Trans-Sibirya rotası, onu kat edenler ve birkaç az bilinen ayrıntı

-
Aa
+
a
a
a

Dünyayı Dinliyorum programcısı Zekeriya Şen, dünyanın en uzun kesintisiz demiryolu hattı olan Trans-Sibirya'nın tarihini, efsanelerini ve rotalarını anlatıyor; Moskova'dan Vladivostok'a uzanan bu eşsiz yolculuğun yalnızca bir ulaşım hattı değil; farklı kültürleri, coğrafyaları ve hikâyeleri birbirine bağlayan bir medeniyet çizgisi olduğunu hatırlatıyor.

""

Önce küçük bir yanlışı düzeltelim çünkü neredeyse herkes bu yanlışla başlar: "Trans-Sibirya Ekspresi" diye bir tren yoktur.

Trans-Sibirya bir trenin değil, bir güzergâhın adıdır - Moskova ile Vladivostok arasında uzanan, gezegenin en uzun kesintisiz demiryolu hattının adı. Bu hattın üzerinde elbette trenler çalışır; en köklüsü, Rusya'nın markalı treni Rossiya'dır, hatta bir de numarası vardır: 001/002. Ama "Trans-Sibirya Ekspresi" yazan bir levha hiçbir vagonun yanında asılı değildir. Bugün bu adı taşıyan afişlere, tanıtımlara, hatta gezi paketlerine rastlayabilirsiniz; yine de gerçeği değiştirmez. O ad bir trenin değil, bir rotanın, bir fikrin, bir kıtayı dikiş atan o uzun çizginin adıdır. Bunu bilerek yola çıkmak, yolculuğu daha baştan derinleştirir.

Üç rota, tek asıl hat

İkinci sık yanılgı da burada başlar. "Trans-Sibirya" denince çoğu zaman üç ayrı rota birbirine karışır. Oysa aralarındaki ayrım nettir.

Klasik Trans-Sibirya asıl hattır: Moskova'dan Vladivostok'a, baştan sona Rus toprakları içinden, dokuz bin iki yüz seksen dokuz kilometre. Başka hiçbir ülkeye uğramaz. Trans-Sibirya denince kastedilen, resmî ve orijinal rota budur.

Trans-Moğol bir koldur: Moskova'dan Ulan-Ude'ye kadar aynı hattı izler, sonra güneye kıvrılıp Ulanbator üzerinden Pekin'e iner. 1956'da tamamlanmıştır ve turistler arasında belki de en popüler olanıdır.

Trans-Mançurya ise başka bir koldur: Çita'ya kadar yine aynı hat, oradan Mançurya üzerinden, Moğolistan'a hiç uğramadan Pekin'e.

Son ikisi Trans-Sibirya'nın alternatifi değil, kollarıdır. Asıl gövde, Moskova'dan Vladivostok'a uzanan o tek çizgidir. Bu ayrımı akılda tutmakta yarar var: örneğin Moskova'dan Ulan Bator'a uzanan bir program, ne kadar "Trans-Sibirya" adıyla anılırsa anılsın, aslında Trans-Moğol koludur - güzel bir rotadır, kendine has bir hikâyesi vardır, ama asıl hattın kendisi değildir.

Bu ayrımı bilince, çok sevdiğim bir ayrıntı anlam kazanır. 1900 Paris Dünya Fuarı için basılmış bir afiş vardır; üzerinde "Moskova–Pekin" yazar. Güzel bir afiştir, ama bir gerçeği değil, bir niyeti anlatır. Çünkü 1900'de asıl hat - Moskova-Vladivostok - henüz tamamlanmamıştı. O tarihte Uzak Doğu'ya ulaşmanın tek tamamlanmış yolu, Çin'in izniyle yapılan Mançurya hattıydı. Yani afiş aslında şunu söylüyordu: "Vladivostok'a daha varamıyoruz, ama bakın, Pekin'e gidebiliyoruz." Bir reklam afişinin bir asır sonra bile bu kadar şiirsel okunabilmesi az rastlanır şeydir.

Aynı Paris sergisinin en çarpıcı köşesi ise bir afiş değil, bir buluştu. Ressam ve gezgin Pavel Piasetsky, bir kilometreyi aşan dev bir tomar-resim hazırlamıştı; ziyaretçiler sahte bir tren vagonunun içinde otururken, makaralarla akan bu panorama pencerelerinden Ural'ı, taygayı, Baykal'ı, bozkırı geçiriyordu. Sinema daha doğmadan, insanlar Moskova'dan Vladivostok'a işte böyle "seyahat etti". Trans-Sibirya, daha ilk gününden, gidilmeden de hayali kurulan bir hat oldu.

Hattın doğum belgesi

İşin başlangıcı bile alelade değildi. 1891'de, henüz veliaht olan müstakbel Çar II. Nikolay, Asya'yı boydan boya dolaşan uzun bir deniz yolculuğunun ardından Vladivostok'a vardı ve hattın doğu ucunun temelini bizzat kendi eliyle attı. Yani imparatorluk bu işe, tahtın vârisini bir uca göndererek başladı - bir demiryolu, daha ilk gününden bir devlet meselesiydi.

Çizginin asıl beyni ise bir mühendis ya da general değil, bir maliye adamıydı: Sergey Witte. Witte için Trans-Sibirya bir ulaşım projesi değil, Rusya'nın geleceğini tayin edecek bir ulusal kalkınma programıydı. Çarı ikna eden, bütçeyi koparan, vizyonu kuran oydu; tarihçiler hattın baş yaratıcısı olarak çoğunlukla onu anar.

İnşaat 1891'de başladı ama tümüyle Rus toprakları üzerinden, kesintisiz Moskova-Vladivostok hattı ancak 1916'da gerçek oldu - Amur Nehri üzerindeki o devasa köprü, 5 Ekim 1916'da tamamlandığında. Turizm sektörü, hattın yüzüncü yılını bu yüzden 2016'da kutladı.

Buradan güzel bir öykü çıkar. Bugün Rusya'nın beş bin rublelik banknotunun üzerinde işte o Habarovsk köprüsü resmedilir. Yani bir ulus, bütün bir kıtayı tek bir çelik çizgiyle nasıl birbirine bağladığını en büyük banknotunun üstüne basmıştır. Trende Amur'u geçerken cebinizdeki parayı çıkarıp pencereye tutabilirsiniz; ikisi aynı köprüdür.

Rota: Moskova'dan Vladivostok'a

Şimdi çizginin kendisine bakalım, çünkü bu rota bir liste değil, bir crescendo gibidir. Tren Moskova'nın Yaroslavski Garı'ndan kalkar. İlk saatler hâlâ Avrupa'dır: Vladimir, Nijni Novgorod, Perm. Sonra Yekaterinburg gelir, onunla birlikte Ural Dağları. Coğrafyacılar Avrupa ile Asya'yı bu dağlarla ayırır. Ama Ural'dan görkem beklemeyin - ne karlı doruklar vardır ne uçurumlar, yalnızca alçak, yorgun, ağırbaşlı tepeler. Görkemi yoktur; eşik olması yeter. Ural'ı geçtiğiniz an Sibirya başlar.

Ardından şehirleri nehirler işaretler. Önce Omsk, sonra Ob Nehri kıyısında Novosibirsk - Sibirya'nın en büyük kenti. Çoğu insan Sibirya deyince boş bir tundra hayal eder; oysa Novosibirsk'in opera binası Rusya'nın en büyüğüdür, Moskova'nın Bolşoy'undan bile büyük. Üniversitesi, kütüphaneleri, kendi entelektüel iklimi vardır. Sibirya bir boşluk değil, üst üste binmiş yüzlerce kültürün geçit törenidir.

Sonra Yenisey Nehri'nde Krasnoyarsk, ardından İrkutsk - ve İrkutsk'tan sonra hattın tacı gelir: Baykal Gölü. Tren saatlerce gölün güney kıyısında ilerler. Baykal dünyanın en derin gölüdür, bin altı yüz metreyi aşar; gezegenin tatlı su rezervinin neredeyse beşte birini tek başına taşır. Öyle uzundur ki bir göl değil, bir iç deniz gibi durur karşınızda. Suyu öyle berraktır ki dibini görebileceğinizi sanırsınız - ama o dip yüzlerce metre aşağıdadır.

Baykal'dan sonra Ulan-Ude gelir; Buryatların başkenti. Burada manzara kadar yüzler de değişir. Tren güneye, Moğolistan'a bir kol verir; asıl hat ise doğuya, Çita'ya devam eder. En sonunda Amur Nehri kıyısında Habarovsk - o köprünün şehri - ve ardından, Pasifik'in kıyısında Vladivostok. Altın Boynuz Körfezi. Rayların bittiği, kıtanın bittiği yer.

Trende kim seyahat eder?

Asıl roman manzarada değil, koridorlardadır. Çünkü Trans-Sibirya tek bir yolcu kitlesi taşımaz; güzergâh boyunca insan kadrosu durmadan değişir. Moskova'dan Ural'a kadar vagonlar Ruslarla doludur. Sonra Buryatlar biner, Moğollar biner; doğuya yaklaştıkça Çinli yolcular katılır. Her büyük istasyonda başka bir dil, başka bir yemek kokusu, başka ritimsel tını, başka bir yüz vagona dolar. Trans-Sibirya bu yüzden bir tren olduğu kadar, hareket hâlinde bir kültürel atlastır.

Bu atlasın gerçek hâkimi provodnitsadır - her vagonun sorumlusu, çoğunlukla orta yaşlı bir Rus kadını. Çayı o getirir, koridordaki semaveri o kaynatır, kapıları o kilitler, sabaha karşı sizi o uyandırır. O trende otorite kaptanın değil, provodnitsanındır; onun onayını almadan vagon hayatı yürümez. İlk gün ondan çekinirsiniz; üçüncü gün kendi çayından ikram eder.

Bir de istasyon babuşkaları vardır. Büyük şehirlerde tren yirmi dakika, küçük kasabalarda bazen yalnızca iki dakika durur. O iki dakika bir tören gibidir: tren daha durmadan yolcular kapıya birikir, peronda bekleyen yaşlı kadınlardan haşlanmış patates, tütsülenmiş balık, ev turşusu, sıcak börek kapar, düdük çalmadan kendini geri atarlar. O babuşkanın elinden aldığınız balık, Sibirya'dan eve getirdiğiniz en somut anı olur; bavulunuzdaki hiçbir hediyelik onun yanına yaklaşamaz.

Ve yemekli vagon - hattın kalbi. Tanımadığınız insanlarla aynı masaya oturur, ortak diliniz olmadan, elinizle ve kâğıda çizdiğiniz şekillerle koca bir gece paylaşırsınız. Uçakta yanınızdakiyle iki saat oturup tek kelime etmezsiniz; trende ise seyahat boyunca onunla dünyayı konuşursunuz. Yüz yıl önceki ilk gezginler de aynı ikilemle yüzleşmişti: hizmet kıttı, su çoğu zaman akmazdı, yemek vagonu bir izdihamdı - ama yine de o günden bu yana, dünyanın en olağanüstü yolculuklarından biri sayıldı. Konfor sonradan geldi; efsane baştan vardı.

Bir de bizim için: Sibirya ve Türkçe

Bu hattı bir Türk gezgini olarak okumanın ayrı bir katmanı var. Sibirya, çoğu kişinin sandığı gibi yalnızca Rus coğrafyası değildir; kuzeyinde Sahalar (Yakutlar), güneyinde Tuvalılar, Altaylılar, Hakaslar yaşar - dilleri bize uzaktan akraba, kadim Türk halkları. Tren belki onların köylerinin önünden geçmez, ama geçtiği o uçsuz coğrafya, aynı zamanda onların da yurdudur.

Biz bu topraklara uzun süre uzaktan baktık. Osmanlı aydınları Sibirya'yı çoğunlukla Avrupa basını ve seyahat kitapları üzerinden tanıdı; İstanbul'dan Moskova'ya ulaşmak bile zahmetliyken Sibirya'ya gidebilen gezgin yok denecek kadar azdı. Sonraki kuşaklarda Ahmet Temir gibi Türkologlar saha araştırmalarıyla Yakut dilini ve kültürünü Türkiye'ye taşıdı. Yani Trans-Sibirya yalnızca bir Rus destanı değil; bir yanıyla, çok uzaktaki akrabalarımızın da coğrafyasıdır. Pencereden geçen o bozkır, kulağınızda neden tanıdık bir ezgi çınlattığını, belki yıllar sonra anlarsınız.

Birkaç küçük sır

Trans-Sibirya, bilenlerin daha çok sevdiği bir yolculuktur. İşte yol boyunca işinize yarayacak birkaç ayrıntı.

Hat boyunca istasyon saatleri ve tren tarifeleri uzun yıllar Moskova saatine göre işledi. Yani Vladivostok'a yaklaşırken, dışarıda öğlen güneşi tepedeyken koridordaki saat hâlâ sabahı gösterebilir. Yedi saatlik fark, sekiz zaman dilimi - hepsi tek bir kadranın inadına sığar.

Bir başka ayrıntı tarihin akışını değiştirdi. 1904 Rus-Japon Savaşı patladığında hat henüz tamamlanmamış, büyük bölümü tek hatlıydı; trenler karşıdan geleni geçirmek için durmak zorunda olduğundan askerî sevkiyat öyle yavaştı ki çoğu tarihçi bu lojistik zaafı Rus yenilgisinin önemli nedenlerinden sayar. Eksik kalmış bir demiryolu, bir savaşı kaybettirdi.

Klasik hat, yani Moskova-Vladivostok arası, dünyanın en uzun kesintisiz demiryoludur; onu kateden trenler arasında en bilineni, yazının başında andığım andığım Rossiya'dır. Yol boyunca "Tsar's Gold" ya da "Golden Eagle" gibi adlar duyarsanız şaşırmayın - bunlar hattın resmî adları değil, ticari gezi paketlerinin adlarıdır.

Bir de şu: Trans-Sibirya'yı bir kez gidip Pekin'e - Trans-Moğol ya da Trans-Mançurya koluyla - bağlayanlar, tek bir yolculukta üç ülkeyi, iki kıtayı ve birbirinden bambaşka üç demiryolu kültürünü görmüş olur. Aynı hat, nereden saptığınıza göre size apayrı bir kıta anlatır.

Sonunda

Bütün bu rakamların, istasyonların, tarihlerin altında basit bir gerçek yatar: Trans-Sibirya bir yerden bir yere gitmek için değil, bir kıtayı yavaşça okumak için yapılır. Pencereden geçen her köprü, her viran depo, her nehir bir cümledir. Tarihini bilirseniz o cümleleri okuyabilirsiniz; bilmezseniz, yalnızca güzel bir manzara geçip gider.

Ben bu çizgiyi bizzat kat ettim. Ve döndüğümde anladım ki Trans-Sibirya'nın asıl ölçüsü kilometre değil - kaç cümlesini okuyabildiğinizdir.