WACKEN OPEN AIR: Metalin Deneyim Alanı
Zifir’den İlksen Mavituna, 149 grubu ve 85 bin metal severi bir araya getiren Wacken Open Air 2026’yı; dev sahnelerden Wasteland’in ateşli dünyasına, metal efsanelerinin konserlerinden Nevermore’un yeni kadrosuna uzanan kişisel bir festival günlüğüyle anlatıyor.
90’lardan bu yana varlığını sürdürmeyi başaran Wacken Open Air (WOA), bu yıl 149 grupla 85 bin metal severi bir araya getirerek metal sahnesinin en büyüklerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtladı. Ancak WOA’yı yalnızca sahne sayısı, seyirci kapasitesi ya da programının ağırlığı üzerinden tarif etmek, festivalin asıl ilginç tarafını ıskalamak olur.

Bu yazıda, WOA’nın bu endüstriyel başarısının yanı sıra yerel ve alt kültürler ve topluluklarla kurdukları sahici ilişkiler bakımından nasıl özgün bir deneyim vaat ettiğini hayli öznel denebilecek bir perspektiften anlatmaya çalışacağım.
Hamburg’a trenle yaklaşık iki buçuk saat uzaklıktaki küçük bir kasabada, iki müzisyen arkadaşın 800 müzik ve motor severi bir araya getirmesiyle başlayan WOA, geride kalan 35 yılda bölgenin ekonomik ve kültürel hayatının en önemli unsurlarından birine dönüşmüş vaziyette.
Öyle ki ne festivalin yapıldığı kasabada, ne de en yakın kent olan Itzehoe’de festival dışında pek hareket emaresi göremeyeceğiz. Hakeza Wacken kasabasına vardığımızda da, iki katlı evlerden oluşan manzarada adım başı bir “bullhead” bayrağına rastlayacağız.

Kendimizi WOA’nın giriş kapısında bulduğumuzda aklımızda bir an önce kampımızı kurmak ve festival boyunca kimlerle söyleşi yapabileceğimizi planlamak var. Ancak alana giriş beklediğimizden biraz daha zahmetli çıkıyor.
Basın karşılamadaki görevliden çadır alanımıza ilişkin düzgün bir yönlendirme alamayınca, festival sahasının sahne önü ve arkası dahil neredeyse tamamını sırtımızda çantalarla turlamak zorunda kalıyoruz. Alanın 22 futbol sahası genişliğinde olduğunu belirtsem yeter herhalde…
Sonunda iki Pakistanlı ve bir Türk'ün yoğun çabaları ve yardımıyla 1.5 saattir dolandığımız alanda kalacağımız yerin girişin tam yanında olduğunu anladığımızda duygularımız epey karışıyor. Eşyalarımızı bırakıp daha iyi bir yönlendirme almak ve biraz soluklanmak için özel servisle Wacken United’a geçiyoruz.

Wacken United, hem özel bilet sahiplerinin hem basın mensuplarının hem de tabii ki müzisyenlerin bir araya gelebildiği bir tür VIP alan. Festival boyunca burayı kalabalıktan ya da sıcaktan kaçmak, biraz çalışmak ve hatta söyleşi yapmak için kullanacağız. Ama henüz maraton başlamadı ve biz feci şekilde yol yorgunuyuz…
Kamp alanına hızlıca geri dönüyoruz. Battle of the Bands’e seçilen Brezilyalı bir groove metal grubunun 20’li yaşlarındaki üyelerinin, kanseri atlattıktan sonra karısıyla Wacken’a gelen 60’lı yaşlarında bir metalcinin ve Wacken bornozlu bir çekirdek ailenin yanı başımızda kamp kurduğunu anlamamız için sabah güneşinin doğmasını beklememiz gerekecek.
DENEYİMİN KATMANLARI
WOA’yı uzaktan yakından takip edenler meşhur sloganı bilir: rain or shine.
Bu yıl hava tahminleri günlük güneşlik bir festival vaat ediyor olsa da çantamıza hem balıkçı botlarımızı ve yağmurluklarmızı, hem de güneş kremlerimizi ve şapkalarımızı almışız. Alanda uyandığımız ilk sabah kamp hoparlörlerinden sıcak hava dalgası uyarıları duyuluyor. Zaten çadıra vuran sabah güneşi de mesajı yeteri kadar açık ve net veriyor. Festival girişinde gördüğümüz Schwimmbad yazısı aklımıza düşüyor. Yakınlarda bir havuz olmalı!
Hızlıca kahvaltımızı edip servislerin olduğu yere gidiyoruz. Bizim gibi düşünen yüzlerce kişi havuza giden otobüse binmek için sırada. Wacken kasabasının halka açık havuzuna bir otobüs dolusu metalci olarak birlikte gidiyoruz. Tesise vardığımızda ise yalnız olmadığımızı anlıyoruz: Havuz yüzlerce metalciyle dolu.

Herkesin bedeniyle bir hayli barışık ve birbirine karşı da müthiş nazik olduğu bu Schwimbad’da bizi Ace of Spades’den Final Countdown’a metal klasiklerini icra eden bir marching band karşılıyor, isimleri Blaas of Glory!
Suya atlayıp Twisted Sister eşliğinde sırılsıklam bir moshpit ve wall of death’e bırakıyoruz kendimizi. Havuzda moshpit’in incelikleri varmış.
İşte şimdi festivaldeyiz!
WOA sürprizlere açık bir deneyim alanı besbelli!

TESLİM OLUN ÇOK EĞLENECEKSİNİZ!
Öğleden sonra, kasabadaki tek süpermarketten kamp alışverişi yapıp alana geri döndüğümüzde, İstanbul’da yakın zamanda izlediğimiz Lacuna Coil ve The Gathering’in sesi çadırımıza ulaşıyordu. Bir yandan kampın ilk gününün yorgunluğunu üzerimizden atmaya çalışırken, bir yandan festivalin devasa programı içinde nereden başlayacağımızı anlamaya çalışıyoruz.
Wacken United alanına geçip burada kurulu dev ekrandan kısa da olsa Hämatom performansını izliyoruz. Alice Cooper’ın belki 50 sene önce sahneye taşıdığı dramatik gösteri anlayışını, Rammsteinvari bir estetikle buluşturan Alman topluluk bizim pek ilgimizi çekmese de festivalin ilk gün headliner’ı olarak ana sahnenin önünde binlerce kişiyi toplamış durumda.
Bizse, gösteriden feragat edip festivalin ortaçağ temalı panayır alanı Wackinger’a atıyoruz kendimizi. WOA’nın kültürel kökenleri capcanlı önümüzde. Yerel üreticilerin standlarında sergiledikleri işlerin özgünlüğü hayranlık verici. Ballı ve vişneli biraların satıldığı bira bahçesine kurulmuş olan ahşap sahnede blues ve folk performansları aralıksız sürüyor. Festivalde henüz konser koşturmacasına girmeden ihtiyacımız olan nefesi burada buluyoruz.

Yaklaşık 10-15 metre uzunluğunda, kâğıttan bir ejderhayı sopaların üstünde taşıyan 10 kişilik bir kafilenin peşine takılıyoruz. Birkaç saniye sonra solumuzdaki duvarın arkasından havaya ateş topları fırlatıldığını görüyoruz. Panayırın hemen bitişiğinde Wasteland ismi verilen alanda ateş gösterileri olacağını öğreniyoruz.
Tam o sırada önümüze bir “korsan” çıkıyor. Yanındaki göbekli “miçoya” dönüp, “Söyle! Benim dünyanın en iyi kaptanı olduğumu söyle,” diye bağırıyor. “Ama artık hepimiz çok yorulduk,” cevabını alınca da bu meseleye bizim açıklık getirmemiz gerektiğine karar verip bizi büyük bir çadıra sokuyor.

HAYDUTLAR ALANDA, SOKAKTA
Kırmızı meyvelerden yapılmış schnappslarımızı içtikten sonra “dünyanın en misafirperver korsanıyla karşılaşmış olabileceğimizi” söyleyip hızlıca vedalaşıyoruz. Wasteland alanında ateş gösterileri başlamadan kendimizi festivalin bizim için sürprizlerinden biri olan Avusturyalı efsanevi topluluk Rose Tattoo konserinde buluyoruz.
Rose Tattoo, 1976'da Sidney'de kurulmuş hard rock topluluğu. Angry Anderson liderliğinde 50 yılı geride bırakan topluluk, bir nevi AC/DC’nin (bizim nazarımızda) kayıp ikizi denebilir. Bir de grubun ilk yıllarında AC/DC ile çalmış bas gitarist Mark Evans WOA sahnesinde onlara eşlik ediyor! Blues kökenli müzikleri, akranlarına göre çok daha kirli ve ham olan Rose Tattoo tam anlamıyla sokak seviyesinde bir hard rock yapıyor. Festivalin ana sahnelere alternatif denebilecek W.E.T. Stage alanında grubu izleyenler arasında bizim gibi Hämatom’dan kaçanlar olduğu kadar grubun efsanevi Rock’n Roll Outlaw’u tek bir ağızdan söyleyen die-hard fanlar da var.
Açıkçası WOA’nın bir yandan bol ateşli bir stadyum konserini, öte yanda bu old-school “serserileri” sahneye koyması müthiş bir kürasyon başarısı. Herkes festivalden istediğini alabilir. Grubun WOA performansı sonrası liderleri Angry Anderson’ın hastaneye kaldırıldığını ve Avrupa turnelerinin zamansız sonlandığını festival bittikten birkaç gün sonra öğrendiğimizde, bu efsanevi topluluğu sahnede izlemek için son fırsatlardan birine sahip olduğumuz için kendimizi ekstradan şanslı hissettik.
Sırada ateş gösterileri var…

“Jetzt komme, Feuer! gierig sind wir, Zu schauen den Tag”
Infield ve Tent Area denilen iki ana sahne alanının geçiş noktasında iki alternatif sahne var. Panayır alanına daha yakın olan Wackinger bunlardan biri. Festivalin en lokal sahnesi diyebileceğim bu alanda sahne alan grupları konserler arasında uzaktan da olsa görme şansımız hep oldu. Folk meraklısı sayılmayız… Ama Finsterforst, Kupfergold ve Unzucht gibi daha ekstrem estetiklere sahip grupları daha uzun izlemek isterdik; tabii zamanımız ve enerjimiz daha bol olsaydı.
Wasteland içinse durum başka. Uzaktan alevlerini gördüğümüz bu sahne ve çevresindeki mini kasaba, Mad Max dünyasından kopmuş gibi. Ateş gösterilerinin yanı sıra, hayli eğlenceli bir kafes dövüşünün gün içerisinde birkaç kez sahnelendiği Wasteland, adıyla müsemma: terk edilmiş, paslanmış bir manzara. Ama durum aslında bundan ibaret değil. Ölümle ve ölüm duygusuyla adeta dalga geçen bir yer burası.

Kullanılmış araçların ve tedavülden kalkmış endüstriyel makinelerin yaşam alanlarına dönüştürüldüğünü anlamak için gözümüzün karanlığa alışması yeterli. Bir köşede eski püskü ev eşyalarının arasında rave yapan bir grup, hemen karşısında el yapımı aksesuarlar satan bir stant var.
Akşam hava iyice soğumuş. Ama Wasteland Stage’in demir iskelesine kurulmuş alev tabancalarının ritmik ateşi sahayı alabildiğine ısıtıyor. Birazdan büyük bir pyro gösterisi başlayacak; sokuluyoruz. Dört akrobat ateşle dans etmeye başlıyor.
Wasteland tedirgin edici ama bir o kadar da cezbedici. Gösteri bittiğinde termal uyku tulumlarımıza dönmek istesek de sahne programının müzikle devam ettiğini görüyoruz. İsimlerinin Mudfinger olduğunu orada öğrendiğimiz bir stoner grubu cayır cayır çalmaya başlıyor. Sahnenin etrafında yüz kişi bile yokuz ama pes gitarların ve yırtıcı vokalin etkisine kendimizi bırakıp küçük çaplı bir doomsday ayinine teslim oluyoruz.
Gecenin karanlığına sisler karışıyor…

BİR SAHNEDEN DİĞERİNE
Wacken Open Air’de (WOA) bulunmanın en büyük zorluğu konser seçimleri için gereken ince hesaplar. Muhtemelen bir daha canlı izleyemeyeceğin bir klasiği mi izleyeceksin? Yoksa ergenliğinde bağıra çağıra eşlik ettiğin hard-core ekibini mi? Running Wild’ın veda konseri mi? Daha önce hiç izlemediğin Emperor’ı mu? Anaal Nathrakh’tan 60 dakikalık bir moshpit şöleni mi? Yoksa şöyle iki saat zıplaya zıplaya Def Leppard mı?
Festivalin “Holy Wacken Land” de denilen iç saha alanı üç büyük sahneden oluşuyor: Harder, Faster ve Louder. Burası headliner’ların çıktığı, WOA’nın esas “şov” alanı. Bir de Headbanger Stage ve W.E.T. [Wacken Evolution Tent] Stage gibi çadır sahnelerin bulunduğu Bullhead City alanı var; burada ana akıma alternatif sayılabilecek bir line-up izlenebiliyor. İki alan arasında ise Wackinger ve Wasteland gibi, alternatifin de alternatifine açılan iki sahne bulunuyor; buralarda folk, endüstriyel ve heavy gruplar bekliyor sizi.

Eğer art arda izlemek istediğiniz konserler bu alanlara dağılıyorsa vay halinize. Kuş bakışı bakıldığında mesafeler kısa görünebilir ama 85 bin kişinin arasında yolunuzu bulmaya çalıştığınızı, bir yandan kavurucu güneş altında dehidre olmamanız gerektiğini, geceleri ise sıcaklığın bir anda 15-20 derece düşmesi nedeniyle hasta olmamak için en az 20-25 dakika uzaklıktaki çadırınıza arada uğramanız gerektiğini düşünün. Wacken deneyiminin çok büyük bir kısmı arazi deneyimi. Festivalin navigasyonu kolaylaştırmak için telefon uygulamasına koyduğu haritanın da yer yer çaresiz kaldığını belirtmeliyim. Biz neyin nerede olduğunu anlamaya başladığımızda festivalin de artık sonlarına geliyorduk.
Neyse, şimdi başa dönelim: WOA’da neler gördük?
Rose Tattoo’nun ardından üç gün boyunca bir sahneden diğerine savrulup durduk. Malmsteen’den Europe’a, Anaal Nathrakh’tan Judas Priest’e, Gutalax’tan Triptykon’a, Nevermore’dan Fit for an Autopsy’ye uzanan bir programın içinden 30 kadar konser sığdırmışız. Bir epeyini de kaçırmışız: Spectral Wound, Nergal, Black Label Society, Alcest, In Flames, Emperor, Municipal Waste, Paleface Swiss, Employed to Serve, Orbit Culture, Castle Rat… Tabii insan bedenin sınırları var. Aynı şekilde B12 stoklarımızın da. Şimdi sizlere hatrımızda kaldığı kadarıyla WOA’da gördüklerimizi anlatalım.
MALMSTEEN, EUROPE, P.O.D., SAVATAGE, DEF LEPPARD
Gece yarısına doğru Headbangers’da Anaal Nathrakh’la ilk mosh pite dalacağız. Ama öncesinde akşam üstünü iç sahada geçirip Malmsteen ve Europe’u yan yana sahnelerde izliyoruz.
Seyircinin gün boyunca maruz kaldığı kavurucu güneşin etkisini dağıtmak için Malmsteen ekibi "Rising Force" ile elinden geleni yapıyor. Marshall amfilerden örülü bir duvarın önünde ilk Wacken performansını veren Malmsteen aralara Paganini ve Bach serpiştirdiği 19 parçalık setlisi ile Faster sahnesinin önünü iyice hareketlendiriyor.
Wacken’da seçim yapmak bazen iyi bir konseri seçmek değil, başka bir iyi konseri bilinçli olarak feda etmek anlamına geliyor. Bu sırada çok merak ettiğim Kanadalı black metal topluluğu Spectral Wound alanın öteki tarafında sahneye çıkmak üzere ama her şeyi yarım izlemek fikrinden hiç hoşlanmıyoruz. İç sahada kalacağız. Birazdan çığlıklar arasında Europe sahne alıyor. Performanslarının 16 parçası boyunca enerjiyi bir an bile düşürmüyorlar. Joey Tempest’in vokal yeteneği kadar sahnedeki müthiş dinamizmi de, bir müziğin yıllar içinde nasıl “fit” kalabileceğinin özeti. Finale sakladıkları "Final Countdown"u avaz avaz söyleyerek koşar adım Louder sahnesine varıyoruz, P.O.D. sahnede.

Az evvelki Europe performansından çeyrek yüzyıl öteye ışınlanmışız gibi… Bizim jenerasyonumuz için öfkenin kendine yeni bir groove’la ifade bulduğu yıllara ışınlanmış gibiyiz. Kendini dağıtırken aynı anda birbirine sahip çıkmanın duygusal hazzıyla doluyorum. Bu sırada müthiş bir crowd-surfing hareketliliği başlıyor. Sonny Sandoval sanki tek tek bütün sörfçüleri bir büyücü gibi alanda sahneye taşıyor. Tek vücut olma duygusunu kuvvetle hissediyoruz: We are, we are, the youth of the nation!
Tabii ki Savatage’i kaçırmaya niyetimiz yok. Faster’da sahneye çıkıyorlar. Son İstanbul konserlerini kaçırmak yeteri kadar koymuştu zaten. P.O.D.’yi zar zor geride bırakıp koşar adım… Ve pişman olmuyoruz. Tam anlam veremediğim bir şekilde festivalin en duygu yoğun konseri Savatage’inki oluyor. Evet, Zak Stevens vokalde teklemiyor, evet Chris Caffery ve Al Pitrelli gitarlarda tek vücut gibi. Ve "Gutter Ballet", "Edge of Thorns", "Power of the Night" art arda geliyor, ama başka bir şey var. Festivalin o sırada başlayan ilk yağmurunun etkisi mi? Kimse gözlerinin kırpmadan 90 dakika sahneyi kilitlendiği için mi? Kurdukları imge dünyasının kuvveti mi bu bilmiyorum… Belki de akşam karanlığın da duyduğumuz şu sözler: “It's a gutter ballet // Just a menagerie // Still the orchestra plays // On a dark and lonely night // To a distant fading light”.

Ertesi gün uyandığımızda kamp komşularımız Def Leppard’ı görüp görmediğimizi soruyor. Yazının başında andığım sebepten ötürü rahatsızlanmışlar, alana inemedikleri için hayıflanıyorlar. “80’lerden beri dinlerim. Üstelik ilk Almanya konserleri ve göremedim. O günlerde hepimizi çok etkilemişlerdi.”
Tabii ki “çok iyilerdi” demekle yetiniyoruz. 80’ler ağırlıklı repertuarlarıyla binlerce dinleyiciyi sıkı yağmur altında bir arada tutan yaklaşık iki saatlik performanslarını kaçırmalarına üzülmemek elde değil. Bir de "Personal Jesus" coverları oldu ki, unutulmazdı.
GUTALAX, JUDAS PRIEST, RUNNING WILD
İkinci gün iki büyük efsaneyi daha izleyeceğiz. Veda konserleriyle Running Wild ve Faithkeepers setleriyle Judas Priest. Fakat akşama henüz çok var. Önce Gutalax performansı görülecek. Çekyalı grindcore topluluğu, geçen yıl Beyoğlu’nda iki gece art arda kapalı gişe verdikleri konserle çoktan gönlümüzde yer etmişti. Wacken öğle sıcağında da tozu dumana katıyorlar. Dayanamayıp mosh pite giriliyor. İnsanların neden ağız maskesi taktığını o an anlıyorum. Yağmurun yokluğu belki bu senenin avantajıydı ama sahne önünde birbirine giren Gutalax’çılar tam anlamıyla tozu dumana katmış vaziyette. Gutalax konserlerinin klasiği: tuvalet kâğıtları ve fırçalar kelimenin gerçek anlamıyla havada uçuşuyor. Bir seyyar tuvalet de o sırada “toilet pit” üstünden elden ele taşınmakta. Grubun “bokunu çıkarmaya” bayıldığını bilenleriniz çoktur. Buna katılmanın ne kadar zevkli olduğunu, hep birlikte güzel ve makbul olanın sınırlarını aşmanın verdiği hazzı ise moshpitin içine girince bir kez daha hatırlıyoruz.

Üçüncü gün ne yazık ki ekstrem sahneden Paleface Swiss, Employed to Serve konserlerini kaçırıyoruz. Ama akşam zaten klasiklerin akşamı. Judas Priest ve Running Wild art arda karşımızda. Metal müziğin hafızasını kulaklarımızla, 10 binlerce dinleyicinin gözlerinde görmek yerine başka bir şey koymanın çok az olduğu bir aidiyet hissi veriyor.
Judas Priest sahnesinin henüz perdeleri inmeden Faster alanındayız. Belki 40, belki 50 bin kişi sahnenin önünde göz alabildiğine uzanıyor. Sahnenin önüne geçmek tamamen imkânsız derken üç cüsseli adamın kalabalığı yarmasını fırsat biliyoruz. O sırada "Breaking the Law" mı, "The Ripper" mı çalıyor hatırlamıyorum; el ele hızla sahne önüne ilerliyoruz. Sonra bir noktada üçü birden duruyor. “Hadi, kaldır beni!” Ve crowd surf başlıyor.
O saniyelerden sonrasını anlatmak çok zor. Sahneye epey yakınız; Rob Halford’ın çığlıkları, Andy ve Richie’nin gitar atakları bizi tamamen ele geçiriyor. Başımızın üzerinden geçen insanlar sanki sahneye doğru sörf yapmıyor, göğe yükseliyor. Metalin kutsal topraklarında, iki saate yakın süren bir ayin gibi geçiyor konser. Sahnede en son Rob Halford kalıyor, seyirciye arkasını dönmeden kulise geçerken 10 binlerce insan o sırada bağırmıyor, tek bir ağızdan fısıldıyor: “Judas Priest… Judas Priest”.
Bu bana müziğin hissettirdiklerinden daha fazlasını düşündürüyor. Bir isim, bir fikir, bir duygu etrafında toplanan insanlar…Üstelik sadece o anda da değil, on yıllar boyunca Priest’i ayakta tutmuş ele avuca gelmez bir anlam var burada. Şimdi sırada gecenin ikinci headliner’ı, bu anlamı başka bir yerden kuran Running Wild var. Tam 50 yılı geride bırakmışlar ve birazdan sahneye veda edecekleri konser başlayacak. "Under Jolly Roger" ve "Conquistadores" ile havanın buza kestiğini anlamayacağız.

NEVERMORE’LA BULUŞMA
Ve geliyoruz festivalin son gününe. Hava koşulları iyice zorlayıcı olmaya başladı. Gece 10 derecenin altına düşen sıcaklık, güneşin doğmasıyla birlikte çadırda dinlenmeyi imkansız hala getiriyor. Ama zaten aklımızda başka bir şey var. Berzan Önen ile konuşacağız.
Hatırlayacaksınız, Amerikalı progresif thrash metal efsanesi Nevermore uzun yıllardır süren sessizliğini geçen yıl duyurduğu yeni kadroyla bozmuştu. Efsanevi vokalistleri Warrel Dane’in ardından kadroya alınan isim İstanbul metal sahnesinden çok iyi bildiğimiz Berzan Önen’di. Yüzlerce yakın adayın arasından sıyrılan vokalistle birlikte bas gitarda Semir Özerkan da kadroya dahil olunca gözlerle özellikle Türkiye’de iyice gruba çevrilmişti.
Yeni kadrolarıyla verdikleri ilk konser geçen bahar aylarında İstanbul’da gerçekleşmişse de, yer bulamadığımız için bu büyük “reunion” olayını kaçırmıştık. Ama şimdi Nevermore Avrupa turnesine başlıyordu ve ilk konserlerini WOA’da vereceklerdi.

BİR EFSANEYİ CANLANDIRMAK
Zar zor bulduğumuz bir gölgeliğe attığımız matın üstünde festivalin son günü için güç toplamaya çalışırken mesaj geldi, Berzan röportaj teklifimizi kabul etmişti: “Sahne sonrası 8 görüşmemiz olacak, ama size de uyarsa şimdi yapabiliriz. Semir de yanımda”. Hızlıca ayılıyoruz tabii ki! Doğrudan Wacken United alanına…
Saat 1:00’e yaklaşıyor ve hava çok kavurucu. Berzan’ı müzisyenlere ayrılan büyük bir çadır tentenin altında buluyorum, postürü kondisyonu gayet yerinde. Zaten iki saat içinde sahneye çıkacak. Çok geçmeden Semir de elinde serinletici içeceklerle yanımıza geliyor. Önce duygularınızla başlayalım diyorum, nasıl bir his bir efsanenin parçası olmak?
İkisinin de gözleri parlıyor. “Müthiş heyecan verici” diyor Berzan ve ekliyor, “Herhalde başımıza gelen en güzel şey, ve tabii çok büyük bir sorumluluk”. Jeff Loomis’in gitar işçiliğinden ve karmaşıklığından söz açıyor Semir. Nevermore repertuarını icra etmek için gereken kondisyon için bir hayli zaman ve enerji gerektiğini konuşuyoruz. Sahnede izleyiciyle buluşulan o ana kadar geçirilen çalışma saatleri... Üstelik Nevermore bir gelenek, belli bir standart demek. Şimdi buna dahil olmak için göstermek gereken emek üzerine çok da konuşulmadığını fark ediyorum.
“Peki nasıl oldu bu iş?” diye soruyorum - aynı ülkeden aynı kültürden olduğumuz için mi bilmem, konuşma hayli içten ve gündelik bir halde akıp gidiyor. “Herkesin merak ettiği Türkiye’den iki müzisyenin nasıl yan yana geldiği. Ama konu Türk olmakla ilgili değil. Çok çalışmak gerek,” diyor Berzan, “Çok çalışıyoruz”.
Berzan’ı İstanbul metal sahnelerinden tanıyanlar bu cevabı sürpriz bulmayacak tabii. Vokal kapasitesinin genişliği, sahne duruşundaki özgüven ama işte Nevermore’da olmak çok özel bir yeteneği gerektiriyor. Buna 1 Nisan’daki ilk konserlerinden sonra dünya çapında Nevermore dinleyicisi de ikna olmuş vaziyette. Haberlere hızlıca göz gezdirirseniz kitlenin Berzan’a nasıl hemen kucak açtığını görebilirsiniz.
Vokal koçluğu yapmaya devam edip etmediğini merak ediyorum. Berzan, sadece bir icracı değil, hoca ve, "Buna artık zaman kalmıyor," diyor, “Zaten bu işi ciddiye alanların sayısı giderek azaldı, artık seçici olmak gerekiyor," diye de ekliyor.

Elindeki kola kutusunu gösteriyor Semir, “Kulis arkasında öyle sabahlara kadar içmek yok," diyor ve rock starların hayatı eskisi gibi değil diyerek gülüşüyoruz. WOA’da kaldıkları konteynırı ve hemen ilerimizdeki seyyar duşları gösteriyor, “böyle geçiyor işte günler”. Üstelik Nevermore WOA konserinden sonra da hiç durmayacak, dediğim gibi bu Avrupa turnesinin başı. Brutal Assault gibi ekstrem metal sahnesinin görece daha ufak ama göz festivallerinden bekleniyorlar.
Semir’in hikâyesi ise başka bir yerden geliyor. “19 yaşında çıktım Adana’dan. Burada bir şey olmayacak düşüncesiyle gitarımı aldım ve ABD'ye gittim”. O günden bu yana sayısız death ve black metal projesinde yer alıyor Semir, aynı Berzan gibi o da sahnenin emekçilerinden. “Arkadaşlarını da kaybediyor insan bu tempoda,” diyor yani çok bilmediğimiz bir yönüne işaret ediyor müzisyenliğin. Bu yoğun tempo içinde sadece müziğe yer var. Tabii bir de dinleyicilerle buluşulan festivallere.
Berzan bu sırada dudaklarını ve sesini ısıtıyor. "Peki," diyorum, "Esas siz şunu söyleyin: Sonbaharda Judas Priest ile turneniz var, nasıl heyecanınız!?" Berzan da tabii on binlerce metal severle Priest konserindeymiş, "Birkaç kez gözlerim doldu dün gece," diyor. Şimdi, metal god’la aynı sahneyi paylaşmanın heyecanı ve mutluluğu yüzünden okunuyor.
"Peki," diyorum, çok da zamanlarını almak istemediğim için, konsere bir saat gibi bir zaman kalmış, "Şimdi nasıl bir gündelik düzeniniz var?" "Her fırsatta bir araya gelip çalıyoruz," diyor Semir, “Ben sürekli gitar çalışıyorum”. Loomis’in yeni bestelerini müjdelerken birbirlerine bakıp muzip bir ifadeyle, "Çok sıkı çalışmak gerekecek," diyorlar.
O sırada sahne amiri olduğunu tahmin ettiğim biri yaklaşıyor yanımıza. Berzan söyleşiyi bitirmeden tekrar söze giriyor, “Yeni besteler ve yeni kayıtlar geliyor, herkes 2027’nin ilk çeyreğini beklesin!” Nevermore dinleyicisini sevindirmeye devam edecek besbelli! Onları şimdi kuliste bırakıyoruz ve konsere kadar uzaktan "Deafheaven" dinlemek için yan sahnenin önünde bir başka gölgelik buluyoruz.

NEHİR EJDERHASI GERİ DÖNDÜ
Festivalin son saatleri, artık zamanı ve enerjiyi çok iyi kullanmak lazım. Güneşin altında olmaktan kaçınan yüzlercesiyle beraber büyük bir tentenin altında nefeslenirken, dev ekrandan canlı Magenta yayınlarını izlemek mümkün. Fakat Berzan sahneye çıkıp ilk çığlığı basınca yerimde durmanın imkanı yok. Az ilerideki Harder sahnesine neredeyse koşar adım ilerliyoruz.
Öğle sıcağı olduğu için sahne önüne ulaşmakta zorluk çekmiyoruz. Berzan Önen vokal yetenekleri bir yana, sahnede frontman olarak da çok güçlü. Seyirciyi sahneye odaklı tutmakta büyük bir azim ve başarı gösteriyor. Sahnenin iki yönü olduğunu, dinleyici ve müzisyenin tek bir parça olduğunu hissettiriyor herkese.

Semir Özerkan da Nevermore’un organik bir parçasına dönüşmüş vaziyette. Kusursuz çalıyor. Bu arada “Adana/TX” patch’ini fark edince gülümsüyorum. Jeff Loomis hakkında ise ne söylense az. Nevermore’u 90’lardan bugüne taşıyan figür... Sahnenin yaman virtüözü… Dead Heart in a Dead World ağırlıklı 10 parça sığdırıyorlar sahneye. Nevermore’un ikinci nesil kadrosu külliyatı yepyeni bir yaşam veriyor. Konser boyunca ortak bir duygu hakim oluyor: 15 yıllık bir sessizliğin ardından “Nehir Ejderhası Geri Döndü!”

ÇOK SESLİ VE GÜRÜLTÜLÜ
WOA notlarımızı sonlandırmadan birkaç konserden daha söz edelim. Tom Gabriel Warrior’un Hellhammer ve Celtic Frost’tan sonraki üçüncü projesi Triptykon’u sahnede izlemek festivalin en özel anlarından biriydi. V. Santura’nın sahnedeki “ikinci adam” olarak performansın belkemiğini oluşturduğunu da not etmek gerek.
Paradise Lost son birkaç yıldaki en güçlü performanslarından birini sundu. Grubu eskiden dinleyenler varsa Kasım 2026’daki İstanbul konserlerini kaçırmamalı.
Lamb of God, Randy Blythe’ın taşıdığı sahne gücüyle bugün hâlâ izlenmesi gereken gruplardan biri olduğunu bir kez daha gösterdi. Festivalin en sert, en çok toz kaldıran performanslarından biriydi. Yeni davulcu Art Cruz da tertemiz bir iş çıkardı.
Festivalin son gününde W.E.T. Stage’de izlediğimiz Corrosion of Conformity ise müzik geleneklerinin nasıl ayakta kaldığının canlı bir örneğiydi. Kurucu üyelerden Woody Weatherman’ın gitarıyla, Pepper Keenan’ın dinleyiciyle kurduğu tavizsiz ilişki birleşince ortaya son derece sağlam bir sahne çıktı.
Hatebreed, James Jasta ve ekibiyle binlerce insanı tek bir nefeste dakikalarca sahaya kilitledi. Festivalin enerji ve yoğunluk açısından zirvelerinden biri. 90’lardan 2000’lere uzanan hardcore geleneğinin hâlâ ne kadar diri olduğunu görmek ayrıca güzeldi.
Bir başka ayrıcalık ise Pentagram’dan bildiğimiz doom metal efsanesi Bobby Liebling’i canlı izlemekti. Son grubu The Limit’le festivalin kapanış sahnesinde yer aldılar.

"WACKEEEEEN"
Wacken’dan geriye 149 grup, 85 bin kişi ve birbirine yetişmeye çalışırken kaçırdığımız onlarca konser kalmadı sadece. Bir grubun yarım asırlık hikâyesine, başka bir grubun yeniden doğuşuna, henüz kariyerinin başındaki müzisyenlerin heyecanına ve on yıllardır aynı müziğin peşinden giden insanların ortaklığına tanıklık ettik. WOA’yı yalnızca sahnelerinden ibaret olmaktan çıkaran da galiba tam olarak buydu: Nesilleri aşan bir ortak duygu. Metalin deneyim alanı WOA!
"Tanıdığım en metal kafa, Cünort'un anısına..."
Benzer İçerikler
Bir Judas Priest 'Ballad'ı
Uğur Çıkrıkçılı
Rock on Rock'da Oliver Hartmann ile Söyleşi
Rock on Rock'da Steve Newman
Kapının Ardındaki Karanlıkta Ne Var?
Uğur Çıkrıkçılı