Entelektüeller bir zamanlar iktidar sahiplerini ahlâki zeminde açıkça eleştirirdi. Bugünse hem eleştiri hem de ahlâk -son derece maddi ve politik nedenlerle- işlevsiz hâlde.
“Hakikati söylemek” artık neden işe yaramıyor? Hayatımızın her anına sızan huzursuzluğumuzun sebebi düpedüz kapitalizm mi, tiranlık mı, artık kimsenin hayal kurmaması mı? Soykırımlar belgelenir, iklim çökerken duygular gerçeklerin yerini alıyorsa çözüm nerede? Tüm bunlara rağmen hakikati açıkça söylemenin işe yarayacağı bir yer kaldı mı? Sıradaki mutsuzluğumuzu algoritma mı seçecek? Ya da acaba bu sefer öfke mi sunacak? Kapitalizmin hayal gücümüze de el koyduğu ve ahlâkın çöktüğü bu dönemle nasıl baş edeceğiz?
Luce deLire'ın e-flux Journal'ın Mayıs sayısındaki yazısı, tüm cüreti ve kışkırtıcılığıyla (aslında bu kışkırtıcılığı da çözüm olarak formüle ettiği için) bizi çok heyecanlandırdı. Bir çeviri denemesinde bulunduk, yazıdaki gerçeküstü ütopyalardan da kendimize bir ütopya seçtik: “Birisi savaş başlatmaya karar verdiği anda kafasının içinde yüksek bir ‘yuhhh’ sesi yankılanır”.
“Savaş her yerde. Güvenli bir cephe yok.”
— Paul Robeson, 1937
“Çevik bir zihin, bencilliğini meşrulaştıracak siyaseti yine de bulabilir.”
— Torrey Peters, 2021
Entelektüeller bir zamanlar iktidar sahiplerini ahlâki zeminde açıkça eleştirirdi. Bugünse hem eleştiri hem de ahlâk -son derece maddi ve politik nedenlerle- işlevsiz hâlde. Artık, siyasal kazanım için gerçeküstü ütopyalar kurmamız gerektiğini savunuyorum: misafirperver, coşkulu, lezbiyen ütopyalar.
1. Eleştiri Bitti
Eleştiri, “iktidara hakikati söyleme” işini iki yolla yapabilir: Kendi argümanlarını ortaya koyarak ya da -çoğunlukla ahlâki- ön kabullere, yani yargıdan önce edinilmiş kabullere seslenerek. “İnsan davranışı gezegeni yok ediyor, öyleyse insan davranışı değişmeli” gibi argümanlardan başlayalım: Bu tür bir eleştiri -iktidar davranışlarını bilgiyle meşrulaştırıyor ise - işe yarayabilir. “Haklıyım ve dolayısıyla böyle davranıyorum.” İktidar davranışlarını bilgiyle meşrulaştırmaktan vazgeçtiğinde, eleştiri de siyasal gücünü kaybeder.
Kapitalizm her şeyi özel mülkiyet mantığına, yani metâlaştırmaya tâbi kılar: “Herkesi bana ait şeyleri kullanmaktan men edebilirim” — özel mülkiyet budur. Bu mantığı düşüncelere ve inançlara uyguladığımızda şuna ulaşırız: “Bu benim fikrim - başkaları ne derse desin!” Bu açıdan kanaatler, düşüncenin mülkiyet biçimidir. “Bu sadece benim fikrim!” demek, kişiye -eleştiri gibi- dışarıdan sorgulamalara karşı sözde bir dokunulmazlık sağlar. Başka bir deyişle: Düşüncenin metâlaşması, bireyleri başkalarının söylediklerini hesaba katma ve onlardan öğrenme yükümlülüğünden kurtarır. Eleştirinin zihinsel mantığını sarsar. Kısacası: Kapitalizm insanı aptallaştırır.
Eleştirideki erozyonun bir başka nedeni de siyasal gücün tek bir kişinin elinde toplandığı tiranlıktır. Burada iktidar kendi kendini meşrulaştırır. İktidarın meşruiyeti için bilgiye ihtiyaç duyulmayan yerde eleştirinin siyasal bir etkisi olamaz. Bu da, yine, aptallığı besler. İşte bu yüzden Trump ve onun borazanları fikirlerini tartışmaya girişmez. Zira onlar, her türlü meşruiyetin ötesinde işleyen bir egemen gücün doğrudan tezahürüdür. Dolayısıyla diktatörün akla duyarsızlığı bir hatadan ziyade, hakikate argümantatif süreçler olmaksızın doğrudan erişilebildiğini iddia eden bu yeni düzenin niteliğidir. Argüman üretmek onların seviyesinin altındadır.
Özetle: Argümantatif siyasi eleştiri için iktidar-bilgi bağı gerekir. Ancak, hem kapitalizm hem de diktatörlük bu bağı koparır. İktidar-bilgi bağı yoksa, siyasal eleştiri çağı da sona ermiştir.
2. Ahlâk Öldü
Tutarlı bir argümantatif eleştirinin yokluğunda, ahlâki duygulara başvurmak en iyi ikinci seçenek gibi görünebilir. Nitekim gidişat da tam olarak bu — üstelik politik yelpazenin her yerinde. Donald Trump bunu “Kendi ahlâkım. Kendi zihnim. Beni durdurabilecek yegane şey bunlar.” diye özetlemişti. Benzer biçimde, “Bu bir soykırım — bunu durdurmanız gerekiyor!” gibi çağrılar da derhâl ve tartışmasız itaati buyuran nihai ve sorgulanamaz bir ahlâka seslenir. Benzer biçimde, “çocukları koruyun!”, “kadınları koruyun!”, “trans ideolojisinin çılgınlığı!” gibi sloganların ya da küresel sefaletin durmaksızın dolaşıma sokulan dijital imgelerinin amacı; empati, öfke veya suçluluk gibi ahlâki duygulanımları tetiklemektir. Görünüşe bakılırsa, eleştiri-sonrası bir hiper-ahlâk çağında yaşıyoruz.
Fakat bu ahlâkın siyasal bir etkisi yok. “Soykırımın 10 Aşaması”nın yazarı ve Genocide Watch’ın kurucusu Gregory H. Stanton’ın 2024’teki açıklamasına bakalım: “Soykırım sinyalleri karşısında diplomatların ve dünya liderlerinin temel yaklaşımı hiçbir şey yapmamak ve soykırım başlayana kadar beklemektir. Hatta başladıktan sonra bile, bedeli çok ağır olacağı için, hiçbir şey yapmamaktır.” Bunu bugün (2017’den beri) Myanmar’da görebiliyoruz . Filistin meselesi dışında, Batılı güçler Myanmar ordusunun Rakhine eyaletindeki Rohingyalara soykırım yaptığına inanıyor, üstelik bunu açıkça söylüyorlar da. Yine de anlamlı diyebileceğimiz herhangi bir adım atmış değiller; hâlâ da atmıyorlar. Batı siyasetinin iklim felaketine yönelik tutumu da aynı şeyi gösteriyor: Birkaç istisna dışında, ahlâkın siyasal etkisi son derece sınırlı.
Neden? Çünkü kapitalizm! Politikacılar bunu anketler, etkileşimler, oylar, Instagram, para ya da nefret kışkırtıcılığı için yapıyor. Onlar için asıl mühim olan toplumsal tepki. Başka bir deyişle, özel mülkiyet biçimindeki inançlar, yani kanaatler, birer metâya dönüşüyor. Yani: İnançların değeri esas olarak diğer inançlarla, başkalarının neye inandığıyla ve yarattıkları anlık etkilerle belirleniyor. Soykırımlar, iklim çöküşü ve ezilen azınlıklar, iktidardakiler için doğrudan bir kayba dönüşmüyorsa, acımız düpedüz değersiz.
Üstelik ahlâk da kitlesel dijital propaganda tarafından gasp edilmiş durumda. Eleştirinin aksine, dijital propagandanın esas amacı çoğu zaman sizi belirli bir iddiaya ikna etmek değil. Asıl amaç, yüksek gerilimli siyasal çatışmaları tırmandırarak siyasal tartışma zemininin kendisini işlemez hâle getirmek. Nitekim Rus aktörler, 2016 ve 2020 ABD federal seçimleri sırasında gerilimi tırmandırmak amacıyla hem Black Lives Matter’ı hem de beyaz üstünlükçüsü sosyal medya hesaplarını destekledi. Bu, Black Lives Matter’ın meşru olmadığı anlamına gelmiyor, aksine, hareket o zaman da meşruydu, bugün de öyle. Ancak sosyal medyadaki sürekli duygusal tırmanışın ve bunun sonucunda hassas meseleler hakkında birbirimizle konuşmanın bile imkânsız hâle gelişinin jeopolitik çıkarlara tâbi olduğunu gösteriyor.
Tekrar edeyim: Dijital propaganda, doğruluğu ya da yanlışlığı fark etmeksizin, ayrıştırıcı etkisi olacak, duygusal ve ahlâki anlamda yüklü meselelere sesleniyor. İçeriğin kendisi meşru olsa bile, yapay biçimde büyütülmesi; önem, popülerlik, fikir birliği, aciliyet ve karşıtlık konusunda sahte bir izlenim yaratıyor. Elbette karşıt aktörlerin karşıt içerikleri dolaşıma soktuğu durumlarda bu etki daha da güçleniyor. Örneğin 7 Ekim 2023’ten bu yana hem İsrail yanlısı hem Filistin yanlısı içerikler birtakım uluslararası aktörler tarafından durmadan dolaşıma sokuluyor. Dijital propaganda kimi zaman otomatikleştirilmiş bile olabiliyor.
Bu tür mesajların meşruiyeti ya da ahlâki doğruluğu ne olursa olsun, durmadan dolaşıma sokulmaları ve yarattıkları duygusal etkiler (Fediverse, Gab ve Minds gibi görece küçük sosyal medya platformlarında bile) çok taraflı jeopolitik mühendisliğin parçasına dönüşüyor. Oxford Üniversitesi’nin 2019 tarihli küresel bir araştırması, dijital propagandanın yetmiş ülkede, en az kırk dört hükümet tarafından (bakanlıklar ve orduların da katılımıyla) nasıl yayıldığını ortaya koymuştu. Çin de daha 2017’de bu amaç için 250 bin ila 2 milyon arasında insan çalıştırıyordu. O tarihten bu yana bu sayının azaldığını gösteren hiçbir işaret yok.
Bağımsız içerikleri (troll fabrikalarının sıfırdan üretmediği, sizin içeriklerinizi) dolaşıma sokarak şişirenler propaganda üretmediklerini, yalnızca “paylaşım yaptıklarını” ya da “tartışmaya katıldıklarını” iddia edebilirler. Dijital propaganda ile dijital demokratik söylem arasındaki bu kusursuz karışım, dijital ahlâkı çökertiyor: Sosyal medyada, bir biçimde siber savaş tarafından biçimlendirilmemiş tek bir ifade bile yok. Öte yandan gerçek etkileşimin hâlâ var olması da dijital propaganda için mükemmel bir örtü sağlıyor: Belirsiz sınırlar, tamamen sahte içeriklerden daha iyi bir kamuflaj sunuyor. Tersinden bakıldığında ise bariz“yalan haberler”, sizi güvenilir gördüğünüz kaynaklar olarak gördüğünüz şeyler etrafında daha güvende hissettiriyor — bu da bir dikkat dağıtma yöntemi. Sonuç olarak bugünkü siyasal iletişimimiz esasen bir silahlı çatışmayı andırıyor.
Yirminci yüzyıl entelektüeli ahlâkı siyasal iktidara karşı kullanıyordu. Yirmi birinci yüzyıldaysa ahlâk hibrid savaşın kayganlaştırıcısına dönüştü. Uzaktan bakıldığında hiper-ahlâk gibi görünen şeyin aslında ahlâk-sonrası bir durum olduğu ortaya çıkıyor: Ahlâkın siyasal bir araç olarak tükenişi. Elbette teslim olmak gibi bir seçenek yok. Etki yaratabildiğimiz her yerde tutumumuzu ortaya koymalıyız. Yine de yirmi birinci yüzyıl entelektüeli uluslararası savaşın bir aracına indirgenmemeli.
3. Gerçeküstü Ütopyalar
Düşüncelerin kanaatlere dönüşecek şekilde metâlaştırılması, eleştirel kapasitemizi yok ediyor. Artık eleştiriyi bir söylem biçimi olarak almıyoruz. Ahlâki felaketlerin durmaksızın üzerimize boca edilmesi, en güncel dramın (Gazze, İran, ICE, trans karşıtı nefret vb.) dışında bir dünya tahayyül etme kapasitemizi zayıflatıyor. Düşüncelerin metâlaştırılması ve bitmek bilmeyen felaket akışı zihinsel aygıtımıza saldırıyor. Eleştiri ve ahlâk için gerekli kaynakların bu aşınışı epistemik bir şiddettir. Sonuçları ise depresyon ve beyin çürümesidir.
Bu felaketin nedeni kapitalizmdir. Özel mülkiyet ve metâlaştırma üzerine kuruludur. Misafirperverlik özel mülkiyetin ve metâlaştırmanın yapısal sorunlarını çözebilir. Arkadaşlarım bana geldiğinde dakikaları ya da içkileri saymam — sayıyorsam buna arkadaşlık değil randevu denir. Bir rave’de saatleri, hareketleri ya da alınan maddeleri hesaplamam. Cinsellik, en sevdiğim misafirperverlik biçimidir: Birbirimizin bedeninde aynı anda hem misafir hem ev sahibi oluruz; üstelik öz-sahipliğimizden vazgeçmeden. Özel mülkiyet dışlama üzerine kuruluyken, misafirperver sahiplik başkalarıyla, başkalarının içinde ve onlar aracılığıyla yaşanan neşeli karşılaşmaları ima eder. Zirvesinde misafirperverlik öforiktir: içine çeken, bütünlüklü, insana sonsuzluk hissi veren bir sevinç, olabilecek şeylerin sonu yokmuş gibi.
“Rave, zamanın içinde daha fazla zaman bulunan bir ceptir.” Misafirperver akşam yemekleri ve hararetli seks de öyledir. Anın belirsizliği bir öfori kaynağına dönüşür, içinde daha fazla neşe bulunan bir neşe cebi. Bu açıdan, queer ve trans cinsellik simgeseldir; çünkü kimin neyi sevip sevmediğini baştan varsayamaz. Daha fazla cep, daha fazla alan. Queer ve trans varoluşlar da simgeseldir; çünkü ahlâki kesinliğin yokluğunda yol gösterici yıldız olarak misafirperver öforiyi sahiplenirler.
“Bu da ne?”
“Genitallerim.”
“Pek aşina değilim…”
“Sorun değil, yapmak zorunda değiliz…”
“Yok, yok, merak ettim sadece. Bilmeni istedim.”
“Tanıştırmamı ister misin?”
“Evet.”
Öforik misafirperverlik üzerine kurulmuş bir dünya… Eğer “bu imkânsız, zaman kaybetmeye değmez” diye düşünüyorsanız, mevcut düzeni mutlak bir zorunluluk olarak benimsediğinizi fark edin. Kapitalizm ve dezenformasyon, hayal gücümüzü ve işlemsel ilişkilerin dışında birlikte hareket etme kapasitemizi zayıflatıyor. Sonuç ise: Alternatiflerin yokluğunda bugünün sefaletlerine duyulan travmatik bağlılık.
Kolektif bir pratik olarak ütopyacı düşünce bu sefaletleri onarabilir. Ütopyacı tahayyül, çağımızın yakıcı sorunlarına bütünüyle ya da kısmen yaratıcı çözümler üretmeye dairdir. Ancak bireysel ütopyalar kişisel kapasitenin sınırlarında kalır. Dün kurulan ütopyalar ise siyasal çekiciliğini çoktan yitirmiştir. Ütopyacı düşünce kolektif ve süreğen olmalıdır. Birlikte, misafirperverce metâlaşmadan çıkarabileceğimiz sanatsal bir kovan zihniyetine ihtiyacımız var.
Bu ütopyalar muhtemelen gerçeküstü görünecektir. Bu bizi heyecanlandırmalı. Gerçeküstülükleri, “verimlilik” fikrine bağlanıp kalmış siyasal tahayyülümüzün felç oluşunun belirtisidir. Doğru yönde ilerlediğimiz anlamına gelir. Dahası gerçeküstülük, ütopyaların hakikatten daha hızlı dolaşıma girmesini sağlar. Yenilik etkisi, dezenformasyon gibi çekicidir — ama yalan olmadan. Kazanma şansımız tam da burada yatıyor. Bugünün ölüm sarmalına duyduğumuz travmatik bağlılığı çözebildiğimizde gerçekliğe yeniden uyum sağlayabiliriz. İlginç bir şey icat edebilecek noktaya gelmek için bile hayal gücümüzü yeniden eğitmemiz gereken bir dönemden geçeceğiz. O zamana dek, o çılgın gelecek tahayyülünü tekno-abilere bırakmayalım. Kendi iddiamızı ortaya koyalım. Gerçeküstülük; beyin çürümesinin, algoritmik dalkavukluğun ve jeopolitik aktörlere gönülsüz hizmetin ötesine giden yolu gösterebilir.
Müzik temelli sanatçı Callaz’ın Berlin-Cittipunkt’ta gerçekleştirdiği yakın tarihli Dream Laws performansı buna örnek olabilir. Callaz kendi uydurduğu bazı yasaları neue musik tarzında söyledikten sonra, seyirciler QR kod üzerinden ulaşılan çevrimiçi bir form aracılığıyla kendi yasa önerilerini sunmaya davet edildi. Sonra bunları hep birlikte söylendi, kahkahalar atıldı, ardından geleceğe dair canlı bir sohbet başladı. İşte bazı örnekler:
“Hayal gücü su kadar değerlidir.”
“Tüm kültür kurumları (kütüphaneler, müzeler, tiyatrolar vb.) 7/24 açıktır ve para harcamak zorunda kalmadan kullanılabilir.”
“İnsanlar birbirini suçlamaz; pislikleşmeden önce daima iktidar ilişkilerini sorgular.”
“Vatandaşların kendilerini yasa koyucu olarak görebilmesi için okullarda yasa yazımı dersi verilir.”
“Tüm yasalar okunaksız el yazısıyla yazılmak zorundadır ve hiç kimse yasayı yorumlayamaz ya da anladığını iddia edemez.”
“Koşullarınız artık gelişiminizi desteklemiyorsa, talepte bulunmanıza gerek kalmadan yenileri sağlanır!”
“Birisi savaş başlatmaya karar verdiği anda kafasının içinde yüksek bir ‘yuhhh’ sesi yankılanır.”
“Üniversiteyle bağlantılı tüm borçlar silinmiştir.”
“Otomatlarda hormon replasmanı.”
“Toksik bir evlilikten çıkan herkes Yeni Zelanda seyahati kazanır.”
“Hükümet de neymiş?”
Luce deLire’ın “Critique Is Over, Morality Is Dead, and Surreal Utopias Are Where It’s At” başlıklı makalesi, ilk kez E-Flux’ın Mayıs sayısında yayımlanmıştır.

