Hikâyenin Sonu: COP31 | Sayı #11
Eriyen buzullarla Tate Modern’in ne alakası var?
Grönland’dan kopmuş büyük bir buz parçası bu. Binlerce kilometre uzakta, bir fiyordun içinde yüzen ve yavaş yavaş eriyen bir buz kütlesi. Şimdi onu alalım, Avrupa’nın ortasındaki bir meydana getirelim. İnsanlar yanından geçerken ona dokunsun, çatlaklarını görsün, eriyen suyunu izlesin. Birkaç gün boyunca orada dursun ve gözlerinin önünde yavaş yavaş yok olsun.

Olafur Eliasson – Ice Watch, 2014, Bankside, outside Tate Modern, London, 2018, Fotoğraf: Justin Sutcliffe
2014’te Olafur Eliasson ve Minik Rosing’in Ice Watch’ı önce Kopenhag’da, ardından 2015’te COP21 sırasında Paris’te ve 2018’de Londra’da sergilenmişti, Grönland buz tabakasından koparak Nuuk yakınlarındaki fiyorda ulaşan büyük buz parçaları, önce kent meydanlarına taşındı. İklim krizinin dokunulabilen, görülebilen ve eriyişi izlenebilen bir buz parçası olarak karşımızda olması, o zaman da çok tartışılmıştı. İşin bir de buz parçaları taşınırken kullanılan enerji ve lojistik kaynak boyutu vardı; Londra kurulumu için karbon ayak izi 30 ton olarak hesaplanmıştı.
Agora’da bu hafta Ece Zeren Aydınoğlu, bilimsel bir gerçeğin sanat aracılığıyla nasıl duyulur hâle geldiğini, krizin psikolojik mesafesini daraltmanın eyleme dönüşüp dönüşmediğini ve ekolojik sanatın kendi karbon ayak izine dair etik sorumluluklarını tartıştı:
Maya Lin’in Ghost Forest işi de programdaki başka bir örnek. Lin, 2021’de New York’taki Madison Square Park’a yaklaşık 12 metre yüksekliğinde 49 ölü Atlantik beyaz sediri yerleştiriyor. Ekolojik kaybı anlatmak için ölü ağaçları yaşayan bir kentin ortasına getiriyor. Bir başka iş, Agnes Denes’in Tree Mountain projesi ise tam tersini yapıyor. Finlandiya’daki eski bir çakıl ocağına 11 bin kişinin 11 bin ağaç dikmesiyle oluşturulan proje, 400 yıllık bir zaman ufkuyla tasarlanmış. Bu defa iklim krizini bugüne yaklaştırmak yerine, düşünmemizi kendi hayatımızın çok ötesine taşıyan bir zaman duygusu var.
Pınar Yoldaş’ın An Ecosystem of Excess’i ise henüz var olmayan bir dünya anlatıyor. Plastiklerle kirlenmiş okyanuslarda yaşayabilecek hayali organizmalar tasarlarken gerçek bir çevre sorunundan yola çıkıp spekülatif bir gelecek kuruyor. Cooking Sections’ın İklimcil: Mevsimler Sürüklenirken projesi ise meseleyi çok daha gündelik bir yerden, yediğimiz yiyeceklerden, tarımdan, sudan ve değişen mevsimlerden ele alıyor. Öte yandan, 16. İstanbul Bienali’nin Yedinci Kıta başlığı da plastik kirliliğinden yola çıkarak insanın üretim ve tüketim biçimlerinin gezegen üzerindeki etkisini tartışmaya açıyordu.
Peki, tüm bunlar felaket temsillerinin ötesine geçerek iklim krizini hafıza, bakım emeği ve adalet kavramlarıyla örülü “ortak bir yaşam meselesi” olarak yeniden düşünmemizi sağlayabilir mi? Ya da bir şeyi gözümüzün önüne getirmek, onu değiştirmeye yeter mi?
Benzer İçerikler
İklim Sanatı: Krizi Görünür Kılmak, Ortak Yaşamı Yeniden Düşünmek
Ece Zeren Aydınoğlu
Mevsimler Sürüklenirken Dünyaya İklimcil Bakmak
İlksen Mavituna
Hikâyenin Sonu: COP31 | Sayı #4
Apaçık Radyo
Işık, Enerji ve Adalet: Sanatın Dönüştürücü Etkisi
Utku Perktaş