II. Abdülhamid versus Hayriye: Bir Osmanlı Kadınının Avrupa’da Feminizm Macerası
Hakikatin Hikâyesi’nde Doğan Çetinkaya, Prof. Dr. Adil Baktıaya ile 1901’de iki çocuğuyla İstanbul’dan ayrılarak Avrupa’ya giden ve Osmanlı kadınlarının haklarını uluslararası platformlarda savunan Hayriye Hanım’ın sıra dışı hikâyesini konuşuyor.
Y. Doğan Çetinkaya: Herkese merhaba. Bir Hakikatin Hikâyesi programında yine birlikteyiz. Ben Doğan Çetinkaya. Bugün stüdyomuzda çok önemli bir konuğumuz var. Adil Baktıaya hocam. Hoş geldin hocam.
Adil Baktıaya: Merhabalar Doğan. Davet için teşekkür ederim.
Y.D.Ç.: Rica ederim. Kim Adil Baktıaya hocamız? Benimle aynı fakülteden, bölümden. Profesör Doktor, Siyaset Bilim Uluslararası İlişkiler İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde. Bilenler bilir Adil hocamızın Orta Doğu tarihine dair çok önemli çalışmaları var. Aynı zamanda Toplumsal Tarih dergisinin yayın kurulunda da birlikteyiz, Tarih Vakfı'nda. Osmanlı Suriye'sinde Arapçılığın Doğuşu, Sosyoekonomik Değişim ve Siyasi Düşünce kitabı en son İletişim Yayınları’ndan yeni bir baskısı yapılmıştı. Çok yakında muhtemelen yenisi yapılır. Ama biz ikinci bir kitabı ve Hayriye Hanım’ın feminism macerasını anlattığı, onun vesilesiyle, onun konusu vesilesiyle buradayız. Muhtemelen bu çarpıcı konu yeni baskılarla yine karşımızda olacak. Tanıtırken de sosyal medyada film gibi dedim. Gerçekten film gibi bir hikaye.
A.B.: Evet, biraz akademik polisiye gibi oldu.
Y.D.Ç.: Gerçekten, gerçekten öyle. Adil hocayı bilenler bilir; @adilbaktıayaart olarak sosyal medya hesabında da ayrıca yaptığı çizimleri görebilirsiniz. Hayran kitleniz artıyor çizim konusunda da hocam.
A.B.: Teşekkür ederim, inşallah öyledir.
Y.D.Ç.: Evet, bugün Hayriye Hanım'ın hikayesini anlatacağız dinleyicilerimize. Hayriye bin Ayat 1901 ile 1904 arasında kocasıyla birlikte Avrupa’yı, Avrupa sosyetesini nasıl çalkaladıklarını, kim olduklarını biraz konuşacağız. Aslında Tunus kökenli zengin bir ailenin, Ayatzadelerin kızı. Babası Mahmut Bin Ayat Paşa. Önemli bir mültezim. Tunus hazinesini dolandırdığı da söyleniyor. Hatta girerken de konuşuyorduk, III. Napolyon'un da arkadaşı.
A.B.: Evet, III. Napolyon'un da yakın arkadaşı.
Y.D.Ç.: Yakın arkadaşı. Onunla da bir takım mali işleri olabilir bilemiyoruz.
A.B.: Büyük ihtimalle onun hamiliğini yapıyor, Paşa Tunus hazinesini dolandırdıktan sonra. Onun sonrasında arkadaşlıkları gelişiyor.
Y.D.Ç.: İstanbul'da bir takım yatırımları olan, gayrimenkuller olan çok zengin bir ailenin Mahmut bin Ayat Paşa'nın kızı Hayriye. Çamlıca'da bir köşkleri var, konakları var. Orada büyüyorlar. Kitap da zaten hem bir tanzimat Osmanlısı ve onun batıllaşmış elitlerinin bir portresini çiziyor bir yandan. Bir yandan da Abdülhamit dönemini anlatıyor. Hatta Abdülhamit dönemiyle yine onun da bir parçası olan ama diğer yandan farklı olan Tanzimat dönemini karşılaştırıyorsun. İstersen oradan başlayalım. Hayriye Hanım nasıl bir ailede büyüyor? Nasıl bir ortamda büyüyor?
A.B.: Çok zengin bir aile, işte Tunus kökenli bir aile. Fakat Tunus hazinesinin dolandıktan sonra Mahmud Binayat artık Tunus'ta tutunamıyor. Ve Osmanlı'ya geliyor. Burada o dönemin zenginleri, Kısıklı'da daha çok. Birkaç tane semt var zaten o zaman böyle, Kısıklı, Nişantaşı vs. Kısıklı'da olağanüstü, ihtişamlı bir konakta büyüyor Hayriye Binayat. Orada babası oraya yerleşiyor. Tabii bu aslında biraz o dönemin, Tanzimat döneminin yeni ortaya çıkmakta olan bu seçkinliğinin yaşam tarzını da biraz görmüş oluyoruz. Yani... ...Sonuçta Tanzimat'la birlikte bir modernleşme hareketi başlıyor. Daha öncesine de gidebiliriz ama özellikle Tanzimat'la birlikte. Yeni bir kesim ortaya çıkartıyor. Ve bu yeni kesim Avrupa'ya biraz daha yüzünü dönmüş. Modernleşme konusunda. Oradaki fikirleri de aslında hayata geçiren, geçirmeye çalışan. Gittikçe daha eğitimli, daha tecrübeli, daha profesyonel bir bürokrat kesim ortaya çıkıyor. Bir süre sonra daha fazla yetki isteyecek. Bu yüzden muhalefete geçecek Yeni Osmanlılar dediğimiz hareketin ortaya çıkışı mesela.
Y.D.Ç.: Bürokrasi içerisinde biraz muhalefete geçecek.
A.B.: Evet, biraz öyle bir şey. Çünkü hani Tanzimat dönemi, taa Abdülhamid dönemine kadar, İkinci Abdülhamid dönemine kadar, aslında bir Baba-ı Ali dönemidir. Yani Bab-ı Ali Sadrazamın Konağıdır. Dolayısıyla aslında sözünü ettiğimiz artık profesyonel bürokratların yönettiği bir Osmanlı devleti var. Artık devletin kalbinin attığı yer Bab-ı Ali ve bunlar da aslında tam da o kesimin içerisinden portreler. Bu portreler içerisinde elbette ki kadınların da yavaş yavaş bir değişim geçirmeye başladıklarını bu modernleşme ile birlikte kamusal hayata daha fazla katılma fırsatları bulduğunu görüyoruz. 1860'larda gazete çıkartmaya başlayacaklar. kadın gazeteleri. 1880'Lerde bunlar çok artacak. ...Çoğu zaman aslında başka isimlerle yazılar yayınlayacaklar. Ama daha sonra kendi isimleri de yer alacak. Hani böylesine bir süreçten söz ediyoruz. Fakat bu süreç işte II. Abdülhamid dönemiyle birlikte... ...Artık çok ciddi bir değişim geçirecek... ...Bu dönemin aristokratik dediğimiz o bürokratlarının... ...Yaşam tarzında önemli bir değişim.
Y.D.Ç.: Değişim. Aslında bu dönemi anlatırken sen “gündelik hayatın bu dönemde bazen hukuki reformların bile daha ötesinde hızlı dönüşebildiğinden” bahsediyorsun.
A.B.: Evet.
Y.D.Ç.: Çok haklı olarak işte yabancı mürebbiyeler, yeni bir tüketim kültürü, işte romanlar okunmaya başlanıyor, gazete... arabanın ortaya çıkışı... Batıllaşmış bir gündelik hayat, mesire yerlerine gitmek vs. Tabii burada şey, daha sonra ikinci Abdülemid döneminde ise biraz hani bürokraside bir değişim oluyor tabii. Biraz daha liyakat yerine sadakat ön plana çıkıyor bu değişimler yaşanırken.
A.B.: Yani sarayın tekrar öne çıktığı... Sadakat ve ubudiyet rejimi olarak adlandırıyorlar.
Y.D.Ç.: Evet, böylece bu bürokraside biraz hani ileri çıkmış liyakat sahibi bürokratların da biraz muhalefete geçtiklerini veya bu işten çok hoşlanmadıklarını görüyoruz. Orada da Hayriye'nin kocasına geliyoruz. Hayriye'nin kocası da çok enteresan bir kişi. Ali Nuri aslında İsveçli Gustav Noring olarak doğan ama Osmanlı'ya gelip Müslüman olan, hariciyeye giren, diplomaside yükselen, liyakatla vesaire bildiği dillerle yükselmiş bir şahsiyet.
A.B.: Evet, çok zeki birisi.
Y.D.Ç.: Sadakat ve ubudiyet talep edilen bir ortamda biraz muhalif oluyor. Hoş senin anlatımından biraz üçkağıtçı bir kimliği olduğu da seziliyor.
A.B.: Öyle gibi görünüyor. Hırslı birisi.
Y.D.Ç.: Ve muhalefete geçiyor.
A.B.: Evet, muhalefete geçiyor. Fakat muhalefet dediğimizde hemen karşımızda Jön Türkleri var sanmayalım. Kendisi Jön Türklerle çok sınırlı bir ilişki kuruyor. Yani Jön Türklerin safına katılması beklenirken legitimist olarak adlandırıyor kendini. V. Murad'ın taht üzerindeki haklarının savunucusu gibi.
Y.D.Ç.: Abdülhamid öncesi kısa süre tahta geçen Sultan Murat’tan bahsediyoruz.
A.B.: Evet. Böyle tanıtıyor kendini. Şimdi tabii böyle bir grup yok. Böyle bir örgütlenme yok. Dolayısıyla şüphelenmemiz gereken bir şey. Hani acaba Ali Nuri gerçekten ne istiyor? Ve daha sonra onun yanına gelecek olan karısı Hayriye Binayat. Bu programında kendisinin nasıl yanında oluyor? Bunun peşinde aslında kitap.
Y.D.Ç.: Şöyle, hemen dinleyicilerimize hatırlatalım: Şimdi Ali Nuri yurt dışında tabi değil mi? 1901'de çünkü Hayriye iki çocuğunu alıp İstanbul'dan kaçarak Atina'ya yanına gidiyor. Ondan sonra Avrupa'daki maceralı hikayeleri başlıyor. Avrupa'yı geziyorlar. Hayriye Hanım ondan sonra Avrupa'da tanınan bir figür oluyor. Çünkü çeşitli yerlerde konuşmalar yapıyor. Ama en önemlisi herhalde 1904 Berlin Uluslararası Kadın Kongresi'nde konuşma yapıyor. Avrupa gazetelerinin yakından takip ettiği kamuoyunun, sivil toplumunun aşina olduğu bir kadın olarak yükseliyor...
A.B.: ABD'de de öyle.
Y.D.Ç.: Evet, kamuoyunun merakla takip ettiği bir şahıs oluyor ve Osmanlı kadının sorunlarını gündeme getiren bir politikacı gibi. Bu tabii Ali Nuri'nin muhalefeti veya kariyer mücadelesi içerisinde bir yere de denk düşüyor. Ve 1904'teydi değil mi? Kitabı çıkıyor Almanca. “Türk Kadını, Sosyal Yaşamı ve Harem” diye. O da herhalde zirvesi diyebiliriz bu faaliyetin.
A.B.: Evet, aslında kongrede yaptığı konuşmanın bir metni o. Daha sonra bu yayınlanıyor Almanca olarak. Böyle bir profille karşı karşıya kaldığımda, böyle bir şeyi gördüğümde ben tabii ki ilgimi çekti. Bir kadın Uluslararası Kadınlar Kongresi'nde kalkıp konuşma yapıyor. Kocası bir diplomat fakat diplomat İstanbul'a çağrıldığında tutuklanacağını bildiği için gelmiyor ve böylece hayatı bir sürgüne dönüşüyor. Hayriye kocasının yanına gidiyor aslında çocuklarını da alıp ve ondan sonra onların maceraları başlıyor. Benim hani asıl ilgimi çeken buydu ilk.
Y.D.Ç.: Orada devletlerarası yazışmalar, hafiyelerin takibi vs. var değil mi?
A.B.: Evet, evet yani biraz baktığınızda şeyi görüyorsunuz yani Osmanlı devletinin yurt dışındaki organizasyonun hem diplomatik organizasyonun hem de hafiye organizasyonun ne kadar kapsamlı olduğunu, onların hayatlarını nasıl zorlaştırdığını, onları engellemeye nasıl çalıştığını görebiliyorsunuz. O yüzden olay bir polisiyeye dönüşmeye başlıyor. Bir taraftan kadın hakları mücadelesinin hangi istikamette ilerlediğini, uluslararasılaşmasını bunu incelemeye çalışıyorum. Ama öbür taraftan onların peşinde olan Osmanlı hafiyeleriyle nasıl başa çıkmaya çalışıyorlar. Örneğin başlarına aksilikler geliyor ve bunları kendileri muhtemelen aksilik olarak görüyorlar ama bu aksilikler çoğu zaman oradaki Osmanlı diplomatlarının zaten ayarladığı bir şey. Bunun farkında değiller. Mesela bir konuşma yapacak Hayriye Hanım ama daha sonra konuşma yapacağı yerin aslında bir kalabalığı ağırlamak için uygun bir yer olmadığına dair bir gerekçeyle iptal ediliyor konuşması. Şimdi aslında bunun arkasında oradaki Osmanlı elçisi var. Onun girişimleri. Evet onun girişimleri var.
Y.D.Ç.: Osmanlı’nın öteki devletlerle olan işbirliği tabii ki bu değil mi?
A.B.: Evet, diğer devletlerle işbirliği yapıyor. Çünkü bütün devletler aslında birbirine muhtaçlar. Her birinin, hepsinin muhalifleri var.
Y.D.Ç.: O yıllarda anarşist suikastler, bombalamalar ve her imparatorluğun sürgünde olan entelektüelleri, politik şahsiyetleri var her etnik gruptan yani Ruslar, Almanlar, Macarlar, Türkler, işte yeni Osmanlılar zaten sürgünde muhalefetteler. Burada çok ciddi bir uluslararası polis işbirliği var. Zaten istihbarat da buna dair gelişmelerle başlıyor.
A.B.: Evet, istihbarat onun bir parçası.
Y.D.Ç.: Onun için bir yerde şey diyorsun, bir yanda Doğu, despot Osmanlı devleti, diğer yanda özgür Avrupa dünyası gibi bir şey yok diyorsun.
A.B.: Kesinlikle yok. Bunu teşhir etmek çok önemli aslında. Çünkü her devletin kendi muhalifi var. Ve onlarla bir şekilde başa çıkmak için diğer devletlere muhtaçlar. Her birinin bir diğerinde ajanları var. Ve ev sahibi ülke de bunu biliyor. Fakat diğer ülke de onun bildiğini biliyor. Yani aslında oyun böylesine bir karmaşa içerisinde... Bir yandan gizli bir yandan açık. Evet aynen aynen. Yani birbirlerini tanıyorlar. Tanıyorlar ve onları takip ediyorlar ve mesela Fransa Osmanlı Devleti'nin Fransa'daki hafiye ağını çökertebilir istediği zaman ama bu işine gelmez. Kendisinin de bir hafiye ağı var zaten sonuçta. Evet ve zaten oradaki muhalifleri de o hafiyeler takip etsin. O da o hafiyeleri takip eder.
Y.D.Ç.: Evet, çok ciddi bir istihbarat var. Hayriye’nin konuşmalarını dinliyor Osmanlı hafiyeleri. zaten
A.B.: Evet, Osmanlı hafiyeleri o salonlara gidiyorlar. O salonlara gidecekleri zaman da aslında o ülkenin polisinden de yardım alıyorlar. Böyle bir yardımlaşma da var aralarında. O yüzden hani bu takip bize şeyi gösteriyor. Yani bu ülkeler kendi aralarında bir rekabet içerisindeler. Evet ama bu eksik. Aynı zamanda işbirliği içerisindeler. Ya işbirliği ya rekabet değil. İkisi aynı anda. Aynı anda hem işbirliği yapıyorlar hem de rekabet halindeler.
Y.D.Ç.: Bunun için bu hafiyeler, elçilikler, polis, yabancı hükümetler, basın takibi çok canlı bir dünya var aslında bunları yakından takip eden. Ve Hayriye’nin de tabii bir kamusal figür olarak sivil toplumda da hızlı bir şekilde temayüz edince de çok ciddi bir oryantalist şablonun içine yerleştiriliyor. onu da güzel anlatıyorsun. Batı'nın oryantalist şablonunda her türlü keyword'u görüyoruz… Sultan'dan kaçıyor. Doğunun egzotikliği, cariyelik, cinsellik her şey bildiğimiz şablon tam olarak kullanılıyor.
A.B.: Evet şöyle bir örnek vereyim: Yani hemen hepsi aslında Avrupa'daki kamuoyunun bir fantezisidir bu. Başındaki başörtüyü atıp işte Avrupa'ya doğru kaçan bir Osmanlı prensesi. Böyle bir profil. Böyle bir profil çiziliyor. Ama şimdiye kadar gördüğüm fotoğraflarında hep başörtülü. Ama gazeteler de kendini sattırmak istiyorlar. Bunu hani Amerika'daki gazetelere gittiğimizde, Amerika'da da çok gündem oluyor. Hani bu oryantalist imge açısından Avrupa aslında tecrübeli. Aslında biraz incelmiş sayılabilir. Fakat Amerika tam bir karikatür. Yani tam bir karikatür. Orada gazeteler kendini çok daha rahat hissediyorlar. Bu imgeyi diledikleri istikamette yeter ki satsın, yeter ki... İstekleri tatmin edilsin diye çok saptırıyorlar. Hatta hani yalanlar, intihal yakaladım ben gazetelerde. Yani gazete haberlerinde intihal var. Daha önce işte Osmanlı'ya gitmiş olan birinin hatıratından mesela oradan yapılan aktarmalar fakat orada başka bir şekilde yer alıyor. Kendileri yapmış gibi.
Y.D.Ç.: Bunun karşısında da biz tabii ikinci Abdülhamit dönemine dair Selim Deringil hocanın çalışmalarında biliyoruz ama. Sen de çok renkli anlatıyorsun. Osmanlı'nın da bir karşı imaj mühendisliği var. Onun da kendisi yani biz bir Doğu imparatorluyuz ama aynı zamanda modern devletiz vesaire gibi kendisini Tanzimatla süreklilik arz edecek bir şekilde bir imaj politikası var kendisine dair.
A.B.: Evet, çünkü şarkılı olmak hedef tahtasında olmak demektir. Yani bu oryantalist imgeyi kabul ettiğiniz zaman Bütün her şeyi ile birlikte o oryantalist imge, batının akılla tarif edildiği, buna karşılık doğunun ise tutkularla, hislerle, duygularla tarif edildiği bir karşılaşmada.
Y.D.Ç.: Onun için kadınsılaştırılıyor zaten ya Doğu da.
A.B.: Böyle bir durumda aklın duyguları yönetmesi gerekir. Dolayısıyla doğunun da kendini idare etme yeteneğinden yoksun olduğunu kabul etmiş olursunuz. Onun yönetilmesi gerekir. Böyle bir siyasal sonuca kolayca varılabilir.
Y.D.Ç.: Bundan dolayı da Abdülamit devamlı biz modern bir devletiz vurgusunu yapıyor.
A.B.: Evet, bunun için sergiler yapılıyor, bunun için işte fotoğraf albümlerinde falan görüyoruz. Hep bir modernlik imgesi var ve oryantalist imgeyle sürekli bir savaş halindeler. Evet. Dolayısıyla onun muhalifleri de tam tersine. Ona zarar vermek istedikleri zaman özellikle bu oryantalist imgeyi ortaya koyacaklar. Ve Hayriye ve kocası da birazcık da bunu yapıyorlar aslında.
Y.D.Ç.: Aslında değil mi? Bu Ali Nuri ile Hayriye de biraz bir şekliyle buna oynuyor. Evet. Ama şey de ilginç, şöyle bir şey, bu gözetim toplumuna gelmeden önce sırf bu despotizm anomilisi değil bu Osmanlı hafiye sistemi diye anlatıyorsun, aynı zamanda uluslararası ölçekte demin söylediğimiz gelişmelerle bağlantılı olarak modern güvenlik gözetim toplumu Avrupa'da da gelişiyor. Bu anlamda hani bu sultanın... Otokrasisine has bir şey değil. Tam da modern gözetim toplumunun gelişmesiyle alakalı olarak anlatıyoruz ama şimdi bu Hayriye’nin feminizmi nemenen bir feminizm deyince tabii o konuşması ön plana çıkıyor. Orada da tam Abdülhamid dönemi aslında. Kadınların o zamanki söylemi ve İkinci Meşruiyet’te de devam edecek. Çok net bir şekilde kadınların erkek karşısında eşitsiz bir konumda olduğundan bahsediyor. Tabii eğitim en önemli problemlerden bir tanesi. Yani bu görücü usulü evlilik, evlilik düzeni, Ama işte eğitim, meslek ve kendini ifade olanağı o zamanki kadının Hayriye'nin de söylemindeki en önemli vurgulardan bir tanesi. Cariyelik vs. Kadın köleliği mevzuları da var ama hani bu bildiğimiz çok tipik batıdan yararlı şeyleri almamız lazım ama Doğu toplumunun bütün değerlerini de terk etmememiz gereken bizim kadim hani o modernleşmedeki söylememizi Hayriye'nin söyleminde de görüyoruz. Sorun İslam'da değil diyor. Böylece aslında bir seküler kadın özgürlüğü vurgusu yok. Gerçek İslam'a gidilse kadın zaten özgür olacak vurgusu olarak bildiğimiz o vurguyu Hayriye'nin söyleminde de görüyoruz.
A.B.: Evet, onun söyleminde de görüyoruz ama biraz şeyi de fark ediyoruz. Hani bu konuyu en iyi bilen kendisi değil. Onu da hissediyoruz. Dolayısıyla dolayısıyla hani Hayriye Hanım sanki zaten o sırada canlı olan bir kadın hareketinin içerisinden çıkmış birisi gibi değil. Dışarıdan bir gözlemci gibi aslında yaptığı konuşma da biraz öyle. Tabii bu sırada Hayriye Hanım tek değil. O sırada gerçekten canlı bir kadın hareketi var ve mesela bir kahraman eğer arayacaksak mesela Selma Rıza çok son derece önemli bir kadın, feminist.
Y.D.Ç.: Kitapta o da çıkıyor. Hatta Paris'te başka bir Uluslararası Kadın Kongresi'nde o da konuşuyor. Dört sene önce 1900’de... Daha önce ve sen bir karşılaştırma da yapıyorsun yani Hayriye Hanım'ın medyatikliği, sansasyonelliği karşısında kadın hareketine daha hakim olan terminolojisine, kadın hareketiyle kurumsal olarak daha bağı olan, istikrarlı bir siyasi feminist faaliyet yürüten Selma Rıza ile karşılaştırıyorsun.
A.B.: Evet ve Selma Rıza bana çok yardımcı oldu. Şu açıdan çok yardımcı oldu. Ben Kadın hareketindeki çok az bilinen bir kahramanın peşindeyim gibi hissederken kendimi... ...Bir süre sonra hani bunun doğru kişi olmadığına... ...Bu kanaate varmam da Selma Rıza çok etkili oldu. Çünkü asıl, aslında uluslararası kadın hareketiyle bağlantıları kuran... ...Fakat kendi kişiliği gereği çok fazla görünmeyi... ...Çok fazla reklamını yapmayı sevmeyen bir profil var karşımızda. Selma Rıza öyle birisi. Ve Selma Rıza’ya karşı çok büyük bir ilgi uyandı bende. Sonrası devamını getiremedim ama Hayriye Hanım'ı doğru bir şekilde ölçmemi sağladı Selma Rıza. Çünkü karşımızda aslında yeterince incelenmemiş gerçek bir kahraman var aslında karşımızda. Selma Rıza.
Y.D.Ç.: Feminist mücadelede.
A.B.: Evet, feminist mücadelede. Yani Hayriye Hanım'ın söyledikleri elbette ki önemsiz değil. Fakat gerçekten sahanın içerisinden geliyor değil. Buna karşılık Selma Rıza, hepsini biliyor. O hareketin içerisinden gelmiş ve Selma Rıza vardı, daha önce de vardı. 1908'den sonra da var olmaya devam etti. Buna karşılık Hayriye Hanım birkaç yıllığına görünmüş, daha sonra ortadan kalkmış bir insan.
Y.D.Ç.: Evet, 1904'ten sonra Hayriye Hanım, Suskun, biliyoruz 1908'den sonra, devrimden sonra... Geri döndüklerini hatta daha sonra farkr-ı zarurete düşüyor biraz geçim mücadelesi falan ortadan kayboluyor. tabii bu anlamda istersen dinleyicilerimiz merak edeceklerdir ne oldu Hayriye hanıma. ailesi vesaire bugün hala var mı torunları vs.? evet 1908'de İstanbul'a dönüyorlar fakat şimdi Hayriye’nin hani az önce de dedim ya bir kadın hareketinin önemli bir kahramanı olarak öne çıkartılmak için uygun birisi değil çünkü 1908'den sonra kadın hareketi daha kurumsallaşacak. bir şekilde dergileri olacak örgütleri olacak. İşte Serpil Çakır hocamız bizim fakültemizden çok ciddi yayınları oldu bu konuda. Oralarda görmeyeceğiz Hayriye’yi.
A.B.: Orada görmeyeceğiz. Aslında bu 3-4 yıllık Avrupa macerasının öncesinde de görmüyoruz. Sadece bir süreliğine görünüyor ve ortadan kayboluyor. Dolayısıyla çok uygun değil demiştim. Fakat bu onun ezilen bir kadın olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Yani örneğin o... Çok zengin babanın bir kızı olarak aslında kendi mülklerine abisi ve saray el koyuyorlar. Yani o bunun mücadelesini veriyor. 1908'den sonra onun İstanbul'a döndükten sonra hep bu o köşkün peşinde olduğunu görüyoruz. Hatta bazı zabıta raporları işte bir kadının, köşk o sırada artık sağlam değil, harabe halinde. Bir kadının köşkün taşlarını bir taş ustasına sattığına dair bir ihbarla geliyor. Ve yani yeniden belgelerde görünmeye başlıyor. Çünkü bu benim konağım diyor. Bu benim babamın konağı. Burada benim hakkım var diyor. Fakat şeye baktığınızda evet bir şekilde bir punduna getirilmiş. Konak Şehzade Abdülkadir'e satılmış. Sonrasında da 1908 sonrasında da tabii hazineye geçmiş. Böyle bir hikayede onu görüyoruz bu sefer. Bambaşka bir profil. Bu hani belgelerin bize gösterdiği şey bu. Nasıl bir hayat yaşadığı. Ben onun ailesiyle de bir şekilde buluştum. Torunlarıyla da görüştüm. 1940'larda ölüyor. Böyle çok sinirli, sürekli sigara içen bir kadın... İmgesi var. Evet, imgesi var. Bir hayal kırıklığı, işte ne bileyim hak ettiği yaşamı yaşamamış ve abileri tarafından aslında dolandırılmış bir kadının sefaleti var orada aslında. Kirada bir yerde kalıyorlar. Şimdi bu kadar Tunus'u dolandırmış bir babanın kızının bu kadar sefil durumda olmaması gerekirdi. Sonuçta Osmanlı'da mülkleri var. Tunus'taki o davalar devam ediyor bu sırada..
Y.D.Ç.: Sonuna geliyoruz programın ne yazık ki. Bugün Tunus'ta da biraz kahramanlaştırılmış anladığım kadarıyla.
A.B.: Evet, evet, evet. Tunus'ta onun işte Kadınlar Kongresi'nde yaptığı konuşma basıldı Arapça ve kendisi işte kadın hareketinin çok önemli bir temsilcisiymiş gibi anlatılıyor
Y.D.Ç.: İlk defa Arapçaya çevrildi değil mi o anlamda? Evet. Bir Tunuslu olduğu için, Tunus kökenli olduğu için.
A.B.: Tunus kökenli olduğu için, Hayriye Binayat. Ona da o kitapçık olarak basıldı ve bir hani kadın hareketinin bir kahramanı olarak lanse edildi. Hayriye Hanım'ın bu hikayesinden çok haberdar değiller. Öte taraftan Selma Rıza'nın hareketlerinden, yaptıklarından da haberdar değiller. Dolayısıyla orada yazılan tarih bambaşka bir tarih. Burada yazılacak olan tarih bambaşka bir tarih. Ben de bunu yapmaya çalıştım aslında.
Y.D.Ç.: Evet, şimdi en son kapatırken biraz da tarihyazımı mevzusuna girelim. Bizim tabii en sevdiğimiz konular… bu arada sosyal medyada paylaştığım görseller, fotoğraflar Emine Hoşoğlu Doğan'ın Utah Üniversitesi'nde yaptığı doktora tezinden yeni Osmanlı kadınları üzerinde yazdığı tezden. Bunların çoğu Hanımlara Mahsus gazetede 1896-1897 yıllarında yayınlanan görseller. Yani bu mevzular, görseller Abdülamit döneminde artık kadın basınında yer alıyordu. Osmanlı kadının gündelik hayatından görselleri Osmanlı basınında okuyabiliyorduk. Sen çok zengin bir mikro tarih, çok sayıda gazete kullanmışsın. Yazışmalar tabii ki de bu hafiyelerin.
A.B.: 7-8 farklı dil kullanıldı sanıyorum.
Y.D.Ç.: Evet, evet. Sen bunu nasıl değerlendiriyorsun? Yani bu kadar farklı kaynaklardan tabii süzmeye çalışıyorsun bir biyografiyi. Çok da bilinmeyen bir kadının filmvari hikayesini. Buradan ne sonuç çıkarabiliriz? Yani bu belgelere gitme, onları değerlendirmek...
A.B.: Yani ben zaten sonrasında tarihçiliği çok daha iyi öğrendiğimi hissettim bunu çalıştıktan sonra. Tarihçinin her zaman için yola çıkış motivasyonlarını sorgulaması gerektiğini, bunu sürekli olarak her adımında yapması gerektiğini bir şekilde idrak ettim aslında. Çünkü ben gerçekten de başka bir kahramanın peşindeydim. Ama bir kahramanın peşinde koşarken... Yollar çok karmaşıklaştı fakat o karmaşanın içerisinden daha iyi bir hikaye çıktığını hissettim. Yani biz bilim insanları olarak, tarihçiler olarak hep kesinliklerin peşinde koşuyoruz. Ama aslında yapmamız gereken daha çok muğlaklığın içerisinde yaşamayı öğrenmek. Yani bu biraz o konuda kendimi sınırlamamı öğretti bana bu çalışma.
Y.D.Ç.: Bu anlamda bir mikro tarih örneği var karşımızda. Yani bir insan ve sıra dışı bir olayın içerisinden, o maceranın içerisinden o koşturmalar, kongreler, konuşmalar, hafiyeler vs. Takipler, oradan aslında biz hem Tanzimat dönemi, Abdülhamid dönemi, devletin yapılanması, Avrupa'daki devletlerin ilişkileri, aslında büyük tarihsel yapıların nasıl işlediğini de görebiliyoruz. Küçücük bir insanın oradaki gündelik hayatı üzerinden.
A.B.: Ve bunlar tipler değil, gerçek kişiler. Onları bir şekilde göstermeye çalıştım. Gelen sorunu çözüyorlar. Hayati bir takım ihtiyaçları var. Bunları karşılamaya çalışıyorlar. Dolayısıyla hani bu karmaşıklığıyla birlikte ele alabiliriz. Artık bununla başa çıkabiliriz. Tarihsellik artık bununla başa çıkabilir.
Y.D.Ç.: Çok iyi. Evet hocam gerçekten bugün Hayriye hanımın hikayesiyle geldik ama bir dönemin Osmanlı’sını, Avrupa'sını, oranın kamusal hayatını, sivil toplumunu konuşma fırsatı bulduk. Ve feminizm mücadelesinin ve söyleminin de nasıl farklı saiklerle, farklı biçimlerde ortaya çıkabileceğini gördük. İyi ki bu çalışmayı yapmışsın gerçekten.
A.B.: Çok teşekkür ederim.
Y.D.Ç.: Eyvallah, biz çok teşekkür ediyoruz. Evet, bir programın daha sonuna geldik sayın dinleyiciler. Bir başka Hakikatin Hikayesi programında tekrar görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Benzer İçerikler
Delilik ve Tımarhane Anlatıları
Ahmet Balad Coşkun
Geç Osmanlı Pronatalizmi: Ebelik, Doğum, Iskat-ı Cenin
Fatma Genç
Kadınların Yüzyılı
Utku Perktaş
AGİT'in raporu ve seçim gündemi
Ali Bilge