Tuğba'dan Mektup Var!
Açık Gazete'de Ömer Madra ve Özdeş Özbay, Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Sekreteri Banu Tuna ile tutuklu gazeteci ve Apaçık Radyo programcısı Tuğba Tekerek’in cezaevi koşullarını, kendisinin Apaçık Radyo’ya gönderdiği mektubu ve Türkiye’de gazetecilere yönelik artan baskıları, tutuklamaları ve basın özgürlüğünün durumunu konuşuyorlar.
Ömer Madra: Apaçık Radyo’nun Açık Gazete’si devam ediyor. Bugün Tuğba Tekerek’in programının bulunduğu saatte biz yayına devam ediyoruz. Bir konuğumuz var, önce onu tanıtalım. Merhabalar, hoşgeldiniz.
Banu Tuna: Günaydın, merhaba.
Özdeş Özbay: Merhabalar. Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Sekreteri, gazeteci Banu Tuna bizimle. Şimdi kendisiyle Tuğba’nın tutukluluğunu konuşacağız. Dün aslında Tuğba’nın doğum günüydü; biz de Açık Gazete’nin çıkışında kutlamıştık. Bir etkinlik düzenlendi ve gazeteci arkadaşları tarafından Tuğba’ya mektuplar yazıldı. Banu ile birlikte bunları konuşacağız.
Ama sabah da duyurmuştuk; Tuğba Tekerek’ten Apaçık Radyo’ya bir mektup var. İsterseniz onunla başlayalım Ömer Bey.
Ö.M.: Evet, lütfen.
AÇIK RADYO’YA MEKTUP
Günaydın Ömer Bey,
Günaydın Özdeş,
Yıllardır her Perşembe sabahına böyle başlıyorduk.
Maalesef şimdi size ve sevgili Açık Radyo
dinleyicilerine Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nden
bir mektupla seslenebiliyorum.
Ve maalesef size bu kez Avrupa ya da Türkiye
gündeminden bahsedemeyeceğim. Ama narkotik
dünyasıyla ilgili son derece ilginç, güncel bilgilere
sahibim.
Zira uyuşturucu koğuşundan tutuluyorum.
Koğuş 40 kişi. 36 kişi uyuşturucudan, 2 kişi
hırsızlıktan, 1 kişi cinayetten burada.
Ben de yaptığım bir haberden dolayı buradayım.
2024 yılında Gürcistan’da seçimler öncesinde
bir LGBT aktivistiyle görüşüp KaosGL’ye haber yapmıştım.
Akıl almaz bir şekilde KaosGL Instagram hesabı
yetkilisi olduğum iddia ediliyor. Hiçbir delile dayanmadan!
Napayım... Bu ülkede oluyor böyle şeyler.
Derin bir nefes alıp, dayanmaktan başka çare yok.
Özgür demokratik dünya mücadelesine devam.
Neyse... Ben size biraz daha kaldığım koğuştan bahsedeyim;
Bir avluya bakan koğuşta 12 oda var. Odalar 2 kişilik ama
her birinde en az 3 kişi kalıyor. Bizim odada 4 kişi
kalıyoruz. Benim 4. yatağı koyacak yer bile yok.
Yataklardan birini ranza altına doğru uzatıyoruz.
Ben tuvaletin önünde yatıyorum.
Koğuşa girdiğimde bir radyo gördüğümde bir an çok
sevinmiştim, sizin sesinizi duyabileceğim diye.
Sonra Açık Radyo’nun karasal yayın lisansının iptal
edildiğini hatırladım. Hafifçe çöktüm. Nasıl bir
ülkede yaşadığımız kafama bir kez daha dank etti.
Olsun! Ben duymasam da biliyorum siz ordasınız,
Ömer Bey ve Özdeş mikrofon başında, Andrey teknik
masada, dinleyiciler Açık Radyolarının başında.
Kainatın tüm seslerine ve renklerine açığız!
Ömer Bey, Özdeş, Andrey, tüm Açık Radyo
emekçileri, programcıları ve pek sevgili Açık
Radyo dinleyicileri; hepinize günaydın!
Özgür günlerde görüşmek dileğiyle.
22 Eylül 2026
Tuğba Tekerek
Sincan Kadın Kapalı Cezaevi
B1 Koğuşu
Evet, Tuğba'nın mektubu böyle.
Ö.Ö.: Evet, bilmiyorum, ilk kez mi oluyor bu tarz bir mektup okuyuşunuz Ömer Bey ama cezaevinden programcılarımızın gönderdiği mektupları okumak da varmış kaderde.
Ö.M.: Evet, arada Osman Kavala ile ilgili de bir mektup okuma seansımız olmuştu.
Ö.Ö.: Doğru, evet. Banu, tekrar hoşgeldin.
B.T.:
Mektuptan sonra hoşbulduk ya da hoşgeldin, bilmiyorum, insanın...
Ö.M.: Evet, değil mi?
B.T.: Vicdani bir yükü oluyor bunu söylerken.
Ö.M.: Evet, ama ne yapalım yapacağız. Tuğba'nın da dediği gibi, yola devam.
B.T.: Evet, Tuğba’nın cezaevi koşullarıyla ilgili, kendisini ziyaret eden milletvekillerinden edindiğimiz bazı bilgiler vardı. Koşulların değiştiğini umuyorduk ama belli ki değişmemiş.
Ö.Ö.: Zaten sadece iki gün önce yazılmış olan bir mektup.
B.T.: Evet, evet.
Ö.Ö.: Bize de dün iletilmişti.
B.T.: Burada mesela sizinle konuşurken bu koşullardan bahsedeyim mi, yoksa bu koşullar değişmiş midir? Değiştiyse 217/A’dan bir de bizim başımız derde girer mi diye düşünüyordum; yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak.
Ö.Ö.: Gazetecinin bir dizi tehlikesi devam ediyor. Dün Tuğba’nın doğum günüydü. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda da arkadaşları buluştular. Sen de oradaydın, ben de katılma fırsatı buldum. Herkes duygularını yazdı, birer mektup kaleme aldı. Bir fotoğraf paylaşıldı. Cezaevine bir şey sokmak mümkün olmadığı için tek hediye yöntemi de buydu. Bunları gönderme fırsatı bulundu. Biraz buradan başlayalım mı?
B.T.: Olur. TGS’nin bir Kadın ve LGBTİ+ Komisyonu var. Zaten bu son dalgadan bir önceki dalga sırasında bizim sosyal medya hesabımız da kapatılmıştı Tuğba’ların alındığı ikinci dalgada.
Sendikanın Kadın ve LGBTİ+ Komisyonu var. Mesela Haziran ayında sendikanın X ve Instagram hesapları gökkuşağı renklerine bürünür; LGBTİ+ gazetecilerin hakları ve yaşadıkları mağduriyetlerle ilgili mesajlar yayımlanır. Dolayısıyla ilk dalga sırasında bizim o hesap da, siz de yayında bahsetmiştiniz, kapatıldı.
Tuğba’nın evine baskın yapılarak gözaltına alınması ve ardından tutuklanması sonrasında tabii o gruptaki mesajlaşma trafiği de arttı. Bu arada komisyonun bir WhatsApp grubu var; oldukça da kalabalık, zannediyorum 150 kişi kadarız orada. Arkadaşlarımızdan biri, 23’ünün Tuğba’nın doğum günü olduğunu hatırlattı. Ne yapsak diye düşünürken de bu fikir ortaya çıktı.
Salı günü, senin de katıldığın toplantıda sendikada toplandık. İlk fikir aslında bir pasta almak, üzerine Tuğba’ya bir mesaj yazmak ve hep birlikte o pastayla fotoğraf çektirmekti. Ama sonra, “Acaba Tuğba’yı üzer miyiz? Onun yiyemediği bir pasta olursa...” diye düşünüp bundan vazgeçtik. Hatırlarsın, fotoğraf çekilirken de “Gülelim mi, gülümseyelim mi, ne kadar gülelim?” diye düşündük. Ama bence çok güzel bir fotoğraf oldu.
Ö.Ö.: Evet, kesinlikle.
B.T.: Dün hem Tuba’ya yazılan mektupları, hem de o fotoğrafı postaladık. Henüz eline geçtiğini tahmin etmiyorum ama belki yarın ulaşır.
Ö.Ö.: Tabii bir de gazeteciler, aslında her tutuklu için olduğu gibi, istedikleri her metne ulaşamıyorlar. Gelen metinler önce okunuyor, kontrol ediliyor.
B.T.: Evet, o yüzden mektupları yazarken dilimize de biraz dikkat etmeye çalıştık. Umarım Tuğba’ya bir parça moral verebiliriz.
Ö.M.: Peki, uyuşturucu kaçakçılığından, hatta cinayetten hüküm giymiş kişilerin de bulunduğu bir yerde kalıyor olmasını nasıl izah ediyorlar? Bunun bir açıklaması var mı?
B.T.: Yani işte Ömer Bey, siz tabii ki bu meseleleri benden çok daha iyi biliyorsunuz. Elbette Tuğba’nın o koğuşta olmaması icap eder ama müstehcenlik suçlamasıyla tutuklandığı için aynı suçtan ya da adli suçlar kapsamındaki suçlardan tutuklu veya hükümlü kişilerle...
Ö.Ö.: Siyasi suç diye geçmiyor yani.
B.T.: Evet, maalesef. Tutukluluğun ilk günlerinde cezaevini ziyaret eden vekillerden öğrendiğimiz kadarıyla Sincan, bu bakımdan zaten pek iyi bir üne sahip değil. Sincan Cezaevi’nde Tuğba da kötü muameleye maruz kalmış. Yönelimleri nedeniyle teşhir edilenler olmuş.
Tuğba’nın koşulları da maalesef böyle. Benzer suçlamalarla cezaevinde bulunan meslektaşlarıyla bir arada kalamıyor. Bu da ayrıca bir eziyet tabii. Kapalı bir alanda, muhtemelen aynı dili konuşamadığınız insanlarla, üstelik tuvaletin önüne bir yatak sererek kalmak zorunda olmak...
Ö.M.: Ve bu, iki sene önce Gürcistan’da bir LGBTİ+ aktivist grubuyla yapılmış bir röportajdan, bir haberden oluşuyor. Bütün suç bu, değil mi?
B.T.: Evet, Kaos GL’de yayımlanmış bir haber bu. Fakat suçlama, çocukların görebileceği yerde müstehcenlik. Yani ne bileyim, bir gazete bayisinin raflarında yer alan bir yayından bahsetmiyoruz; online bir yayından söz ediyoruz. Kaos GL, çocukların sıradan bir şekilde girip bakabileceği, kolayca karşılaşabileceği bir haber sitesi mi, bundan hiç emin değilim.
Ama zaten bütün bu tutuklamaların, korkutmaların arkasındaki mesele, Tuğba’nın ilk tutuklandığında söylediği gibi, piyangonun Tuğba’ya vurmasının sebebi aslında LGBTİ+’ları yalnızlaştırmak. Şimdi Tuğba üzerinden bütün meslektaşlarına bir mesaj veriliyor: Eğer siz bu grupla, LGBTİ+’larla, LGBTİ+ haklarını savunanlarla ve bu derneklerle yan yana durursanız, görünürlüklerine katkı sağlarsanız başınıza gelecek olan budur.
Elbette, çok eminim Tuğba ilk duruşmada serbest bırakılacak, tahliye edilecek. Ama kim bilir o iddianame ne zaman hazırlanacak, ilk duruşmaya ne zaman tarih verilecek? Amaç, LGBTİ+’ların yalnız kalması ve böylece onları sindirmenin, korkutmanın daha kolay hâle gelmesi.
Ö.Ö.: Daha önce benzer bir durumda Yıldız Tar da vardı; yine Açık Gazete köşelerinden bir diğerinin sahibi. O da iki kez bu şekilde tutuklanmış, ayrı ayrı terör örgütlerine üyelik suçlamasıyla yargılanmıştı. Aylar süren tutukluluğunun ardından ilk duruşmada serbest bırakılmıştı.
Yani suçlamalar çok daha ağır olmakla birlikte süreç böyle işliyor. Artık en basit suçlamalarda bile insanlar aylarca tutuklu yargılanıyor, ardından serbest bırakılıyor. Tuğba da gönderdiği mesajda bunun birkaç ay sürebileceğini düşündüğünü belirtmiş. Bu, bize mektup olarak gönderdiği bir yazı.
Ö.M.: Peki, birkaç ay sonra tahliye edilmesinin ardından buna karşı dava açmak gibi bir şey düşünülüyor mu?
Ö.Ö.: Yani bir dava muhtemelen açılacak ve ilk duruşmada tahliye edilirse o dava tabii ki devam edecektir. Ama sanırım Ömer Bey’in sorduğu, Tuğba’nın maddi ve manevi tazminat davası açıp açamayacağı. Hele bir serbest kalsın... Daha doğrusu tahliye değil, beraat ederse, “Madem beraat edecektim, neden üç ay içeride kaldım? O zaman tutuksuz yargılasaydınız” diyerek dava açılabiliyordur muhtemelen.
B.T.: Yani bir yandan tabii hissettiğimiz şey şu: Yeter ki, nasıl diyeyim, canımızı kurtaralım diye sevindiğimiz için böyle şeylerin peşine pek düşmüyoruz. Ama bir aktivizm biçimi olarak, madem mahkemeler bu şekilde, sonucu baştan belli davalarla ve tutuklamalarla meşgul ediliyor, belki de bütün meslektaşlarımızın maddi ve manevi tazminat davaları açmaları iyi olabilir. İyi bir fikir Ömer Bey.
Tabii bu arada Türkiye’de yargı süreçleri pahalı. Dolayısıyla bunlar herkesin finanse edebileceği süreçler olmayabilir. Ama bir aktivizm modeli olarak düşünülebilir.
Ö.M.: Evet, bunun üzerinde daha sonra konuşma imkanını buluruz.
B.T.: Evet, evet.
Ö.Ö.: Peki, biraz daha genel olarak bu operasyonlara bakalım. Son operasyonlarda evet, LGBTİ+ dernekleri ve Tuğba özelinde, bu alanda yazan gazeteciler hedefte. Ama Türkiye’de uzun zamandır gazeteciler hedef alınıyor; hâlâ içeride olan başka gazeteciler de var. Son dönemde gazetecilere yönelik bu baskılara dair nasıl bir yorum yaparsın Banu?
B.T.: Bizim düzenli olarak güncellediğimiz, ne yazık ki sık sık da güncellemek zorunda kaldığımız, cezaevinde bulunan gazeteciler listemiz var. Tuğba ne yazık ki o listeye 13. kişi olarak eklendi. Şaşırtıcı biçimde bir süredir 12’de takılıp kalmıştı listemiz. Biz de sayı artmadığı için seviniyorduk.
Bu arada bu sayı başka kurumlarda farklı olabiliyor. TGS’nin prensibi şu: Dosyaları inceliyoruz; gazetecilik faaliyetlerinden dolayı haklarında bir suçlama yapılmışsa ve cezaevine konmuşlarsa o listeye ekliyoruz. Dolayısıyla başka kurumların listelerinde sayı birkaç kişi daha fazla olabilir.
Hareket alanımız o kadar daraldı ki kırpıla kırpıla giderek küçüldü. 2010’ların başından bu yana dokunulmaması beklenen alanların sayısı giderek arttı. Bugün artık elimizde neredeyse hiçbir şey kalmadı. Artık bırakın alanları, belirli konulara hangi açıdan baktığınız bile sizi cezaevine gönderebilecek bir süreci başlatabilir.
Ne yazdığımıza, ne söylediğimize çok dikkat etmemizin beklendiği, açıkçası kendimizi korumak istiyorsak dikkat etmemiz de gereken bir süreçten geçiyoruz. Bu dönem elbet biter ama bittiğinde reflekslerimizi geri kazanmamız ne kadar sürecek, bilmiyorum. Çok uzun süreceğini tahmin ediyorum. Açıkçası rehabilitasyona ihtiyacımız olacak gibi geliyor.
Şu anda bu ülkede özgürce gazetecilik yaptığını söyleyen bütün meslektaşlarım da kabul edecektir; o “özgürce yapma” işi de tırnak içinde. Çünkü bu işin gerçekten özgürce nasıl yapıldığını unuttuk gibi geliyor bana.
Ö.Ö.: İyi gazetecilik örnekleri de giderek azalıyor, anladığım kadarıyla. Bunu söylüyorsun diye anlıyorum.
B.T.: Evet, evet. Bir de 20 yıl önceki reflekslerimizin köreldiğini düşünüyorum. Mesela karşı tarafa söz hakkı vermek gazeteciliğin temel ilkelerinden biridir. Ama eğer karşı taraf bir devlet kurumuysa, nasıl olsa yanıt gelmeyeceğini düşünerek artık sormayı, denemeyi bile bıraktık. Bu tip unuttuğumuz bir dolu gazetecilik refleksi var.
Ö.M.: Bir de Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın açıkladığı verileri zaman zaman bu programda değerlendiriyoruz. Bir kez daha, Türkiye’nin basın ve medya özgürlüğü açısından dünyadaki konumuna ilişkin birkaç rakam vermek mümkün mü?
B.T.: Bu bakımdan tabii en güvenilir veri kaynaklarından biri Sınır Tanımayan Gazeteciler’in Paris merkezli hazırladığı harita. Her yıl ülkeleri basın özgürlüğü bakımından sıralıyorlar ve bunu bir de haritalandırıyorlar. Ülkelerin sıralandığı yazılı bir liste var ama aynı zamanda bir harita da yayımlanıyor. Ülkedeki durum kötüleştikçe o ülkenin rengi siyaha doğru dönüyor.
Türkiye çok uzun yıllar turuncu, koyu kırmızı renklerle ifade edildi ama artık maalesef siyah. Başka kimler siyah mesela? Rusya siyah. O listede basın özgürlüğü bakımından hiç iyi bir durumda değiliz.
Şimdi sizinle konuşurken bir yandan doğru bilgi verebilmek için listeyi de arıyordum. 2026’da endekste 180 ülke var. Biz 163. sıradayız.
Ö.M.: Ben de onu soracaktım. Kusura bakmayın, önceden konuşmadan böyle bir soru yönelttim ama.
B.T.: Yok yok, benim de pozisyonum itibarıyla aslında bu yanıtı şak diye vermem gerekiyordu ama... 163. sıradayız.
Ö.M.: 180 ülkede.
Ö.Ö.: İyi iyi, yani 17 ülkeden üstteymişiz. Bizden de beterleri var yani.
B.T.: Evet, evet. Bu arada şu an bordo kategorideymişiz.
Ö.M.: Evet. Bu da çok endişe verici, kaygı verici bir başka durum. Düzeleceğine dair de pek bir belirti yok yani.
B.T.: Yok, çünkü 2025’te 159. sıradaydık. Dört basamak daha gerilemişiz. En alttaki %10’luk dilimdeyiz.
Ö.Ö.: Peki, az evvel şu anda 12 tutuklu gazeteci olduğunu söylüyordun ya...
B.T.: Tuğba ile 13 oldu.
Ö.Ö.: Pardon, evet, 13 oldu. Tuğba, yaptığı bir haber nedeniyle müstehcenlik suçlamasıyla tutuklu. Peki içerideki diğer gazeteciler genellikle hangi suçlamalarla tutuklu?
B.T.: Son dönemin en yaygın suçlaması 217/A, yani “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçlaması. Bu gerçekten sınırları o kadar belirsiz, o kadar muğlak bir suçlama ki Ankara’dan yaptığınız bir kulis haberiyle bile bununla itham edilebilir, suçlanabilirsiniz.
Ama ondan önce, yani 217/A gündemimizde yokken, örgüt üyeliği ve örgüte üye olmamakla birlikte yardım etmek, özellikle Kürt basınında son derece yaygın iki suçlamaydı. Dediğim gibi, son iki yıldır en fazla karşılaştığımız suçlamalardan biri 217/A. Bir de tabii Cumhurbaşkanı’na hakaret var.
Ö.Ö.: Bir de erişim engelleri meselesi var herhalde. Mesela son olarak çok sayıda gazetecinin LGBTİ+’lara yönelik operasyona dair yaptığı paylaşımlara, aslında haber niteliğindeki sosyal medya paylaşımlarına erişim engeli getirildi. Peki, bu erişim engellerinde gerekçe olarak ne gösteriliyor?
B.T.: Orada da birkaç kişi için gerekçe müstehcenlikti. Mesela son olarak Tuba’nın gözaltına alındığı dalgada hesabı kapatılan gazetecilerden biri Ankara’dan Özlem Akarsu Çelik’ti. Muhtemelen hesabın kapatılmasına gerekçe olan paylaşımı da “LGBTİ+ hakları insan haklarıdır” şeklindeki mesajıydı. Orada da suçlama müstehcenlikti.
Ö.Ö.: Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Var mı eklemek istediğiniz bir şey?
Ö.M.: Yok, bu haritadaki bordo renkten bir an önce kurtulalım. Peki, gazeteciliğin tümüyle serbest olduğu ülkelerin haritadaki rengi nedir?
B.T.: Bir saniye hemen haritayı açıyorum önüme.
Ö.M.: Zor sordum biliyorum ama.
B.T.: Sarı.
Ö.M.: Sarı.
B.T.: Sarıdan başlıyor ama mesela şu anda ABD de hiç sarı değil, turuncu.
Ö.M.: Turuncu.
Ö.Ö.: Orada bağımsız kanallar var, artık Trump TV var. Bir adım atmış durumdalar.
Ö.M.: Evet.
B.T.: Bu arada Tuğba’nın durumundan TGS’nin çatı örgütlerini, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu’nu ve Avrupa Gazeteciler Federasyonu’nu da haberdar ettik. Tüm bu kurumlar birer kınama ve dayanışma mesajı yayımlayıp basın açıklaması yaptılar.
Daha dün yine yazışıyorduk. Her gün bize yazıp “Durumda bir değişiklik var mı, koşullarına dair yeni bir bilgi aldınız mı?” diye soruyorlar. Mümkün olduğunca bu konuda sadece Türkiye’yi değil, Avrupa’yı ve dünyayı da haberdar etmeye, harekete geçirmeye çalışıyoruz.
Ö.M.: Evet. Yakından takip etmeye mecburuz zaten. Çok teşekkür ederiz Banu.
B.T.: Ben teşekkür ederim.
Ö.Ö.: Evet, çok teşekkür ederiz. Türkiye Gazeteciler Sendikası Genel Sekreteri Banu Tuna bizimle birlikteydi. O zaman daha sonra tekrar haberleşmek üzere diyelim Banu.
B.T.: Haberleşmek üzere, çok sevgiler.
Ö.M.: Teşekkürler, hoşçakalın. Evet, böylece programımızın da sonuna gelmiş durumdayız herhalde. Yani yeni bir son dakika haberi yok ise...
Ö.Ö.: Evet, ben de korkarak bakıyorum; var mı bir operasyon, şu bu falan diye. Zaten kendi adıma, son dakika diye iyi bir haber verdiğimi hiç hatırlamıyorum. Sizin gazetecilik, radyoculuk deneyiminizde hiç oldu mu, bilmiyorum ama.
Ö.M.: Ben de hatırlamıyorum.
Ö.Ö.: Yok yok, şükür yok.
Ö.M.: Yok, güzel. O zaman bugünkü programı da bitirebiliriz. Oldukça değişik bir buluşmayla sona erdi. Türkiye Gazeteciler Sendikası, hâlihazırda tutuklu olan programcı arkadaşımızın durumu hakkında bize bilgi verdi. Bir de Tuğba’nın, Tuğba Tekerek’in mektubunu okuma fırsatı bulduk. Bizi dinlediğiniz için çok teşekkür ederiz. Hepinize günaydın.
Ö.Ö.: Günaydın.
Benzer İçerikler
"Bu dili, bu mizahı çoğaltmak gerekiyor"
Oğulcan Özgenç
"Sendikal haklara saygıyı talep ediyoruz"
İlyas Coşkun
İmralı Ziyareti, CHP’nin Kararı ve Yayman Paradoksu
Burcu Karakaş
“Gazeteciler hem hukuki, hem fiziksel baskı altında”
Ömer Madra