Onarım Çağı'nda Suda Sim Meriç, Tuna Emren ve Özdeş Özbay, Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Elif Cansu İlhan ile adil geçiş kavramının tarihini, farklı ülkelerden örnekleri ve Kolombiya'da düzenlenen Fosil Yakıtlardan Çıkış Zirvesi'nde bu konunun nasıl ele alındığını ele alıyorlar.
Suda Sim Meriç: Yeryüzünü onarmanın imkanlarını konuştuğumuz Onarım Çağı'na hoşgeldiniz. Ben Suda Sim Meriç.
Tuna Emren: Ben Tuna Emren.
Özdeş Özbay: Ben Özdeş Özbay.
S.S.M.: Teknik masada da Dila Yılmaz bize destek veriyor. Bugün bir konuğumuz var: Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe) Türkiye İklim ve Enerji Politikaları Koordinatörü Elif Cansu İlhan. Cansu, 2019'dan beri CAN Europe'un Türkiye ekibinde çalışıyor. Aynı zamanda iklim hareketinin gönüllü bir aktivisti. Çalışma alanı, kömürden adil çıkış ve bu alanda geliştirilebilecek sosyal politikalar ile ihtiyaçlar. Geçen yıl İngiltere'de yüksek lisans tezini adil geçiş ve bakım emeği üzerine yazdı.
Bugün kendisiyle adil geçiş kavramının tarihini, farklı ülkelerden örnekleri ve Kolombiya'da düzenlenen Fosil Yakıtlardan Çıkış Zirvesi'nde bu konunun nasıl ele alındığını konuşacağız. Hoşgeldin Cansu.
Elif Cansu İlhan: Hoşbulduk. Çok teşekkür ederim davetiniz için.
Ö.Ö.: Hoş geldin.
T.E.: Hoşgeldin Cansu.

Bugün adil geçişi konuşuyoruz ancak çeşitli raporlarda bu kavramın birbirinden farklı şekillerde tanımlandığını da görüyoruz. Kapsamları da değişiklik gösteriyor. Bazı tanımlar arasındaki farklar oldukça nüanslıyken, bazıları ise çok daha belirgin. Bu nedenle adil geçiş, sınırları tam olarak netleşmemiş bir kavram gibi görünebiliyor. Bize biraz anlatır mısın? Adil geçiş nedir?
E.C.İ.: Tabii ki, seve seve. Haklısın; şu anda adil geçiş, sınırları tam olarak belirlenmiş bir kavram değil. En basit hâliyle, yeşil dönüşüm sürecinde kimsenin işsiz kalmaması talebinden; mevcut baskı düzenlerinin ve hatta kapitalist sistemin dönüştürülmesine kadar uzanan geniş bir yelpazede tanımlanabiliyor. Yani farklı yaklaşımların yer aldığı oldukça geniş bir sarkaç üzerinde konumlanan bir kavramdan söz ediyoruz.
Ö.Ö.: En minimal tanımdan en maksimal tanıma kadar değişiyor.
E.C.İ.: Evet. En dar tanım, yeşil dönüşüm sürecinde işçilerin işsiz kalmamasını sağlamaya odaklanırken; en geniş tanım ise işi, işçiyi ve üretim ilişkilerini yeniden tanımlamayı, patriyarka ve ırkçılık gibi baskı sistemlerini dönüştürmeyi ve bunlarla mücadele etmeyi de adil geçişin bir parçası olarak görüyor. Dolayısıyla adil geçiş, oldukça geniş bir perspektifte ele alınabilen bir kavram.
Ö.Ö.: Bu galiba iklim mücadelesindeki hemen hemen her kavram için geçerli. İklim adaleti dediğimizde de, enerji demokrasisi dediğimizde de benzer bir durumla karşılaşıyoruz. Bu kavramları mümkün olduğunca dar ve minimalist bir çerçevede tutmaya çalışanlarla, onları daha kapsamlı bir sistem değişikliği perspektifine taşımak isteyenler arasında süregelen bir tartışma, hatta bir mücadele var diyebiliriz.
E.C.İ.: Kesinlikle öyle. Tam da dediğin gibi, burada bir mücadeleden söz ediyoruz.
Adil geçiş de diğer pek çok kavram gibi aslında işçi hareketinden doğmuş, daha sonra iklim hareketi tarafından sahiplenilmiş bir kavram. Ancak popülerliği arttıkça, sermayenin de kavramın içini boşaltmaya çalıştığını görüyoruz. Adil geçişi en dar ve en statükocu yorumuna indirgemeye; hatta dönüşüm sürecinde sermayenin zarar etmemesini güvence altına alan bir mekanizmaya dönüştürmeye çalışan bir yaklaşım var.
Diğer tarafta ise çok daha kapsamlı, dönüşümcü bir yaklaşım bulunuyor. Bu yaklaşım, adil geçişi iklim adaleti perspektifinden ele alıyor ve gerçekten hiç kimsenin geride bırakılmamasını savunuyor. Aslında "kimsenin geride bırakılmaması" ilkesi, bütün adil geçiş tanımlarında yer alıyor. Ancak burada kritik soru, "kimse"den kimin kastedildiği. Bu sadece ücretli emek üzerinden tanımlanan işçiler mi yoksa toplumun tamamı mı? Marjinalleştirilmiş gruplar da bu kapsama giriyor mu? Örneğin kadınlar, çocuklar, LGBTİ+ bireyler, gençler… Bunlar da "kimse" kategorisinin içinde mi?
Dönüşümcü yaklaşım tam da bu soruların peşinden gidiyor. Hiç kimsenin geride bırakılmadığı, temel yurttaşlık gelirine kadar uzanan; güç ilişkilerinin, hatta iş ve işçi kavramlarının yeniden tanımlandığı çok daha köklü bir dönüşümü adil geçişin parçası olarak görüyor.
Ö.Ö.: Tabii, galiba senin söylediklerinde de bu ayrım var: Bir tarafta, örneğin kömürden çıkış nedeniyle kapanacak bir işletmede çalışan işçileri merkeze alan ve adil geçişi yalnızca onlara yönelik bir süreç olarak tanımlayan bir yaklaşım var. Diğer tarafta ise sadece işçileri değil, onların ailelerini, yaşadıkları bölgeyi, mahalleyi ve yerel ekonomiyi de kapsayan; yani dönüşümden etkilenen herkesin sürece dahil edilmesi gerektiğini savunan daha geniş bir yaklaşım bulunuyor.
E.C.İ.: Evet. Bu yaklaşım, yalnızca işçileri değil, onların ailelerini, yerel toplulukları ve hatta doğayı da kapsıyor. Örneğin, dönüşüm sürecinde doğanın rehabilitasyonunun da adil geçişin bir parçası olması gerektiğini savunuyor.
Ayrıca mesele sadece kimsenin mağdur edilmemesi de değil; mevcut toplumsal cinsiyet rollerini, patriyarkal ilişkileri, güç ilişkilerini ve kaynakların eşitsiz dağılımını da yeniden sorgulamayı öneriyor. Yani adil geçiş, bu bakış açısıyla yalnızca ekonomik bir dönüşüm değil; yeni bir toplumsal düzeni, hatta yeni bir toplumsal sözleşmeyi hedefleyen kapsamlı bir dönüşüm perspektifi sunuyor.

Ö.Ö.: Bir de bu mesele COP gündemine geliyor; üstelik bu oldukça yakın bir dönemde gerçekleşiyor. Dün tesadüfen Halkların İklim Zirvesi'nde bu konuyla ilgili bir toplantıya katıldım. Kıvanç Eliaçık da vardı; sen de tanırsın. Kendisi DİSK'in yakın zamana kadar dış ilişkiler müdürüydü. İklim adaleti, adil geçiş ve enerji demokrasisini birlikte ele aldığı bir sunum yaptı.O da aslında senin değindiğin noktadan başladı. Adil geçişin ilk kez 1990'ların başında ABD'de, çevre kirliliği nedeniyle kapatılan bir tesiste çalışan işçilerin talebi olarak ortaya çıktığını anlattı. İşçiler, "Evet, burası toplum yararına kapatılmalı; çünkü çevreyi kirleten bir işletme. Ama bunun sorumlusu biz değiliz. Patronun yarattığı sorunun bedelini biz ödemeyelim," diyerek adil geçiş talebini dile getiriyorlar.
Fakat senin de anlattığın gibi, zaman içinde bu kavramın içeriği egemen sınıflar tarafından, hatta Dünya Bankası, IMF ve benzeri uluslararası kurumlar tarafından da farklı şekillerde doldurulmaya başlanıyor. Daha sonra konu COP zirvelerinin yani Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansları'nın gündemine giriyor. 2015'te kabul edilen Paris Anlaşması'nın giriş bölümünde sosyal adaletin önemi vurgulanıyor ve Uluslararası Çalışma Örgütü'nün (ILO) Adil Geçiş Kılavuz İlkeleri'ne atıf yapılıyor.
Ancak adil geçişin kurumsal düzeyde ele alınması ilk kez COP27'de, 2022 yılında gerçekleşiyor. Burada Adil Geçiş Çalışma Programı kuruluyor. Süreç daha sonra gelişerek devam ediyor ve en sonunda Belém'e geliyoruz. Belém'de, adil geçiş mekanizmasının kurulmasına yönelik tarihî bir karar alındı. Ancak bu mekanizmanın nasıl oluşturulacağına ilişkin müzakereler Türkiye'nin ev sahipliği yapacağı COP31'e bırakıldı. Dolayısıyla bu konu, COP31'in en önemli gündem maddelerinden biri olacak gibi görünüyor.
İstersen buradan sana sorayım. Sen de COP31 öncesindeki Bonn İklim Konferansı'ndaki müzakereleri yakından takip ettin. Adil geçiş mekanizmasına ilişkin süreç şu anda nasıl ilerliyor?
E.C.İ.: Ona gelmeden önce Kıvanç ile ilgili söylediğin noktaya dönmek istiyorum: Tabii ki birlikte çalıştık ve çok sevdiğim bir arkadaşımdır. Hatta "Sendikalar ve Adil Geçiş" raporunu da birlikte hazırladık.
COP'a giden süreci anlatmanın da kıymetli olduğunu düşünüyorum. Kıvanç bunu muhakkak çok güzel anlatmıştır ama bence burada önemli olan nokta, adil geçişin bir işçi talebi olarak ortaya çıkmış olması. Bugün bu kavram daha çok iklim hareketi tarafından sahipleniliyor; yer yer sermaye tarafından da kullanılıyor. Sendikalar ise hâlâ önemli aktörlerden biri ancak 1990'larda ortaya çıktığında durum farklıydı.
O dönemde ABD'de kimya, atom ve enerji işçilerini temsil eden sendika, yeni çevre yasaları nedeniyle şirketlerin küçülmeye gitmesiyle ortaya çıkan tabloya dikkat çekiyordu. Çevre mevzuatı gereği kirlenmiş alanların temizlenmesi gerekiyordu ve hükümet bunun için bir fon oluşturmuştu. Ancak aynı süreçte işsiz kalan işçiler için hiçbir destek mekanizması öngörülmüyordu. Adil geçiş fikrinin ilk çıkış noktası da tam olarak buydu: "Şirketler için bir fon varsa, neden işçiler için de bir fon olmasın?"
Daha sonra kavram kuramsallaştıkça sendikal hareket bunu şu ilke üzerinden geliştirdi: "Seçenek işlerimiz ya da çevre değil; ya ikisi de olacak ya da hiçbiri." Yani sendikalar, çevrenin ve iklimin korunmasını açık biçimde sahiplenen bir yaklaşımla adil geçiş talebini dile getirdiler. Senin de söylediğin gibi, süreç daha sonra COP'lara taşındı. Önce Silezya Deklarasyonu'nda yer aldı, ardından Paris Anlaşması'na girdi. Paris Anlaşması'nda yer almasıyla birlikte de adil geçiş, çok daha fazla konuşulan, üzerinde çalışılan ve iklim hareketinin de güçlü biçimde sahip çıktığı bir kavrama dönüştü.
Belém'de adil geçiş mekanizmasının kurulmasına ilişkin kararın ertelenmesi ise bir hayal kırıklığı yarattı. Şimdi gözler COP31'de ve dolayısıyla Türkiye'de. Öte yandan Santa Marta'da düzenlenen Fosil Yakıtlardan Çıkış Zirvesi'nde de adil geçiş üzerine özel bir konferans organize edildi ve bu konu kapsamlı biçimde ele alındı.
Ö.Ö.: Evet, Santa Marta derken Kolombiya'da yakın zamanda düzenlenen Fosil Yakıtlardan Çıkış Zirvesi'ni kastediyorsun.
E.C.İ.: Doğru, çok güzel açıklama.
T.E.: Şubat ayındaydı galiba.
Ö.Ö.: Yok, Nisan.
E.C.İ.: Evet, Nisan ayındaydı. Bildiğiniz gibi COP31'de ilk kez yeni bir sistem uygulanacak. Türkiye COP'un başkanlığını, Avustralya ise müzakerelerin başkanlığını üstlenecek. Türkiye aynı zamanda Eylem Ajandası'ndan sorumlu olacak. Adil geçiş, Eylem Ajandası'nın ana başlıklarından biri olmasa da alt başlıklardan biri olarak yer alıyor.
Burada olumlu olan taraf şu: Türkiye, adil geçişi önemli bir gündem maddesi olarak konumlandırıyor. Belém'den devreden adil geçiş mekanizmasının COP31'de kurulacağını ve bu zirvenin bir uygulama COP'u olacağını söylüyor. Ancak Türkiye'nin adil geçiş yaklaşımında önemli bir sorun var: Türkiye'nin hâlâ kömürden çıkış taahhüdü ve planı bulunmuyor. Her ne kadar ekonomik nedenlerle kömürlü termik santral projeleri 2015'ten bu yana ciddi biçimde azalmış olsa da adil geçiş daha çok elektrifikasyon üzerinden ele alınıyor. Enerji sistemleri değiştikçe kömürden çıkışın kendiliğinden gerçekleşeceği varsayılıyor. Oysa bu süreç zaten yaşanıyor. Türkiye'de kömür ekonomisi ve bu alandaki istihdam ciddi biçimde küçülüyor. Ancak bu küçülme adil bir şekilde gerçekleşmiyor. Adil bir dönüşüm; uzun vadeli, çok paydaşlı, merkezi hükümet ve yerel yönetimler tarafından desteklenen, diğer paydaşların katılımına açık planlar gerektiriyor.
Türkiye'nin bu noktada atması gereken en önemli adım, kömürden çıkışa ilişkin açık bir taahhüt ve plan ortaya koymak. Bir yandan da hâlihazırda hazırlıkları süren bir ulusal adil geçiş planı var. Bu planın gerçekçi olabilmesi için öncelikle kömürden çıkış taahhüdünün bulunması gerekiyor. Ayrıca 2018-2019'dan bu yana bu alanda çalışan çok sayıda sivil toplum kuruluşu ve sendika var. Türkiye'de ciddi bir bilgi birikimi oluşmuş durumda. Bu kurumların sürece dâhil edilmesi gerekiyor. Yerelden de bu yönde güçlü bir talep var.
Ö.Ö.: Ulusal Adil Geçiş Programı şu anda hazırlık aşamasında. Peki bu süreçte şimdiye kadar kimler yer aldı? Süreç hangi aşamada ve nasıl ilerliyor?
E.C.İ.: Çok güzel bir soru. Bu süreç şu anda bakanlıklar düzeyinde ilerliyor. Ancak Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesinde yürütülen çalışmalara biz dâhil olamadık.
Ö.Ö.: Ne bileyim, DİSK mesela...
E.C.İ.: Yok, hayır, DİSK de yok.
Ö.Ö.: Peki başka sendika var mı?
E.C.İ.: Bildiğim kadarıyla hayır. Tabii bundan yüzde yüz de emin değilim. Bu arada haksızlık etmemek için şunu da söylemek isterim: Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı bünyesinde bir Adil Geçiş Çalışma Grubu kuruldu. Bu çalışma grubunda DİSK de vardı, biz de vardık, diğer sendikalar da temsil ediliyordu. Ancak mesele sadece bir çalışma grubunun içinde yer almak değil; hem sivil toplumun, hem sendikaların, hatta yerel hareketlerin yıllardır bu alanda oluşturduğu ciddi bir bilgi birikimi ve deneyim var. Aynı zamanda yerelden gelen güçlü talepler de söz konusu.
Örneğin, Kütahya Tavşanlı üzerine 2024 yılında yayımladığımız bir rapor var. Bu rapor doğrudan Tavşanlı'dan gelen bir talep üzerine hazırlandı. Daha önce Milas için hazırladığımız raporu görmüşler ve "Biz de böyle bir rapor istiyoruz" diyerek bize ulaştılar. Dolayısıyla yerelde de bu sürece yönelik ciddi bir sahiplenme ve talep var. Bu nedenle yerel yönetimlerin, sivil toplumun ve sendikaların süreçte temsil edilmesi çok önemli. Ancak bu temsilin gerçekten anlamlı olması gerekiyor yani sadece toplantılara katılıp görüş bildirmekten ibaret olmamalı. Tartışmaların nasıl yürütüleceği, mekanizmaların nasıl kurulacağı ve planlanacağı süreçlerine sürekli katılan; aynı zamanda tavsiye ve denetim işlevi de gören kalıcı bir yapının parçası olmaları büyük önem taşıyor.

Ö.Ö.: İstersen biraz da Kolombiya'dan bahsedelim. Kolombiya'da düzenlenen ve Fosil Yakıtlardan Çıkış Zirvesi olarak bilinen bu konferansın yapılma nedenine daha önceki programlarda çok kısaca değinmiştik. COP30'da uzlaşı sağlanamayan başlıklardan biri, fosil yakıtlardan çıkış ifadesinin karar metninde bir kez daha yer almasıydı. Tabii bunda petrol üreticisi ülkeler başı çekti ve bu ifadenin metne girmesi engellendi. Ancak ilginç olan şu ki, fosil yakıtlardan çıkış kavramı ilk kez Dubai'de, Birleşik Arap Emirlikleri'nin ev sahipliği yaptığı COP28'de karar metnine girmişti. Her ne kadar metin oldukça törpülenmiş olsa da bu, önemli bir eşikti.
Ancak sonraki COP zirvelerinde bu ifadeyi yeniden karar metnine koymak mümkün olmadı. Petrol üreticisi ülkeler başta olmak üzere bazı devletler, "fosil yakıtlar" ifadesinin yeniden yer almasını ısrarla engellediler.
Belém'de ise ilginç bir durum yaşandı: COP28'de Dubai'de alınan kararlara atıf yapıldı ancak "fosil yakıtlar" ifadesi özellikle kullanılmadı. Bu konuda oldukça hassas davranıldığı görüldü. Sonuçta tartışma çözülemedi ve konu COP31'e bırakıldı. Tam da bu nedenle, fosil yakıtlardan çıkışın uluslararası gündemde açık biçimde yer alması gerektiğini savunan ülkeler ayrı bir zirve düzenlediler. Kolombiya'nın Santa Marta kentinde gerçekleştirilen Fosil Yakıtlardan Çıkış Zirvesi bunun en önemli örneğiydi. Bu zirvede adil geçiş kavramı da defalarca ve oldukça kapsamlı biçimde ele alındı.
Peki, Santa Marta Zirvesi'nin COP31'le bağlantısı ne olacak? Bir de Kolombiya açısından bakıldığında, burada adil geçişin bu kadar güçlü biçimde vurgulanmasının önemi nedir?
E.C.İ.: Güzel soru. Bir yandan da toparlamaya çalışıyorum. Aslında bu tartışma COP31'e kaldı. Burada bilinmesi gereken önemli nokta şu: COP31'de yeni bir başkanlık sistemi uygulanacak. Türkiye COP başkanlığını üstlenirken, müzakereleri Avustralya yürütecek. Bu durumun getireceği olası rahatlık bizi biraz endişelendiriyor çünkü günün sonunda kendi aramızda da şakayla söylediğimiz gibi, "Masaya tokmağı vuracak olan Türkiye." Dolayısıyla COP31'den çıkacak kararlar büyük ölçüde Türkiye'nin başkanlığıyla anılacak. Bu nedenle adil geçiş mekanizmasının COP31'de hayata geçirilmesi hem çok önemli, hem de oldukça kıymetli.

Ö.Ö.: Adil geçiş mekanizmasını kastediyorsun değil mi?
E.C.İ.: Evet, adil geçiş mekanizmasını kastediyorum. Bunun COP31'de hayata geçirilmesi hem çok kıymetli, hem de Türkiye'nin diplomatik tarihinde önemli bir yer tutacak.
Aslında Dubai'de, COP28'de böyle bir kararın çıkması hepimiz için şaşırtıcıydı. Fosil yakıtların kademeli olarak terk edilmesine ilişkin ifadenin karar metnine girmesi önemli bir gelişmeydi. Buna karşılık Brezilya'daki COP30'da bu konudan hiç söz edilmemesi ise hayal kırıklığı yarattı. Hatta Kolombiya'nın Santa Marta kentinde düzenlenen, az önce sözünü ettiğimiz Fosil Yakıtlardan Çıkış Zirvesi'nde Kolombiya Devlet Başkanı bu konuda oldukça sert bir açıklama yaptı. "Fosil yakıtların ve hatta bunların iklim krizine neden olduğunun karar metnine girmesini bile fosil yakıt lobileri engelledi," dedi.
Santa Marta Konferansı gerçekten önemli bir konferanstı. Adını düzenlendiği şehirden alıyor; bu da COP'larda sıkça gördüğümüz bir gelenek. Ayrıca sembolik bir önemi de var. Kolombiya, ciddi ölçüde kömür ve fosil yakıt ihraç eden bir ülke. Santa Marta ise bu ihracatın yapıldığı önemli bir liman kenti. Biz sivil toplum açısından bu konferansı çok değerli buluyoruz çünkü yıllardır COP'larda süren "İklim değişikliği var ama neden?" tartışmasının ötesine geçildi. Artık "Fosil yakıtlardan çıkmalı mıyız?" sorusu değil, "Fosil yakıtlardan çıkacağız; peki bunu nasıl yapacağız?" sorusu konuşulmaya başlandı.
Bir başka önemli nokta da şuydu: Bu müzakereleri yıllardır bloke eden devletler konferansa davet edilmedi. Zirve davet usulüyle düzenlendi ve bu ülkeler sürecin dışında bırakıldı. Ayrıca bu konferans, 2019'dan bu yana çalışmalarını sürdüren Fosil Yakıtların Yayılmasını Önleme Anlaşması Girişiminin (Fossil Fuel Non-Proliferation Treaty Initiative) de somutlaşmış bir adımı oldu. Bu girişim de oldukça önemli çünkü artık sorunun etrafından dolaşmak yerine, sorunun adını açıkça koyuyor: Fosil yakıtlar. Ardından da bunlardan nasıl çıkılacağını tartışıyor.
Şu anda bu konferansın bağlayıcı bir çıktısı yok. Zaten konferansa zemin hazırlayan girişim de bir anlaşma girişimi; ileride uluslararası bir anlaşmaya dönüşmesi hedefleniyor. Dolayısıyla konferans, öncelikle bir tartışma ve politika geliştirme zemini olarak tasarlandı. COP'ların yerini almak gibi bir iddiası da yok. Tam tersine, COP süreçlerini desteklemeyi, hızlandırmayı ve daha etkili hâle getirmeyi amaçlıyor. Bu nedenle Santa Marta Bildirgesi'nin COP31'e taşınması da önemli başlıklardan biri olarak konuşuldu. Burada Türkiye'ye de önemli bir rol düşüyor. Bu sürecin yalnızca yan etkinliklerde anılan bir konu olarak kalmaması, COP31'in merkezî gündemlerinden biri hâline gelmesi ve Santa Marta'da geliştirilen önerilerin COP sürecinin kalıcı bir parçasına dönüşmesi büyük önem taşıyor.
Son olarak Santa Marta'ya dair bir noktaya daha değinmek isterim: Zirvede birkaç bilimsel kurul da oluşturuldu. Bunlardan biri, talep eden ülkelere adil geçiş yol haritalarını hızla hazırlamak üzere kuruldu. Bu gerçekten çok kıymetli bir adım. Bir ülke talepte bulunduğunda bu bilimsel kurul; sosyal politikalardan ekonomik politikalara, teknolojik dönüşüm önerilerinden uygulama planlarına kadar kapsamlı ve hızlı yol haritaları hazırlayacak.
Ö.Ö.: Sence Türkiye de başvurur mu? Madem Ulusal Adil Geçiş Programı hazırlanıyor ve dünyanın dört bir yanından bu konuda çalışmış uzmanlar var.
E.C.İ.: Vallahi inşallah. Şu anda zor görünse de, aslında Santa Marta'daki toplantının düzenlenmesi de bir dönem oldukça zor görünüyordu. Ama önemli olan, bu tür süreçleri başlatabilmek ve onları zaman içinde güçlendirebilmek.
Ö.Ö.: Geç kalmamak diye düşünüyorum.
Bu arada Gustavo Petro'nun da böyle bir zirvenin toplanmasına çok büyük destek verdiğini belirtelim. Ne var ki, onun desteklediği sol aday da birkaç hafta önce yapılan seçimleri kaybetti ve Kolombiya'da Trump yanlısı sağ bir iktidar iş başına geldi. Bu da Kolombiya'nın bugünkü siyasi tablosu.
E.C.İ.: Evet, Gustavo Petro gerçekten etkileyici bir figür. Tabii iç politikadaki konumunu ve uygulamalarını yeterince bilmeden bir siyasetçi hakkında kesin konuşmamak gerekiyor. Ancak COP zirvelerinde sevdiğimiz isimlerden biri hâline geldi.
Birkaç yıl önceki bir COP zirvesinde kendisine, “Kolombiya ekonomisinin neredeyse yarısı fosil yakıtlara dayanırken bunlardan nasıl çıkabilirsiniz?” diye sorulmuştu. O da bunun yaşamla ölüm arasında bir mesele olduğunu vurgulayarak, “Bana ‘Bunu yapmaya nasıl cesaret ediyorsun?’ diyorlar. Asıl ben çıkmamaya nasıl cesaret edebilirim?” şeklinde yanıt vermişti.
Ö.Ö.: Çok güzel cevap vermiş.
E.C.İ.: Evet, böyle bir söylemi vardı. Yakın zamanda Santa Marta'da da, dünyadaki güç dengeleri baskı oluşturduğunda her zaman bir halk hareketinin ortaya çıkacağını söyleyen, umut veren ifadeler kullandı.
T.E.: Çok hoş.
E.C.İ.: Seviyoruz.

T.E.: Bir de gördüğümüz kadarıyla Santa Marta'da iklim krizine ilişkin çok daha gerçekçi bir senaryo ortaya kondu. Fosil yakıtlardan çıkış takvimi tartışılırken de hakkaniyetli ve hızlı bir geçişin nasıl olması gerektiğine dair somut hedefler dile getirildi. Örneğin, küresel Kuzey olarak tanımlanan gelişmiş ülkelerin en geç 2030 yılına kadar kömürden, 2040 yılına kadar ise petrol ve gazdan tamamen çıkması gerektiği ifade edildi. Bunun hangi metinde yer aldığını şu an tam hatırlamıyorum; Halkların İklim Zirvesi'nin bildirgesi de olabilir.
Sonuç olarak, hem iklim krizinin geldiği noktaya ilişkin güncel tabloyu, hem de fosil yakıtlardan çıkış takviminin nasıl olması gerektiğini önceki tartışmalara göre çok daha gerçekçi bir çerçevede ortaya koymuş görünüyorlar. Sen bu tarihler hakkında ne düşünüyorsun?
E.C.İ.: Bu tarihler aslında IPCC raporlarında da yer alan hedefler. Yani artık olması gereken, hatta zorunlu hâle gelen eşikler bunlar. Bizim de savunduğumuz ve talep ettiğimiz takvim bu doğrultuda.
Öte yandan Santa Marta Konferansı'nda kurulan bilimsel kurullar bunun da ötesine geçen bazı öneriler geliştirdi. Örneğin, bu analizlerin daha sık yapılması gerektiği vurgulandı. IPCC değerlendirme raporları oldukça uzun aralıklarla hazırlanıyor ve süreçler yavaş ilerliyor. Bu nedenle bilimsel değerlendirmelerin daha sık güncellenmesi ve kamuoyuyla daha düzenli paylaşılması önerildi. Ayrıca fosil yakıt sübvansiyonları sağlayan ülkelerin sistematik biçimde izlenmesi ve bu desteklerin düzenli olarak raporlanması gibi öneriler de gündeme geldi.
Dolayısıyla Santa Marta süreci, yalnızca IPCC'nin ve COP'ların ortaya koyduğu çerçeveyi tekrar etmekle kalmadı; bunların üzerine bilimsel açıdan önemli katkılar sunan, yeni öneriler geliştiren bir süreç oldu. Bu yönünü de oldukça kıymetli buluyorum.
T.E.: Bence de çok önemli bir gelişmeydi. Aynı zamanda ilk büyük adımlardan biri olarak görülebilir. Bundan sonraki sürecin de bu temelin üzerine daha güçlü biçimde inşa edilmesi mümkün görünüyor. Umuyoruz ki devamı da gelir.
E.C.İ.: Öyle umuyoruz.
S.S.M.: Şunu da sormak istiyorum. Önceki haftalarda kendi aramızda da bundan söz etmiştik. Sonuçta adil geçişin belirli bir strateji ve plan doğrultusunda ilerlemesi gerekiyor. Peki dünyada buna örnek gösterebileceğimiz uygulamalar var mı? Başarılı olmuş ya da en azından ciddi bir çabayla uygulanmış, tamamlanmış veya önemli ölçüde ilerlemiş adil geçiş örneklerinden söz edebilir miyiz?
E.C.İ.: Var aslında. Çünkü dönüşüm zaten dünyanın birçok yerinde gerçekleşiyor ve başarılı sayılabilecek örnekler de mevcut. Ama en başta konuştuğumuz gibi, burada temel soru yine aynı: Adil olması kime göre, neye göre? Ya da "kimseyi geride bırakmamak" derken kimden söz ediyoruz?

Benim kişisel olarak en sevdiğim örneklerden biri İngiltere'nin Cornwall bölgesi. Burada eski bir kil madeni kapatıldıktan sonra devasa maden çukuru biyoçeşitlilik merkezine dönüştürülüyor. Bu örneği çok seviyorum çünkü gerçekten etkileyici bir dönüşüm. Amazon yağmur ormanları, Akdeniz iklimi gibi farklı ekosistemlerin canlandırıldığı dev seralar kuruluyor. Hem ciddi bir istihdam ve gelir yaratılıyor, hem de bilimsel araştırmalara önemli katkılar sağlanıyor.
Ancak burada da önemli bir ders var. Sonuçta bu, tek bir ekonomik alternatif yani kömürden ya da fosil yakıtlardan çıkıp yalnızca başka bir tekil ekonomik faaliyete yönelmek yeterli olmuyor. Ekonominin çeşitlendirilmesi ve bölgenin kırılganlığının azaltılması gerekiyor.
Benzer şekilde Almanya'nın Ruhr Bölgesi de sıkça verilen örneklerden biri. Bunların hepsi pek çok olumlu yön barındırıyor ancak aynı zamanda adil geçişin nasıl daha iyi planlanabileceğine dair önemli dersler de sunuyor.
Ö.Ö.: Evet. Galiba somut örneklere baktığımızda en çok kömür madenlerinin kapatılması üzerinden ilerleyen deneyimlerle karşılaşıyoruz. Avrupa'da da Almanya, İspanya gibi ülkeler sıkça örnek gösteriliyor. Özellikle İspanya'nın görece başarılı örneklerden biri olduğu söyleniyor. Zaten uzun zamandır büyük ölçekli kömür madenciliği de önemli ölçüde sona ermiş durumda.
Senin incelediğin örnekler arasında, "Bu gerçekten iyi bir uygulamaydı" diyebileceğin örnekler var mı?
E.C.İ.: Spesifik bir örnekten ziyade, İspanya'nın başarılı sayılmasının temel nedeni katılımcı bir mekanizma kurması ve bunu yasalarla güvence altına alması. Bu, bizim de en önemli taleplerimizden biri.
Benzer bir süreç şu anda İskoçya'da da yürütülüyor. Hükümetin hazırladığı adil geçiş planlarına danışmanlık yapan; sendikaları ve sivil toplumu bir araya getiren bir Adil Geçiş Komisyonu var. Bu komisyonu çok kıymetli buluyorum çünkü gerçek bir müzakere zemini oluşturuyor. Adil geçişin yalnızca bir iklim politikası olarak değil, aynı zamanda bir kalkınma politikası ve toplumsal müzakere süreci olarak kurgulanması gerekiyor.
Örneğin İskoçya'daki komisyonda sendikal hareket, iklim hareketine şöyle diyor: “Bu süreci birlikte yürüteceksek, adil olmayacak kapanmaları desteklemeyin. Herhangi bir fosil yakıt tesisinin, işçiler ve yerel halk için adil bir plan oluşturulmadan kapatılmasına destek vermeyin.” İklim hareketi de bunu kabul ediyor ve taraflar süreci birlikte, bu ortak ilke üzerinden kurguluyor.
Ö.Ö.: 'Adil olmayacaksa olmasın' diyorlar.
E.C.İ.: Aynen, "Adil olmayacaksa olmasın" yaklaşımı.
Örneğin çok sık verilen örneklerden biri Almanya'nın Ruhr Bölgesi'ndeki dönüşüm süreci. Bu, dönüşümün ne kadar uzun vadeli bir planlama gerektirdiğini gösteren önemli bir örnek. Sürecin olumlu yönleri oldukça fazla. Adil geçişin temel ilkeleri olarak gördüğümüz yeniden meslek edindirme programları, merkezi hükümet ile yerel yönetimlerin iş birliği, yerel yönetimlerin karar alma süreçlerinde güçlü bir rol üstlenmesi ve sendikalar aracılığıyla işçilerin sürece aktif biçimde dâhil edilmesi bunlardan bazıları. Ancak süreç tamamen sorunsuz da değil. Uzun vadeli ve ciddi ekonomik destek gerektiren bu dönüşümde, güvencesiz çalışanlar, belirli kriterleri karşılamayanlar ya da örneğin henüz yeni işe başlamış işçiler işlerini kaybedebiliyor. Benzer şekilde, henüz çalışma hayatına girmemiş olan gençler de bu süreçten olumsuz etkilenebiliyor ve yoksullaşma riskiyle karşı karşıya kalabiliyor.
Ruhr'daki dönüşümün dikkat çekici yönlerinden biri de bölgenin kömür ve çelik üretim merkezi olması. Yeni çevre düzenlemeleriyle birlikte bölge temiz çelik üretimine yöneliyor. Başlangıçta bunun ekonomik yapıya zarar vereceği düşünülse de zamanla temiz çelik üretiminde öncü bölgelerden biri hâline geliyor ve ekonomik açıdan da kazançlı çıkan bir dönüşüm örneği ortaya koyuyor.
Ö.Ö.: Harika. Peki, programın sonuna geldik. Çok teşekkür ederiz Cansu, çok güzel bir söyleşi oldu.
E.C.İ.: Ben çok teşekkür ederim.
S.S.M.: Sağolun gerçekten.
T.E.: Ağzına, emeğine sağlık. Hazırladığınız rapordan da geçen hafta yayında söz etmiştik. Gerçekten çok kapsamlı ve başarılı bir çalışma olmuş. Dönüşümün nasıl planlanması ve yürütülmesi gerektiğini oldukça anlaşılır ve adım adım anlatıyor. Emeği geçen herkesin eline sağlık.
E.C.İ.: Teşekkür ederiz. Okuduğunuz için de, davetiniz için de çok sağolun.
S.S.M.: Biz teşekkür ederiz. Evet, bir programın daha ani bir şekilde sonuna geldik. Haftaya Salı saat 16:00’da yeniden görüşmek üzere. Hoşçakalın.
Ö.Ö.: Hoşçakalın.
T.E.: Hoşçakalın.


