Agora'da Ece Zeren Aydınoğlu, Picasso'nun Guernica'sından sokak sanatına, Nazi propaganda estetiğinden John Berger ve Umberto Eco'nun düşüncelerine uzanan bir hat üzerinden sanatın tarih boyunca bir ifade, temsil, iktidar ve direniş aracı olarak nasıl kullanıldığını tartışıyor.
Ece Zeren Aydınoğlu: Merhaba, Agora'ya hoşgeldiniz, ben Ece. Bugün burada sanatın ifadesini konuşmak için toplandık. İletişim ve sanat çalışmaları çerçevesinde, sanatın bir araç olarak kullanılmasını ele alacağız. Sanatın her dalı başka bir ifade sunarken, biz onu olabildiğince anlamaya ve anlamlandırmaya çalışacağız.
Apaçık Radyo'nun 64. yayın döneminin ilk Agora'sı bu. Yayıncılıkta, özellikle basılı yayında, ilk yayına "sıfırıncı yayın" denir. Bu sayı hem "biz kimiz?" hem de "ne yapacağız?" sorularını anlatır; aynı zamanda pilot bölüm olarak görülür ki pek de günahı olmasın. Ben bu bölüme biraz böyle bakmak istiyorum ki Agora'nın kapsamını en başından çizebilelim.

Agora, bildiğiniz gibi ilk anlamıyla insanların bir araya geldiği yer olsa da zamanla meydanda gerçekleşen tüm kamusal hayatı ifade etmeye başlıyor yani düşüncelerin karşılaştığı yer, toplumsal tartışmaların gerçekleştiği, ortak anlam üretme mekânı. Biz de işte bu programda tam olarak bunu yapacağız.
İletişim çalışmaları çerçevesinde sanatın kültüre etkisini, kültürün sanata etkisini konuşacağız. İktidar, erk ve güç ne yapmış da sanat aracılığıyla toplumu etkilemiş? Toplum ve sanatçılar ne yapmış da direnmiş ve kendilerini ifade etmeye çalışmış? Biraz buna bakacağız.
Bu yayında iletişim kuramları, sanat sosyolojisi, medya ve propaganda, kültürel hegemonya, popüler kültür eleştirisi derken uzayıp gidecek gibi görünüyor bu başlıklar. Tabii zamanla konuklarımız da olacak; onlarla da sohbet edeceğiz.
Bu girişten sonra kısa bir ara verelim ve ardından derinlere doğru ilerlemeye başlayalım istiyorum.

Tanıdık bir hikâyeyle ilerlemek istiyorum. Aslında zaten bilinen bir hikâye olduğu için uzatmayacağım ama Agora için önemli bir başlangıç bence bu.
1937 yılının İspanya'sına gidiyoruz. Bask bölgesinde bir kasabadayız. İspanya'da cumhuriyetçilerle Franco liderliğindeki milliyetçi faşist güçler savaş hâlinde. Franco, Nazilerin desteğini alma hevesinde; Hitler yönetimi de yeni hava kuvvetlerini ve bombardıman tekniklerini gerçek bir savaş ortamında test etme niyetinde.
Gün 26 Nisan. Kasabada pazar kurulmuş, sokaklar dolu. Çevre köylerden gelen insanlar, çocuklar var. Sonra gökyüzünden bir uğultu duyuluyor. Başta kimse ne olduğunu tam olarak anlamasa da, Franco ve Hitler'in bir kasaba üzerinde savaş ekipmanı denemesi yaptığı, şu an bile ne kadar anlaşılabilirse o kadar anlaşılmaya başlıyor.
Bu saldırıda uçaklar, dalgalar hâlinde saatler boyunca gidip geldi. Önce yollar ve köprüler vuruldu ki insanlar kaçamasın. Ardından yüksek patlayıcılı bombalarla binalar parçalandı. Sonra yangın bombaları atıldı ve ahşap yapıların çoğu yanmaya başladı.
Bu kadar detay veriyorum çünkü bu saldırı, doğrudan psikolojik bir yıkım yaratmayı hedefleyen modern bir terör bombardımanının örneklerinden biri aslında.
Her neyse, bu sırada Picasso Paris'te yaşıyor ve İspanya Cumhuriyet Hükûmeti için 1937 Paris Dünya Fuarı'nda sergilenecek bir eser üzerinde çalışıyor. Fakat kafasında net bir konu yok. Ta ki bu olay gazetelerde fotoğraflarıyla görünene kadar.
İşte o çok bildiğimiz devasa Guernica tablosu aslında bu şekilde hayat buldu. Picasso tabloyu hemen hemen bir ayda tamamladı ve eser kısa sürede yalnızca İspanya İç Savaşı'nın değil, modern savaşların siviller üzerindeki etkisinin de evrensel sembollerinden biri hâline geldi. Çok kısa süre içinde dünyanın en güçlü politik imgelerinden birine dönüştü.
Bu tanıdık bir hikâye dediğim gibi; hem çok bilinir, hem de gerçekten savaşın yıkımını anlatır. Sanatın ifade şekillerinden biridir bu.
Sanatta ifade, sadece bir duygunun ya da düşüncenin estetik bir biçimde aktarılması olarak ele alınmaz. Sanatçının yaşadığı döneme, politik atmosfere, toplumsal düzene ve insan deneyimine karşı geliştirdiği tavrın görünür hâle gelmesidir aslında.
Mesela 20. yüzyıl avangard hareketleriyle birlikte ifade kavramı, güzel olanı üretmekten çıkıp mevcut düzeni sorgulayan, provoke eden ve bazen doğrudan müdahale eden bir araç hâline geliyor.
Fütüristler, örneğin, savaş ve hız çağını överken; Dadaistler savaşın yarattığı yıkıma karşı anlamsızlığı ve kaosu bilinçli bir dil olarak kullanıyorlar. Sürrealistler ise bilinç dışını açığa çıkarmak, toplumun bastırdığı gerçeklikleri görünür kılmaya çalışmak gibi bir amaçla hareket ediyorlar.
Tabii şu an bunlar çok kısa şekilde ele aldığımız konular. İlerleyen süreçte daha derinlemesine ele alacağız.
Bir de 1960'lardan sonra gelişen katılımcı ve sosyal pratik temelli sanat anlayışı var. Burada ifade ve anlam, sanatçının bireysel sesinin ötesine geçiyor artık. İzleyici, kamusal alan ve toplumsal ilişkilerin de dâhil olduğu ortak bir deneyime dönüşüyor.
Bu yüzden sanatta ifade, çoğu zaman bir anlatım biçiminden çok dünyayı değiştirme, ona karşı çıkma ya da onu yeniden düşünmeye zorlama biçimi olarak değerlendiriliyor.
Yani Guernica bize sanatın savaşa karşı nasıl konuşabileceğini gösterdi ama madalyonun bir de diğer yüzü var. Çünkü sanat ve estetik sadece direniş için kullanılmadı; bazen de iktidarın en güçlü araçlarından biri oldu.
Şimdi yine bir ara verelim ve sonra da bakalım bu nasıl ve neden böyle güçlü bir araca dönüştü.

Şimdi 1930'lara kısa süreliğine geri dönmek istiyorum.
Nazi Partisi, Nürnberg'de her yıl dev mitingler düzenliyor. On binlerce insan aynı anda aynı yerde toplanıyor. Askerî geçitler yapılıyor, marşlar söyleniyor, Hitler konuşmalar yapıyor. Ama o dönem Nazi Partisi'nin baş mimarı Albert Speer, bu süreçte sadece kalabalığın yeterli olmadığını fark ediyor. İnsanların kendilerini normal bir siyasi etkinliğin içinde değil, daha büyük ve kutsal bir şeyin parçası gibi hissetmeleri gerektiğini düşünüyor.
Şimdi sizden, buradan sonrasını hayal etmenizi ve sonra da ilginizi çekerse görsellerine bakmanızı önereceğim.
Geceleri yüzlerce uçaksavar projektörünü stadyumun etrafına diziyorlar. Bu projektörler normalde hava saldırılarında düşman uçaklarını bulmak için kullanılıyor. Speer, bunları gökyüzüne tamamen dik şekilde çeviriyor. Yaklaşık 130'dan fazla dev ışık sütununu düşünün; göğe doğru yükseliyorlar - aynı Antik Yunan sütunları gibi.
Ortaya çıkan görüntüde insanlar kendilerini devasa bir duvarın içinde gibi hissediyor. Yukarı baktıklarında ışık çizgileri sonsuza gidiyormuş gibi görünüyor. Alan adeta kendi görkemini yaratıyor. Speer buna daha sonra "Işık Katedrali" diyecekti.
Burada çarpıcı olan şu: Bu tamamen estetik bir karar değildi. Amaç, insanların psikolojisini değiştirmek, onların bu görkemli gösteriden daha fazla etkilenmesini sağlamaktı. Çünkü böyle bir ortamda birey kendini küçük hissetmeye başlıyor, kalabalığın içinde eriyor. Dev ışıklar, simetrik dizilmiş askerler, aynı anda yapılan selamlamalar ve marşlar insanda bir tür trans etkisi yaratıyor.
Bugün birçok iletişimci ve tarihçi bunu modern propaganda tarihinin en güçlü sahne tasarımlarından biri olarak görüyor.

Tabii bir de "Dejenere Sanat" sergisi var. Nazi rejiminin modern sanatı yoz, ahlaksız ve "Yahudi-Bolşevik" etkisi olarak göstermek için Münih'te açtığı sergi. Sergide Picasso, Kandinsky ve Klee gibi sanatçıların işleri bilinçli olarak kötü ışıklar altında, düzensiz biçimde ve aşağılayıcı yazılar eşliğinde sergileniyor. Buradaki amaç, insanların modern sanattan uzaklaşmasını, hatta bir noktada ondan nefret etmesini sağlamak.
Aynı dönemde, birkaç sokak ötede "Büyük Alman Sanatı" sergisi açılıyor. Buradaysa kaslı erkekler, sarışın anneler ve idealize edilmiş köylüler gösteriliyor. Yani rejim, "iyi sanat" ve "düşman sanat" ayrımını halka öğretmeye çalışıyor.
Bu arada bununla ilgili önermek istediğim bir film var: Never Look Away. Türkçe adıyla Asla Gözlerini Kaçırma. Konuya ilginiz varsa bu filmi izlemenizi öneririm. Sanata dair bir tutkuyu anlatsa da dönemi ve sanatın iktidarla ilişkisini çok etkileyici biçimde gösteren bir film.
Şimdi yine bir ara verelim ve ardından devam edeceğiz.
Biraz daha geriye gitmek istiyorum. 1898'deki İspanya-Amerika Savaşı'na uzanalım. İletişim çalışmalarının önemli örneklerinden birini anlatmak istiyorum. Bu, aslında olay özelinde bir mit, çok kesin bir kanıtı yok ama dönemin iletişim anlayışını çok iyi anlatıyor çünkü olayın kendisinden uzaklaşıp genel resme baktığımızda, bugün bile benzer mekanizmaların işlediğine dair çok sayıda örnek görüyoruz.

Dönemin güçlü gazete patronlarından William Randolph Hearst, çizer Frederic Remington'ı Küba'ya gönderiyor. Küba o sırada İspanya'ya karşı bağımsızlık mücadelesi veriyor. Remington gidip ortamı gözlemliyor, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor ve gazeteye şu minvalde bir mesaj gönderiyor: "Burada savaş yok, geri dönmek istiyorum." Hearst'ün ona verdiği söylenen cevap ise meşhur: "Sen resimleri sağla, savaşı ben sağlarım."
Burada yalnızca sanatın kullanılması meselesi yok aslında. Sanatın ve görsel anlatının, kitle iletişim araçlarıyla birleşerek bir mesajın istenilen şekilde geniş kitlelere ulaştırılması meselesi var.
Bu arada medya ve kültür çalışmalarıyla daha yakından ilgilenmek isteyenler için yeni yayın döneminde yine Apaçık Radyo'da yayımlanan Günebakan İletiler programını da önerebilirim.
Konuya geri dönersek, George Orwell'in ünlü bir sözü vardır: "Gerçek olayların gazetelerde yer almadığını gördüm." Orwell daha sonra propaganda ve hakikat meselesine biraz da bu yüzden yoğunlaşıyor. Sonradan yazdığı 1984 ve Hayvan Çiftliği kitaplarının arka planında da bu deneyimlerin izlerini görmek mümkün.
Aslında sanatın insan üzerindeki etkisi yeni tartışılan bir konu değil. Antik çağdan beri insanlar aynı soruyu soruyor: Sanat bizi neden bu kadar etkiliyor ve bunu nasıl yapıyor?
Platon sordu, Aristoteles sordu, Kant sordu, Hegel sordu. Daha sonra Adorno, Walter Benjamin ve Foucault da benzer soruların peşine düştü. Daha birçok isim sayabiliriz aslında.
Sanatın duyguları etkileyebileceğini uzun zamandır biliyoruz. Bu yüzden sanat hem güçlü hem de bir bakıma tehlikeli bir araç.

Bu konularla ilgilenenler John Berger'in Görme Biçimleri ve Sanatla Direniş kitaplarını bilir. Bilmeyenler için de iyi bir başlangıç olabilir.
John Berger, görme biçimimizin sınıf, medya, reklam, iktidar, cinsiyet ve kültür tarafından şekillendirildiğini anlatıyor. Yani görmek her ne kadar biyolojik bir eylem olsa da, gördüğümüz şeyi nasıl yorumladığımız kültürel ve politik bir süreçtir. Çünkü gördüğümüz şey; geçmişimizden, eğitimimizden, sınıfsal konumumuzdan, cinsiyetimizden ve içinde yaşadığımız kültürden geçerek anlam kazanır.
Aynı zamanda Berger'e göre sanat tarihi çoğu zaman egemen sınıfların bakış açısıyla yazılmıştır. Ben de bunun önemli bir tespit olduğunu düşünüyorum.
Bir tablo sadece estetik bir nesne değildir. Aynı zamanda mülkiyetin, gücün ve statünün bir göstergesi de olabilir. Sürekli Medici Ailesi'nden söz ediyoruz ya, işte mesele biraz da burada düğümleniyor.
Dolayısıyla sanat toplumsal gerçekliği görünür kılabilir ama aynı zamanda onu görünmez de kılabilir. Bir şeyi gösterirken başka bir şeyi kadrajın dışında bırakabilir. Bu yüzden görmekle seçmek arasında da güçlü bir ilişki vardır.
Medya ve kültür bize yalnızca bilgi vermez. Ne hakkında düşünmemiz gerektiğini ve olayları hangi çerçeveden yorumlamamız gerektiğini de öğretir. Peki onlar bize böyle anlatıyorsa, biz sanat eserlerini istediğimiz gibi yorumlayabilir miyiz? Yoksa yorumun da sınırları var mıdır? Bu da başka bir soru.

Umberto Eco'nun Yorum ve Aşırı Yorum kitabı tam da bu meseleyi tartışıyor ve bence göz ardı edilmemesi gereken bir yaklaşım sunuyor.
Bir eser ortaya çıktığı anda sanatçının kontrolünden tamamen çıkmıyor ama tek bir anlama da sahip olmuyor. İzleyici anlam üretir, kültür anlam üretir, tarih anlam üretir, bağlam anlam üretir. Fakat bu, her yorumun doğru olduğu anlamına da gelmiyor.
Bazı yorumlar metnin sunduğu işaretlerden tamamen kopuyor ve eseri zorlayarak başka bir şeye dönüştürüyor. Sanat, yani yalnızca sanatçının niyetine indirgenemiyor çoğu zaman.
Yorum konusunu açmışken sanatçının konumunu da düşünmek gerekiyor. Nasıl biraz önce yorumun birçok etkene göre değişebileceğini söylediysek, sanatçının üretimi de onun kişiliğinden, yetiştiği çevreden, politik koşullardan ve ilişkiler ağından etkileniyor.

Louis Althusser yıllar önce "devletin ideolojik aygıtları" kavramını ortaya attı. Okul, aile, din, medya ve kültür gibi yapıların bireyi şekillendirdiğini söyledi. Yani bugün sen sensen, aslında yalnızca kendinden ibaret değilsin. İyi ya da kötü, sürekli bir etkileşim hâlindesin.
Sanatçı için de durum farklı değil. Nasıl yetiştiği, kimlerden etkilendiği, kimlerle birlikte olduğu ve hangi koşullarda ürettiği önemli. Hâliyle bir eserin ortaya çıkışını düşünürken, onun yalnızca sanatçının kendisine ait olup olmadığını ya da bu "kendilik" hâlinin ne kadar bireysel olduğunu sormak gerekiyor.
Bunlar oldukça derin konular. Şimdi bir ara daha verelim, sonra devam edelim.

Çağdaş sanatta, sokak sanatı ve direniş kültürü üzerine yapılan çalışmalarda ifade meselesi genellikle birkaç ana eksen üzerinde tartışılıyor. Özellikle 1980'lerden sonra kültürel çalışmalar, görsel kültür ve kent çalışmaları gibi alanlar ciddi şekilde büyüyor.
Burada ifade, sadece bireyin kendini anlatması olarak kalmıyor. Kamusal alanı yeniden kurma, görünmez olanı görünür hâle getirme ve iktidarla mücadele etme biçimi olarak ele alınıyor.
Mesela birçok araştırma, sokak sanatını kamusal alanda söz alma pratiği olarak yorumluyor. Çünkü galeri ya da müze gibi kontrollü alanların dışında üretildiği için sokak sanatı doğrudan gündelik hayatın içine müdahale ediyor.
Kent hakkı kavramı da biraz buradan çıkıyor zaten. Şehri yalnızca devletin ya da sermayenin organize ettiği bir yer olarak görmememiz gerekiyor. Şehir, insanların sürekli yeniden ürettiği bir yaşam alanı. Bu yüzden duvar yazısı yazmak, stencil yapmak ya da bir binaya müdahale etmek yalnızca estetik bir hareket değil; aynı zamanda "Ben de bu kentin öznesiyim" deme biçimi.
Tabii bu aşamada atlamadan geçmememiz gereken bir diğer büyük tartışma da sokak sanatının gerçekten karşı-hegemonik bir ifade olup olmadığı konusu.
Basitçe söyleyebiliriz ki kültür anlam üretir. Bu yüzden sokak sanatı, egemen medyanın ve resmî kültürün dışında alternatif bir anlam üretme alanı olarak görülüyor. Örneğin protesto duvar yazıları ya da politik murallar, devletin veya medyanın anlattığı hikâyeye karşı başka bir anlatı kuruyor.
Ama yine burada bir "ama" diyeceğim.

Atlamadan geçmememiz gereken bir diğer konuya şöyle bir örnekle devam etmek istiyorum. Banksy'nin İngiltere'de bir mahkeme binasına yaptığı ve bir eylemciye tokmağıyla vuran hâkimi tasvir eden işi muhtemelen çoğumuzun aklındadır. Burada amaç, adalet sistemine dikkat çekmek ve eleştirel bir söz üretmekti.
Fakat kimi yorumcular bu tür işlerin zaman zaman sistem tarafından da soğurulabildiğini, hatta eleştirdiği yapılarla dolaylı biçimde ilişkilendirilebildiğini öne sürüyor. Bunun doğru ya da yanlış olması bugün ilgilendiğimiz konu değil.
Ama şunu unutmamamız gerekiyor: Sokağı yalnızca bireyler ve toplumsal hareketler kullanmıyor. İktidar da bu ifade alanını kullanabiliyor. Çünkü popüler kültüre karşı üretilen direniş kültürleri ve alt kültürler zamanla görünürlük kazandıklarında, bazen tam da karşı çıktıkları sistem tarafından yeniden dolaşıma sokulabiliyorlar.
Bunu medya çalışmalarında sıkça görüyoruz ama moda, tasarım ve müzik açısından baktığımızda da benzer süreçler karşımıza çıkıyor. Bir zamanlar muhalif olan bir sembol, bir estetik ya da bir ifade biçimi zamanla ticarileşebiliyor, markalaşabiliyor ve ana akım kültürün parçası hâline gelebiliyor.
Bu nedenle sanat ve kültür çalışmalarının temel sorularından biri şu oluyor: Bir ifade biçimi gerçekten ne kadar bağımsız kalabilir?
Sanatın birleştirici gücü; yani farklı sınıf, kimlik, kültür ve topluluklar arasında ortak deneyim, empati, kolektif hafıza ya da kamusal alan üretme kapasitesi özellikle sosyal bilimlerde çok uzun süredir çalışılıyor zaten.
Bu çalışmaların bazıları doğrudan "Sanat insanı birleştirir mi?" sorusuna odaklanırken, bazıları sanatın ortak anlam üretme, topluluk oluşturma veya çatışma sonrası iyileşme süreçlerindeki rolünü inceliyor. Yani sanat bizim için bir yerden sonra sadece müzede duran bir nesne değil; insanların ortak deneyim kurmasını sağlayan bir iletişim biçimi. Sanat, bireysel duyguları toplumsal olarak paylaşılabilir hâle getiriyor.

Mesela bir sanatçı var: Suzanne Lacy. Yeni Kamusal Sanat yaklaşımını geliştirdi. En bilinen işlerinden biri de 'Three Weeks in May'. 1977 yılında yaptığı bir iş bu. Los Angeles'ta cinsel şiddet vakalarını görünür kılmak için yapmıştı.
O dönemde gazetelerde yer alan tecavüz haberlerini şehrin haritasına işliyordu ama mesele sadece harita değildi. Lacy, kadın gruplarıyla çalıştı, kamusal etkinlikler düzenledi, medya ile ilişkiler kurdu, polis kayıtlarını tartışmaya açtı. Yani aslında veri, kamusal tartışma, performans, aktivizm ve medya görünürlüğünün karışımı bir şeye dönüştü bu iş.
Bu noktada toplumsal etki ve birliktelik konusuyla ilgili en güzel örneklerden biri de marşlar bu arada. Bunu da söylemek istiyorum. Çünkü kolektif kimlik oluşturma, duygusal senkronizasyon sağlama, aidiyet hissi üretme ve politik davranışları yönlendirme gibi konularda güçlü işlevlere sahipler.
Özellikle millî marşlar, takım marşları ve protest marşlar insanları tek tek birey olmaktan çıkarıp ortak bir beden gibi davranmalarını sağlıyor. Yani böyle bir araç hâline geliyorlar.
"You'll Never Walk Alone" muhtemelen dünyanın en etkili takım marşlarından biridir. Aslında bir müzikal şarkısıyken taraftar kültürüne geçiyor. Bu marşın etkisi yalnızca futbolla sınırlı kalmıyor artık. Sınıf dayanışması, şehir kimliği, kolektif travma ve aidiyet üzerinde de yayılıyor, genişliyor.
"Bella Ciao"dan bahsetmeli miyim bilmiyorum. İtalyan antifaşist direnişinin sembolü oldu. Sonra dünya çapında bir protest marşa dönüştü. Bugün hâlâ grevlerde ve gösterilerde söyleniyor. Sonra Türkiye'de popüler kültürün bir parçası oldu. Bir dönem barlarda çaldı "Bella Ciao". Böyle de düşünebiliriz.

Evet, sözün özüne gelirsek sanat bazen sandığımızdan çok daha fazla şey ifade eder. Bu yayını biraz geniş ele aldım ki buna rağmen kısıtlı bile kaldığını düşünüyorum. Sonraki programlar tabii ki daha spesifik ve tarihsel sürece uygun şekilde ilerleyecek. Bu arada ilk program olmasının heyecanını ben çok hissettim. Sanıyorum siz de sesimden hissetmişsinizdir.
Biraz da önümüzdeki haftadan bahsetmek istiyorum. İlk konuğumuzu ağırlayacağız önümüzdeki hafta. Oyuncu Uğur Uzunel bizimle birlikte olacak. Programın ilk bölümünde Antik Roma'dan günümüze tiyatronun bir ifade biçimi olarak nasıl dönüştüğüne kısaca bakacağız. Ardından Uzunel ile birlikte tiyatro, oyunculuk, sahne, hikâye anlatıcılığı ve ifade üzerine sohbet edeceğiz.
Bugün program boyunca Lhasa de Sela'dan "El Desierto", Rupa & the April Fishes'den "Maintenant", Iyeoka'dan "Who Would Follow" ve Hindi Zahra'dan "Silence" parçalarını dinledik.
Agora'ya tekrar hoşgeldiniz diyorum. Burada her hafta sanatın tarih boyunca bir ifade, temsil ve etki aracı olarak nasıl kullanıldığını birlikte inceleyeceğiz. Antik Roma'dan başlayıp günümüz dijital kültürüne uzanan geniş bir hatta, sanatın toplumsal, politik ve kültürel dönüşümlerle kurduğu ilişkiyi tartışacağız. Tiyatrodan sokak sanatına, propaganda estetiğinden çağdaş sanata uzanan sohbetlerle sanatın gücünü, eleştirel imkânlarını ve toplumu biçimlendiren yönlerini ele alacağız.
Her Pazar saat 12:00'de Agora'da buluşmak ve sanatın ifadesini konuşmak dileğiyle, Nickodemus & Osiris ve Petra Philipson'dan "Why Can't We Live Together?" parçasını dinleyerek veda ediyoruz.
Hoşçakalın.


