Apaçık Radyo

Sakat Bedenin Temsili: Görünürlük, Kırılganlık ve Grotesk

4 Kasım 2026

Sakat Muhabbet'te Alper Tolga Akkuş, yazar ve görsel sanatçı İlker Ortaç ile sakat bedenin sanatta ve sinemada temsilini, görünürlük, kırılganlık ve grotesk kavramlarını, toplumsal güzellik normlarını ve sağlamcılığa karşı sanatın dönüştürücü gücünü konuşuyor.

Alper Tolga Akkuş: Merhaba. Apaçık Radyo’ya, Sakat Muhabbet’e; sağlamcı zihniyetin kör topal muhalifine hoşgeldiniz. Ben Alper Tolga Akkuş ve bugün 4 Kasım 2026 Çarşamba. 

Bu haftaki konuğum bana e-posta üzerinden ulaştı. Yazışırken fark ettik ki daha önce de kendisini konuk almak üzere iletişime geçmişiz ancak yoğunluğu nedeniyle denk gelememişiz. Bu hafta şeytanın bacağını kırıyoruz. Konuğum İlker Ortaç. İlker, hoşgeldin. Nasılsın, iyi misin?

İlker Ortaç: İyiyim Alper. Sen nasılsın?

A.T.A.: Allah’a şükür abi, uğraşıyoruz, didiniyoruz. Hayat zor, bizim için bir tık daha zor. Sen de biliyorsun.

İlker, sana ilk sorumu sorayım: İlker Ortaç kimdir? Bugüne kadar neler yapmıştır? Bir sakatlığın bulunuyor mu? Söz sende.

Image
""

İ.O.: Ben 53 yıldır yazıp çizen, anlatan, bunların sosyolojik, politik ve sanatsal açılımlarını yapmaya çalışan; doğum anında ve sonrasında geçirdiği travma sonucu CP (Serebral Palsi) denilen durumla yaşayan ve bugünlere kadar gelmiş birisiyim.

Bugün de sevgili dinleyicilerimize neler yaptığımızı, neler yapmak istediğimizi ve bunun etrafında hep birlikte nereye doğru gidebileceğimizi anlatmak için burada olmanın keyfini ve mutluluğunu yaşayan bir adamım.

A.T.A.: Biraz detay ver abi, o kadar mı? Senin bana attığın e-postadan okuyayım, senin adına konuşayım: “Ben İlker Ortaç. İstanbul'da yaşayan yazar, illüstratör ve görsel sanatçıyım” demişsin. Bunlara dair de bir şeyler söyle istersen kendi ağzından.

İ.O.: Anladım. Beden olgusunun normlara dayatılmasına karşı üç ayrı koldan derdimi anlatmaya, sosyolojik, politik ve sanatsal olarak insanların kafasındaki algıyı kırmaya çalışıyorum. Bunları tek tek ele alacağım.

Sakatlık olgusu üzerine yüksek lisansta sosyoloji eğitimi aldım.

A.T.A.: Nerede aldın abi eğitimi?

İ.O.: Mimar Sinan’da.

A.T.A.: Neydi tam konu başlığı?

İO.: ‘Türk Sineması'nda Sakatlık Olgusu.’

A.T.A.: Evet. Hangi yıllarda aldın bu eğitimi?

İ.O.: Abi, 10 yıl önce kayıt olmuştum ama jüri aşaması da işin içine girdiğinde konu çok dallanıp budaklanıyor. Jüri aşamasında okulu terk etmek zorunda kaldım. Çünkü şöyle bir şey var: Ben, özellikle siyasi erkin sakatlık konusunu sinemada mağduriyet üzerinden anlattığı, sinemaya gelen seyircinin salondan çıkarken “Allah’a şükür biz sakat değiliz” diyerek kendi durumundan mutlu olması için bir sebep yarattığı yönündeki kanaatimi açıklamaya çalıştım. Çünkü benim gördüğüm şuydu: 10 yıl öncesine kadar uzanan bir tarama yapmıştım. Taramaya melodramlardan başladım. Bu konu trajikomik taraflara çekilebilir. Hani o replikler sanırım herkesin aklına gelmiştir: “Görmüyorum, göremiyorum, birdenbire görebiliyorum.”

Türk sineması, sakatlığı daha çok mağduriyet üzerinden; norm dışı, normun içine giremeyen, başarı elde edemeyen, belirli yeti farklılıkları yüzünden hayata tutunamayan karakterlerle temsil etti. Bunun tersi örnekler ise çok az, hatta bir elin parmaklarıyla sayılabilecek ölçüde.

A.T.A.: Bu senin yüksek lisans tez konun muydu?

İ.O.: Evet, evet.

A.T.A.: Yani Mimar Sinan’da böyle bir bölüm yoktu. Sen bunu tez konusu olarak ele almak üzere orada eğitime başlamıştın.

İ.O.: Evet. Sosyoloji bölümüne gittim ve iki danışmanla çalıştım. Çünkü hem sinema alanında hem de sosyoloji ve sakatlık üzerine çalışan bir danışmanın olması gerekiyordu. Yani işler biraz çetrefilli oluyor. Böyle spesifik konularda çalışmak ülkemizde çok da kolay değil. Ama ben oradaki birikimi politik yazılarıma yansıttım. Zaten beden üzerine çalışmaya başladıktan sonra bütün beden politikalarına karşı bir duyarlılık geliştiriyorsunuz ve tüm ötekileri otomatik olarak savunma ihtiyacı hissediyorsunuz.

Mesela yakın zamanda, hâlâ içinde bulunduğumuz İran-Amerika Savaşı'yla ilgili yazılar yazdım. Savaşlara en çok işçi sınıfından, maddi durumu diğer insanlara göre daha kötü olanların sürüldüğünü; savaş sonrasında kolunu, bacağını kaybederek sakat kalan insanların yaşadıklarını ele aldım. Amerika-İran Savaşı'ndan başlayıp Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'na kadar uzanan bir incelemeyle bu insanların savaş sonrası travmalarını, sakatlıkla nasıl mücadele ettiklerini ve dünyadaki sakatlık çalışmalarına nasıl entegre olduklarını araştırdım.

A.T.A.: Bu yazıları nerelerde yazdın abi? Hangi mecralarda yayımlandı? Dinleyicilerimiz merak ederlerse ulaşabilsinler diye soruyorum aslında.

İ.O.: Google’a İlker Ortaç diye yazdığınızda zaten karşınıza çıkacaktır.

Sakatlıkla birlikte LGBT+’ların beden politikalarının sakatlıkla örtüştüğü noktaları anlattığım yazılarım yayımlandı. Bunları Marksist-Leninist bakış açısıyla kendi görüşlerimi birleştirerek yazıya döktüm.

Emekli Postası var, basılı bir yayın. Burada da mesela hem sakat, hem işçi, hem de emekli olma hâlini anlatmaya çalıştım. Çünkü insanlar emekli olsalar bile günümüzde çalışmaya devam etmek zorunda kalıyorlar. İşçi-emekli-sakat kombinasyonu oldukça acıklı olsa da hayatın gerçeklerinden biri. Bunu anlatmaya çalıştım. Bunun yanında illüstrasyondan söz etmiştim. Ben norm dışı bedenleri ifade etmeyi seviyorum.

A.T.A.: Abi, bu zaten ana konumuz. Ona müzikten sonra detaylı gireceğiz. Bana bu çalışmalarını yazmıştın, ben de bunları konuşmak istiyorum.

Senin sakatlığın… CP dedin. Konuşurken zorlanıyor musun? Onun dışında bedensel olarak ellerinde, ayaklarında bir sıkıntı var mı? Bedensel durumunu biraz anlatsana. Dinleyicilerimiz bizi görmüyorlar, gözlerinde canlandırabilsinler.

İ.O.: Sesimizin yanında görüntüyü de şöyle anlatayım: Serebral Palsi, beynin bazı bölgelerinin hasar görmesi sonucu, doğum anında veya sonrasında vücutta bazı izler bırakıyor. Bu izler kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Ben de bu durumun öznesi olduğum için yolda, dernekte, herhangi bir yerde CP’li birini gördüğümde hemen dikkatimi çeker. Ama bir CP’linin başka bir CP’liye hiçbir zaman ilgi göstermediğini de gördüm.

Ben basit motor hareketler olarak adlandırılan el hareketlerinde güçlük çekiyorum. Yürürken de bir ayağım diğerine göre daha fazla içe basıyor. Nasıl ifade edebilirim? Sallanarak yürüme söz konusu.

A.T.A.: Ama koltuk değneği ve kanadyen kullanmıyorsun diye anlıyorum buradan.

İ.O.: Yok yok. Ben en son 1 Mayıs’ta alandaydım. Kendi mücadelemi verirken en öndeyim. Koltuk değneğine ihtiyacım yok.

A.T.A.: Şimdi programın ortalarına geldik İlker, burada müzik paylaşıyoruz. Ben de müziği konuğuma soruyorum. Ne dinleyelim abi, ne geçiyor gönlünden?

İ.O.: Nick Cave patlatırsak çok mutlu olurum.

A.T.A.: Hangisi olsun? 

İ.O.: "O Children".


A.T.A.: Sakat Muhabbet devam ediyor. Konuğumuz İlker Ortaç. Kendisi CP’li bir sanatçı, yazar ve illüstratör.

Bana gönderdiği mesajdan, onun sözleriyle konuyu açacağım. Ardından sözü kendisine vereceğim: “Son dönem işlerimde sakat bedenin temsili, görünürlük, kırılganlık, grotesk ve toplumun normal kabul ettiği beden fikrinin nasıl kurulduğu üzerine doğrudan çalışıyorum” demiş. Benim için ilginç olan nokta ise şöyle devam etmesi: “Sakatlık yalnızca bir hak meselesi değil, aynı zamanda bakış, estetik, arzu, temsil ve kültürel üretim meselesi olmalı.”

İlker’in yazdığı daha pek çok detay var ama ben bu kadarını aktarayım, onun söz hakkına daha fazla girmeyeyim. Abi, senin sözlerinle konuyu açtım. Bundan sonra söz sende.

İ.O.: Uzun zamandır anlatmaya çalıştığım şey aslında bizim anormal olmadığımız. Bu, normal olarak nitelendirilen bedenler ve normallik etiketinin yapıştırıldığı her şey için geçerli.

Bunu her an görmek mümkün ama benim özellikle derdim; bedenin duygu, arzu ve kimlik üzerinden tarif edildiğinde sosyolojik olarak yaşadığı dertleri, sıkıntıları ve azapları anlatmak. Farklı arzulara sahip karakterleri deformasyon diyebileceğimiz bir çizim tekniğiyle, güzellik algısının zıttında üreterek dünyada tek bir güzellik anlayışının revaçta olmasının yarattığı sıkıntıları ve bu dünyada farklı varlıkların da bulunduğunu çizmeye çalışıyorum. Cinsellik, normatiflik, sağlamcılık ve güzellik benim anahtar kelimelerim diyebiliriz. Bu kavramlar etrafında üretmeye çalışıyorum. Yıllardır otoportreler ve kendi fotoğraflarımı çekiyorum, videolarımı üretiyorum. Böylece politik ve sanatsal bir dil kullanarak sağlamcılığın karşısında normları yıkmaya çalışıyorum diye özetleyebilirim.

A.T.A.: Şimdi bu eserlerini aslında ilkerortac.com’da paylaşıyorsun. Benim şu anda sayfa önümde açık. Zaten orada bir sürü portre var. Birkaç örnek vereyim: Red Hot Chili Peppers, Muhammed Ali, Bob Marley, Nick Cave ki şarkısını istedin zaten, Woody Allen, Ernest Hemingway, Walt Whitman, Kafka, Gaspar Noé, Kieslowski… Daha bir sürü isim var, saymakla bitiremem. Bir yandan da sürekli bunları yapıyorsun.

Image
""

Bana attığın e-postada aslında bu bölümün başlığını da bir şekilde oluşturmuştun. “Sakat beden nasıl çizilir? Kim tarafından temsil edilir?” sorusu üzerinden bir bölüm yapmayı önermiştin. Bu soruyu ben sana sorayım. Biraz anlattın aslında. Bir yandan sakat olmayan bedenleri de çiziyorsun. Peki, sence sakatlar nasıl çizilmeli? Sakat beden yine deformatif mi çizilmeli? Tırnak içinde, “deformatif” olan düzeltilmeli mi?

İ.O.: Benim derdim şu: Burada normları kim koyuyor, neye göre koyuyor? Aslında karşı çıktığım durum bu. Normaller ve sakatlar var ya…

A.T.A.: Evet, evet.

İ.O.: Sakatlar niye normal değil? Niye ikinci bir kategori olarak “normal değil” diye bir seçenek var? İnsanlara tuhaf geliyor ama bizim normal hayatımız bu. Ben normalde böyle konuşurum. Alper’le, karımla, çocuğumla böyle muhabbet ediyorum. Yoldaşlarımla ortak bir şiar etrafında toplanıyorum, mücadele ediyorum. Normallik aygıtını yıkmak için kendi normalliğimi ortaya koyuyorum. Yani insanlara anormal gelen şeyler aslında bizim gündelik hayatımızın normal parçaları. Bütün beden politikaları için söylediğim fikirler aynı. Bütün beden politikalarının norm içinde var olabileceğine inanıyorum.

“Sakatı kim çizer?” meselesine gelince, bu insanların çok da iştahını kabartan, dert edindikleri bir konu değil. Burada özne olmanın çok önemli olduğunu düşünmesem de ben yine özne olarak çiziyorum. Kimse bir sanatçıya “Sen bunu niye çiziyorsun, niye yapıyorsun?” diye eleştiri getirebilecek durumda olamaz. Ama benim derdim bu, başkasının derdi başka bir şey olabilir. Herkes derdini anlatıyor. Bu da benim dertlerimden biri.

Dertlerim genel olarak Türkiye’deki işçi sınıfının, çalışanların, emeklilerin, kadınların ve eşcinsellerin dertleri. Burada sadece konumuz sakatlık olduğu için bundan söz ediyoruz. Benim bütün derdim sakatlığı anlatmak değil. Kimlik politikaları üzerinden bir şey anlatmayı çok sevmiyorum.

Bu kadar çok insanı ilgilendiren bir konu, benim kafamda neredeyse bir sınıf mücadelesine dönüşüyor. Benim derdim, mücadelenin içinde bunun atlanmaması ve politik olarak mutlaka ön saflarda yer alması gerektiği. İster istemez ben de bunu anlatıyorum. Sakat bir birey olarak anlattığım için yansıması böyle oluyor. Ben sakat olmasaydım da bunları anlatıyor olacaktım. Çünkü heteroseksüel olmama rağmen LGBT+ ile ilgili çok sayıda yazım ve çizimim var. Yani anlatmak istediğim şey için illa özne olmak gerekmiyor. Öteki olduktan sonra her alanda, beden olarak da özne oluyorsun. Öteki, ötekini anlıyor. Bu kadar basit.

A.T.A.: “H​​ayvan haklarını savunmak için hayvan olmak gerekmiyor” derler zaten, çok basitçe. Gerçi ben ekolojistim, insan da bir hayvan. O ayrı bir boyutu ama şimdi ona girmeyelim.

Peki abi, sen LGBT+ konusunu açınca şunu da söylemek istiyorum: Biz şu an kaydı 17 Eylül Perşembe günü yapıyoruz. Yayın tarihini henüz bilmiyorum, daha ileride bir tarih olabilir.

Şu anda Türkiye çapında “Ailem Güvende” diye bir operasyon dalgası var. Bir sürü LGBT+ derneği, aktivisti ve sitesi hedef alındı, siteler kapatıldı. Apaçık Radyo’dan arkadaşımız Tuğba Tekerek de tutuklandı. İnşallah en kısa zamanda çıkar. Buradan hepsine selam gönderelim, desteğimizi iletelim. Tam da sınıf meselesi gündeme gelmişken bunu söylemek istedim. Tabii yayın tarihi ileride olacağı için o gün ne değişir, ne olur bilmiyorum ama bugünden bu sözü söylemiş olayım.

Bir de şunu sorayım sana İlker: Senin eserlerine gelen yorumlar nasıl? Çünkü sakatlığı olmayan, tırnak içinde “ünlü” insanların portrelerini deforme ediyorsun. Bunlara yönelik nasıl eleştiriler alıyorsun?

İ.O.: Farklı mecralarda üretimler yaptığım için mesela bir fotoğrafçının yakaladığı fotoğrafın ne kadar enteresan, ne kadar dikkat çekici olduğu ve kendi derdini ne kadar yansıttığı önemlidir. Ama portre çalıştığım için insanlar gördüklerinde “Aa, ben bu kadar çirkin miyim?” diyorlar. Aynısı çizim için de geçerli.

Mesela dünyanın bir ucundan bir ünlü beğeni bırakabiliyor, bana mesaj atabiliyor. Ama ben yorumlar üzerinden ilerlememeyi tercih ediyorum. Çünkü iyi yorumlar da, kötü yorumlar da ister istemez bilinçaltında yer ediniyor. Yaptığınız bir işe gelen olumlu ya da olumsuz yorumların üretiminizi etkileme ihtimalinden dolayı yorumları pek dikkate almıyorum. Bu benim tercihim.

A.T.A.: Peki İlker, bugüne kadar eserlerin sergilendi mi? Sergilerin oldu mu?

İ.O.: Sergilerim oldu ama dediğim gibi, çeşitli politik mecralarda yazı yazdığımızda en az ilgi sakatlıkla ya da LGBT+ ile ilgili yazılara geliyor. Yani beden ve norm üzerine üretilen sanat eserleri ya da yazılar, popüler ürünlerin aldığı tepkilere ulaşamadığı için bunlara yer bulmak da çok kolay olmuyor. Ben de bu konuda seçici davranıyorum.

İstanbul’da, Kadıköy’de bunları sergileme fırsatlarım oldu. Ama mesela bir yazılama ya da afiş çalışması gibi, gece geç saatlerde dışarı çıkıp böyle şeyler yapmak daha çok hoşuma gidiyor. Çünkü daha underground bir tarafı var.

Bunları içime daha çok sinen yerlerde sergilemeyi tabii ki istiyorum. Bienallerde ve kendi tercih ettiğim mekânlarda yer almasını istediğimi söyleyebilirim.

A.T.A.: Yavaş yavaş sona geliyoruz. Bundan sonraki hedeflerin neler İlker? Bir sanatçı olarak niyetlerini ve hedeflerini senden dinleyelim istersen.

İ.O.: En son LGBT+ ile ilgili, aile yılımız, mübarek yılımız kapsamında yaşadıklarımızdan sonra çemberin ne kadar daraldığını, bu konuların hükümette ne kadar karşılık bulduğunu ve nasıl karşılık bulduğunun takdirini sevgili dinleyicilere bırakıyorum.

Bundan sonra ne yapabilirim? Almanya’da, Berlin’de görüştüğüm yerler var. Bir taraftan da Londra’da görüştüğüm bir fuar var. Hedef hep aynı: Üretmek ve ürettiklerimin bir yerlerde karşılık bulmasını sağlamak. Bu, birisinin duvarı, bir kitabın kapağı, bir belgeselin içi ya da bir müze olabilir. İmkânlar dâhilinde bunları deniyoruz.

A.T.A.: Çok sağ ol konuk olduğun için İlker. Bu haftaki konuğumuz İlker Ortaç’tı. Son sözlerini alalım. Tekrar çok teşekkür ederim konuk olduğun için.

İ.O.: Rica ederim. Ben çok mutlu oldum. CP’li, kör, kadın, lezbiyen, fark etmez… Kadın, erkek, çocuk; hepimiz sanatsal üretimde çalışarak, yazarak, çizerek işçiyiz. İşçi sınıfının hak ettiği yere gelmesi için bu ülkede mücadelemiz devam ediyor ve devam edecek.

İnşallah daha güzel şeyler konuşuruz diye umut ediyorum.

A.T.A.: Tekrar teşekkür ediyorum sana İlker, konuk olduğun için. 

Dünyanın bütün sakatları, eğleşin! Haftaya görüşmek üzere. Hoşçakalın.

Benzer İçerikler

Sosyoloji ve Sakat Muhabbet
22 Ocak 2025
Ferhat Kentel
800 KM Engelli
22 Mayıs 2024
Hüseyin Eroğlu
Sakat Erkek_likler
26 Haziran 2024
Umut Derin Eroğlan
  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki