Sözümüzü Kime Bıraktık?: Popülizm, Temsil ve Siyasal Kırılganlık
Antroposen Sohbetler’de Utku Perktaş, siyaset bilimci Aybars Yanık ile "Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset" kitabından hareketle popülizmi; temsil krizi, toplumsal kırılganlıklar, daralan siyasal alan ve yurttaşların karar alma süreçlerinden dışlanması üzerinden ele alıyor.
Satırbaşları:
- Popülizm, benim için bir semptomdur; pek çok problem sonucunda ortaya çıkan bir semptom diyebilirim.
- Biz, kendimizi etkileyen kararların alınmasına ortak değiliz.
- Sorunlarımızın çözümünü bir başkasına havale ettiğimizde, çözüm de çoğu zaman bizim dilimizden, ihtiyaçlarımızdan ve katılımımızdan uzaklaşır.

İklim krizinin, ekonomik belirsizliğin ve siyasal güvensizliğin iç içe geçtiği Antroposen çağında popülizm, yalnızca liderler ya da seçim kampanyaları üzerinden açıklanabilecek bir olgu değil. Yurttaşların karar alma süreçlerine nüfuz edememesi ve siyasal alanın giderek daralması, liderlerin ya da “kahramanların” halk adına konuşma iddiasıyla öne çıktığı bir boşluk yaratıyor.
Siyaset bilimci Aybars Yanık ile İletişim Yayınları’ndan çıkan Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset kitabından hareketle; popülizmi toplumsal kırılganlıkların, temsil krizinin ve daralan kamusal alanın bir semptomu olarak konuşuyoruz. Kahraman anlatılarından oligarşikleşen siyasal yapılara, liyakat söyleminden yurttaşların kendi hayatlarını etkileyen kararlardan dışlanmasına uzanan bu söyleşi, popülizmi yalnızca lider odaklı değil; temsil, katılım ve ortak düşünme imkânı üzerinden ele alıyor.
İyi dinlemeler ve keyifli okumalar.

Utku Perktaş: Merhabalar, Antroposen Sohbetler'e hoşgeldiniz. Ben Utku Perktaş.
Yaşadığımız çağ yalnızca ekolojik değil; aynı zamanda siyasal, ekonomik ve toplumsal belirsizliklerin de yoğunlaştığı bir dönem. Böyle zamanlarda insanlar yalnızca çözüm değil, anlam da arıyor. Kimi zaman bunu kurumlarda, kimi zaman da kahramanlarda, sembollerde ve güçlü anlatılarda bulmaya çalışıyor.
Popülizm de belki tam bu noktada, yalnızca bir siyaset tarzı olarak değil, yaşadığımız çağın ruhunu anlamaya yarayan bir mercek olarak karşımıza çıkabiliyor. Bugün popülizmden hareketle, konuğum siyaset bilimci Aybars Yanık ile yakın zamanda İletişim Yayınları’ndan çıkan Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset kitabı üzerinden bir söyleşi yapacağız. Kitap da burada.

Girişten de anlayacağınız gibi, popülizmi yalnızca liderler ve seçimler üzerinden değil; popüler kültür, kahraman anlatıları, toplumsal kırılganlıklar ve belirsizlikler çağının ürettiği siyasal dinamikler üzerinden konuşmaya çalışacağız.
Dolayısıyla bu girişi çok uzatmayayım. Aybars, programa hoşgeldiniz. Beni kırmadınız, çok teşekkür ediyorum. Vakit ayırdınız; ne var ne yok?
Aybars Yanık: Rica ederim, hoşbulduk hocam. Benim için zevk. Vallahi iyiyim, umarım siz de iyisiniz.
U.P.: Ben de iyiyim, çok teşekkür ederim. Şimdi, uygun olursa sorulara geçebilirim. Öncelikle kitap için sizi tebrik ediyorum; çok emek vermişsiniz, elinize sağlık.
Kitapta popülizmi kişilerle değil, ilişkilerle ve toplumsal koşullarla birlikte ele alıyorsunuz. Sizce popülizm, bu çerçeveden bakınca bir neden mi; yoksa daha derinlerdeki toplumsal kırılmaların bir belirtisi mi? Popülizmi biraz açmak mümkün olur mu?
A.Y.: Olabilir tabii. Aslında hakikaten anlamlı bir soru bence. Bu mesele benim de hep zihnimi meşgul etmiştir: Acaba popülizm bir sonuç mu?
Genellikle, açıkçası önceki yazılarımda veya söyleşilerimde de söylediğim gibi, popülizm bir nedenmiş gibi ele alınır. Ama bana kalırsa, ben biraz sonuç tarafındayım. Onu neden olarak ele aldığınız zaman, günümüzün siyasal kültürüyle ya da akademik kültürüyle de ilgili olarak, çok güçlü bir neden aranıyormuş gibi oluyor.
Popülizm; bugünkü iklim felaketinin, otoriter liderlerin —ki liderlik üzerinden icra edilmesiyle ilgili başlı başına bir problem yok— demokrasi sorununun, temsil kırıklığının ve çeşitli başka problemlerin başat sebebiymiş gibi görülüyor.
Dünyanın çeşitli dönemlerinde birtakım popüler izah biçimleri geliştirilir. Bunlar, nedenlerden yalnızca biri gibi değil; gündemin baskısıyla birlikte ele alındığında tek nedenmiş gibi görülür. Bu açıdan bakıldığında popülizm bana biraz maymuncuk gibi geliyor.
Ben daha ziyade bunun bir sonuç, yani çeşitli problemlerin bir semptomu olarak ele alınması taraftarıyım. Kitapta bunu doğrudan tartışmıyorum; ancak ima ettiğim ve teorik pozisyonumu açık etmek bakımından vurguladığım şey, popülizmin neden değil sonuç olarak kavranması gerektiğidir.
Böyle bakıldığında popülizm, benim için bir semptomdur; pek çok problem sonucunda ortaya çıkan bir semptom diyebilirim.
U.P.: Anladım. O zaman ben biraz kendi bildiğim taraftan yaklaşmaya çalışacağım. Ekolojik sistemlere baktığımızda, kırılganlık arttığında küçük etkiler büyük sonuçlar doğurabiliyor. Siyaset için de benzer bir kırılganlık eşiğinden söz etmek mümkün mü sizce?
A.Y.: Evet hocam, böyle bir benzetme yapılabilir. Elbette siyasetin matematiği doğa bilimlerindeki gibi işlemez; bunu biliyoruz. Fakat benzetme yaparsak, hakikaten biraz öyle.
Pek çok sorunun sonucunda veya kırılgan dönemlerde; örneğin derin bir iktisadi bunalımda, yoğun bir siyasal istikrarsızlıkta ya da çok uzun sürmüş baskın düşünce biçimleri, yönetim tarzları ve rejimlerde birtakım dışlama mekanizmaları ortaya çıkar. Her düşünce sistematiği, ister istemez bir tür dışlama içerir. Kitapta da biraz bu mantık üzerine düşünmeye çalıştım.
Bu dışlamanın sonucunda çok çeşitli kırılganlıklar oluşur. Bugün küreselleşmenin geldiği evreyle de bağlantılı olarak sorunlarımız çok benzer hâle geliyor. Öğrenciler şikâyetçi, çevreciler şikâyetçi. İklim krizi, çok uzaklarda yaşanan bir sorun gibi kavrandığı için çoğu zaman aciliyet arz etmeyen bir problem olarak görülüyor.
Bunun yanı sıra, birtakım siyasal tercihlerin pek çok toplumsal kesimin aleyhine işlemesi; diktatörlükler ve yoğunlaşan otoriter rejimler de bu tabloya ekleniyor. Bütün bunlar birleştiğinde elbette yoğun bir kırılganlık oluşuyor.
Siyaset biliminde “temsil krizi” denir mesela. Nedir bu? İnsanların büyük çoğunluğu, kendilerini temsil edecek bir siyasal partiye, lidere ya da daha geniş anlamıyla bir siyasal alana kavuşamıyor. Burada söylemek istediğim, bunun tek ve temel belirleyici neden olduğu değil; fakat günümüzde kırılganlığı oluşturan şeyin, benim çalıştığım saha açısından, insanların siyasal olarak konuşabilecekleri mekanizmaların, alanların ve ortamların pek bulunmaması olduğu.
Bu esasen bir tür kabus gibi. Çünkü siyasetin, siyasal alanın en temel mantığında, hayatımızı doğrudan etkileyen kararlar alınırken bizim de o kararların alınmasına ortak olmamız vardır.
Bugün baktığımızda, siyaseten bir şeyi etkileyebilecek miyiz? Örneğin iklim krizini başat bir problem hâline getirebilecek bir mecramız yok. Hep bir araya gelsek dahi etkileyemeyeceğimiz, oldukça oligarşik siyasal yapılar mevcut.
Dolayısıyla günümüzdeki sorunların pek çok nedeni vardır; ancak temel kırılganlık benim açımdan burada başlıyor. Popülizmin devreye girdiği alan da bence burası. Popülizm, bu alanı çok güzel manipüle edebiliyor, speküle edebiliyor ya da temellük edebiliyor.
Biz, kendimizi etkileyen kararların alınmasına ortak değiliz. Bu; yurttaşlık sorununu, cumhuriyet sorununu ve çevre sorununu kapsayan bir mesele bana kalırsa.

U.P.: Nüfuz edemediğimiz noktalarda galiba, değil mi? Büyük ve temel problemler, anladığım kadarıyla, nüfuz edemediğimiz yerlerde oluşuyor. Sizin oligarşik dediğiniz yapı da bu sanırım.
A.Y.: Şöyle düşünelim: Parlamento, meclis, çok temel bir demokratik mantığın tezahürüdür. Demokratik düşüncenin parlamentoda vücut bulması, uzun ve çoğu zaman zorlu mücadeleler sonucunda gerçekleşmiştir.
Fakat bugün parlamentodan söz ettiğimizde, herhangi bir yurttaşın kendisini parlamentoda temsil edilmiş hissetmesinden bile önce, çok temel kararlarda etkili olamadığı parlamentolardan bahsediyoruz. Doğrudan demokratik pratikleri kastetmiyorum; ama yurttaşların karar alma süreçlerine gerçekten nüfuz edemediği bir yapıdan söz ediyoruz.
Bugün elitizm ve oligarşi tartışmaları yapılıyor. Aslında bu yapılar, tam tersine, oligarşik idarelerin organları hâline geldiler. Oysa bunlar bambaşka bir mantıkla kurulmuşlardı. Benim sorun ettiğim şey, halkın kendisini, kendi yaşamını ve kendisi gibi pek çok yurttaşın hayatını doğrudan etkileyecek kararlara katılmasıdır; en azından buna imkân bulabilmesidir.
Bu imkân ortadan kalktığı zaman buna oligarşi diyebiliriz; elitizm ya da elitlerin yönetimi diyebiliriz. Bence temel problemler biraz burada ortaya çıkıyor.
U.P.: Çok teşekkürler Aybars. İklim krizi dendiğinde aklımdaki sorulardan biri şuydu: İklim krizi, ekonomik belirsizlik ve geleceğe dair güvensizlik gibi Antroposen dinamikleri, popülist siyasetin güçlenmesinde nasıl bir rol oynuyor sizce?
A.Y.: Kaldığımız yerden devam etmiş gibi olalım. Biraz nüfuz etmeye de çalışalım tabii. Doğrudan sorunuza yanıt olmayabilir ama en azından yanıt aramayı kolaylaştırabilir.
Sorun, az önce tarif ettiğim biçimde ortaya çıktığında, biri ya da birileri “Ben sizin yerinize bir şeyler yapabilirim” diyebilir. Kitapta sözünü ettiğim kahramanlar meselesi de bununla ilgili. Bu kuşkusuz yeni bir şey değil; mitolojide, efsanelerde, destanlarda çok derin kökleri var.
Demek ki tekrar eden bir şey var: Kırılganlık yaratan dinamiklerin arttığı dönemlerde popülist siyaset devreye giriyor ve “Ben sizin yerinize bu problemi çözebilirim; demokrasi sorununu ben çözerim, çünkü sizin sesinizim” diyebiliyor. İktisadi sorunlara da çözüm üretmeye aday oluyor: “Ekonomiden anlayanlar yönetecek artık” deniyor.
Oysa temel sorun bu değil. Dünyayı yönetenler ekonomiden gayet iyi anlıyorlar; ama bizim anladığımız anlamda anlamıyorlar. Gelir adaletsizliğini sorun etmiyorlar. Kapitalist üretim biçiminin kendisiyle herhangi bir problemleri yok. Finansallaşmayı demokratikleşmenin ön koşulu gibi görebiliyorlar.
Böyle durumlarda halk, kendi yerine birilerinin harekete geçmesini istiyor. Siyasal alan daraldığında, bu alanın yetkisini birilerine devretmeye daha yatkın hâle geliyoruz. Kahramanlık siyaseti, popülizmin alt kümelerinden biri olarak düşünülebilir.
Bu kişiler bazen bizim yerimize iyi şeyler de yapabilirler. Fakat kötü şeyler yaptıklarında, bugünün kahramanları yarının hainleri hâline geliveriyor. Böylece bir kısır döngüye saplanıyoruz.
Popülizm bundan ibaret değil elbette; ancak popülist dinamik bu şekilde işliyor. Birileri bizim yerimize bir şeyleri yapacağını vaat ediyor. Biz de elimiz kolumuz bağlı olduğu için, özellikle kriz, bunalım ve buhran zamanlarında onlara yetki devretmekte daha cömert davranıyoruz.
U.P.: O zaman şöyle diyebilir miyiz? Bugünün liderleri ekonomiden anlıyor olabilir; fakat herhâlde aynı dili konuşmuyoruz. Biz başka bir dil biliyoruz, onlar başka bir dil biliyor. Dolayısıyla “anlamak” orada anlamsal olarak başka bir boyut kazanıyor.

Herkes bir şeylerden anlıyor; ama bildiğimiz anlamda ekonomiyi ya da gerçek sorunları anlamak açısından aynı dili konuşmadığımız için uyuşamıyoruz. Anlaşmazlık da galiba buradan çıkıyor. Belki popülizm de bu anlamda yükseliyor, bilmiyorum.
A.Y.: Evet. Semptomdan söz ediyorum ya; örneğin liyakat söyleminin çok geçer akçe olması da böyle bir durum. Bu söylem, üç aşağı beş yukarı hepimizi ikna edebilir. Gündelik hayatta, liyakatsiz insanların çeşitli konumlara geldiğini duyuyoruz, buna şahit oluyoruz. Böyle durumlarda, o kişinin değil de bilenin yönetmesini, bilenin işin başına geçmesini isteyebiliriz.
Fakat temel mesele, sizin de söylediğiniz gibi, düşünme biçimlerimizin farklı olması. Bunları birlikte konuşamıyoruz. İktisat nedir? Bir zamanlar eleştirel iktisat diye bir alan, ekonomi politik diye bir tartışma vardı. Bunlar nereye gitti?
Bugün sanki tek bir söylem var: “Demokratikleşmezsek sermaye gelmez.” Oysa demokratikleşmediği hâlde sermayenin geldiği pek çok dönem, ülke ve örnek var. Bu söylem liyakat fikriyle birleştiğinde, “Bilenler bizim yerimize yönetsin” düşüncesi ortaya çıkıyor.
Yine kahramanlık siyasetine dönmüş oluyorum; belki doğrudan onunla ilgili olmayabilir ama onun mantığını tekrar eden bir tarafı yok mu? Bilenler bizim yerimize yönetsin.
Burada sorun, bilenlerin yönetmesi değil. Elbette bilenler yönetsin; fakat insanların da bilmeye, yaşadığı dünyayı anlamlandırmaya ve bunlar üzerine tartışmaya alan bulması gerekiyor. Kamusal felsefeden, kamusal düşünceden söz ediyorum. Demokratik düşüncenin yerleşebileceği bir zemin olmadığı zaman, demokrasi hakkında kurduğunuz söz de havada kalıyor.
Dolayısıyla böyle durumlarda kahramanlar ve liderler ortaya çıkıyor. Bugün tanık olduklarımız daha çok otoriter örnekler; ama bu pekâlâ soldan da gelebilir. Kitapta buna birkaç yerde değiniyorum.
Bu aktörler, “Biz sizin yerinize bunların hepsini çözeriz; şöyle kadrolarımız var, böyle kadrolarımız var, buna adayız” diyebiliyorlar. Günümüz biraz gösteri toplumu hâline geldiği için siyaset de gösterileşiyor. Bu kişiler bir rock yıldızı gibi sahnede performans sergiliyorlar. Biz de bununla yetinmek, hatta yetinmek durumunda kalıyoruz.
Oysa temel mesele, kendi sorunlarımızı konuşmaya bizim başlamamız. Sorunlarımızın çözümünü bir başkasına havale ettiğiniz zaman, aynı şey olmuyor.
U.P.: Evet. O kişinin bildiği dilden çözülüyor sorunlar. Biz o dili bilmiyorsak, sanırım sorun da esasında çözülmüyor. Ya da çözülmediğinde yine kendini tekrar eden bir döngüye giriyoruz.
Çok güzel oldu, çok teşekkürler Aybars. Aslında belirli bir akış hazırlamıştım ama sorularda yavaş yavaş sona da geliyoruz.
Kitapla ilgili şöyle bir soru sormak istiyorum: Kitabı yazmayı bitirdiğinizde, okurun aklında kalmasını istediğiniz tek bir soru ya da tek bir düşünce olsaydı, bu ne olurdu? Söyleşiyi yavaş yavaş bitirirken bunu da sormuş olayım.
A.Y.: Zor soruyu sona saklamışsınız hocam. Tek bir şey belirlemek her zaman zor.
Ben açıkçası hem kitabı yazarken hem de herhangi bir konuda düşünürken şuna dikkat etmeye çalışıyorum; bunu paylaşmak da iyi olur: Belirli bir dönemde, belirli bir olay, kavram ya da felaket üzerine konuşurken, kamusal meselelerde çok sık tekrar eden klişelerle veya çok çeşitli fenomenleri tek bir kavramla açıklamaya çalıştığımızda biraz dikkat kesilmemiz gerekir.
Bu popülizm olur, demokrasi olur; fark etmez. Bunlara eleştirel, serinkanlı ve mesafeli bakmanın her zaman iyi olduğunu düşünüyorum. Kitabın okurunda kendi adıma bırakmak istediğim şey, çok popüler algılara, popüler düşünüşlere ve kendini tekrar eden argümanlara belirli bir mesafeyle yaklaşmak olurdu.
Çünkü o mesafeyi koyduğunuz zaman, o hayhuyun içine dâhil olmaktansa, onun altındaki dinamiği aramaya başlıyorsunuz. Bence bu tek başına önemli bir şey.
U.P.: Çok teşekkür ederim.
A.Y.: Rica ederim hocam.
U.P.: Çok güzel bir akış olduğunu düşünüyorum. Bugün Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset kitabını, yani sizin kitabınızı, konu etmek istemiştim. Fakat kitaba farklı bir pencereden bakabilmek de amacımızdı; zannediyorum bunu başardık.
Vakit ayırıp programa geldiğiniz için çok teşekkür ediyorum, eksik olmayın.
A.Y.: Davet ettiğiniz için ben teşekkür ederim, sağ olun.
U.P.: Evet, programın sonuna geldik. Antroposan Sohbetler'de konuğum Aybars Yanık’tı. Kendisiyle, İletişim Yayınları etiketiyle yakın zamanda yayımlanan Zalimin Zulmü Varsa: Popüler Kültür ve Siyaset kitabı üzerine konuştuk. Kitabı dinleyicilerimize şiddetle tavsiye ediyorum.
Önümüzdeki hafta Antroposan Sohbetler'de yeni konular ve yeni konuklarla tekrar buluşmak üzere. Hoşça kalın.
Benzer İçerikler
Antroposenin Tabiat Yazınına Etkileri - Buket Uzuner’le Söyleşi
Utku Perktaş
Antroposen’de Türkiye: Çevre Düşüncesi, Bellek ve Yeni Cereyanlar
Utku Perktaş
Kopuşun Eşiğinde: Doğa ve Yeni Bir Ahlak
Gündüz Vassaf
Perdenin Ardındaki Gezegen: Antroposen Sinema
Utku Perktaş