Ekolojik Krizin Kökeni: Kapitalizm, İklim ve Ekososyalizm

-
Aa
+
a
a
a

Ekolojik krizin yalnızca iklim değişikliğiyle sınırlı olmadığını; kapitalizmin üretim biçimi, büyüme anlayışı ve doğayla kurduğu ilişkinin krizin temelinde nasıl yer aldığını ele alıyor; son dönemde yayımlanan ekososyalizm ve Marksist ekoloji literatürü üzerinden, iklim krizinin yapısal nedenlerini, metabolik yarılma kavramını, bilim karşıtlığını ve kolektif mücadelenin önemini değerlendiriyoruz.

""
Ekolojik Krizin Kökeni: Kapitalizm, İklim ve Ekososyalizm
 

Ekolojik Krizin Kökeni: Kapitalizm, İklim ve Ekososyalizm

podcast servisi: iTunes / RSS

Ö. M: Bir Açık Yeşil programı başlıyor. Bendeniz Ömer Madra. Bugün Ümit Şahin yok. İki de konuğumuz var: Özdeş Özbay ve Tuna Emren. Bilim yazarı kendisi, Jonathan Neale'in Fight the Fire kitabının çevirmeni ve aynı zamanda da yeni yayın döneminde Açık Radyo'da Onarım Çağı programının sunucularından da biri oluyor. Hoş geldiniz.

Ö. Ö: Merhabalar, hoş bulduk.

T. E: Merhaba, çok teşekkür ederim davetiniz için.

Ö. M: Biz teşekkür ederiz. Evet, şimdi bugün neler konuşuyoruz? Kitaplardan bahsedeceğiz herhalde, konuştuk değil mi? Sen, Özdeş, bir giriş yapar mısın lütfen?

Ö. Ö: Evet, tabii. Yani şöyle bir program yapalım mı diye konuşmuştuk sizinle de Ömer Bey. Bir süreden beri bu ekolojik krizi, daha doğrusu aslında kapitalizmin çoklu krizi altında yaşarken ekolojik kriz tabii çok büyük bir hızla ilerliyor. İklim değişimi bunun en büyük ayağı ama bunun ötesinde de ekolojinin çeşitli krizleri var. Buna dair son 20 yıl içerisinde, ağırlıklı olarak da son 10-15 yıl içerisinde Marksist ekoloji alanında ya da ekososyalistler de diyorlar bunların bir kısmı kendilerine, yeni ve çok önemli kitaplar yayımlanmaya başladı. Tuna bunların bir kısmını okuyordu, ben de bir başka kısmını; sizin de buna ekleyebilecekleriniz vardır. Bunları böyle bir arada konuşalım istedik. Marksizm genellikle hani doğa körü, ekoloji körü; 80'lerde böyle iddia ediliyordu. Daha sonra bunun böyle olmadığı metinlere tekrar dönülerek, hatta unutulan Marksistlere ve unutulan bazı metinlere de dönülerek tekrar keşfedilmişti diyebiliriz herhalde. Şu anda ise daha radikal. Sizin en son yaptığınız programda da Fikret Başkaya, "Yani radikal olmak sorunun kökenine inmektir," diyordu ya. Sorunun kökenine, kapitalist üretim ilişkilerine kadar inen analizler, ekoloji perspektifi gelişmeye başlamıştır. Bunları biraz konuşalım; son dönemlerde nasıl yayınlar var, nasıl kitaplar yayımlandı diye. Böyle konuşmuştuk en son kendi aramızda da.

Ö. M: Evet, şimdi o zaman Tuna ile başlayalım isterseniz. Tabii.

T. E: Olur. Benim iki kitap var elimde. Biri ABD'li sosyoloji profesörü William Robinson'ın kaleme aldığı, Türkçeye henüz çevrilmedi. Biz "çağsal kriz" diye bahsetmiştik Onarım Çağı'nda bu kitabı ele alırken. Epochal Crisis kitabın orijinal başlığı. İkincisi de yine Türkçeye henüz maalesef çevrilmemiş olan Güney Işıkara ve Patrick Mokre'nin; "Marx'ın Değer Teorisinin Sınırlardaki Testi" kabaca çevirecek olursak, orijinal başlığıyla da Marx's Theory of Value at the Frontiers demiş yazarlar. Bahsetmeye başlayabilirim. Önce iki kitabın bir ortak noktası var, biraz önce Özdeş'in de dikkat çektiği: Bir tür ekososyalizm öneriyorlar. Oradan başlayabiliriz. Aslında biri sosyoloji, diğeri ekonomi politik alanında yazılmış iki kitap bunlar. Ama ikisinin de sorduğu soru aynı: İklim krizini gerçekten mevcut ekonomik sistem içinde çözebilir miyiz? Böyle bir ihtimalimiz var mı? Sorusundan yola çıkıyorlar. Son yıllarda iklim tartışmaları çoğu zaman teknolojiye indirgeniyor. Sizin de bildiğiniz üzere elektrikli otomobiller, yenilenebilir enerji derken karbon piyasalarına geldi tartışmalar en son. Bu kitaplar ise meseleyi çok daha derinden ele almış. Sorun yalnızca hangi enerjiyi kullandığımız değil, nasıl üretim yaptığımız diyorlar. Robinson diyor ki kitabında, sorun çağsal. Işıkara ve Mokre de diyor ki, sorun yapısal aynı zamanda. İkisi de bize şunu söylüyor: Üretim mantığı aynı kaldığı sürece kriz başka biçimlerde yeniden ortaya çıkacak. Ve aslında her ikisi de şu soruyu soruyor bir noktada: Peki, nasıl bir ekonomi kuracağız eğer bu ekonomik sistemi değiştireceksek? Çünkü yaşadığımız kriz salt bir enerji krizi değil. Aynı zamanda üretim biçimini konuşuyoruz, büyüme anlayışını konuşuyoruz kapitalizmin ve doğayla kurduğumuz ilişkinin krizi olarak da tanımlıyoruz bir taraftan. Dolayısıyla bu iki kitabı bir arada okumak benim için de ilginç bir deneyimdi aslında. Çünkü biri, yani Robinson kitabında büyük resmi gösterirken, Işıkara ve Mokre de bu resmin nasıl işlediğini açıklıyor diyebiliriz. Şimdilik vereceğim özet böyle olsun. Sonra tek tek kitaplara gireriz arzu ederseniz.

Ö. Ö: Evet isterseniz. Bu arada Ömer Bey siz burada mısınız?

Ö. M: Evet, buradayım. Çok önemli şeylerden bir tanesi de şu medyanın burada oynadığı muazzam olumsuz rol. Bu kitaplardan bahsetmek şöyle dursun, bu kitapların içeriklerini tartışmak falan... Yani mesela yeni bir şey gördüm, içinde bulunduğumuz krizin en tipik belirtilerinden biri. Bugünkü Guardian gazetesinde de var. Yani Britanya, Birleşik Krallık tarihi boyunca gelmiş geçmiş en korkunç sıcaklık dalgasıyla, haziran sıcaklığıyla karşı karşıya iken genel medya istisnalar dışında hiç iklim krizinden, iklim yıkımından bahsetmiyor. Bu aslında petrolcülerin ve işte büyük şirketlerin medyayı da ele geçirmiş olmalarının en tipik sorunlarından bir tanesi. Bunu da koymak lazım ortaya.

Ö. Ö: Bahsettiğiniz haberde, İngiltere'de çıkan gazete haberlerinin dörtte üçünde, sıcak hava dalgası ve aşırı sıcaklara dair çıkan haberlerin dörtte üçünde, neredeyse %72'sinde "iklim değişikliği" kelimesi geçmiyormuş.

Ö. M: Geçmiyor, evet. Akıl alacak iş değil. Hakikaten ne diyeceğini bilemiyor insan yani.

Ö. Ö: Bu mesele tabii hem iklim değişikliği yani medyada bunun nasıl ele alındığı meselesi, ama tabii çok radikal bir dönemden geçiyoruz ve buna dair ayrıntılı teorik açıklamalar ve çözüm yollarına da bir yandan ihtiyacımız var. Aslında bu bahsettiğimiz, Tuna'nın az evvel bahsettiği kitaplar son yıllarda yazılmış olan kitaplar; önemli, çok önemli katkılarda bulunuyorlar. Bize unuttuğumuz bazı kavramları da hatırlatıyorlar. Mesela işte benim yakın zamanda çıkan, okuduğum Ian Angus'un Metabolik Yarılma'sı; bu da Türkçeye çevrilmiş değil henüz. Bu kitapta Marx'ın Kapital'inden itibaren, hatta 1844 Elyazmaları'ndan itibaren aslında toplumla doğa arasındaki ilişkiye değinen yazılarına dönüyordu. Çok erken bir dönemde fark ediyor. Ve Ian Angus aslında şöyle bir şey yapıyor: Yani John Bellamy Foster biliyorsunuz işte Marksist ekoloji ya da ekososyalizm denince ilk akla gelen isimlerden bir tanesi. Çünkü 2000 yılında Marx ve Doğa kitabını yayımlıyor. Onunla birlikte Paul Burkett de öyle 90'ların sonunda ilk kez yazmaya başlıyorlar. Yani dönüp Marksist metinlerin aslında içerisinde doğaya, çevreye, ekolojiye dair neler olduğuna bakmaya başladıkları ilk metinler bu dönemde çıkıyor ve John Bellamy Foster ise bunların arasından bu "metabolik yarılma" kavramını aslında çekip çıkarıyor. Önemli bir yeniden keşif diyebiliriz herhalde. Yani kapitalizmin işte bu sonsuz büyüme ve kâr arayışının, dünyadaki yaşamın sürmesini sağlayan doğal döngüleri... Hani bunlara "Earth Systems" de deniyor ya, gezegensel sistemler deniyor. Bunu nasıl sistematik olarak yok ettiğini aslında açıklamaya çalışan bir kavram bu metabolik yarılma. Ben kitabı okurken biraz hayret ettim. Yani daha doğrusu bu kavramların nasıl ortaya çıktığı ve Marx, Engels ve dönemin diğer düşünürleri tarafından kullanıldığına dair önemli ipuçları var. Çünkü şunu söylüyor Angus, biraz kazı çalışması derler ya bunlara, metabolizma kelimesinin kökenine bakıyor. Yani bu kavram nereden çıktı da Marx bunu kullanıyor? Aslında bunu da kullanmıyor. Daha sonra tabii metabolizma kelimesi sonradan çıkacak. Almancada başka bir kelime kullanıyorlar ama 1830'larda aslında biyoloji alanında ortaya atılan kavram; yani bütün yaşamın temelinde hücreler olduğunu, "cell theory" diye geçiyor işte hücre teorisi, yaşayan hücreler teorisi bu da çok yeni yani 1830'larda ortaya çıkarılmış. 1840'larda da işte metabolizma anlamına gelen kelimeler ilk kez ortaya çıkıyor ve Marx bundan muazzam bir heyecan duyuyor. İşte Komünist Lig içerisindeki bir biyolog yoldaşının da bunda bir etkisi var. Ve bunu daha çok erken dönemlerde, el yazmalarında, 1844'te toplum bilimi kuramına uyarlamaya çalıştığını görüyoruz. Doğayı insanın inorganik bedeni olarak, yani bir tür metabolik bir ilişki olduğu arasında bu şekilde tanımlamaya başlıyor. Kendisinden sonra da, şimdi özellikle Ömer Bey siz bu isimleri daha iyi hatırlar, bilirsiniz tartışmalardan, dönemin sol tartışmalarından. Marx'tan sonra Kautsky, işte Bebel, Buharin bu gibi isimler. Bunlar aslında çok yoğun kitaplar falan da yazmışlar. Özellikle de tarımdaki, endüstriyel tarımdaki verimlilik düşüşü üzerinden yapılan tartışmalar var. Bunun içerisinde doğayı nasıl... Bununla birlikte işte bütün bu ormanların, Engels'in yazılarında, ormanların tarım alanına açmak için işte yok edilmesi de işin içine giriyor. Çeşitli hastalıklar da, hani meşhur patates kıranı mı deniyordu İrlanda'da açlığa sebep olan on binlerin ölümüne?

Ö. M: Evet, patates kıranı. Yani yüz binlere varan sayılarda ölümlere yol açıyor hatta.

Ö. Ö: Evet, bu gibi isimler aslında Marksizm'in, yani Marx'tan sonraki bir dönemde de oldukça şey kaleme almışlar. Ama bunlar unutulmuş olan isimler. Bu tabii biraz dönemsel, biliyoruz. Karl Kautsky işte Lenin'in sert tabirleriyle hatırlanır örneğin. Dolayısıyla aslında okunmadıkları için, artık o metinlere de dönen olmadığı için sanki Marksizm'de tabii ekoloji körü, sanki Marksistler hiç doğayla ilgilenmemiş gibi algılanıyor. Angus kitabında önce bu tarihsel izleği anlatıyor. Marx ve Engels'in dönemin bilimsel gelişmelerine bakıp metabolizma kavramını nasıl benimsediklerinden. Daha sonra dönemin ileri aşamalarını işte Kautsky, Bebel, Buharin gibi yazarların da, düşünürlerin de bu meseleyle ilgilenmesi... Sonra çok önemli bir yere varıyor. Burada metabolik yarılmalar, kitabın adı zaten. İki ölümcül metabolik yarılma var bugün gezegende diyor. Bunlardan bir tanesi zaten çokça artık tartışılıyor hele biz Açık Radyo'da: Karbon döngüsü. İlk metabolik yarılma, iklim değişimine de sebep olan. Ama ikincisi bizim de birazcık az üzerinde durduğumuzu fark ettiğim nitrojen döngüleri krizi. Diyor ki, bunu çok ayrıntılı biçimde anlatıyor, ben zaten kendisi de söylüyor yani karbon krizinin artık özellikle solda ekoloji alanında çokça tartışıldığını ama nitrojenin öneminin henüz yeteri kadar ekolojistler arasında da fark edilebilmiş olmadığını söylüyor. Ölümcül bir kriz, bir başka kriz ve bunu da metabolik yarılmanın bir diğer ayağı olarak anlatıyor bu kitapta.

T. E: Ben de buradan bir katkı yapabilirim okuduğum kitaplardan biriyle ilgili.

Ö. M: Lütfen.

T. E: Güney Işıkara ve Patrick Mokre'nin kitabı özellikle, Marx'ın Değer Teorisinin Sınırlardaki Testi. Orada da Bellamy Foster ve Marx'ın metabolik yarılma kavramını alıp yeni bir kavram öneriyorlar buradan hareketle. Bu da "metabolik kayma". Bu bence kitabın en özgün katkılarından biri. Çünkü bugün çevre politikalarında hep böyle bir iyimserlik var ya; elektrikli otomobil yapacağız sorun çözülecek, güneş paneli kurunca sorun çözülecek. Kitap diyor ki hayır. Çünkü kapitalizm aynı kaldığı sürece eski sorun başka yere kayacak. Fosil yakıt azalacak ama bu sefer ne olacak? Lityum çıkarmaya başlayacağız. Kobalt artacak. Madencilik yayılacak. Su tüketimi artacak. Dolayısıyla eski ekolojik yıkımlar yeni biçimlere bürünerek, yeni coğrafyalara kayarak devam edecek. Yazarlar buna "metabolik kayma" demişler ve sonra da çok güzel bir ampirik çalışma var. Bunu da aslında biraz kanıtlıyorlar kitaplarında. Sadece teoride gitmiyor kitap. 44 ülkeyi kapsayan bir veri seti sunuyorlar. Özellikle kaynak çıkarımına yönelik bir çalışma bu. Kaynak çıkarımına bakarken ekonominin geri kalan sektörleri arasında nasıl bir ilişki dönüyor, buna da bakıyorlar. Doğal kaynak sektörleri gerçekten söylendiği gibi ekonominin lokomotifi mi? Yoksa ekonominin geri kalanının sırtından mı büyüyorlar? İkincisini ispatlıyor yazarlar bu çalışmayla. Şeye bakıyorlar, "resource rents" dediğimiz, yani bunu nasıl çeviririz? Genelde olağanüstü rantlar diye ele alınıyor ama kaynak kullanma vergisi diyen var. Buna bakıyorlar. Madencilik, enerji ve diğer doğal kaynak sektörlerinde oluşan bu olağanüstü rantlar analiz edildiği zaman Marx'ın değer teorisinden hareketle ilerlediklerinde, bu rantların yalnızca doğal kaynak zenginliğinden kaynaklanmadığını görüyorlar. Ekonominin diğer sektörlerini de etkiliyor. Şöyle, değerin bir bölümünün bu sektörlere aktarıldığını gösteriyorlar. Yani vardıkları aslında temel sonuç özetleyecek olursak şu ve en önemli bulgusu da bu kitabın: Doğal kaynak çıkarımından elde edilen o olağanüstü kârlar sanıldığı gibi yalnızca verimlilikten ya da işte ne bileyim piyasa başarısından doğmuyor. Bu sektörler bir şekilde ekonominin geri kalanında yaratılan değeri de kendilerine çekerek büyüyorlar. Diğer farklı sektörleri de etkiliyorlar bu açıdan.

Ö. M: Evet, bu noktada ben de ufak bir eklemede bulunayım izninizle. Yani aynı konuyu Michael Mann ve Peter Hotez'in, birisi iklim bilimci hem de önde gelen bilim insanı, öbürü de sağlık konularında bu aşı karşıtlığı başta olmak üzere pek çok konuda büyük tartışmalar yaratmış birisi. İkisinin birden yazdıkları Bilim Kuşatma Altında adlı kitabı var. 2025'te yayımlandı Public Affairs'ten. Bu kitap bir uyarıdır diyorlar. Aynı zamanda bir meydan okuma daveti. Şimdiye kadar görülmemiş ölçüde büyük bir aciliyet olmakla beraber, aynı zamanda eylemli olma gücümüz de var. Yükselen bilim karşıtlığının niteliğini kavrayabilirsek ve buna karşı çıkacak stratejiyi formüle edebilirsek, faciayı hâlâ önleyebiliriz diye çok acil durum çağrısında bulunuyorlar ve beş büyük şeyden bahsediyorlar. Özetlemek yani sadece isimleri tek tek sayarak özetleyeyim. Beş P diye. Yeryüzünün görmüş olduğu en büyük krizin yaratıcılarını: Bir, başta plütokratlar geliyor. Zenginler grubu tabii. İki, petrol devletleri yine P ile, "petro-states". Üçüncüsü, profesyoneller dedikleri. Yine 5P ile şey yapmışlar zaten, kısaltmışlar. Profesyoneller de pek çok dezenformasyonu yaratıyor. Sahte bilim insanları, doktorlar, başka profesyoneller falan da var. Ve gizli çalışmalar yürütüyorlar para karşılığı diyorlar. İspatlıyorlar bunları tabii. Dördüncü sırada propagandacılar var. İşte onlar en önemli. Troller var, pek çok botlar, bot orduları, robot orduları falan var ve bilimi mahvetmeye yönelik çalışmalar yapıyorlar. Beşincisi de yine P ile İngilizcesi "press", yani medya. Bundan biraz önce de sözünü ettik ve İngiltere'nin yaşadığı en büyük krizde bile iklim krizinden bahsetmeyen sayısız medya organı var. Tarihin gördüğü en büyük krizi yaşamaktayken falan. Onun örnekleri de var. Yani sonuç olarak çok ciddi bir duruma işaret ediyorlar ve bunun da sınıfsal olduğunu da ortaya koyuyorlar Michael Mann ve Peter Hotez. Ben de bunu ekleyeyim dedim.

Ö. Ö: Yani bu meselenin zaten sınıfsal içeriği artık herhalde tartışma konusu bile değil diyebiliriz. Ya da kapitalizmin sebep olduğu bu krizlerin büyüklüğü de yani artık kapitalizmi eleştirmek bile radikal değil. Ama şimdi bu kitaplarda da günün sonunda yani bu düzen nasıl değişir konusunda bir reçete tabii olmadığı için, günün sonunda mesela Ian Angus'un kitabında, "Metabolik Yarılma" kitabında ne yapılması gerektiğine dair bir bölüm var. Ama bu baktığınızda kitabın geri kalanına, yani sorunun tespiti kadar somut bir plan, program vs. değil. Belki böyle olmasını da beklememek zaten lazım. Çünkü bu çok bir yandan pratik bir şey. Sadece şunu söylüyor Ian Angus, yani örgütsüzlük dönemindeyiz biz aynı zamanda neoliberalizm altında. Ve bizim yeniden antikapitalist, büyük antikapitalist hareketlere ve bunların da iyi bir teorik donanımının içerisinde hareket eden hareketlere ihtiyacımız var. Bu hareketi kurmak için uğraşmak gerektiğini söylüyor. Bunu yaparken hatta Greta Thunberg'in sözlerine de, mücadele çağrısı yapan sözlerine de yer veriyor. Bir yandan tabii ilginç günümüzün birçok Marksist düşünürünün ilham kaynağının Greta Thunberg olması gibi de bir durum söz konusu uzun zamandan beri. Artık böyle kitaplarda ayrıntılı bir şekilde Greta'nın sözlerine, yaptığı açıklamalara, Birleşmiş Milletler'de yaptığı konuşmaya vesaire atıfta bulunan bölümlere denk gelebiliyoruz.

Ö. M: Evet, çok can alıcı bir noktaya da en erken değinenlerden bir tanesi olduğu için. Hatta şey de demişti, bu Covid yüzünden kapanan dünyada çalışmalarını sürdüremediği, bir tek kişilik eyleme çıktıktan sonra bir kişiden yedi buçuk milyondan fazla insana bir yıl sonra dönmüştü. Yerlileri de kapsayan büyük bir mücadele Greta Thunberg'den bahsediyorum. Ondan sonra da ama kapanma oldu, büyük kapanma diyebileceğimiz şey. O sırada da The Climate Book adlı, İklim Kitabı adlı kitabı hem kendisinin de yazılarıyla kaleme aldı hem de dünyanın önde gelen, bu konuda çalışanlarını toplayan, uzmanların da yazılarını toplayan çok etkili bir kitap yazdı. Editörlüğünü yaptı ama kendisinin de toplam bütün bölümlerin başlangıç girişlerinde toplam 80 sayfalık bir giriş yazısı var. Neyse, orada en çok da bu senin biraz önce söylediğin, Özdeş, çağrıya yer veren 47. sayfasındaydı yanılmıyorsam, 42 ve 43. sayfalarında. "Bu dünyadaki en büyük hikaye ve seslerimizin taşıyacağı en uzak ve geniş alanlara hatta onların daha da ötesine ulaştırılmak zorunda. Bu hikayeyi anlatma zamanımız geldi. Hatta belki sonunu da değiştirme zamanımız bile gelmiş olabilir," diyordu. Bu da önemli bir uyarı. En erken uyarılardan birini de yapan yine Greta Thunberg'di.

Ö. Ö: Evet, öyle. Buradan nasıl devam edebiliriz Tuna? Özellikle Onarım Çağı'nda benim olmadığım programda Suda ile birlikte konuşuyordunuz. Nasıl çevireceğim, "çağsal kriz".

Ö. M: Ben de dinledim o programı, son derece etkileyiciydi gerçekten.

Ö. Ö: Burada bir tehdit çarpanından mesela söz ediyor ya, siz Suda ile birlikte konuşuyordunuz. Biraz istersen bu kitaptaki bu tehdit çarpanından, çünkü çarpan çok böyle ekonomi politikte falan kullanılan bir kavram; ne bileyim, paranın çarpan etkisinden piyasada söz edilir. Ya da çeşitli risklerin, tehditlerin toplum içinde onun çarpan etkisinin nasıl büyüdüğünü, yani bir krizin işte kendi döngüsü içerisinde falan anlatır. Buradaki tehdit çarpanı kavramı beni şey yapmıştı, etkilemişti. İstersen biraz ondan bahsedebilir misin, William Robinson nasıl anlatıyor?

T. E: Evet, bahsedeyim. Beni de çok etkiledi. Kitabın en önemli tarafı da bu sanki. Robinson, iklim krizini yalnızca bir çevre başlığı olarak ele almıyor. Kitabı bunun etrafında örüyor aslında. Diyor ki, özetle, iklim çöküşü diğer bütün krizleri büyütüyor. Bunu da şöyle açıklıyor. Örneğin kuraklık neye yol açıyor? Tarımsal üretim düşüyor, gıda fiyatları yükseliyor. Bunun devamında yoksulluk artıyor. Bunun devamında göç başlıyor bir bölgede kuraklık yaşandığı zaman. Göç başlayınca siyasi krizler daha da büyüyor. Var olan krizler büyüyor. Bunun sonucunda bir de ne oluyor? Şu anda da görüyoruz dünyanın çeşitli bölgelerinde milliyetçilik yükseliyor. Dolayısıyla iklim krizi aslında bütün sistemi etkileyen bir tehdit çarpanı diyor Robinson buradan hareketle. Ve bunu kapitalizmin çıkmazı olarak görüyor. Şu noktaya dönüyor sürekli kitapta: Kapitalizm büyümek zorunda ama doğa büyüyemiyor. Bu nedenle sistem kendi yaşam alanlarını, kendi beslendiği kaynakları ve koşulları da tüketiyor. Dolayısıyla şu fikir ortaya çıkıyor kitapta, sık sık da vurguluyor bunu çeşitli şekillerde. Kapitalizm artık yalnızca emeği değil, doğanın yeniden üretim kapasitesini de tüketiyor. Dolayısıyla kendini de idame ettirememeye başlamış oluyor. Yani bir tür aslında yazar buna "stasis" demiş. Yani bir duraklama, bir durma anlamında, belki bir soluklanma anlamında. Kapitalizm bunu yapamaz. Sürekli büyümek zorunda. Dolayısıyla bizim buna ihtiyacımız var. Bu nedenle de artık biz başka bir üretim sistemini tartışmaya açmalıyız diyor. Hatta diyor ki, bunu da ideolojik olarak değil, ekolojik bir zorunluluk olarak ekososyalizmi öneriyorum diyor. Belki de ideolojik olarak farklı yerlerde duruyor. Ben de çok bakmadım yazarın nerede durduğuna ama bir zorunluluk olarak ekososyalizme artık geçmek, kaymak zorundayız diyor buradan hareketle.

Ö. M: Evet, yani çok iki dakikamız kaldığını belirtiyor arkadaşımız Dila da. Ama şunu da eklemek istiyorum. Ben kitaplardan bahsetmişken, çok yeni yayımlanan Ecological Civilization (Eko-Medeniyet) adlı kitap var. Tamamını okuma fırsatım olamadı. Jeremy Lent yakından takip ettiğimiz felsefeci, düşünürlerden biri ve sınıfsal bakıyor o da. "Bu dünyadaki en büyük hikaye ve seslerimizin taşıyacağı en uzak ve geniş alanlara," diyordu ya Greta Thunberg, aynı şeyi Jeremy Lent de söylüyor. İnsanlık kendi hikayesinde bir dönüm noktasına ulaşmış durumda. Gideceğimiz yönü etkileyebileceğimiz o can alıcı dönemde doğmuş bulunuyoruz. Yeryüzündeki bu kritik anda kolektif eylemden başka bir şey olamaz diyor. Yani topluca eyleme geçmek. Kolektif eylemlerimizin nihai sonucunu hiçbir zaman bilemeyebiliriz ama daha derinlemesine anlam taşıyan bir eylemden başka yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığı bilgisine dayanarak kendimizi bu çağrıya adayabiliriz. Pekala, diye bitiriyor kitabın son bölümü böyle. Evet. Evet galiba sona erdik, eklemek isteyeceğiniz bir şeyler var mı?

Ö. Ö: Teşekkür ederiz davetiniz için.

T. E: Ben de teşekkür ederim davetiniz için Ömer Bey.

Ö. M: Peki o zaman kapatıyoruz programı. Çok teşekkürler. Biz de bunu derinleştirmek için bir sohbet yaptık. Sürdürmeye devam edeceğiz. Elimizden gelen en önemli şey de bu diye tekrarlayalım. Birlikte mücadele etmek, sonumuzu değiştirebilmek için. Ve böylece bitirebiliriz. Bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz. Hoşça kalın.

Ö. Ö: Hoşça kalın.

T. E: Hoşça kalın.