Apaçık Radyo

İki Nasıl On’dan Büyük Oldu?

29 Eylül 2026

Dünya Mirası Adalar'da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, 1984 yerel seçimlerinden günümüze Adalar'da yerel yönetim, siyasi temsil ve güç ilişkilerini ele alıyor; geçmişteki imar politikalarını, kıyı dolgularını ve doğal ve kültürel mirasın korunması için verilen mücadeleleri hatırlatarak, “Yerel yönetim kimin iradesini temsil ediyor?” sorusunu yeniden gündeme taşıyor.

Derya Tolgay: Herkese merhaba. Dünya Mirası Adalar programında birlikteyiz. Bugün biraz geçmişe gidiyoruz; geçmişi hatırlarsak bugünü yorumlayabilir ve geleceği planlayabiliriz diyoruz. Sözü ben Nevin'e bırakıyorum. 

Nevin Sungur: Merhaba herkese. Derya’nın da dediği gibi bugün biraz farklı bir program formatı deneyelim dedik. Derya’nın yaklaşık dört buçuk yıl önce, 5 Nisan 2022’de kaydettiği bir Dünya Mirası Adalar programını yeniden yayınlamak istiyoruz. Bunu neden yapıyoruz? Çünkü geçen hafta Adalar’da yaşananlar bizi geçmişe bakmaya zorluyor. Önce yakın geçmişte yaşananlara değineceğiz, ardından Derya’nın 2022 yılında hazırladığı programı dinleyeceğiz.

Biliyorsunuz, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde Adalar seçmeni tercihini açık biçimde ortaya koymuş, belediye başkanlığını CHP adayı Ali Ercan Akpolat %55’in üzerinde bir oy oranıyla kazanmıştı. 12 kişilik belediye meclisinde CHP 10, AKP ise 2 üyeyle temsil ediliyordu. Yani sandığın ortaya çıkardığı siyasi denge, belediye meclisinde 10’a 2’lik bir dağılıma karşılık geliyordu. Ancak 23 Eylül’de Adalar Belediyesi’nin başkan vekilliğine AKP’nin iki meclis üyesinden biri olan Kemal Türkyılmaz geliverdi. Bunun benzerlerini daha önce başka belediyelerde de yaşadık ki Üsküdar’ı hatırlayalım.

Peki, nasıl oldu da iki, ondan büyük oldu? Belediye Başkanı Ali Ercan Akpolat ve bazı belediye meclis üyeleri, 23 Haziran’da yolsuzluk suçlamalarıyla tutuklanmış, aralarından bazıları da görevden uzaklaştırılmıştı, hatırlarsanız. Akpolat’ın ardından başkan vekili seçilen CHP’li Medine Pamuk da sağlık sorunlarını gerekçe göstererek istifa edince belediye meclisi yeniden sandık başına gitmek zorunda kaldı.

Oldukça tartışmalı geçen oylamanın sonunda, CHP listesinden seçilmiş üç meclis üyesinin oylarını AKP’ye vermesiyle AKP’li Kemal Türkyılmaz beş oyla başkan vekili oluverdi. CHP, bu süreçte kendi üyelerine baskı, tehdit ve şantaj uygulandığını öne sürerek söz konusu üç meclis üyesini kesin ihraç istemiyle disipline sevk etti. Tabii bunlar henüz kanıtlanmış iddialar değil ama sonuç açık: Adalar seçmeninin sandıkta 10’a 2 olarak kurduğu siyasi denge, belediye başkanlığı makamında tersine dönmüş oldu.

Tam da bu nedenle geçmişe dönüyoruz aslında. Çünkü Adalar’da belediye gücünün nasıl ve kimler tarafından kullanıldığı, imar, kıyılar ve kamusal alanlar üzerindeki mücadeleler elbette yeni değil. Derya, 5 Nisan 2022’de yayınlanan programında bizi 1984’e, Adalar’da ilk yerel belediyenin kurulduğu yıllara götürüyor.

Şakir Sırmalı ve ressam Tiraje Dikmen’in tanıklıklarıyla o dönemde belediye gücünün nasıl kullanıldığını, Adalar’ın doğal ve kültürel mirasının nasıl değiştirildiğini ve değiştirilmek istendiğini anlatıyor. 40 yıl öncesini dinlerken şu soruyu da lütfen aklımızda tutalım: Adalar’da yerel yönetim kimin iradesini temsil ediyor? Sandıkta oy verenin mi, yoksa sandıktan sonra kurulan güç ilişkilerinin mi?

Derya’yı dinliyoruz.


Image
""
Image
""


D.T.: 1984 yerel seçimlerine, dönemin neoliberal politikalarının Adalar’da yeni bir inşaat dalgasının önünü açtığı yıllara gideceğiz. Özellikle 1980-1990 arasında o güne kadar görülmemiş bir inşaat faaliyeti başlamıştı. Bostanlar, çayırlar, boş arsalar, bahçeler, hemen her yer beton binalarla doldurulmuştu. Kıyılar ise inşaat molozlarıyla doldurularak Adalar’ın ekosistemine büyük zarar verilmişti.

Peki, bu süreç nasıl başladı?

En önemli kaynaklardan biri Semiha Akpınar’ın Büyükada: Bir Ada Öyküsü adlı kitabı. Semiha Hanım burada sözlü tarih çalışmaları yapmış. Bunlardan en önemlisi de 1923’te Büyükada’da doğan, 2014’te hayatını kaybeden ve Büyükada’ya gömülen, avangardın matmazeli olarak anılan sanatçı ve ressam Tiraje Dikmen’le yaptığı sözlü tarih çalışması. Şimdi size onun kendi ağzından okuyorum: “1983 yazındı, Paris’ten gelmiştim. Muharrem Nuri Birgi Bey ile Paris’i ve Büyükada’yı konuşuyorduk. Orada çalıştığım atölyenin bulunduğu yerin, sanatçı atölyelerinden oluşan, 1900’lerin Paris’inden kalma bir yerin yıktırılmaktan kurtarılması, tescil edilmesi, dokunulmazlık kazanması için sit alanı ilan edilmesini sağlamak üzere birkaç sanatçı arkadaş bir komite kurup mücadele etmiş ve kazanmıştık. Büyükada’nın doğal ve kentsel bütünü olarak bir sit alanı olması için dönemin Turizm Bakanı’na yazmaya karar verdik. Turizm ve Tanıtma Bakanı İlhan Evliyaoğlu ve sonraki Turizm Bakanı Mükerrem Taşçıoğlu’na mektup yazdık.”

Bütün bu çabalar ve yazışmalar sonucunda, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 31 Mart 1984 tarihli ve 234 sayılı kararıyla Marmara Takımadaları, Sedef Adası da dahil olmak üzere bütünüyle doğal ve kentsel sit alanı ilan ediliyor.

Şimdi buradan günümüze gelerek Tiraje Dikmen’in Adalar’ın korunabilmesi için verdiği mücadeleyi ve arkasında bıraktığı mirası da hatırlatmak istiyorum.

Vasiyetinde mal varlığını kime, ne şekilde bırakacağını tek tek yazmış. Modern mimarlık mirası olan evi, büyük bahçesi ve Paris’teki mal varlıkları dahil olmak üzere sahip olduğu her şeyi İstanbul Üniversitesi’nde burslu okuyan kız öğrencilere bırakıyor. Fakat ne yazık ki mirasına sahip çıkılmıyor; çok kıymetli, nadide eşyaları kayboluyor, kaçırılıyor. Büyükada’da koruma altında bulunan Art Deco Dikmen Evi de balıkçı lokantası ve otel yapılmak üzere kiraya verilmiş durumda.

Şimdi sinema yönetmeni Şakir Sırmalı’yı dinleyelim. O da şöyle anlatıyor: “Vapurdan çıkanlar kulaklarına inanamadılar. Evet, duydukları yanlış değildi. Büyükada İskelesi hoparlöründen bangır bangır ‘Adalar’da şortla dolaşmak yasaktır!’ diye bağırıyorlardı.”

Olay 1984 yılının yaz mevsimine doğru geçiyordu. Adalar Mahalli Belediyesi, ayağının tozuyla ilk uygulama olarak Adalar’da şortu yasaklamıştı. Bunda bir yanlışlık olduğunu düşünen Adalılar, o sırada zabıta binasının bulunduğu Araba Meydanı’na gidiyorlar. Fakat görüyorlar ki zabıta binası kaldırılmış. Çünkü bu meydana bir cami yaptırma hevesine de kapılınmış.

Sözü geçen Adalar Belediyesi’ni oluşturanların hemen hepsi gerçek Adalı değildi. 1950’lerden sonra yurdun çeşitli yerlerinden Adalar’a göç etmiş yurttaşlarımızdı ve çoğu namazında niyazında kişilerdi. Adalar’da şortla dolaşmak caiz miydi, değil miydi?

Şort yasağı konusunda Adalar Mahalli Belediyesi ile Adalı aydınlar arasındaki çekişme sürerken, bir akşam Adalılar davul zurna sesleriyle evlerinden sokağa fırladılar. Sonunda anlaşıldı ki Adalar Belediyesi, Ada çamlıklarında yağlı güreş düzenleme kararı almış ve bu karar müjdeleniyormuş.

Adalıların aydın kesimi, anayasaya başvurarak sonunda şort yasağını savuşturabiliyor. Ama Ada çamlıklarını Edirne panayırlarına çevirme hevesine karşı duramıyorlar. Tepeden tırnağa zeytinyağına bulanan pehlivanlar çamlıklarda elense çekerek güreşiyorlar.

Ayrıca çamlıklara bir de Koca Yusuf heykeli konuluyor. Bugün Hristos Tepesi’ne giderken sağ taraftaki futbol alanında görebilirsiniz. Koca Yusuf hayatında hiç Ada’ya gelmemiş, Ada’yla hiçbir bağı yok ama öyle uygun görmüşler. Koca Yusuf orada bir heykel olarak duruyor.

Portresini çizmeye çalıştığımız bu anakronik grup, nasıl olmuştu da Adalar gibi Türkiye’nin en ileri bölgelerinden birinin başına belediye olarak gelebilmişti?

Adalar’ın yazlık profilini oluşturan yazlıkçılar, seçim zamanlarında evlerinde olmuyorlar. Oylarını ana karadaki evlerinin bulunduğu yerde kullanıyorlar. 1984 seçimleri de diğer seçimlerde olduğu gibi Adalar’ın yerli halkına kalıyor.

Bu yerli halk; yapsatçılardan, müteahhitlerden, emlak komisyoncularından, esnaftan oluşan Adalar mütegallibesi ve onların yanında ekmek yiyen işçilerden oluşuyor. Bu seçmen kitlesinin çıkarları birbirine sıkı sıkıya bağlı.

Yapsatçı Adalar’da bina sayısını ne kadar artırır, müteahhit ne kadar çok iş alanı açarsa emlak komisyoncusuna, esnafa ve işçiye de o kadar iş olanağı doğuyor.

Bu arada mütegallibe sözcüğüne bir açıklık getirelim. Osmanlıcada üstünlük taslayan zorba ağalar, gücüne güvenerek hükmü altında bulunanlara söz hakkı ve davranış özgürlüğü tanımayan kimseler anlamında kullanılıyor.

Velhasıl Adalar Belediyesi’nin başkanlık koltuğuna, Bafra ilçesinden Büyükada’ya göç eden ve muhasebecilik yapan bir kişiyi uygun görüyorlar. Meclis üyelikleri de kendi esnaf çevrelerinden kişiler arasında paylaştırılıyor. Belediyenin memur kadrolarına da kendi adamları yerleştiriliyor.

Yeni seçilmiş belediye bu koşullarda oluşuyor. Belediyenin kasasında harcanmak üzere bekleyen, 1984 yılının değeriyle 6 milyar lirayı aşkın para var.

Bir sabah ansızın Ada yollarında müteahhitlerin buldozerleri, yüksek tonajlı kamyonları ve kepçeleri tozu toprağa katarak beliriyor. Sonunda öğreniliyor ki belediye Büyükada’da kanalizasyon yapımına girişmiş.

Fakat ortalık öyle bir kaosa dönüşüyor ki halk sokağa çıkamaz, faytonlar çalışamaz hale geliyor. İmar deniyor ama bu bir imar değil, adeta Büyükada’ya saldırı olarak algılanıyor.

Üstelik kanalizasyon tesisatı yapmak belediyenin değil, İSKİ’nin görevi. Üniversitelerdeki ilgili bilim çevreleri de Prens Adaları’nda kanalizasyonun mümkün olamayacağına dikkat çekiyor ve o güne kadar olduğu gibi foseptik kullanılmasını öneriyordu.

Gerçekten de Adalar’a kanalizasyon yapılamazdı. Çünkü deniz dibine verilecek atıkları alıp götürecek belirli ve devamlı bir akıntı yoktu. Olsaydı bile tuzlu deniz suyuyla atık sular arasındaki yoğunluk ve sıcaklık farkları nedeniyle atık sular dip akıntısından kurtularak denizin yüzeyine çıkacak, kıyıya ulaşıp denize giren insanları bulacaktı.

Bilimle ve akademik çevrelerle arası pek iyi olmayan belediye ise işi bir engele rastlamadan bitirme peşindeydi. Her şey alelacele, üstünkörü yapılıyordu. En kötüsü de ortada bir plan yoktu.

Böyle uydurma, çürük çarık bir kanalizasyon şebekesinin halka hizmet etmek için yapıldığı söylenemezdi. Peki, niçin yapılıyordu?

Adalılar bu işin altında bir bit yeniği olduğunu düşünüyordu. Nihayet kanalizasyon koşar adım bitirildi.

Bir yaz akşamı vapurdan Büyükada İskelesi’ne çıkanlar, şort yasağında olduğu gibi yine kulaklarına inanamadılar. İskele hoparlörü bu kez “Büyükada’da denize girmek yasaktır!” diye bağırıyordu.

Kanalizasyonun ardından denize girenler hasta olarak belediye hekimliğinin kapısına yığılınca deniz suyu tahlil edilmiş, sudaki kolibasili oranının sınır değerleri kat kat aştığı görülmüştü.

Ne var ki kanalizasyonun zararları yalnızca denizle sınırlı değildi. Karada da sorunlar yaşanmıştı. Pis sular kanalizasyon bacalarından artezyen kuyusu gibi fışkırıp yolları pislik deryasına çevirmiş, sarnıçları ve evlerin bodrum katlarını lağım suları basmıştı.

Üstelik yazın sıcak günlerinde bu bacalardan çevreye ağır kokular yayılmış, Büyükada’da çam ve laden kokusunun yerini lağım kokusu almıştı.

Tüm Adalar bir inşaat alanına dönüşmüştü. Nereye adım atılsa yeni bir yapı levhasıyla karşılaşılıyordu. Bu levhalarda binanın mimarı olarak çoğu kez Adalar Belediyesi meclis üyelerinden birinin adına rastlanıyordu.

Herkesin gördüğü kaçak binaları belediye nedense görmüyordu. Mevzuata göre Adalar’da bina yüksekliği en çok 6,5 metre, yani iki kat olabilirken çok katlı inşaatlar yapılmaya başlanmıştı.

Böylece Büyükada, 19. yüzyıl Osmanlı mimarisinin açık hava sergisi olma niteliğini ve uluslararası ününü de yitiriyordu.

Adalılar rahatsızdı. Mart 1985’te Hürriyet gazetesinde yayımlanan bir okur mektubuna birlikte göz atalım:

“Adımı saklı tutun ki şu emekli yıllarımda başıma dert açılmasın. Şu anda Büyükada’da herkesin gözü önünde 20’ye yakın kaçak inşaat sürdürülmektedir. Dedikodu almış yürümüş. Bir güzelleştirme derneği adına bankaya hesap açılmış. Parayı koy cebine, git başkana, pazarlığını yap. Anlaşma olursa dernek adına parayı yatır, sonra da ne istersen yap.”

Dedikodular ayyuka çıkınca zor durumda kalan Adalar Belediyesi, gemiyi kazasız belasız yürütebilmek için döner sermayeli bir üniversiteye, Mimar Sinan Üniversitesi’ne sığınıyor. Üniversiteye bir Adalar Koruma Planı hazırlatmak istiyor.

Üniversite sözü, Adalıların bilinçli kesiminde önce bir umut yaratıyor. Ne var ki bu umut, üniversiteyle Adalar Belediyesi arasında plan anlaşmasının imzalandığı gün kuşkuya dönüşüyor. Çünkü üniversite yetkilileriyle belediye ileri gelenlerinin kırk yıllık dostlar gibi sarmaş dolaş oldukları görülüyor.

Bu arada Adalar’daki saltanat sürerken yapsatçılar Ankara’da bir zafer kazanıyor. Resmî Gazete’ye göre Adalar’ın doğal sit alanları içindeki en gözde yerlerden Heybeliada Çam Limanı, Büyükada Dilburnu, Yörükali Plajı, Fethi Okyar arazisi, Aya Nikola Bahçesi ve Orman Kampı’nın sonuna kadar uzanan alanlar turistik bölge ilan edilerek imara açılıyor.

Bir doğa parçası İstanbul’un elinden alınıp yapsatçıya veriliyor.

Turistik bölgenin anlamı şu: Yapsatçı bankaya gidecek, turistik tesis bahanesiyle ucuz kredi alacak, yapılarını tamamlayacak. Sonra da “Büyükada’da turizm olmuyor, bankadan aldığım parayı ödeyemiyorum” diyerek değişiklik izni isteyecek. Önceden bu sonuca göre hazırladığı tesislerini kolayca dairelere çevirip sayfiye konutu olarak satacak ve risksiz, büyük kârlara konacak.

Bir süre sonra Adalar Koruma Planı’nı üstlenen üniversiteden Profesör Mehmet Çubuk’un hazırladığı planı Adalar halkına sunmak üzere Heybeliada’daki Halki Palace Otel’de bir toplantı düzenleniyor.

Fakat toplantı halka duyurulmuyor. Salonu yapsatçılar, müteahhitler ve benzeri mütegallibe dolduruyor.

Profesör Çubuk, bir yandan elindeki bageti duvarda asılı Büyükada haritasının üzerinde dolaştırıyor, bir yandan da anlatıyor:

“Adalar’da meskûn bölgelerde, doğal sit bölgelerinin içine doğru uzanan bir yapılaşma uygun görünmekte. Tekemmül etmiş plan üniversiteden çıkıncaya kadar imar işleri, geçici yapılaşma koşulları çerçevesinde Adalar Belediyesi’nin takdirine bırakılmaktadır. Ayrıca Büyükada’ya elektrikle çalışan, lastik tekerlekli, çift vagonlu araçlar konulması da uygundur.”

Bunları anlattıktan sonra Çubuk’un bageti, duvardaki Büyükada haritasında Büyük Tur çevresinde dolaşmaya başlıyor. Büyükada’ya konulması düşünülen elektrikli, lastik tekerlekli, çift vagonlu araçlar Büyük Tur’a da gidebilir, değil mi?

Sözün burasında salondaki yapsatçıların sevinci gözle görülür hale geliyor. Çünkü Profesör Çubuk, bu kararla Büyük Tur’da yapılacak inşaatların değerini düşüren en büyük sakıncayı ortadan kaldırmış oluyordu.

Büyük Tur, Büyükada’nın çarşısından, pazarından, vapur iskelesinden ve eğlence yerlerinden uzaktı. Üniversitenin önerdiği troleybüsle bu uzaklık sorunu ortadan kalkmış oluyordu.

Adalıların katılımı olmadan yapılan bu toplantıdan sonra imar işleri büsbütün çığırından çıkıyor. Plan hazırlanıp onaylanmadan inşaatları bitirme telaşıyla yapılaşma öylesine artıyor ki belediye arsaları bile peşkeş çekilmeye başlanıyor.

Herkes önüne gelen yerde yapı yapıyor. Bu furyanın çekiciliğine kapılan belediye yöneticilerinin yakınları da yapsatçılığa soyunuyor. Bu kargaşa içinde Koca Yusuf heykeli, İskele Meydanı’ndaki cami, hiçbir şey gündemde kalmıyor.

Adalar’ın doğasını ve kültürel mirasını harcayıp onu beton yığınına çeviren inşaatlar sürerken yüzlerce yapıdan çıkan hafriyat toprağı da başka bir sorunu beraberinde getiriyor.

Ada’da yer kalmadığı için tek çare olarak hafriyatın denize dökülmesi görülüyor. Büyükada İskelesi’ndeki belediye gazinosunun rıhtımından, eski deniz hamamı tesislerinin bulunduğu yerden itibaren deniz doldurulmaya başlanıyor.

Molozlar falezlerden aşağıya dökülüyor ve belediye kasası bir kez daha işlemeye başlıyor. Çünkü bunun mevcut rıhtımı büyütmek amacıyla yapıldığı söyleniyor.

Image
""

Böylece normal bir belediyenin başına bela olacak hafriyat toprakları, Adalar Belediyesi’nin elinde bir nimete dönüşüyor. Müteahhit memnun, malzemeci memnun, mütegallibe ve belediyedekiler memnun.

En çok da yapılmakta olan dolgunun kıyısındaki Lido inşaatı memnun. Çünkü imar mevzuatı, Adalar’da Lido gibi bir binanın yapılabilmesi için deniz kıyısından en az 30 metre içeride olmasını şart koşuyor.

Oysa Lido inşaatı denize sıfır. Vapur iskelesinin tam karşısında bulunduğu için de göze çarpan kaçak bir yapı konumunda. Dedikodular yayılmış, durum basına yansımış ve sonunda inşaat durdurulmak zorunda kalınmış.

Yapılmakta olan dolgu ise işte bu şaibeli yapının deniz kıyısından 30 metre içeride kalmasını sağlıyor.

Ne plana ne de şehircilik anlayışına dayanan bu uydurma dolgu, Büyükada’nın eski deniz hamamları kıyısının pastoral görünümünü yok edip buraya bir banliyönün tatsız görünümünü getiriyor.

Sonunda dolgu bitiyor ama hafriyat toprakları bitecek gibi değil. Bu kez Kumsal semtine doğru deniz doldurulmaya başlanıyor.

Kıyının çakılları, yosunları, kumlukları, kayalıkları, küçük çıkıntıları ve koylarıyla oluşturduğu doğal dantel, bütün kıyı peyzajıyla birlikte yok ediliyor.

Doğanın çizdiği kıyı artık yok.


N.S.: Derya’nın 2022 yılında yaptığı programı dinledik. Gördüğünüz gibi Adalar’da temel soru değişmiyor. 80’lerden bu yana hep aynı meselelerle uğraşıyoruz: Yerel yönetim kimin iradesini temsil ediyor? Programın başında da sormuştuk. Bu soruyu bugüne uyarlarsak: İki nasıl ondan büyük oluyor? Bu soruyu bir kez daha tekrarlayarak bugünkü yayını tamamlayalım.

Adalar hepimizin! Haftaya görüşmek üzere.

Benzer İçerikler

  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki