Plastik Atık Ticareti ve Çevresel Bedeli

-
Aa
+
a
a
a

Konuğumuz çevre araştırmacısı Prof. Dr. Sedat Gündoğdu ile Avrupa'dan Türkiye'ye gelen plastik atıkların çevre ve halk sağlığı üzerindeki etkilerini konuşuyoruz.

""
Plastik Atık Ticareti ve Çevresel Bedeli
 

Plastik Atık Ticareti ve Çevresel Bedeli

podcast servisi: iTunes / RSS

Ö. M: Günaydın Ecehan, merhabalar.

E. B: Günaydın.

Ö. Ö: Günaydın.

Ö. M:Haftanın İklim Zirvesi'nde neler var? Bir de konuğumuz var, onu da sen lütfen tanıtır mısın?

E. B: Tabii ki. Bugün Sedat Gündoğdu’yla beraberiz. Sedat profesör; Çukurova Üniversitesi’nde deniz biyoloğu ve çevre araştırmacısı. Şu anda, yanılmıyorsam son bir senedir Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi’nde misafir araştırmacı olarak bulunuyor. Geçtiğimiz mayıs ayında da plastik atık ithalatıyla ilgili, yine Adana merkezli bir rapor yayımladı. Bugün biraz Sedat’la bu plastik atıklar meselesini konuşmak istiyoruz. Onun da şöyle bir bağlamı var: Geçtiğimiz hafta Halkların İklim Zirvesi’nin bölgesel toplantısını Evvel Temmuz Festivali kapsamında Samandağ’da yaptık. Oraya giden beş kişilik heyet olarak, Samandağ’a kadar gitmişken Adana’ya da uğradık. Çukurova Ekoloji Hafıza Derneği bizi bu çöp alanlarını gezdirdi. Daha önce zaten bildiğimiz bir meseleydi bu. Sedat Hocam da sık sık gündeme getiriyordu. Onun webinarlarında da dinlemiştik ama yüz yüze görünce ben çok etkilendim açıkçası. Karşı karşıya kalınca gördüğüm şeyler çok etkiledi beni. Dev plastik dağları, sulama kanallarında gözle görülür şekilde yüzen mikroplastikler vardı. Bir de çöp yakma... Özellikle bir okulun yanında, rakamı tam hatırlamıyorum ama binlerce ton plastik yakmışlardı. Dev bir ekosistem, halk sağlığı ve emek sorunuyla karşı karşıyayız. Bu aynı zamanda Adana’daki Halkların İklim Zirvesi Yerel Meclisi’nin de ana gündemlerinden biri. Antalya’daki zirveye bu konuyu taşımayı istiyorlar. Biraz bunun detaylarını konuşmak istiyoruz Sedat Hocam’la. Hoş geldiniz Sedat Hocam. Biraz uzun bir giriş oldu ama...

Ö. M: Hoş geldin Sedat, merhabalar.

Ö. Ö: Selamlar.

S. G: Hoş bulduk. Merhabalar, iyi günler.

Ö. M: Bu konuları konuşma fırsatını daha önce de çeşitli defalar bulmuştuk. Tekrar görüşmekten mutluluk duyuyoruz. Hoş geldin.

S. G: Hoş bulduk. Ben çok mutlu olamıyorum aslında; bu konuları tekrar tekrar konuşuyor olmamızın hala geçerli bir mesele olmasından...

Ö. M: Doğru maalesef.

S. G: Ecehan aslında çok güzel tarif etti. Ben de bugün akşam Antalya’ya sırf bu mesele nedeniyle bir ziyaret gerçekleştireceğim. Çünkü Adana-Mersin’deki bu yakıcı sorunun bir ucu Kemer’e kadar uzanıyor. Özellikle bu senenin yağışlı geçmesi, sel ve taşkın felaketi nedeniyle... Artık “felaket” de demiyoruz; maalesef bunlar bölgenin normali haline geldi. Taşkınlardan sonra bu mikroplastiklerin miktarı o kadar fazla ki sayılamayacak kadar çok. Kemer’e kadar ulaşıyorlar. Bununla ilgili bir gözlem çalışması yapacağız. Belki ardından bir rapor da yayımlarız. Peki bunun buradan geldiğini nereden biliyoruz? Geçtiğimiz yıllarda bana özellikle Mersin’den, yılın belli zamanlarında bildirimler geliyordu. Mersin’deki bazı sahillere mikroplastiklerin, parçalanmış plastiklerin vurduğu söyleniyordu. Ben de bunların kaynağının Mersin ve Adana olup olmadığı konusunda başlangıçta şüpheliydim. Çünkü bölge, Doğu Akdeniz’den akıntılar yoluyla başka ülkelerin çöplerini de alıyor. Aynı zamanda Akdeniz’deki genel mikroplastik yükü de akıntılar nedeniyle bölgeye gelme eğiliminde. Ancak gidip baktığımızda bunların çok spesifik şekilde parçalanmış plastikler olduğunu gördük. Sanki biri plastikleri almış, makinede parçalamış, kırmış, kesmiş gibi duruyor. Bölge insanına sorduğunuzda ise bunların gemilerden atıldığına dair bir efsane gelişmiş. Sanki gemilerin içinde parçalıyıcı varmış gibi. Ben de düşündüm: Kaç bin gemiden bu kadar mikroplastik atılabilir? Çünkü o kadar yoğun ki bana gelen görseller. [Bana gelen görsellerde] kıyıya, kesintisiz bir hat şeklinde mikroplastik birikintisinin vurduğu bir durum söz konusu. Belediye bugün temizliyor, ertesi gün bir daha oluyor. Tekrar temizliyor, yine oluyor. Belediyeler de günü kurtarmaya çabasında oluyordu o zaman. Sonrasında bunun kaynağının Mersin ve Adana’daki geri dönüşüm tesisleri olduğuna kesin olarak kanaat getirdikten sonra, bu meselenin sadece atık ithalatı ya da büyük plastik ambalajlarının Ecehan’ın bahsettiği alanlara dökülmesi meselesinin çok ötesinde bir bağlamı olduğunu anlatmaya başladık. Bu sene yaşanan aşırı yağışlarla birlikte kirliliğin Kemer’e kadar ulaşması, artık bu meseleye ciddi biçimde el atılması gerektiğini gösteriyor. Çünkü gizlenebilecek bir durum olmaktan çıktı. Belediyelerin de şöyle bir dezavantajı var: Temizleseler bile bitmiyor ve sürekli şikâyet geliyor. Ben son bir haftadır Google’dan sürekli şöyle uyarılar alıyorum: “Mersin’de ithal çöp isyanı”, “Alanya’da ithal çöp isyanı”, “Kemer’de ithal çöp isyanı”, “Adanalıoğlu sahilinde insanlar plastiklerle birlikte yüzüyor” gibi çeşitli haberler geliyor. Bunların hepsinin kaynağı, Ecehan’ın tarif etmeye çalıştığı bu tablo. Daha önce İklim Adaleti Koalisyonu’nun bölge ziyaretinde de onları benzer alanlara götürmüştüm. Bu kez Ecehan ve arkadaşlarını da, anladığım kadarıyla Çukurova Ekoloji Hafıza Derneği’nden Umut ve Sabriye gezdirdi. Onlar da sağ olsunlar, bu mesele üzerine çok ciddi şekilde eğiliyorlar ve kamuoyu oluşturmak için büyük çaba harcıyorlar. Yani bu artık görünür kirlilikten... Ama görünmezin de görünür hale geldiği bir yoğunlukta gerçekleşiyor.

E. B: Peki Sedat, bu kirliliğin kaynağı nedir? Biraz onu konuşalım mı? Avrupa’dan gelen çöpler olduğunu biliyoruz. Herhalde Türkiye’nin kendi plastik çöpleri de var. Ama onun dışında şunu da sorayım: Biz orada sadece plastik görmedik. Tırlardan düşmüş balyaların içinde belli ki İngiltere’de üretilmiş dondurma kapları ya da Almanya’dan gelen bir Barbie çantası gibi şeyler de gördük. Yani bu aslında sadece plastik çöpü değil galiba ve ağırlıklı olarak da Avrupa’dan geliyor anladığımız kadarıyla. Burayı biraz açabilir misin? Bu plastikler ve diğer çöpler nasıl bir tedarik zinciri içinde geliyor?

S. G: Bunlar çoğunlukla Avrupa çöpü ama Türkiye’nin kendi çöpü de var. Şimdi geri dönüşüm tesislerine baktığımız zaman, balya halinde dökülen atıkları bir kenara bırakalım; ona birazdan değineceğim. Önce bu geri dönüşüm tesislerinin kirliliğe nasıl katkı sağladığını ve hangi atıklarla beslendiğini anlatmak lazım. Bu tesislerin çoğunluğu Avrupa’dan gelen plastik çöpleri işlemeye çalışıyor. “İşlemeye çalışıyor” diyorum çünkü gelen çöplerin önemli bir kısmı ambalaj atığı. Ambalaj atıklarının kendisi ise doğası gereği geri dönüşüme çok uygun değil. Yaklaşık %60’ı proses atığı, yani işlenemeyecek kadar kalitesiz ve niteliksiz bakiye atık olarak oluşuyor. Bunu bir şekilde bertaraf etmeleri gerekiyor. Çünkü kütle denge sistemi, yok işte farklı girdi çıktı hesapları ya da işte bir şekilde bunu bir yere vermeleri lazım. Çünkü artık sağa sola dökemiyorlar. Eskiden çok daha fazla döküyorlardı. Sizin gördüğünüz görüntülerin on katını gördüğümü söyleyebilirim. Ben bir dönem 30 farklı yasa dışı döküm sahası tespit etmiştim. Bunların çoğu geçiciydı. Bugün döküyorlar, ertesi gün kaldırıyorlar. Ben her hafta saha ziyareti yapıp bu geçici döküm alanlarını tespit edip işaretliyordum. Sonraki hafta gittiğimde orası olmuyordu; üç kilometre öteye dökmüş oluyorlardı. Yani biraz böyle işliyordu işler. Sonra çok fazla gündem, kamuoyu olunca artık böyle rahat rahat dökememe durumu söz konusu oldu. Sadece belirli alanlara döküyorlar ve yakıyorlar. Fabrika yangını ya da depo yangını dediğimiz belirli şeylerle gerçekleşiyor. Ne oluyor peki? Ne yapıyorlar? Dökemiyorlar. [Doğrudan dökemedikleri atığın] bir kısmını belediye atığıymış gibi belediyelerin çöp depolama sahalarına gönderiyorlar. Bir kısmını ise parçalayarak mikroplastik haline getiriyorlar. Parçaladıktan sonra bunu istediğiniz yere toz şeklinde dökebiliyorsunuz. Rüzgarla uçuyor, suya atıldığında akıp gidiyor. Büyük plastik parçaları mikroplastikler kadar kolay hareket edemiyor. Bunların önemli bir kısmı Avrupa’dan gelen plastikler. Son iki yıldır Amerika da Türkiye’ye ciddi miktarda plastik çöp göndermeye başladı; daha önce bu kadar göndermiyordu. İngiltere’den, [Avrupa’nın diğer ülkelerinden] ve Amerika’dan gelen plastik atıkların en az %60’ı Adana’ya yayılıyor. Bu oran belki daha da yüksektir ama en az %60 olduğunu biliyoruz.

Ö. Ö: Avrupa ve Amerika gönderiyor derken, Türkiye bunları para karşılığında alıyor galiba, değil mi?

S. G: O kadar basit değil. Birileri birilerine para veriyor ama bu finansal akışın nasıl işlediği çok şeffaf değil. Mesela Avrupa’da OLAF, yani Avrupa Yolsuzlukla Mücadele Ofisi, bu konuyla ilgileniyor. Geçtiğimiz ay Mersin Limanı’na sokulmaya çalışılan tonlarca tekstil atığını tespit ettiler. Benim de katıldığım bir toplantıda OLAF yetkilileri sunum yapmıştı. Gümrük denetimlerini yürüten yetkililerin de bulunduğu o toplantıda, yakaladıkları yasa dışı sevkiyatların toplam yasa dışı faaliyetlerin yalnızca %20-30’una denk geldiğini söylediler. Yani siz dört-beş bin ton yasa dışı atık yakalıyorsunuz ama bu, toplam kaçak ya da yanlış beyanla yapılan ticaretin sadece %20’sine denk geliyor. Birileri birilerine para veriyor elbette ama bu para, meselenin aslında farklı bir boyutu. O finansal ayağı ayrıca araştırılması gereken, takip edilmesi gereken bir şey. Bir konteyner için ne kadar ödeme yapılıyor, gerçek bedeli nedir, bu para tam olarak neyin karşılığında veriliyor; bunların hepsi araştırılmaya muhtaç konular. Ben o kısmına çok girmiyorum çünkü uzmanlık alanım değil. Finansal akışlarla ilgili yeterli teknik bilgim olmadığı için yanlış bir şey söylemek istemiyorum. Ama sonuçta bu atıklar bir şekilde [Türkiye’ye] geliyor. Yani biri birine para veriyor ya da vermiyor. Her neyse, geliyor bunlar [atıklar]. [Gümrüğe] geldikten sonra MOTAT diye bir sistem var. [MOTAT üzerinden] gümrükte bunu ithalatçı tesise kadar takip ediliyor. Sonrasında kütle denge sistemi devreye giriyor ama bu sistemler oldukça kolay manipüle edilebilir [sistemler]. Niye manipüle edilebilir diyorum? Çünkü Türkiye’de %50 kota uygulaması var. Yani 100 kilo çöp ithal ediyorsanız, 50 kilosunu... 200 kilodan... ya da daha gerçekçi sayılar olsun. Örneğin, 100 bin tonluk [işleme] kapasiteniz varsa, en fazla 50 bin ton ithal edebilirsiniz. Kalan 50 bin tonun ise içeriden [yurt içinden] temin edilmesi gerekiyor.

Ö. Ö: Yerli, milli çöp olacak diyorlar.

S. G: Evet, yerli, milli çöp olacak ama tabii kimse bunu almıyor. Çünkü işin içinde bir karlılık meselesi var. O %50 kota, gelen çöplerin içeriğindeki işe yaramaz, işlenemeyecek, yani proses atığına dönüşecek yüksek miktardaki bakiye atık nedeniyle [kâğıt üzerinde] içeriden gelen çöplerle tamamlanabiliyor. Sonuçta burada kayıt dışı bir ekonomi var. Bu plastik atıkları toplayan informal toplayıcılar var ve bunların herhangi bir istatistik sistemine dahil olmadığını biliyoruz. Burası tamamen karanlık bir alan. “Karanlık” derken kötü anlamda söylemiyorum; bilmiyoruz, elimizde veri yok. Dolayısıyla oradan aldığınız zaman nereden geldiği belli olmayan bir atık oluyor ve onu istediğiniz yere dahil edebiliyorsunuz. Örneğin 100 ton ithal ettiniz. Normalde 100 tondan 50 ton ürün elde etmeniz gerekiyor. Kalan 50 tonu ne yapmanız lazım? Onun için “Biz bunu yakmaya gönderdik.” demeniz gerekiyor. Çünkü kütle denge sisteminde girenle çıkan arasında sayısal bir denge olması gerekiyor. Ama öyle olmayınca... Diyelim ki 100 ton aldınız, 20 ton ürün elde ettiniz. Kalan 80 tonu da yakmaya gönderirseniz, o 20 tondan kazandığınız paranın önemli bir kısmını yakma maliyetine vermeniz gerekir. Bunu aşmak için ne yapıyorlar? İçeriden gelen atığı da sisteme dahil ediyorlar. Diyorlar ki: “Biz 100 tondan 80 ton ürün elde ettik. 20 tonu yakmaya gönderdik.” Kalan 60 tonu ise sağa sola döküyorlar ya da yakıyorlar. Dolayısıyla burada Türkiye’nin kendi çöpleri de var. Çünkü bu tesislerin bir kısmı zaten yurt içinden gelen atıkları işliyor. Bu da yapısal bir soruna işaret ediyor. Geri dönüşüm sistemi aslında bir kirlilik kaynağı.

Ö. M: Evet, burada çok önemli bir nokta da var. Yakmanın kendisi de küresel iklim değişikliğine en büyük katkılardan birini yapıyor, değil mi? Aynı zamanda cehennemi bir tersine dönüşüm var. Yani sıfır atıktan sıfır atığa değil, tam tersine doğru bir gidiş söz konusu.

S. G: Evet, tabii tabii.

E. B: Bir de yaktıkları koşullar çok acayip. Bir tane gördük. Bir fabrikanın yanında bir yakım alanı işaretlemişler belli ki. Onun etrafını kazıyorlar. Su döküyorlar, yangın yayılmasın diye. Sonra atıkları orada, açık alanda ve bir okulun hemen yanında yakmışlar.

Ö. Ö: Bir de açık havada yakıyorlar. Bu tamamen bertaraf amaçlı mı? Çünkü Avrupa’da da çöp yakmanın bazı durumlarda yenilenebilir enerji kapsamında değerlendirildiğini hatırlıyorum. Ama onun için yaktığınız çöpten elektrik üretmeniz gerekiyor. Bu yakma alanlarında böyle bir şey var mı?

S. G: Şimdi burada iki farklı durum var. Birincisi, bunların yaptığı açıkta yakma. Bu, yasa dışı bir bertaraf yöntemi. Diğer yakma işi...

Ö. Ö: Yasak yani?

S. G: Tabi tabi, açıkta bu şekilde yakılamaz. Bu yasadışı bir iş.

E. B: Muhtemelen üstüne bir de sigortadan para alıyorlardır.

S. G: O kısmı çok net değil. Çünkü bunlar çok riskli sektörler olduğu için her sigorta şirketi bunları sigortalamıyor. Zaten bunlar sigortadan para almak için yakmıyor. Bertaraf etmek, daha doğrusu atıktan kurtulmak için yakıyorlar. Sigorta para vermese de onlar için önemli olan o atığı ortadan kaldırmak. Çünkü onu lisanslı bir yakma tesisine göndermek için para ödemeleri gerekiyor. Açıkta yaktıkları zaman o maliyet ceplerinde kalıyor. Sigortadan para almalarına gerek yok. Ömer Bey’in bahsettiği ise incineration dediğimiz yakma tesisleri. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Kemerburgaz’daki tesisi gibi düşünün. Yılda yaklaşık bir ila bir buçuk milyon ton çöp yakıyor. Bu tesisler “çöp kilitlenmesi” dediğimiz bir durum yaratıyor. Yani o tesisi işletebilmeniz için sürekli çöp göndermeniz gerekiyor. Enerji üretimi açısından baktığımızda da kömürlü termik santraller ve doğalgaz çevrim santralleriyle karşılaştırıldığında en karbon yoğun teknoloji çöp yakma teknolojisi. Kömürlü termik santralden bile daha fazla karbondioksit üretiyor. Bir de kül problemi var. Mükemmel çalışan bir tesis olduğunu varsaysanız bile ürettiği külün yaklaşık %5’i açık havaya kaçıyor. Bunu tamamen kontrol edemiyorsunuz. Kaldı ki böyle mükemmel çalışan tesisler de pek yok. Genellikle optimum koşulların oldukça altında çalışan tesisler görüyoruz. Açıkta yakmada ise hem fabrika depolarını yakıyorlar hem de Adana’da Ecehan’ın anlattığı gibi herkes atığını döküyor, biri gelip yakıyor. Sonra yine dökülüyor, yine yakılıyor. Sürekli bir yangın alanı var.

E. B: Bir de şu var: Plastik atık dediğimiz şey sadece plastik de olmayabilir. Kimyasallarla kontamine olmuş olabilir.

S. G: Zaten kendisi de kimyasal. Plastik yandığında içinden çok ciddi miktarda kimyasal açığa çıkıyor. Hatta yanmasa bile çıkıyor. Plastikleri bir araya yığdığınız zaman aldığınız o plastik kokusu, aslında plastiğin içindeki kimyasallardan kaynaklanıyor. Plastiğin kendisi zaten bir kimyasal. Bunun üzerine katkı maddeleri, isteyerek ya da istemeden eklenen kimyasallar ve üretim sırasında oluşan bileşikler de var. Yani plastik başlı başına bir kimyasal kokteyl. Yakıldığında ise bunlar dönüşüyor. Özellikle düşük sıcaklıkta ve açıkta yakıldığında dioksin furan; özellikle PVC gibi plastiklerin bulunduğu ortamlarda çok daha fazla ortaya çıkıyor. Bunun dışında kalıcı organik kirleticiler, dioksin benzeri bileşikler, poliklorlu bifeniller ve ağır metaller yanma sırasında dumanla birlikte çevreye yayılıyor ve en yakın alanlara çöküyor. Sizin gezdiğiniz yerlerin etrafının hep tarım arazisi olduğunu düşünün.

E. B: Evet. Zaten insanın ilk hissettiği şey de o yoğun plastik kokusu oluyor.

S. G: Tabii. O sürekli yayılmaya devam ediyor. Kısa vadede baş ağrısı yapıyor, geniz yanmasına neden oluyor. Uzun vadede üst solunum yollarında ve akciğerlerde ciddi sorunlara yol açıyor. Daha ileride genotoksik etkileri de var. Ekotoksikolojik etkileri de son derece ciddi. Biz on binlerce farklı kimyasal içeren bir malzemeden bahsediyoruz. Ama bunu ekmek, peynir ithal eder gibi ithal ediyoruz. Üstelik peyniri ithal ederken çok daha sıkı denetim yapıldığını düşünün. Çöp ithalatında ise bu kadar sıkı bir denetim yok. Bu da işin en garip taraflarından biri.

Ö. Ö: Son üç-dört dakikamız kalmışken... COP31 Antalya’da yapılacak ve ana gündemlerinden birinin de “sıfır atık” olacağı söyleniyor.

Ö. M: Ben de onu soracaktım.

Ö. Ö: Bu bahsettiğin bertaraf sistemleri, sıfır atık projesinin neresinde duruyor?

S. G: Aslında bu bertaraf yöntemlerinin hiçbiri sıfır atığın içinde yer almıyor. Doğrudan değil ama dolaylı olarak bir bağlantı var. Mesela Türkiye’deki Sıfır Atık Projesi geri dönüşümün propagandasını çok yapıyor. Depozito iade sistemi de tamamen geri dönüşüme odaklı.

Oysa yeniden kullanım ve tekrar doldurulabilir ambalaj sisteminin ruhuna adeta El Fatiha okundu bu depozito sistemiyle. Çünkü attığınız şişelerin hiçbiri tekrar doldurulmak üzere alınmıyor. Alınıp kırılıyor ve bir kovanın içine atılıyor. Dolayısıyla Sıfır Atık Projesi geri dönüşümü sürekli teşvik ettiği ve öne çıkardığı için, geri dönüşüm tesislerinin yarattığı bu etkiler de maalesef bunun [dolaylı] bir sonucu oluyor. Çünkü denetlenebilir bir sistemden bahsetmiyoruz. Kâğıt üzerinde kalan denetimlerden bahsediyoruz. Kâğıt üzerindeki denetimlerin pratikteki karşılığı da genellikle bu tür sonuçlar oluyor. Dolayısıyla bizim artık sıfır atık söylemi içinde geri dönüşümü en sona koymamız gerekiyor. Sıfır atık denildiğinde insanların aklına ilk olarak geri dönüşüm gelmemeli.

Ö. Ö: Atık çıkarılmaması gerektiğini söylüyorsun aslında.

S. G: Tabii bir de onu destekleyecek sistemleri kurgulamamız lazım. Depozitolu ambalajı tekrar doldurulabilir şekilde tasarlamamız lazım. Tekrar doldurulabilir sistemleri de otel, restoran ve kafeteryalarda bir [takvim] dahilinde zorunlu hale getirmemiz lazım. Bakın, tek kullanımlık plastikler yasaklanacak. Onunla ilgili bir yasal düzenleme çıktı. Plastik endüstrisi sabah akşam sanayi odası temsilcileriyle beraber her yerde toplantı yapıyor. Yanlarında bakanlık yetkilileri de var. “Biz plastikçiler doğayı seviyoruz. Tek kullanımlıklar aslında doğaya zararlı değil. İnsanlar bunları kullanmayı beceremediği için doğaya zararlı oluyor. Gelin bunları geri dönüşüme gönderelim, yasaklamayalım.” diyorlar. Sanki geri dönüşebiliyormuş gibi. Böyle bir propaganda yapılıyor. Avrupa’da da var, Türkiye’de de var. Türkiye’deki yönetmelikte de, Avrupa’daki yönetmelikte de aynı lobiyi görüyoruz. Plastik üreticilerinin vakıfları var; Türkiye’de de var, Avrupa’da da var. Bunların başkanları genelde tek kullanımlık plastik üreticilerinin sahipleri ya da patronları oluyor. Her yerde bu propagandayı, hatta kara propagandayı yapıp lobicilik faaliyetleriyle bu tür yasakları engelliyorlar ya da engellemeye çalışıyorlar. Bakalım iki ay, bir buçuk ay sonra bizde de yönetmelik devreye girecek mi, girmeyecek mi, göreceğiz. Girecekse de nasıl girecek, onu da göreceğiz. Şu anda bilmiyoruz. Ama benim aldığım izlenim, ambalaj meclislerinde ya da çeşitli kapalı toplantılarda plastik endüstrisinin tek kullanımlık plastiklerin yasaklanmasını engellemek için canhıraş çalıştığı yönünde. Bakalım nasıl bir şeyle karşılaşacağız. Yani sıfır atık bir malzeme ekonomisi modeli. Çöpü hangi kutuya atacağınızla ilgili bir sistem değil. Sıfır atık denildiğinde; atık haline gelmeyen ambalaj, tekrar doldurulabilir ambalaj, tekrar kullanılabilir ambalaj, sağlığa, çevreye ve insan sağlığına zararsız ambalaj anlaşılmalı. Biz bunlara dair hiçbir yatırım yapmıyoruz maalesef.

E. B: Bu arada şöyle bir kötü haber de var herhalde. Avrupa Birliği önümüzdeki dönemde OECD ülkeleri dışındaki ülkelere çöp göndermeyi yasaklamaya hazırlanıyor. Şimdi Türkiye dışında Malezya, Endonezya gibi ülkeler OECD üyesi değil. Bu da Türkiye’ye yönelecek çöp miktarının artacağını gösteriyor aslında.

S. G: Artıyor da zaten. Görüyoruz bunu. “Denetimleri sıklaştıracağız” diyorlar. ESM diye bir standarttan bahsediyorlar. Environmental Sound Management, yani çevreye duyarlı bertaraf standardı gibi. Ama bunun nasıl uygulanacağına dair bir bilgi yok. Çünkü bu mikroplastik meselesi de bu ESM’in içerisinde yer alıyor. Fakat plastiğin kendisi zaten böyle bir yönetime uygun değil. İçerdiği kimyasallar nedeniyle zararlı bir malzeme. “Daha sonra bağımsız denetçiler gelecek, denetleyecek; bir aksilik görürlerse ithalatı durduracaklar ya da yasaklayacaklar.” gibi bir yaklaşım var. Ama bu bağımsız denetçiler kim? Nasıl belirlenecek? Bunlara yetkiyi kim veriyor? Bunları kim denetleyecek? Bağımsız denetçilerin gerçekten bağımsız olduğuna kim karar verecek? Üçüncü taraflar sürece dahil olacak mı mesela? STK’lar izleyici, gözlemci ve raporlayıcı olarak sürece katılacak mı? Bu kısımlar hep boş. Ben bunların hepsini öneri olarak yazmıştım. Bir de tabii veri problemimiz var. Maalesef Türkiye’ye gelen atıkların içeriği ve miktarı konusundaki veriler şeffaf değil. Biz Türkiye kaynaklı bu verilere erişemiyoruz. Türkiye’de bunların kamuya açık bir veri kaynağı yok. Ancak bazen çeşitli toplantılarda alelade söylenmiş açıklamalardan ya da birilerinin sunumlarında geçen dağınık bilgilerden adeta veri arkeolojisi yaparak bunları bulmaya çalışıyoruz. Ya da gidip Amerika’daki bir veri madenciliği firmasına “Bize Türkiye’ye gelen atıkların verisini verebilir misiniz?” diyoruz. Parayla satın alıyoruz. Düşünün.

Ö. Ö: Meseleler çok ama vaktimiz sona erdi maalesef.

Ö. M: Sıfır atık sıfır veri.

E. B: Evet.

Ö. M: Çok teşekkür ederiz.

S. G: Ben teşekkür ederim davetiniz için.

Ö. Ö: Görüşmek üzere.

Ö. M: Görüşmek üzere. Hoşça kalın.

E. B: Görüşmek üzere.