olarak şunu söyleyebilirim: Bilim yapma eylemi doğayla derin bir yakınlık kurar. Bir bireyin davranışını saatler boyunca izlemek, ona bir isim, bir kimlik atfetmeden yapılamaz gerçekte. Saha biyologları bunu çok iyi bilir. Ama bilimsel dünya görüşü başka bir şey. Kimmerer bu ayrımı keskin biçimde ortaya koyuyor: Tahribatkâr olan bilimin kendisi değil, onun ürettiği hâkimiyet yanılsamasıdır. Bilgiyi sorumluluktan koparan ise indirgemeci bakıştır. Bu dünya görüşü, hem kapitalist modernliğin hem de sömürgeci aklın doğayla kurduğu ilişkiyi meşrulaştırmaya hizmet etmiştir ve etmektedir.³ Ekoteolog Thomas Berry'nin deyişiyle: "Evren, nesnelerin bir koleksiyonu değil, öznelerin bir birlikteliğidir." Bilim bu birlikteliği görmezden geldiğinde, nesnel kalmaz; tahakkümün aracına dönüşür.
Ekoloji bilimi bu bağlamda hem sorunun hem de çözümün içinde yer alıyor. Türümüz, artan nüfus ve tüketimle birlikte tüm gezegeni kendi ihtiyaçlarına göre dönüştüren tek türe evrildi. Ekologlar bunu artık "doğanın evcilleştirilmesi" (domestication of nature) olarak adlandırıyor. Doğayla aramızdaki ilişki artık farklı bir boyutta —ve bu boyutu görmeden yazılan her çevre politikası, her ÇED raporu, her sürdürülebilirlik hedefi havada kalıyor. Ekolog Oswald Schmitz'in "Yeni Ekoloji"7 yaklaşımı tam da burada devreye giriyor: Antroposen'de ekoloji, insanın rolünü sistematik olarak görünür kılmak zorunda. Bu yalnızca bilimsel bir zorunluluk değil —hangi insanın, hangi güç ilişkisinin, hangi tarihsel birikimin bu dönüşümü ürettiğini sormadan yapılan ekoloji, derin ekolojinin8 tuzağına düşer: herkesi aynı "insan" kategorisine koyar, sorumluluğu buharlaştırır.

Sessizliğin Ekolojisi
Türkiye'de çevre tartışmalarına bakıldığında bu ayrım çarpıcı biçimde görünmektedir. Orman yangınlarından hidroelektrik projelerine, kıyı yapılaşmasından maden ruhsatlarına kadar her adımda bilimsel değerlendirmeler talep edilir, ÇED raporları hazırlanır, uzman görüşleri alınır. Bunların neredeyse tamamı, soruyu doğru sormanın ötesine geçemez: Zarar kabul edilebilir mi? Telafi mümkün mü? Yani soru her zaman "ne kadar alabiliriz?" biçiminde kurulur. Doğanın lehine nasıl olabileceği değil, hâkim güçlerin iştahına ne kadar gem vurulabileceği hesaplanır.
Ve biz, akademik biyologlar, bu mekanizmanın içinde çoğu kez uysal bir araç olmaya razı oluruz. Raporlar yazarız, konferanslarda sunarız, bakanlıkların veri tabanlarını besleriz. Sonra politikalar başka yönde gider, biz de arşivlerimize döneriz. Bu da bilimsel dünya görüşünün tahakkümcü mirasından pay almaktır; sessiz kalarak.

Onurlu Hasat ve Karşılıklılık Etiği
Kimmerer türlerin demokrasisinden bahsederken "Onurlu Hasat" olarak adlandırdığı ilkeler bütününün altını çizer. Bu sözlü gelenekten gelen ilkeler bütünü yerli bilgeliğin bu meseledeki cevabıdır. Özünde son derece basit: Aldığından fazlasını alma. İzin iste. Zarar verme. Geri ver. Paylaş. Ve bir uyarı: İlk bulduğun bitkiyi alma — o belki de son bireydir. Ama bunun aynı zamanda şu anlamı da var: O ilk bireyin seni diğerlerine iyi tanıtmasını istersin. Yani doğayla ilişki, bir hukuki standart meselesi değil, uzun vadeli bir güven ilişkisi meselesidir.
Kimmerer bizi şükran kültürlerinin ötesine çağırıyor: Şükran bildirgeleri okumak, farkındalık paylaşmak, duygulanmak yetmez. Karşılıklılık kültürü, soruyu dönüştürür: "Ne alabiliriz?" yerine "Toprağa, suya, havaya, bu gezegeni paylaştığımız türlere ne verebiliriz?"⁴
Bu soru ekonomik değil, ahlaki ve siyasi bir soru esasında. Mesele bir dağın maden ocağına açılıp açılmaması değildir artık; o dağın insanlığın ortak borçlu olduğu bir özne olup olmadığı meselesidir. Bir nehrin aktığı güzergâhı değiştirmek, o nehrin onurunu çiğnemektir. Bu yalnızca doğacı bir romantizm değil — dünyanın birçok hukuk sisteminin çoktan kabul ettiği, nehirlere ve ormanlara tüzel kişilik tanıyan ülkelerin pratiğe geçirmeye çalıştığı bir perspektif.
5 Haziran 2026'da, "Doğadan İlham" sloganıyla karşılaştığımda kendime şunu sormak istedim: Bu ilham, doğayı yine bir araç olarak mı konumlandırıyor — insan yaratıcılığına kaynaklık eden, ondan ilham alınan bir nesne? Yoksa doğanın öznelliğini gerçekten kabul etmek mi?
Bu yılki Çevre Günü'nde kuşlar hala göç ediyor — bazıları artık eskisinden iki hafta önce. Sabah erkenden, bir gölün kıyısında bir sürüyü izlerken, o hayvanların dünyada var olma biçiminin benden tamamen bağımsız, kendi içinde bir bütün olduğunu hissediyorum. O his, bir "sinyal" okumak değil; bir özne karşısında durmak.
Alman yazar Jenny Erpenbeck, Things That Disappear adlı kitabında basit görünen ama rahatsız edici bir soru sorar: Bir şey kaybolduğunda gerçekten ne kaybolur? Bir bina yıkıldığında yalnızca taş ve beton mu ortadan kalkar; yoksa onunla birlikte anılar, ilişkiler ve dünyayı algılama biçimleri de mi silinir? Erpenbeck’in metinlerinde kaybolan şeyler yalnızca nesneler değildir. Bir eşya çöpe dönüştüğünde artık adıyla değil maddesiyle anılır; bir insan öldüğünde ise geriye yalnızca hafızanın giderek seyrekleşen izleri kalır. Çevre krizini konuşurken de çoğu zaman benzer bir körlük içindeyiz. Türlerin, dillerin ve yaşam biçimlerinin kaybını sayılarla ölçüyor; fakat kaybolan şeylerin dünyadaki anlamını daha az konuşuyoruz. Potawatomi'de bu anlam Puhpowee gibi bir kelimede yaşıyordu.

Bir Dil Susunca
Türlerin Demokrasisi'nin en sarsıcı sahnelerinden birinde Kimmerer, Potawatomi halkının yıllık buluşmasındaki dil sınıfına girer. Tüm akıcı konuşanlar bir araya gelmiştir — ilk kez hepsi aynı yerde. Sandalyelere doğru yürürler; kimileri bastonla, kimileri yürüteçle, kimileri tekerlekli sandalyeyle. Kimmerer onları sayar: Dokuz. Tüm dünyada Potawatomi'yi akıcı bilen dokuz kişi. Konuşmacılardan biri güler; fıkranın sonu gelir. Sonra İngilizceye geçer ve sorar: "Kimse artık duyamazsa bir şakanın sonu ne olur? O sözler ne kadar yalnız olacak, güçleri gittiğinde. Nereye gidecekler? Bir daha anlatılamayacak hikayelere katılmaya."
Puhpowee'yi mikroskopla hiçbir zaman göremeyeceğiz. Ama onu dile getiren kelime, bin yıllık bir gözlemin ürünü. O dili konuşan dokuz kişi kaldı — çoğu yaşlı, hepsi bir tarihin son tanıkları. Onlar gidince o kelime de gidecek. Ve bu bir kaza değil: diller, bilgi sistemleri, öznelik biçimleri hep aynı güç tarafından yok edildi — sömürge okullarında, asimilasyon politikalarında, "kalkınma" söylemlerinde. Çevre krizi o güçten bağımsız değil.
Çevre krizi bir iklim krizi olduğu kadar bir dil krizidir de. Belki daha kapsayıcı söylemek gerekirse, çevre krizi bir bilgi krizidir. Ve her şeyden önce, çevre krizi kimi ve neyi özne saydığımıza dair bir kriz.
#NowForClimate doğru. Ama önce: Şimdi, kime ne borçluyuz?
Kaynaklar ve dipnotlar:
¹ Robin Wall Kimmerer, The Democracy of Species, Penguin Green Ideas 10, Penguin Books, 2021. Kimmerer aynı zamanda botanik profesörü ve Citizen Potawatomi Nation üyesidir.
² Kimmerer, a.g.e., "Learning the Grammar of Animacy": "To be native to a place we must learn to speak its language."
³ Kimmerer, a.g.e.: "The destructive lens… is not science itself, but the lens of the scientific worldview, the illusion of dominance and control, the separation of knowledge from responsibility."
⁴ Kimmerer, a.g.e., "The Honorable Harvest": "We are called to go beyond cultures of gratitude, to once again become cultures of reciprocity." Ayrıca bkz. "In our way, our first thoughts are not 'What can we take?' but 'What can we give to Mother Earth?'"
⁵ Serhat Küçük, "Eski Türkçede Kuş İsimleri", Turkish Studies, c. 8/13, 2013, s. 1237-1246.
⁶ Morrison ES, Pandolfi GP, Aguillon SM, et al. (2025) AvianLexiconAtlas: A database of descriptive categories of English-language bird names around the world. PLoS One 20(6): e0325890. https://doi.org/10.1371/journal.pone.0325890
7 Oswald J. Schmitz, The New Ecology: Rethinking a Science for the Anthropocene, Princeton University Press, 2016.
8 "Derin ekoloji" kavramı Norveçli felsefeci Arne Næss tarafından 1973'te formüle edilmiştir. Næss, kirlilik ve kaynak tükenmesiyle sınırlı "sığ ekoloji"ye karşı biyosferik eşitlikçilik, çeşitlilik, simbiyoz ve yerel özerklik gibi ilkelere dayanan köklü bir çevre felsefesi önermiştir. Næss kendi çerçevesinde sınıf karşıtı bir duruşu da içermiş olsa da, hareket pratikte toplumsal güç ilişkilerini, sömürgecilik tarihini ve "hangi insanın" doğayı tahrip ettiği sorusunu büyük ölçüde görünmez kılmıştır. Bu nedenle sosyal ekoloji ve çevre adaleti gelenekleri derin ekolojiye mesafeli durur. Bkz. Arne Næss, "The Shallow and the Deep, Long-Range Ecology Movement: A Summary", Inquiry, c. 16, 1973, s. 95-100.
* Potawatomi dilinde Yawe, canlı varlıklara atıfta bulunurken kullanılan zamirsel kök; İngilizcedeki it (nesne zamiri) yerine önerilen ki zamirinin Potawatomi karşılığı olarak Kimmerer tarafından açıklanmaktadır. Bkz. Kimmerer, a.g.e., "Learning the Grammar of Animacy."


