Apaçık Radyo

Görmediğimiz Yağmurlar, Tanıdık Kuşlar ve COP31

3 Kasım 2026

Antroposen Sohbetler'de Utku Perktaş, Yuvam Dünya Yönetim Kurulu Başkanı Kıvılcım Pınar Kocabıyık ile doğayla kurduğumuz ilişkiden biyoçeşitlilik krizine, değişen iklim koşullarına uyumdan sanatın farkındalık yaratmadaki rolüne ve COP31’in Türkiye için sunduğu fırsatlara uzanan bir sohbet gerçekleştiriyor.

Her gün gördüğümüz bir kuşu ne kadar tanıyoruz? Geçmişte yaşadığımız yağmurlar, henüz karşılaşmadığımız bir iklime hazırlanmak için bize ne söylüyor? Bir fotoğrafın güzelliğine kapıldığımızda, gösterdiği yıkımı da görebiliyor muyuz? Bazen birbirinden uzak görünen bu sorular, aynı yerde buluşuyor: Dünyaya bakma biçimimizde.

Antroposen Sohbetler’in bu bölümünde Yuvam Dünya Yönetim Kurulu Başkanı Kıvılcım Pınar Kocabıyık’la, şehirde yanından geçip gittiğimiz güvercinlerden değişen yağmurlara, Edward Burtynsky’nin fotoğraflarından COP31’e uzanan bir yol izliyoruz. Çocuklukta filizlenen doğa merakının koruma düşüncesiyle bağını, geçmiş deneyimlerimize güvenmenin sınırlarını ve sanatın bilgiyle duygular arasında açabildiği yolları konuşuyoruz. Bu konuşmanın merkezinde ise yalnızca iklim krizini bilmek değil, onun hayatımızdaki karşılığını fark etmek var.

Söyleşi boyunca umut, her şeyin kendiliğinden düzeleceğine duyulan bir inanç olarak değil, sorunun büyüklüğünü kabul ederek çözümün parçası olma iradesi olarak beliriyor. COP31’e de bu gözle bakıyoruz: Zirvede nelerin konuşulacağının ötesinde, sonrasında nelerin değişmesini bekliyoruz? Belki de bu sorunun yanıtını aramak, hem tanıdık kuşlara yeniden dikkat kesilmeyi hem de henüz görmediğimiz yağmurlara hazırlanmayı gerektiriyor. 

Keyifli dinlemeler ve iyi okumalar.

Image
""

Utku Perktaş: Merhabalar, Antroposen Sohbetler’e hoş geldiniz. Ben Utku Perktaş. Bugün programda Yuvam Dünya Yönetim Kurulu Başkanı Kıvılcım Pınar Kocabıyık’ı ağırlayacağım. “İklim krizini gerçekten görüyor muyuz, yoksa gördüklerimizin anlamını henüz yeterince kavrayamıyor muyuz?” sorularına cevap aramaya çalışacağız.

Bugün şehirde yanından geçtiğimiz kuşlardan geçmişin yağmurlarına, Edward Burtynsky’nin çarpıcı fotoğraflarından Türkiye’nin ev sahipliğinde gerçekleşecek COP31’e uzanan bir söyleşimiz olacak. Dolayısıyla biraz heyecanlıyım; çünkü farklı konuları sevgili Kıvılcım’la gündeme getirmeye çalışacağız.

Kıvılcım, çok teşekkür ederim. Tekrar programdasın. Aralıklarla bu programları yaptık ama bugünkü gündemimiz biraz farklı. O yüzden ben de bu konuda heyecanlıyım. Çok teşekkür ederim burada olduğun için, eksik olma. Nasılsın?

Kıvılcım Pınar Kocabıyık: Çok teşekkür ederim Utku, ben teşekkür ediyorum. Çok değerli bir program; katılmak her zaman bir zevk.

Image
""

COP31: Türkiye için nasıl bir fırsat?

U.P.: O zaman yavaş yavaş geçebilirim ben sorularıma. Biraz COP31 ekseninde konuşacağız. Türkiye çok yakında COP31’e ev sahipliği yapacak. Ülke olarak heyecanlıyız. Sonuçta 200 tane devlet aynı masaya oturuyor.

Sence bu buluşma yalnızca uluslararası bir diplomasi etkinliği olmanın ötesine geçip Türkiye’de iklim krizine bakışımızı değiştirebilir mi? Seni bu süreçte en çok heyecanlandıran ne oluyor? Sen de yakından ilgileniyorsun. Bu, Türkiye için nasıl bir fırsat olabilir? Aslında arka arkaya sıraladım ama bunların hepsini bir başlık altında toplayabiliriz. Söz sende.

K.P.Y.: Türkiye için bence gerçekten çok önemli bir fırsat COP31. Tabii COP’ların uluslararası müzakereler, ülkelerin taahhütleri, iklim finansmanı, politikalar açısından çok önemli bir rolü var. Ama bunun biraz daha ötesine de bakmak lazım. Biz Yuvam Dünya olarak hep bunu yapmaya çalışıyoruz.

Çünkü iklim krizini hâlâ çoğu zaman yalnızca çevreyle ilgili bir mesele olarak görüyoruz. Oysa bugün artık biliyoruz ki iklim krizi aynı zamanda çok ciddi bir sağlık krizi. Senin de her zaman altını çizdiğin gibi, ciddi bir biyoçeşitlilik meselesi. Ciddi bir ekonomik kriz var karşımızda. İklim kriziyle beraber gıdayı, suyu, şehirlerimizi, çalışma koşullarımızı, eğitimi bile etkileyen bir şey var karşımızda. Adaletsizlikleri, eşitsizlikleri bambaşka bir boyuta getiriyor. Bu yüzden sadece çevre tarafından bakmamak lazım artık.

Ben COP’un en büyük fırsatlarından birinin bu bağlantıları çok daha görünür kılmak olduğunu düşünüyorum. Yuvam Dünya’yı kurarken de yıllar önce en önemli çıkış noktalarımızdan birisi buydu. İklim meselesinin yalnızca iklim bilimcilerin ya da çevre alanında çalışan insanların konuştuğu bir konu olmaması gerektiğine inanıyoruz.

Bugün bilim insanlarıyla, sağlık profesyonelleriyle, eğitimcilerle, biliyorsun sporcularla, sanatçılarla, iş dünyasıyla çok farklı çalışmalar yapıyoruz. Çünkü iklim krizi hayatın her alanına dokunuyorsa çözümün de hayatın her alanından gelmesi gerekiyor.

COP31’in Türkiye’de yapılması, bütün bu farklı alanların birbirini daha iyi tanıması, birlikte çalışması, kalıcı iş birlikleri geliştirmesi açısından bence çok önemli bir fırsat. Hem ulusal tarafta hem de uluslararası tarafta bence böyle.

Bir de çok önemli bir konu var. En önem verdiğim konulardan bir tanesi: İklimle mücadelede iki tane ayrılmaz mücadele yolu var. Birisi emisyon azaltımı, diğeri ise adaptasyon, uyum. Bizim uyumu çok kaçırdığımızı düşünüyorum. Emisyonu zaten çok konuşuyoruz, harekete geçmiyoruz; orası başka. Harekete geçmemek bu iki mücadele yolunda da artık mümkün değil. Ama adaptasyonu, uyumu [anlaşılamadı]. Bir taraftan artık değişen iklim koşullarına çok ciddi bir şekilde, hep beraber, her alanda hazırlanmamız lazım.

Benim için COP31’in yalnızca iki hafta konuşulan bir etkinlik olarak kalmaması, hepimiz için çok önemli. Bunu her zaman söylüyoruz zaten. Kimlerin ne konuştuğu, kimlerin konuştuğu değil de bir yıl sonra, “Bakalım COP31 sayesinde neler değişmeye başladı?” Bunu konuşabilmek çok güzel olacak.

Umarım ciddi müzakerelerin olduğu ve gerçekten aksiyon alacağımız adımların atıldığı bir zirve bizi bekliyor olsun.

Image
""

Güvercinler ve doğayla kurduğumuz ilişki

U.P.: Ben de seninle aynı duyguları paylaşıyorum. Çok teşekkür ederim bu güzel başlangıç için.

Şimdi, Substack’daki yazında güvercinlerin insanlık tarihindeki yerinden, bir zamanlar ne kadar değerli olduklarından ve bugün nasıl istenmeyen canlılara dönüştüklerinden bahsediyorsun. “Biraz bu hikâyeyi anlatır mısın?” diyeceğim ama sence bu değişim bizim doğayla kurduğumuz ilişki hakkında ne söylüyor? Bir canlıyı esasen nasıl sıradanlaştırıyoruz?

K.P.Y.: Tabii, seve seve. Bunu da seninle konuşmak en güzeli. Çünkü bu, seninle hep tartıştığımız, keyifle konuştuğumuz bir konu.

Güvercinler aslında hepimizin şehirlerin her yerinde gördüğü, çok da güzel kuşlar. O gerdanındaki renkleri falan, çok göz alıcı kuşlar bence. Ve çok cana yakınlar, ne kadar çok bize geliyorlar.

Ben çok küçük yaşlarda babaannemle beraber yazlıkta çok sabah erken kalkardım. Üç dört yaşında, böyle hep zeytinliklerin içine girer, kuş gözlemi yapardık. Kuş gözlemi değildi tabii ki onun adı. Babaannem bolca anlatırdı; işte karatavuklardan bahsederdi.

Ben mesela, “Ama o serçe, karatavuğu göster bana,” derdim. Serçeyi o kadar çok gördüğümüz için. O da, “Sakın bunları çok gördüğün için sıradanlaştırma,” derdi. O hep böyle kafamda kalmıştır.

Çünkü ben kuşları izlemeyi çok seviyorum gerçekten. Bazen de böyle habire yeni bir tür keşfetmek müthiş bir şey tabii ki ama ben o bildiğimiz türleri daha uzun uzun izlemeyi de seviyorum. Şimdi buna “slow birding” deniyor. Bu yaklaşımı da sonrasında çok sevdim. Adını da sevdim. Aslında bana uyan şey oymuş.

Sürekli yeni kuş keşfetmeye çalışmak yerine aynı kuşu uzun uzun izlemek; nasıl hareket ettiğini, nasıl ses çıkarttığını, göçmen kuşsa ne zaman geldiğini… Bunlar beni mutlu ediyor. Biraz da doğa içinde yaşadığım için buna imkânım var. O seslerin farklılaşması falan…

Güvercinler de böyle bence. İzlemeye başladığımızda aslında hiç fark etmediğimiz ayrıntıları görüyoruz. Türkiye’de bir güvercincilik de var aslında. Bizim kültürümüzde yer etmiş kuşlar. Bazıları için çok önemli ama bazıları için de çok sıradan.

Ben bunu en kötü şeyde yaşamıştım: Küçükken, ortaokuldayken bir yaz okuluna gitmiştim İngiltere’ye. Hocalardan birisi güvercinlere böyle kötü gözle bakarak “flying rat” demişti. Uçan sıçan… Bana çok garip gelmişti. “Bu kadar güzel bir kuşa bu ses tonuyla neden böyle diyor?” demiştim. Orada sormaktan çekinmiştim ama sonra tabii anladım. Onların kültüründe artık bıkmışlar. Şehirlere o kadar çok gelip dışkılarından bir şekilde rahatsızlık olmuş.

Seninle de, senden de aslında öğrendiğim şeyler var burada. Güvercinler, insanın evcilleştirdiği kuşlar. Binlerce yıldır bizimle yaşıyorlar. Antik uygarlıklarda besin kaynağı olmuşlar. Şu an hoşumuza gitmeyen dışkıları tarımda yıllarca gübre olmuş. Farklı kültürlerde sevginin, barışın, adaletin sembolü olmuşlar. Birçok ilahi dinde adı var, geçiyor hikâyelerde. Nuh’un gemisinden Hz. Muhammed’in bazı hikâyelerine, ne bileyim, tufanın sona ermesinden yeni başlangıçlara…

Sonrasında yakın geçmişe geldiğimizde mesela bir kitap okumuştum, “Dünyayı Değiştiren 10 Kuş”tan bahsediyordu. Birisi güvercinlerdi. Çünkü yakın geçmişte de, ne bileyim, Birinci Dünya Savaşı’nda mesela Cher Ami diye bir güvercin var. Yaralanmasına rağmen 40 kilometre uçarak taşıdığı mesajı yerine ulaştırıyor ve 149 tane askerin kurtarılmasına yardımcı oluyor. Kendisine savaş nişanı veriliyor. Bunlar çok tatlı hikâyeler.

Bugün sokakta yanından geçip gittiğimiz bir güvercin, bir zamanlar insanların hayatını kurtarıyordu. Biyolojik olarak bir sürü çalışma var; bu hayvanın çok özel özellikleri var. Yüzlerce kilometre uzaktan yuvalarına dönebiliyorlar. Dünya’nın manyetik alanını yön bulmak için kullanabildiklerini biliyoruz. İnsanların yüzlerini ayırt edebiliyorlar. Problem çözebiliyorlar.

Tabii ki bir hayvana değer vermek için bunların hiçbirisi olmayabilir. Çok yetenekli olması da gerekmiyor. Ama bu kadar hayatımızdaki bir hayvanı, geçmişi de böyle olan bir hayvanı nasıl oldu da istemediğimiz bir canlıya dönüştürdük diye merak ettim açıkçası. O yüzden böyle bir yazı yazmıştım.

Bazen geçip gitmemek lazım. Onlara bir bakmak, bir şey yapmak… Yazıyı okuyan bazı arkadaşlarım da “Artık bir geri döneceğim, bir bakacağım,” diye geri döndü. “Çok ilgimi çekti,” dediler. Bazen de konuşmadan olmuyor. Tabii ki ne kadar kişinin dikkatini çekebilir, orası başka bir şey ama seviyorum güvercinleri.

U.P.: Çok güzel anlattın. Sonuçta hayvanları etiketliyoruz. Aslında hiç yapmamamız gereken bir şey yapıyoruz. Güvercinleri de evcilleştirip şehir ortamlarında yoğunlaşmasını sağlayan yine insan, yine biziz.

K.P.Y.: Evet, evet.

U.P.: Onlar değil yani. O yüzden içinde olduğumuz dönemde, iklim kriziyle beraber ben hep gündeme getiriyorum, seninle de konuşuyoruz, Yuvam Dünya’da da buna çok dikkat çekiyoruz: Biyoçeşitlilik krizi.

Dolayısıyla bu canlılar yok oluyor ve bir güvercini kaybetsek bir daha kazanma şansımız yok. Çok meşakkatli süreçlerden geçip bugünlere ulaşmış, 66 milyon yıl önceden günümüze gelen dinozorlar esasında. Dinozorlar yok oldu ama onlar kaldı. Dinozorlar devam ediyor. Ortak atayı paylaşıyorlardı.

Dolayısıyla ben çok anlamlı bulmuştum bu yazını. Çok hoşuma gitmişti. Şimdi diğerlerine de geleceğim ama çok kısacık bir şey soracağım. Bir takip sorusu gibi belki burada olabilir diye düşünmüştüm.

İklim krizini çok konuşuyoruz ama biyoçeşitlilik krizini aynı ölçüde gündeme getirebiliyor muyuz? Doğayla yeniden bağ kurmak, bu iki krizi anlamamıza yardımcı olabilir mi? Bu güvercinlerden hareketle baktığımızda… Çünkü etrafımızda dolanıyorlar bunlar ve her zaman gözümüzün önündeler.

Image
""

İklim krizi, biyoçeşitlilik ve doğayla bağ kurmak

K.P.Y.: Bence zaten iklim kriziyle biyoçeşitlilik krizini birbirinden ayırmak mümkün değil. Çünkü doğa, birbirinden bağımsız canlıların bulunduğu bir yer değil. Birbirine bağlı ilişkilerden oluşan çok karmaşık bir sistemin içindeyiz.

U.P.: Evet, çok doğru.

K.P.Y.: Biyoçeşitlilik kaybı da ekosistemlerin iklim değişikliğine karşı dayanıklılığını ne kadar azaltabildiğini gösteriyor.

Bence burada bilimsel bilgi kadar başka bir şey daha var: Merak. Bir çocuğun bir kuşu izlemesi, bir böceğin ne yaptığını anlamaya çalışması, bir ağacın mevsimler boyunca nasıl değiştiğini fark etmesi… Bunlar küçük şeyler gibi görülüyor ama doğayla ilişki de böyle başlıyor.

Özellikle çocuklukta böyle bir ilişki kurulduğunda, sonrasında insan tanıdığı, merak ettiği, ilişki kurduğu şeyi korumaya daha fazla önem veriyor. Bu yüzden de biyoçeşitlilik tarafında dikkate değer çalışmalar böyle insanlardan çıkıyor.

U.P.: Kesinlikle.

K.P.Y.: Ama iklim krizi tabii ki biyoçeşitliliği müthiş etkileyen bir şey, maalesef olumsuz yönde. İkisine beraber bakmak lazım.

Image
""

“Biz ne yağmurlar gördük, peki ya görmediysek?”

U.P.: Çok teşekkür ederim. Peki, o zaman şimdi şu soruya geçeceğim: “Biz ne yağmurlar gördük, peki ya görmediysek?” diyeceğim. Ama şöyle bir açıklama yapmak istiyorum.

Senin yine bir başka yazının başlığı da çok düşündürücüydü. Ben yakından takip etmeye çalışıyorum sen paylaştıkça: “Biz ne yağmurlar gördük, peki ya görmediysek?”

Hepimiz geçmişte yaşadığımız hava olaylarını hatırlayıp bugünle karşılaştırıyoruz. Ama iklim değişirken geçmiş deneyimlerimiz bizi yanıltıyor olabilir mi acaba? Henüz karşılaşmadığımız iklim koşullarına hazırlanmak, yeni adaptasyonlar sağlamak neden bu kadar önemli? Biraz önce değindin aslında başlangıçta ama burada belki biraz daha açabileceğimizi düşündüm ben.

K.P.Y.: Evet. Ben bu yazıyı… Geçen hafta İstanbul’da çok ciddi bir sel yaşadık. Ben de o selin çok ciddi yaşandığı semtlerden birinde yaşadım bunu. Birçok arkadaşımız evini bile kaybetti.

Aynı gün bir olay daha yaşamıştım. Ertesi gün çok güzel bir etkinliğimiz vardı. Şile’ye gidecektik bu etkinlik için. Ben de organizasyonda görev alan arkadaşıma dedim ki: “Çok ciddi bir yağış geliyor ve bence iptal etmeliler. Bu ciddi bir uyarı.”

Onlar da görüştüler. Ama çok yağışa adapte bir yer olduğunu, merak etmememiz gerektiğini söylediler.

Sorun ne biliyor musun? Hepimiz biliyoruz aslında, birçoğumuz görüyoruz: Sadece oranın yolunun ya da o mekânın bu riske karşı ciddi bir şekilde uyumlu olması değil mesele. Her birimizin geleceği yol farklı ve hepimiz farklı risklerle karşı karşıyayız.

O yüzden de geçmişte yaşadığımız iklim koşulları, biliyoruz ki gelecekte yaşayacağımız iklim koşullarını anlamak için tek başına artık yeterli değil. Çünkü bilmediğimiz havalarla karşı karşıyayız.

Evet, çok ciddi yağmurlar gördük mü? Kendimize göre gördük. Fakat şu an yepyeni bir sistemle karşı karşıyayız ve bilmediğimiz hava olaylarını yaşayabiliriz. Ekstrem şeyler yaşayabiliriz. Bunları öngörmemiz gerekiyor. Bilim insanlarını iyi dinlememiz gerekiyor. Sadece kendi geçmiş bilgimizle bu risklere karşı duramayız.

O yüzden de hepimizin kendi hayatını bir sorgulaması lazım. Çünkü bu yaşanan olaydan sonra sorumlu tuttuğumuz kurumlar oldu. Ne bileyim, çocuklarımızla ilgili bir şey oldu mu, “Okul acaba bütün sorumluluğu alabildi mi?” diyoruz.

Ama hepimize düşen sorumluluk var. Sadece okula, devlete, kamuya değil. Tabii ki bazı kurumlara çok daha büyük sorumluluk düşüyor. Ama bizlerin de kendi hayatlarımızı sorgulamamız gerekiyor. Biz karşımızdaki riskleri ne kadar biliyoruz? Hayatımız bunlara ne kadar hazır?

Çok yüksek bir sıcaklığa, neme benim sağlığım ne kadar hazır? Benim kronik bir hastalığım var mı? Ailemde birisinin… Bir şeyleri sorgulamamız gerekiyor. Bir şeylerin değiştiğinin farkına varmamız gerekiyor.

Sonrasında da toplumsal olarak tabii ki hareket etmek… İlk önce bireysel, sonrasında kamunun kurumları… Herkesin harekete geçmesi gerekiyor. Ama bireyseli de küçümsemeyelim bence. Bireysel olarak kendi hayatlarımızdan bizler yine de mesulüz. Bizlerin de aksiyona geçmesi, bir şeyleri tartması, bir şeylerin risklerini görmesi gerekiyor.

Bu yüzden de burada en çok bilim insanlarını dinlemek gerekiyor. Düşünsene, birkaç güne yayılan bir yağış çok daha kısa bir sürede gerçekleşti ve aynı toplam yağış miktarı bambaşka sonuçlar verdi.

Şehirlerimizin ne kadar betonla kaplı olduğu, toprağın ne kadar su emebildiği, altyapının kapasitesinin ne olduğu… Bu olayın afete dönüşüp dönüşmeyeceğini bunların hepsi etkiliyor aslında.

U.P.: Evet.

K.P.Y.: Bunları tam bilmeden “Afete dönüşmeyecek,” diyemeyiz artık.

İşte bu yüzden beni en çok düşündüren noktalardan birisi de şu: Sadece kişisel deneyimlerimiz değil, bütün sistemlerimizi geçmiş koşullara göre oluşturduk. Şehirlerimiz, binalarımız, altyapımız, tarım uygulamalarımız, hatta çalışma ve yaşam alışkanlıklarımız geçmişteki iklim koşullarına göre şekillendi. Artık iklim değişiyor. Adaptasyon, yine o başta değindiğim konu…

U.P.: Çok güzel söyledin. Ben de bununla ilgili bir yazı yazmıştım o dönem. İstanbul çok ciddi bir şey yaşadı. Aşırı hava olayları da bizim hayatımızda artık normalleşmeye başladı. Belki geleceğin iklimi böyle bir şey olacak. Şimdi görüyoruz, bunların frekansı, sayısı artmaya başlayacak.

K.P.Y.: Tabii.

U.P.: “Yağmurlar değişirken şehirler niye değişmiyor?” diye sormuştum ben. Çünkü geçirimsiz yüzeyleri o kadar çok yapmışız ki suyun gideceği yer de yok.

“Doğa öç alıyor, bu kadar doğaya zulmediyoruz, karşılığında bunu yapıyor,” gibi çok romantik söylemlere de gerek yok. Gerçekten öyle bir yüzey oluşturmuşuz ki akan suyun gideceği yer yok. Ya da dere yatağına başka bir şeyler yapılmış…

K.P.Y.: Evet. Sadece yağmur da değil Utku. O yüksek sıcaklıklar kalp damar hastalıklarını etkiliyor. Ani sıcaklık değişimleri, nem, hava kirliliği, solunum hastalıklarını bambaşka boyuta getiriyor.

Sıcaklığın da nemin de orman yangınının da dediğin gibi selin de bambaşka etkilediği şeyler var. Mesela bu seller sonrası mantar ve küf hastalıkları da ortaya çıkıyor.

U.P.: Tabii.

K.P.Y.: Bin bir etkileşim var burada.

U.P.: Evet. Bir şekilde uyum sağlamamız gerekecek. Dolayısıyla iklim krizi, senin de söylediğin gibi çok önemli bir kriz. Biyoçeşitlilik krizi de öyle. COP da bu anlamda çok şey ifade ediyor diye düşünüyorum.

Image
""

“Sanatın en büyük gücü bazen her gün baktığımız şeyleri ilk kez görüyormuşuz gibi hissettirmesi.”

— Kıvılcım Pınar Kocabıyık

Edward Burtynsky: Yıkımın güzelliği ve sanatın rolü

U.P.: Şimdi buradan Edward Burtynsky’ye gelmek istiyorum. Borusan Contemporary’de birlikte çok güzel bir sergiye gitmiştik.

K.P.Y.: Evet.

U.P.: Ben çok etkilenmiştim. Sonra bir kez daha gittim. Fotoğrafları bir yandan büyüleyici derecede güzeldi, diğer yandan da insanın doğada yarattığı büyük tahribatı gösteriyordu. Bir yandan da kötüydü yani. Duruma bakınca ne kadar kötü bir dünya, bir gezegen karşımıza çıkıyordu.

Sence sanat, iklim krizini anlamamızda ve doğayla ilişkilerimizi sorgulamamızda nasıl bir rol oynayabilir? Edward Burtynsky bize yıkımın güzelliğini gösteriyordu esasında. Burada anlatmaya çalıştığımı anlatabiliyorum zannediyorum. Sanat bu noktada nasıl bir rol oynuyor? Bunu sormak istiyorum sana.

K.P.Y.: Ben sanatın aslında iklim krizini anlamamızda çok güçlü bir rolü olduğunu düşünüyorum. Derneğimizde de buna çok yer veriyoruz. Sanatın bütün dallarına mümkün olduğunca yer vermeye çalışıyoruz.

Burtynsky’nin eserleri bunun bence çok güzel bir örneği. Fotoğraflara ilk baktığında, ne olduğunu anlamadığın sürece gerçekten büyüleniyorsun.

U.P.: Evet.

K.P.Y.: Renkler, desenler, kompozisyonlar inanılmaz güzel. Hepimiz bunu yaşadık. “Vay!” dedik ilk başta. Sonra yaklaştığında aslında neye baktığını fark ediyorsun. Bazen o muhteşem desen bir maden sahası, bazen endüstriyel bir atık alanı, bazen de insanın yeryüzünde yarattığı çok büyük bir dönüşüm.

İlk bakışta güzel bulduğumuz şeyin aslında ekolojik bir tahribatı gösterdiğini anlıyorsun. Bu da bana çok çarpıcı gelmişti açıkçası. Beni sarsmıştı.

Burtynsky’ye özel konuşuyorum şu an. Çünkü sanat bazen bize doğrudan ne düşünmemiz gerektiğini de söylemiyor. Önce çekiyor, sonra bizi meraklandırıyor, sonra da sorgulamaya davet ediyor.

Bilim bize ne olduğunu, neden olduğunu ve ne gibi sonuçlar olabileceğini anlatıyor. Ama bilgi sahibi olmakla o bilgiyle duygusal bir bağ kurmak aynı şey değil. Bu sefer kalbimize dokunuyor. Beynimize dokunan şey, bu sefer sanatla beraber kalbimize dokunmaya başlıyor.

Bir fotoğraf olabilir, bir roman olabilir, bir film, bir şarkı… Bazen bilimsel bir raporun ulaşmadığı bir yere ulaşabiliyor. Bu yüzden iklim konusunda da bence sanata, edebiyata, kültüre çok daha fazla önem vermemiz gerekiyor.

Çünkü sadece teknik bir problem değil. Aynı zamanda dünyayla kurduğumuz ilişkiyi yeniden düşünmemizi gerektiren bir mesele bu. O yüzden de Burtynsky’nin fotoğrafları bana tam da bunu düşündürdü: Doğayı yalnızca kullandığımız bir kaynak olarak mı görüyoruz? Yoksa bizim de bir parçası olduğumuz, birlikte yaşadığımız bir sistem olarak mı?

Sanatın en büyük gücü bazen her gün baktığımız şeyleri ilk kez görüyormuşuz gibi hissettirmesi.

Image
""

İklim iletişimi ve umut

U.P.: Bravo. Şimdi burada ben o zaman bir de iklim iletişimine geçeceğim. Çünkü sanat madem böyle bir rol üstleniyor, iklim krizinin ciddiyetini anlatırken insanları umutsuzluğa sürüklemememiz gerekiyor. Burada bir denge kurmamız lazım.

Katastrofik bir gelecekten bahsederken insanlar bununla baş etmekte zorlanabiliyor. Özellikle gençler… Eko-anksiyete diye bir şey var. Sen yıllardır bu alanda çalışıyorsun, iklim iletişimi anlamında. Sence insanları korkutmadan ama gerçekleri de hafifletmeden nasıl bir iletişim dili kurmamız gerekir ya da nasıl kurabiliriz? Umut bu hikâyenin neresinde olmalı?

K.P.Y.: Dediğin gibi, bence iklim iletişimindeki en önemli meselelerden bir tanesi bu. Çünkü bir tarafta çok ciddi bilimsel gerçekler var ve bunları hafife alarak anlatamayız.

Bir taraftan da insanlara sürekli felaket senaryoları gösterdiğimizde… Ben de sadece felaket senaryosu duyduğumda bir noktadan sonra kendimi çaresiz hissediyorum.

U.P.: Tabii.

K.P.Y.: Çaresizlik her zaman harekete geçirmiyor maalesef. Bazen tam tersine konudan uzaklaştırıyor. Çünkü kolay bir dünyada yaşamıyoruz. Tek derdimiz bu da değil. Çok derdimiz var ve dertlerimiz iç içe.

Bu yüzden harekete geçirecek şeyleri, sadece sorunları değil çözümleri de konuşmamız gerektiğine inanıyorum.

Bir de herkese aynı şekilde ulaşamayız. Hepimizin sevgi dili, hepimizin anlama dili farklı. Ne bileyim, bir anne çocuğunun sağlığından endişeleniyor olabilir. Ama bir çiftçi değişen yağış düzenlerini düşünüyor olabilir. Bir sporcu aşırı sıcaklıklarda nasıl antrenman yapabileceğini düşünüyor olabilir.

Aynı iklim krizinin hepimizin hayatına farklı yansımaları var. Biz de Yuvam Dünya’da bu yüzden iklim iletişimini farklı alanlarla bir araya getirmeye çalışıyoruz: Eğitim, sağlık, spor, sanat, iş dünyası… Çünkü insanlar kendi hayatlarıyla bağlantı kurduklarında konuya çok daha fazla ilgi gösteriyorlar.

Yönetim kurullarıyla başka konuşuyoruz. Topluma bazen dizilerle konuşuyoruz, futbol maçlarıyla konuşuyoruz.

Ama umut kavramı en önemli şey bence. Umut derken her şeyin kendiliğinden iyi olacağına inanmayı tabii ki kastetmiyorum. Bence umut, sorunları görmezden gelmek değil; sorunun büyüklüğünü kabul ederken bir şeyleri değiştirebileceğimize inanmak.

Bana en iyi gelen şey, burada bir şeyler yapıyor olmak. Dert ettiğim şeyin çözümüne de el atmış olmak, elimi bir şeylerin altına koymuş olmak bana en iyi gelen şey.

Yoksa gerçekten “Ben ne yapabilirim?” deyip çekilebilirdim. Ama hepimizin yapabileceği çok güzel şeyler var. İster finansçı olalım, ister öğrenci olalım, istersek çalışmayan birisi olalım… Hepimizin kafa yürüttüğü şeyler var. Hepimizin çözümün parçası olabileceği çok güzel şeyler var. Ama umut olmadan olmuyor. Bilim de umudun olduğunu bize gayet net söylüyor.

U.P.: Çok güzel. Ben de açıkçası şöyle söylemek istiyorum: Yuvam Dünya’yla çok güzel şeyler yapıyorsun. Ben de Yuvam Dünya’nın bu anlamda parçası olmaktan çok gurur duyuyorum.

K.P.Y.: Hep beraber.

U.P.: Gerçekten bilim kurulunda yer almak, birlikte birtakım projelere imza atmak, iletişim anlamında seninle birlikte yol almak benim için de büyük mutluluk verici bir şey. Çok anlamlı buluyorum bunu. Bunu da yeri gelmişken söyleyeyim.

Image
""

COP31’den geriye ne kalmalı?

U.P.: Şimdi sona geldik esasında. Çok hızlı geçiyor zaman böyle güzel konuşunca. Ben son olarak yeniden COP31’e dönelim istiyorum. Öyle başlamıştık.

Zirveler sona eriyor, bildiriler yayımlanıyor, katılımcılar ülkelerine dönüyor. Peki, bir yıl sonra geriye baktığımızda “İyi ki COP31 Türkiye’de gerçekleşmiş,” diyebilmek için hangi somut değişimleri görmek isterdin? Geriye ne kalmalı sence?

K.P.Y.: Bir yıl sonra baktığımda iklim meselesinin gerçekten karar alma süreçlerinin çok önemli bir parçası olduğunu görmek isterim. Çok daha fazla insanın gündelik hayatının bir parçası olduğunu görmek isterim.

Örneğin çocuklarımızın iklim okuryazarlığının güçlenmesini, sağlık profesyonellerinin iklim kaynaklı risklere hazırlıklı olmasını, şehirlerimizin aşırı sıcaklıklara, yoğun yağışlara karşı çok daha somut uyum planları geliştirmesini isterim.

Adil geçişin çok daha fazla konuşulmasını ve sistemimizi nasıl değiştireceğimizi görmüş olmak isterim. Bunların yalnızca konuşulması değil tabii ki gerçekten uygulamaya geçilmesi, farklı kurumlar arasında kurulan iş birliklerinin artması…

Çünkü tek başımıza mücadele edilecek bir mesele değil bu. Hep beraber olmak gerekiyor. Tek kurumun, tek sektörün, tek ülkenin çözebileceği bir mesele değil; hep beraber olmak lazım.

Türkiye’nin de bilimsel bilgi üreten, çözüm geliştiren, bu çözümleri dinleyip paylaşan bir ülke olarak daha [anlaşılamadı] olmasını çok isterim.

Yapabileceğimiz çok şey var burada Türkiye olarak da. Çünkü iklim krizini yoğun yaşayan bölgelerden birindeyiz. Akdeniz Havzası’ndayız. Yaşadığımız sorunlara çözüm üretebilen ve bunları da örneklerle gösterebilen bir ülke olursak çok güzel olacaktır.

En önemlisi de iklim krizinin yalnızca iklim alanında çalışan insanların gündemi olmaktan artık çıkmasını çok isterim. Hepimizin hayatıyla ilgili bir konudan bahsediyoruz.

Bir yıl sonra inşallah hep beraber “COP31’de neler konuşuldu?” değil, “COP31 sayesinde neler değişmeye başladı?” Bunu seninle konuşmayı çok isterim.

U.P.: Evet, aynı şeyi ben söyleyecektim. Bir yıl sonra da aslında bu sorunun cevabını yine birlikte verebiliriz. Bunlar bizim de beklentilerimiz. Ben de aynı beklentiler içindeyim.

Umuyorum, 200 farklı ülke aynı masaya oturduğunda somut birtakım eylem planlarını ortaya koyabilirler. Ben de böyle bir beklenti içindeyim ve çok mutlu olurum eğer böyle olursa. Çünkü sıcaklıkları aşağı doğru döndürmemiz, düşürmemiz gerekiyor.

Ben sorularımı bitirdim. Çok teşekkür ediyorum sana. Gerçekten ne kadar güzel oldu. Seninle sohbet her zaman güzel oluyor, bunu da söyleyeyim.

Çok akıcı, güzel bir söyleşi yaptık. Önümüzdeki hafta da COP31 başlayacak artık. Uzun bir maraton olacak Türkiye’de. Onun öncesinde bu programı birlikte yapmış olmak benim için bir mutluluk oldu, ayrıcalık oldu. Çok teşekkür ediyorum sana.

K.P.Y.: Benim için de öyle. Çok çok teşekkür ederim.

U.P.: Bugün yanı başımızdaki güvercinlerden henüz görmediğimiz yağmurlara, sanatın bize gösterdiklerinden COP31’in sunduğu fırsatlara uzanan bir sohbet gerçekleştirdik sevgili Kıvılcım Pınar Kocabıyık’la, Yuvam Dünya Yönetim Kurulu Başkanı’yla.

Belki de iklim kriziyle mücadele yalnızca geleceğe hazırlanmak değil; bugün yaşadığımız dünyaya yeniden ve daha dikkatli bakmayı öğrenmekle başlayacak. Biraz bunların altını çizmeye çalıştık ve programın sonuna geldik.

Ben tekrardan Kıvılcım’a katkıları için çok teşekkür ediyorum. Haftaya Antroposen Sohbetler’de yeniden buluşmak üzere. Hoşça kalın.

Benzer İçerikler

  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki