Apaçık Radyo

COP31 öncesi Türkiye’nin atık ve metan karnesi

7 Ekim 2026

Açık Yeşil'de Ümit Şahin, Çukurova Üniversitesi'nden Prof. Dr. Sedat Gündoğdu ile Türkiye'deki metan emisyonlarını, plastik atık ithalatını, Avrupa Birliği'nin atık yönetimine ilişkin uyarılarını ve COP31 öncesinde sıfır atık politikalarını konuşuyor.

Ümit Şahin: Apaçık Radyo'da Açık Yeşil başlıyor. Ben Ümit Şahin. Bu hafta Ömer Madra izinli. Konuğumuz, Açık Yeşil'in kıdemli konuklarından Çukurova Üniversitesi'nden Sedat Gündoğdu. Sedat günaydın, hoşgeldin.

Sedat Gündoğdu: Günaydın, merhaba. İyi yayınlar.

Ü.Ş.: Teşekkürler. Programımıza başlarken Açık Yeşil'in bugünkü destekçisi İpek Öztürk'e de teşekkür ediyoruz.

Evet Sedat, çok fazla konu birikti. Epeydir bir Açık Yeşil yapalım diye konuşuyorduk. Özellikle Akdeniz başta olmak üzere mikroplastik kirliliğinin turizmi tehdit edecek kadar vahim hale gelmesi ve COP31'de sıfır atık meselesinin nereye gittiği gibi konuşacağımız pek çok konu var.

Ancak The Guardian'da yayımlanan haberin ardından bu programı daha fazla bekletmemeye karar verdik. Tam da zamanı çünkü 5 Ekim tarihli The Guardian'da, COP31'in ev sahibi Türkiye'nin dünyanın en büyük metan salımlarından birine de ev sahipliği yaptığına dair bir haber vardı. Uydu görüntülerinde Silivri'deki büyük metan bulutları görülüyor. Tabii bunlar gözle görülebilen bulutlar değil herhalde.

Image
""

Senden bu haberin ayrıntılarını dinleyelim. Türkiye gerçekten dünyanın en büyük metan kaynaklarından biri mi?

S.G.: The Guardian'ın haberini hazırlayan ekipten bir arkadaş daha önce benimle de irtibata geçmişti. Metan meselesini detaylıca değerlendirmek için kiminle görüşebileceklerini sormuştu. Çünkü belediyeden bu konuda yeterli geri dönüş alamadıklarını, meselenin neden kaynaklandığına ilişkin tatmin edici bir yanıt verilmediğini söylüyorlardı. Ben de dedim ki bu sadece sizin sorununuz değil; herhangi bir vatandaş da İstanbul'daki atık yönetimiyle ilgili bilgi talebinde bulunduğunda doğru düzgün cevap alamıyor. Çünkü İstanbul'da atık yönetimi gerçekten çok ciddi bir problem.

Aslında The Guardian'daki bu haberin bir benzerini geçtiğimiz yıl yine aynı gazetede, aynı kaynağa dayandırılarak okumuştuk. O haberde de Silivri'deki çöp depolama sahasının dünyanın en büyük metan kaynakları arasında ilk beşte olduğu belirtilmişti. Ancak ilginç bir şekilde bu durum pek umursanmadı.
Bugünkü haberin özellikle COP31 öncesinde yayımlanmasının temel nedenlerinden biri de bu çelişkiye dikkat çekmek. Hani, "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?" dedirtmek.

Siz COP31'in gündemine sıfır atığı koyuyorsunuz, çok güzel. Üstelik daha önce Azerbaycan'da atık kaynaklı metan emisyonlarını azaltacağınıza dair taahhütte bulunmuşsunuz. Ancak Küresel Metan Taahhüdü'nü imzalama niyetiniz yok. Çünkü o, daha fazla şeffaflık, kapsamlı taahhütler ve somut hedefler gerektiriyor.

Ü.Ş.: Dolayısıyla fosil yakıtlardan kaynaklanan metan emisyonlarının sınırlandırılmasını da öncelikli olarak ele alıyor.

S.G.: Anladığım kadarıyla oraya hiç müdahale edemeyeceklerini düşünüyorum.

Ü.Ş.: O yüzden de o tarafa hiç dönmüyorlar.

S.G.: Dolayısıyla kolay hedef olarak seçilen atık kaynaklı metanla ilgili taahhüdü imzalamaları, aslında bir şeyler yapacakları izlenimini yaratıyor. Ama işin garibi...

Ü.Ş.: Hangi taahhüt?

S.G.: ROW, atıklardan kaynaklanan metan emisyonlarının azaltılmasına yönelik Bakü'deki COP'ta alınmış bir karar. Küresel Metan Taahhüdü'nü imzalamayanlara bir kaçış rampası oluşturmak için geliştirilmiş bir taahhüt.

İşin garibi, aslında bu da oldukça iddialı. Ben olsam bu kadar çok atık depolama sahası olan bir ülke olarak böyle bir taahhüdü imzalamaktan çekinirdim. Çünkü çok ciddi ve iddialı bir yaklaşım.

Bakın, İstanbul'daki sadece bir örnek. Bunun dışında atık depolama yapılan bütün tesislerde benzer sorunlar mevcut. Listeye baktığınızda Adana'daki Sarıçam çöplüğünden İzmir'e, Ankara'ya, Antalya Kepez'deki çöplüğe kadar metan emisyonlarının çok ciddi boyutlara ulaşabildiğini görüyorsunuz. Zaten haberin sağladığı haritadan da bu anlaşılıyor.

Haberi okuduğumuzda, benim de sunumlarımda sıkça kullandığım bir tespitle karşılaşıyoruz: Atık depolama meselesi neden atık yönetimi değil de atığı yönetmeme yaklaşımıdır? Çünkü bir atık depolama sahası, ortaya çıkan metanın en fazla %70'ini tutabiliyor. Bakın, bu maksimum oran ve çok iyi bir...

Ü.Ş.: Bizdekiler mesela ne kadardır?

S.G.: Bizdekilerin de pek fazla metan tutabildiğini söylemek mümkün değil. %40'tan fazlasını yakalayabildiklerini düşünmüyorum. En iyi tesislerin belki %60'a çıkabildiğini söyleyebiliriz.

Geçtiğimiz günlerde atık depolama sahalarını yöneten bir firmanın yetkilisi benimle irtibata geçmişti. Kendisiyle konuştuğumuzda o da en iyi tesislerinin bile metan yakalama konusunda %60-65'i geçmediğini söylemişti. Üstelik bu oran günün farklı saatlerine, gece ve gündüze, ayın farklı dönemlerine ve gelen çöpün içeriğine bağlı olarak değişiyor. 

Bunun birçok nedeni var: Öncelikle, Türkiye'de kaynağında ayrı toplama sistemi zorunlu olmadığı, buna ilişkin herhangi bir yaptırım ya da mekanizma bulunmadığı için atık depolama sahalarına genellikle karışık çöp gidiyor. Normal şartlarda atık depolama, organik atıklar için yapılması gereken bir işlem. Buradaki temel mantık da kompost üretimi ya da biyometanizasyon gerçekleştirilmesi. Ancak bizde yapılan, yönetilemeyen ve karışık toplanan atığın bir şekilde gelecek nesillere havale edilmesi.

Image
""

Ü.Ş.: Bu aslında metanı patlamasın diye toplamak değil mi?

S.G.: Evet, zaten İSTAÇ yetkilisinin açıklamasında kullandığı ifade de bu. 1993'te Ümraniye'deki çöp patlamasını hatırlatıyor. O patlamayı kaç kişi hatırlıyor bilmiyorum ama çok ciddi bir çöp patlaması olmuştu.

Ü.Ş.: 5 Ekim, evet. Ümraniye'de.

S.G.: Evet, Ümraniye'de. Ama şimdi, metan patlamasın diye depoluyoruz, bir kısmını da yakıp enerjiye dönüştürüyoruz demek... Gerçekten bu kadar absürt bir savunma görmedim.

Ü.Ş.: Burada senin söylediklerinden benim anladığım şu: Haberde belirtildiğine göre 7,4 ton metan salımı var.

S.G.: Silivri'den 7,4 ton, Şile'den de 4 ton olmak üzere toplamda...

Ü.Ş.: Silivri'den saatte 7,4 ton, Şile'den de 4 ton metan salımı var. Şimdi bu metan yakalama tesisleri olmasa çöplüklerden salınan metan miktarı daha fazla olacak, değil mi? Silivri'de 7,4 tondan daha fazla.

S.G.: Üç misli falan olabilir.

Ü.Ş.: Üç misli olabilir. Peki, saatte 7,4 tonluk bu metan salımına depolanan metandan kaynaklanan sızıntılar da dahil olabilir mi? Oradan da bir sızıntı var mı, yoksa bu sadece çöplükten sızan metan mı?

S.G.: Şöyle, burada metan gazını alıp depolamıyorlar, yakıyorlar ve bir şekilde enerji üretiyorlar. Çöp depolama işinin basit mantığı bu. Bir yere sızdırmaz bir membran seriyorsunuz ki orada oluşan tehlikeli çöp suyu yer altına sızmasın. Onun üzerine bir kat çöp, bir kat kil sererek bir tepe oluşturuyorsunuz. Bunu yaparken de aralara borular yerleştiriliyor.

Aslında baktığımızda oldukça ilkel bir yöntem. O borular, altta oksijensiz ortamda oluşan metan gazını toplayıp bir reaktöre yönlendiriyor. Orada bir miktar depoladıktan sonra gazı yakıyorlar. Çünkü tamamını aynı anda yakmaları pek mümkün olmayabiliyor. Bu esnada da enerji üretiliyor.

Ü.Ş.: Toplama sırasındaki, taşıma sırasındaki sızıntılar da buna dahil olabilir.

S.G.: Toplanmıyorsa...

Ü.Ş.: Ama sonuçta yakarak aslında bir de karbondioksit emisyonuna da neden oluyorlar değil mi?

S.G.: Tabii tabii, zaten yakıyor.

Ü.Ş.: Yaktığında karbondioksit çıkar yani.

Image
""

S.G.: Evet, bunu ben anlamıyorum. Sitelerini açıyorsunuz, “Karbon kredisi kazandık” diyorlar. “Şu kadar haneye elektrik veriyoruz” gibi ilginç karşılaştırmalar yapıyorlar. Bunların neye karşılık geldiği de belli değil. Mesela “Şu kadar ağacı kesilmekten kurtardık” gibi ifadeler de var.

Ü.Ş.: Bunların çoktan geride kalmış olması gerekiyordu ama eski uygulamaları hâlâ sürdürüyorlar.

S.G.: Evet, web sitelerinde yazıyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin atık yönetimiyle ilgili biriminin yani Çevre Koruma Dairesi Başkanlığı'nın sitesine bakın. Bakanlık da aynı şeyi yapıyor bu arada. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı da plastikle, çöple ilgili bir istatistik paylaşırken “Şu kadar ağaç kesilmekten kurtuldu, bu kadar kediye ev yaptık” gibi garip karşılaştırmalar yapıyor. Ben bunları anlamıyorum.

Ü.Ş.: Bunların nasıl bir fayda sağladığını ifade etmeye çalışıyorlar ama...

Image
""

Peki, şimdi Türkiye'nin COP31 başkanı olarak son bir aya girdiğimiz bugünlerde tam anlamıyla spot ışıklarının altında olması, aslında bu haberin çıkmasının temel nedeni. Evet, bir ay iki gün kaldı. Hemen bu haberin ardından, belki de bir gün önce, The Guardian'da Türkiye ve Avustralya'nın Pre-COP başlarken nasıl kömür ülkeleri olduklarına dair bir başka manşet yayımlandı. Bu tür haberlerin artacağı görülüyor.

Bir yandan da Türkiye'nin COP31'deki sıfır atık gündemi, sanki istedikleri kadar parlayamadı. Bunun nedenini de soracağım ama oraya geçmeden önce Politico'da yaklaşık bir ay önce çıkan başka bir haberi konuşalım.

Biz en azından şöyle düşünüyorduk: Türkiye sıfır atığı bu kadar ön plana çıkaran bir COP31 başkanlığı yürütürken herhalde plastik atık ithalatını yasaklar. Seninle de bunu çok konuştuk, bekliyorduk ama olmadı.

Politico'da çıkan haber ise gerçekten şaşırtıcı. Avrupa Komisyonu, Türkiye'nin atık işleme konusundaki sorunlarını düzeltmemesi halinde plastik atık göndermeyi durdurmakla tehdit etmiş. Yani sanki çok iyi bir şey yapıyorlarmış da bunu kesmekle bizi tehdit ediyorlarmış gibi tuhaf bir durum ortaya çıkmış. Bu nedir, nereden çıktı?

S.G.: Aslında Politico'nun bundan iki gün önce başka bir haberi vardı. Avrupa Komisyonu da o haberin ardından böyle bir açıklama yaptı. İlk haberin kaynağı şuydu: Son birkaç aydır Avrupa Komisyonu'nun Türkiye'ye gönderilen atıklarla ilgili bir değerlendirme raporu yayımlamasını bekliyorduk. Kulağımıza da geliyordu. Rapor 2 Eylül'de yayımlanmış görünüyor ama kendi web sitelerine çok geç koyuyorlar. Böyle bir gariplik var. Yani rapor yayımlanıyor ama aslında yayımlanmıyor. Neyse, bir şekilde farklı kanallardan gazetecilere ve sivil toplum örgütlerine ulaşıyor. Politico da bunu haber yapıyor.

Image
""

Politico'nun ilk haberinde söylenen şu: Avrupa Birliği yine kaygılandığını ifade eden bir rapor hazırlamış. Hani biliyorsunuz, “Avrupa Birliği kaygılandı mı?” diye bir espri var. Bu da tam olarak onunla ilişkili. Raporda, Türkiye'ye gönderilen atıkların akıbeti konusunda güvenilir resmî veri bulunmadığı belirtiliyor. Ardından yapılan çalışmalara yer veriliyor. Bu çalışmalarda plastik atıkların tarımsal alanlarda yakıldığı, nehirlerin ve sulama kanallarının kirlendiği, Türkiye'nin kendi plastik atıklarını bile henüz yönetemediği ortaya konuyor. Ancak raporun sonunda, bütün bunlara rağmen Türkiye'nin Avrupa Birliği standartlarını yükseltme konusunda çok gayretli olduğu söyleniyor. Yani diğer sorunları görmüyorlar ama bu gayreti görüyorlar. Dolayısıyla 2028'de yeniden bir değerlendirme yapılana kadar Türkiye'ye atık göndermeye devam edeceklerini belirtiyorlar.

Ü.Ş.: "Çöplerimizi sizin bahçenize atmaya devam edeceğiz sevinebilirsiniz" diyorlar.

S.G.: Politico bunu haber yapıyor. Haberin temelinde de şu var: Avrupa Birliği, birbiriyle çelişen ifadelerle dolu, Türkiye'deki plastik atıkların akıbetine ilişkin tespitlerini içeren bir rapor yayımlıyor ama buna rağmen Türkiye'ye çöp göndermeye devam edeceğini söylüyor. Politico da bu çelişkiye dikkat çeken bir haber yapıyor.

Bunun üzerine Avrupa Komisyonu açıklama yapmak zorunda kalıyor ve diyor ki: “Türkiye, bizim tespit ettiğimiz ve kendilerine de ilettiğimiz sorunları çözmezse plastik atık göndermeyi durduracağız. Haberiniz olsun.”

Ü.Ş.: Geri dönüşüme tabi tutulduğunu Avrupa Birliği saptamış mı yani?

S.G.: Orada bir çeviri hatası var anladığım kadarıyla ya da rapor haberleştirilirken ifadeler tam olarak aktarılamamış. Raporda söylenen, Türkiye'nin kendi plastik atıklarının ancak %10'unun geri dönüştürüldüğü. İthal edilen atıkların da önemli bir kısmının, çeşitli tahminlere göre, çöp depolama alanlarına gönderildiği ya da açıkta yakıldığı belirtiliyor.

Bu arada İPM'de yayımladığımız politika notundan ve farklı çalışmalardan da yararlanılıyor. Geri dönüşüm fabrikalarında çıkan yangınlara da atıfta bulunuluyor. Yani bu atıkların böyle bir akıbeti olduğu ifade ediliyor. Dolayısıyla Avrupa Komisyonu, “Bu sorunları çözmezseniz size atık göndermeyiz” diyor. Ancak bunlar bugünden yarına çözülebilecek sorunlar değil. Çözülebilseydi zaten Çin çözerdi.

Ü.Ş.: Peki sence Avrupa Birliği böyle bir şey yapar mı yani Türkiye'ye atık göndermeyi yasaklar mı? Biz Türkiye'nin atık ithalatını yasaklamasını istiyoruz ama tam tersine, Avrupa Birliği “Biz size atık göndermeyi yasakladık” diyebilir mi?

S.G.: Demesi lazım aslında. Şu anda bunu yapması lazımdı.

Ü.Ş.: Ama yapar mı yani?

S.G.: Yapar mı? İşte o da Avrupa Birliği'nin klasik yaklaşımının bir yansıması. Çünkü Avrupa Birliği'nin atık sevkiyat yönetmeliği yani atık ticaretiyle ilgili yönetmeliği, açık ve net bir şekilde şunu söylüyor: Atıkların belirledikleri yöntemlerle bertaraf edilmediği ya da çevreye zarar verdiği anlaşılırsa sevkiyat derhal durdurulur. Kendi kendileriyle çeliştikleri nokta da bu. Aslında yayımladıkları Komisyon değerlendirme raporu da tam olarak bunu gerektiriyor. Avrupa Birliği içinde biraz kamuoyu baskısı oluşsa bunu yapabilirler. Üstelik böyle bir baskının emareleri de var. Son yayımlanan Komisyon raporunun revize edilebileceğinden söz ediliyor.

Ama tabii bunlar hep konuşuluyor. Avrupa Birliği, Plastik Anlaşması toplantılarında da son güne kadar hiçbir şey söylemedi. Son gün, artık anlaşmanın çökeceği anlaşılınca bir anda kaplan kesildi. Plastik üretiminin sınırlandırılmasının anlaşmada yer alması gerektiğini ve daha pek çok talebi dile getirmeye başladı. Ancak son düzlükte harekete geçtiğinde anlaşma zaten çökmüştü.

Image
""

Ü.Ş.: Peki, tam buradan senin çok iyi bildiğin, gözlerinle de gördüğün bir konuya geçelim. Bu yaz, el değmemiş gibi görünen, mavi yolculuk yapılan koyların yüzeyinde plastik atıkların yüzdüğüne dair sosyal medyada çok sayıda paylaşım yapıldı, haberler çıktı.

Anladığım kadarıyla bu kirliliğin kaynağı daha çok Adana'daki atık depolama tesisleri ama Antalya, belki Muğla kıyılarına kadar uzanan bir plastik ve mikroplastik kirliliği söz konusu.

Burada da başka bir ironi var: Avrupalı turistler, kendi ülkelerinin Türkiye'ye gönderdiği plastik çöplerin arasında yüzerek tatillerini geçiriyorlar. Bu durum turizmi de ciddi biçimde etkilemeye başladı. Otelcilerin ve turizm acentelerinin de bu konuda hükümete baskı yapmaya başladığını söyleyebilir miyiz? İşin aslı nedir?

S.G.: Bu arada, Avrupa Komisyonu'nun değerlendirme raporunda da tam olarak ifade edilen bir durum bu. Çünkü atık ithalatıyla bağlantılı bir meseleden bahsediyoruz.

Ü.Ş.: Peki nereden geliyor bu plastikler?

S.G.: Adana'dan geliyor. Adana'daki ithal plastik atıkları işleyen ya da işlediğini iddia eden geri dönüşüm tesislerinden ve bunların işlemez hale getirdiği Seyhan Atık Su Arıtma Tesisi'nden kaynaklanıyor. Orada arıtılamayan plastikler, atık sularla birlikte Seyhan Nehri üzerinden denize taşınıyor.

Üstelik bu kirlilik yalnızca kanallara ya da nehirlere yasa dışı veya usulüne uygun olmayan şekilde deşarj edilen atıklardan kaynaklanmıyor. Daha önce kanalların kenarlarına, tarlalara ve yol kenarlarına dökülen kırılmış plastikler de yağışlarla birlikte nehirler ve kanallar üzerinden denize taşınıyor. Bu yıl yağışların çok yoğun olması da bu durumu artırdı.

Bu kirliliğin bu kadar yoğun olduğuna ilişkin ilk paylaşımları Ocak ayında Adana'dan gördük. Adana'nın hemen yanında Tarsus var. Seyhan Nehri'nin denize döküldüğü bölge de Adana-Mersin sınırında. Oradaki kıyı alanlarında plastik kirliliğine ilişkin görüntüler sosyal medyada paylaşıldı. Ama biz bunu zaten 10 yıldır biliyoruz, 10 yıldır söylüyoruz. Bu bölgedeki geri dönüşüm faaliyetlerinin hem tarımı, hem su kaynaklarını, hem de denizel ekosistemi çok ciddi biçimde tehdit ettiğini anlatıyoruz.

Dün İskenderun'daydık, bir toplantıya katıldık. Oradaki arkadaşlar da plastik kirliliğinin İskenderun'a kadar ulaştığını söylediler. Normalde o tarafa gitmiyor. Bakın, o kadar yoğun bir atık boşaltımı söz konusu.

Ü.Ş.: Ama Antalya çok daha uzak değil mi? Antalya'ya, Muğla'ya kadar gitmiş. 

S.G.: Yok bu uzaklık değil, akıntının meselesi.

Ü.Ş.: Akıntının yönü, evet. 

S.G.: Akıntının yönü meselesi. Yani o kadar yoğun bir kirlilik var ki akıntının yönü bile kurtaramadı, öyle söyleyeyim. Marmaris'e kadar gitmiş.

Normalde biz bu görüntüleri 10 yıldır Adanalıoğlu, Tarsus, hatta zaman zaman Mersin'in Limonlu bölgesine kadar görüyorduk. Ama bu sefer o kadar yoğun bir boşaltım yapılmış ki ithal edilen atıkların yanı sıra yağışlar fırsat bilinerek kırılmış plastiklerin sağa sola dökülmesi de dahil olmak üzere kirliliğin Marmaris'e, Fethiye'ye ve Kıbrıs'a kadar ulaştığını biliyoruz.

Ü.Ş.: Bunun pek çok rezervasyon iptaline yol açtığını, turistlerin de bir daha gelmeyeceklerine dair paylaşımlar yaptıklarını gördük.

S.G.: Evet, Antalya Valisi de İstanbul'daki toplantıda bunun yaratacağı kaybın geri dönüşüm endüstrisinin yıllık kazancının on katı kadar olabileceğini söylemişti. Antalya'daki turizm ve otelcilikle ilgili birlikler de bu mesele yüzünden rezervasyonlarda %10-15'e varan kayıplar beklediklerini belirtiyor.
%15 dediğimiz, 2-3 milyar dolar demek yani çok ciddi bir para. Geri dönüşüm endüstrisinin toplam kazancı bile bu kadar değil.

Ü.Ş.: Peki neden hâlâ hiçbir adım atılmıyor? Bir taraftan turizmciler baskı yapıyor, diğer taraftan idareciler de artık bu durumu istemiyor. Vali bile dile getiriyor diyorsun. Üstelik Türkiye'nin COP31'de sıfır atık liderliği var. Bazı konularda adım attığını göstermesi de iyi olur ama hiçbir hareket yok. Bu nasıl bir çelişki? Ne diyorsun buna?

S.G.: Bana sorarsanız bunun hiçbir mantıklı açıklaması yok. 

Ü.Ş.: Ben de bilmiyorum. 

Image
""

S.G.: Bence bunun nedeni plastik endüstrisinin lobi gücü ve oldukça agresif yaklaşımı. Bakın, 1 Eylül'de tek kullanımlık plastiklerin yasaklanmasına ilişkin yönetmelik yayımlandı.

Ü.Ş.: Onu da soracaktım.

S.G.: Evet.

Ü.Ş.: O da çıkmadı.

S.G.: Çıkmadı. COP öncesinde çıkması sürpriz olur, onu söyleyeyim. Çünkü yayımlanmaması için plastik lobicileri, yani plastik üreticilerinin lobi grupları her yerde toplantılar organize ediyordu. Plastik atık taahhüdü konusunda da aynı şeyi yaptılar. Plastik üretimi sınırlandırılırsa ekonominin batacağı, enflasyonun artacağı, gıda fiyatlarının uçacağı gibi hiçbir hesaba dayanmayan iddialar ortaya attılar. Sanayi ve ticaret odalarıyla birlikte, özellikle İstanbul ve Ankara'da toplantılar düzenleyerek son derece absürt argümanlarla bunu savundular.

Sonuçta yönetmelik yayımlanmadı. Atık ithalatı da yasaklanmıyor. Bunun temelinde yine aynı grubun etkisi var. Çünkü bir şeyi yasaklamaya başladığınızda arkasının çorap söküğü gibi geleceğini düşünüyorlar. O yüzden ne kadar engellersek, ne kadar geciktirirsek, ne kadar sulandırırsak o kadar iyi diye bakıyorlar. “Kontrol ediyoruz, kota koyuyoruz, tek kullanımlık plastiklerin üretimini değil, piyasaya arzını sınırlandırıyoruz” diyorlar. Bakın, Bakanlık “yasaklama” bile diyemiyor. Plastik endüstrisinin etkisi bu kadar güçlü.

Ü.Ş.: Yönetmelikte de öyle mi diyordu?

S.G.: Tabii, öyle diyordu. Bizim en büyük eleştirimiz de buydu zaten. Bunu bu şekilde çıkarırsanız ölü doğmuş bir yönetmelik olur. Çünkü üretimi devam eden bir ürünün piyasaya arzını yasaklayamazsınız, sınırlandıramazsınız.

Avrupa Birliği'nin de en büyük handikapı bu: Avrupa Birliği de tek kullanımlık plastik ürünlerin piyasaya arzını kısıtladı, bazı ürün gruplarının üretimini yasakladı. Ancak birçok ülkede üreticiler bu düzenlemelerin etrafından dolaşıyor. Çünkü yasal düzenlemelerde çok fazla açık var.

Mesela İtalya'da tek kullanımlık plastik pipetler yasaklandı. Üreticiler ise aynı pipetleri tek kullanımlık olmadıklarını iddia ederek “çok kullanımlık pipet” adı altında yeniden piyasaya sürüyor. İtalya'ya gittiğinizde tek kullanımlık pipetler yasak olmasına rağmen her yerde görüyorsunuz. Çünkü üreticiler bunların tek kullanımlık olmadığını iddia ediyor.

Üretimi yasaklarken ürünün tasarımına ve tanımına ilişkin de ciddi kurallar koymanız gerekiyor. Peki biz taslak olarak okuduğumuz düzenlemede ne yaptık? Mesela bir müşteri geldiğinde ona öncelikle termos kullanmasını tavsiye etmeniz gerektiği söyleniyor. Böyle bir yönetmelik olmaz. 

Image
""

Ü.Ş.: Peki Sedat, bir dakikamız kaldığı için son bir şey sormak istiyorum. Aslında COP31'deki sıfır atık gündemini de konuşalım diyecektim ama ortada pek bir gündem olmadığı çok açık olduğu için ona fazla girmedim.

Şunu soracağım: Biliyorsun, iki hafta önce Yeşil Taksonomi Yönetmeliği çıktı. Yönetmeliğin eklerinde, döngüsel ekonomi başlığı altında, ilk maddede plastik ambalajlar yeşil faaliyet olarak yer alıyor. Ne diyorsun buna?

S.G.: Bu, büyük bir manipülasyonun yönetmeliklerde yer bulmuş hali. Çünkü plastik ambalajları, yaşam döngüsü analizi gibi oldukça absürt bir analiz yöntemiyle, ki şu anki uygulamasından bahsediyorum, metal ve camdan daha çevreci olarak pazarlıyorlar. Mesela uzun mesafeli gıda taşımacılığında plastik ambalaj kullanılırsa daha az karbon salımı olacağını öne sürerek bunu savunuyorlar. Bu da yine plastik endüstrisinin maalesef...

Ü.Ş.: Ama ABD'de de böyle değil mi?

S.G.: Aslında tam olarak öyle değil; orada tasarım meselesi de var. Avrupa Birliği'nde bu tür yönetmeliklerle bağlantılı başka düzenlemeler de bulunuyor. Yani böyle bir yönetmelik çıkarırken ayrıntılar için, örneğin ürün tasarımıyla ilgili başka bir yönetmeliğe atıfta bulunuyorsunuz. Orada da kriterler tek tek listeleniyor. Bizde ise böyle bir şey yok. Çünkü tarama kriterlerini İklim Değişikliği Başkanlığı belirleyecek. Yani bunlar başka bir yönetmelikle bile düzenlenmeyecek, Başkanlığın yönergeleri ve idari kararlarıyla belirlenecek. Sonuçta ortada bir yönetmelik varmış gibi görünüyor ama her şey idarenin tek taraflı kararına bırakılmış oluyor.

Ü.Ş.: Sedat, zamanımız doldu ama gerçekten bu konu bitmiyor. COP31'de sıfır atık konusunda neler olacağını, gündemin nereye varacağını göreceğiz. Önümüzdeki bir ay içinde kim bilir Türkiye'nin atık meselesiyle ilgili daha ne haberler çıkacak. Mutlaka tekrar konuşacağımızı düşünüyorum.

S.G.: Bence de.

Ü.Ş.: İtalya'da da konuşuruz zaten.

S.G.: Kesinlikle, teşekkürler.

Ü.Ş.: Çok teşekkürler. Bugünkü Açık Yeşil'de Çukurova Üniversitesi'nden Prof. Dr. Sedat Gündoğdu'yla plastik kirliliğini ve atık meselesini konuştuk. Gelecek hafta görüşmek üzere, hoşçakalın.

Benzer İçerikler

Plastik Atık Ticareti ve Çevresel Bedeli
17 Temmuz 2026
Sedat Gündoğdu, Ecehan Balta, Ömer Madra, Özdeş Özbay
Cenevre'de çöken Plastik Anlaşması
20 Ağustos 2025
Ümit Şahin
  -     
● Canlı Yayın
—
Şimdiki
—
Sıradaki
—
Sıradaki
—
Sıradaki