Ekonomi Politik’te Ali Bilge, CHP’nin 81 ilde başlattığı saha çalışmaları, “mutlak butlan” davası, muhalefetin otokrasi karşısındaki stratejileri, AKPA’daki tartışmalı tavırlar, Tom Barrack açıklamaları ve Türkiye’de “sefahat-sefalet” gerilimi üzerinden siyasal muhalefetin açmazlarını değerlendiriyor.
Ömer Madra: Günaydın Ali Bey, merhabalar!
Ali Bilge: Merhaba Ömer Bey, merhaba Özdeş!
Özdeş Özbay: Günaydın!
Ö.M.: Bugün Ekonomi Politik’e neyle başlıyoruz?
A.B.: Birkaç konu var; ilk olarak CHP’ye değinelim. CHP Genel Merkezi bugün itibariyle 81 ilde sahaya ineceğini belirtti.
Ö.M.: Erken seçim turu bu değil mi?
A.B.: İktidar tarafından uzunca süredir ana muhalefete pek çok yönden kuşatma söz konusu. Gün geçmiyor ki CHP’li bir belediye kuşatma altına alınmasın, el konulmasın, yöneticileri göz altına alınmasın, tutuklanmasın. CHP merkezi ‘bu uygulamalara ilişkin karşı stratejiyi nasıl daha fazla genişletebiliriz?’ başlığı altında geçen hafta belediye başkanları ve parti meclisi üyeleriyle bir araya geldi. 4 Mayıs itibariyle 81 ilde sahaya inme projesi kararı aldılar.
Geçen yılın Mart ayından itibaren ağır baskılar devam ediyor. Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve arkadaşlarının gözaltına alınması, tutuklanması ve yargılanması devam ediyor. İBB ile birlikte ülke genelinde 20’ye yakın belediye başkanı ve yüzlerce belediye bürokratı ve parti görevlisi, eski milletvekilleri de olmak üzere ya gözaltında ya da tutuklu. Üstelik yeterli kanıtlar ortaya konulmadan yapılan tutuklamalar oluyor. Ana muhalefet otokratik rejimin kuşatması altında. CHP, kuvvetler birliği esasına dayalı otokratik bir rejimin olması nedeniyle, bilhassa yargı ve medya sathında gittikçe artan hamlelerle karşı karşıya. Kuvvetler birliğine dayalı iktidarın kuşatma ve hamlelerine karşı koymak için yeni bir açılıma ihtiyaç duyuyorlar. Seçime kadar ki sürecin daha zorlu geçeceğini tahmin ederek yeni bir oyun planı geliştirmeye çalışıyorlar.
Elbette seçimin ne zaman ve nasıl olacağı cevaplanması gereken önemli sorular. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tekrar aday olup olmamasına bağlı olarak seçim tarihi tasarlanıyor. Seçim tarihi aynı zamanda iktidar ortakları arasında zaman zaman yaşanılan sorunlarla birlikte ele alınması gereken bir konu. Ayrıca devam eden ‘İmralı barış süreci’, ‘Terörsüz Türkiye’ denilen süreçle birlikte ele alınması gereken bir husus. Ana muhalefetin devam eden iç sorunu da dahil ederek seçimlere, siyasi gelişmelere bakmak gerekiyor.
CHP’de mutlak butlan davası nasıl sonuçlanacak? İstinafın bu ay içinde karar vermesi bekleniyor ama kararın ertelenmesi de söz konusu. Davanın nasıl sonuçlanacağı, iki başlılık yaratıp yaratmayacağı da önemli başlıklardan. Zaten CHP’ye reva görülen kuşatma harekatı bulunuyor; bir de bölünme ve iki başlılık riski de eklenmiş vaziyette. Biliyorsunuz, CHP İstanbul İl Başkanlığı da bunu yaşıyor. CHP Genel Merkezi, geçen hafta anladığım kadarıyla tüm bunları değerlendirdi ve sonuçta 81 ilde sahaya çıkma projesini ortaya koydular ve aslında Mart 2025’ten bu yana sanıyorum, 100’ün üstünde miting gerçekleştirdiler.
Ö.M.: Sanıyorum 107 miting oldu.

A.B.: Evet, bu mitinglerde CHP olabildiğince muhalefeti kucaklamaya çalışıyor ama hep dikkat çektiğimiz bir husus vardı; ‘yerelleşme gerekiyor’ diyorduk. Bu mitingler ağırlıklı genel merkezin, genel başkanın inisiyatifiyle yerelde gerçekleşen etkinliklerdi. Türkiye’de toplum ve siyasal muhalefetin yerelleşmesi çok önemli. Yerelde teşkilatlarla yerel sorunlara etkin muhalefet eksiklik; merkezden taşınan etkinliklerin ötesine geçmek gerekiyor. Yerel toplumsal ve siyasal muhalefet güçlerini canlandırmak gerekiyor. CHP geniş bir kadro ile sandık görevlilerini de içine katacak bir çalışmayı geliştireceklerini söylüyor.
Aslında Türkiye’de ana muhalefet, genel olarak toplumsal ve siyasal muhalefet, böylesi zor yolculuğu önceden göremedi. Pek çok yol tıkandıktan sonra bazı hamlelerde bulunulmaya çalışıldı.
Türkiye’de bir tarafta sefalet var, diğer tarafta da sefahat var. Sefahat ile sefaletin birlikte olduğu, çarpıştığı bir ülke ki sefaletin üstüne baskı kurulmuş vaziyette, kuvvetler birliği ve sefahat el ele. Baskının üreticisi sefahatin de sahibi; iç içe geçmiş durumdalar, birbirini doğuruyorlar. Çoğunluk yoksulluk, açlık, geçim sıkıntısı, yüksek enflasyon nedeniyle büyük bir ızdırap içerisinde, diğer azınlık taraf ise muazzam bir çılgın zenginleşme yaşıyor. Sefahat sefaleti sürekli eziyor; sefahat ve sefaletin birbiriyle çarpıştığı, her şeyin sefahatin lehine geliştiği bir ortamdayız. Böyle bir ortamda ana muhalefetin daha etkin ve yaratıcı siyasal çözümler bulması, otokrasiden çıkış üzerine daha çok çalışılması gerektiğini defalarca vurguladık.
Evet sahaya inme kararı alan bir CHP var ama ki geçen hafta da üzerinde durdum, CHP, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi’nde Osman Kavala dosyasına ki bayağı ilerlemiş bir dosya, ülkedeki hukuk ihlallerinin tescil edildiği, neredeyse yaptırımlara, Türkiye’nin Avrupa Konseyi’nden çıkarılmasına sırtını dayanmış bir dosya ile ilgilenmiyor. Üstelik bu dosya sadece Osman Kavala’yı ilgilendirmiyor; Türkiye’de otokrasiye geçtiğinden bu yana gözaltına alınan, tutuklanan, yargılanan, hak ve hukuk ihlali tespit edilen Selahattin Demirtaş, Can Atalay, Gezi tutukluları dahil on binlerce dosyayı ilgilendiren bir davaya ana muhalefetin kayıtsız kalmasını anlamak, doğru bulmak mümkün değil. AKPA’nın 22 Nisan’daki toplantısında Türkiye’nin Konsey’den çıkarılmasına ve yaptırımlara kadar uzanacak karar tasarısına CHP imza vermedi, üstüne üstlük DEM de imza vermedi.

Bu konuda her iki partiden de bir ses yok maalesef. Elbette daha fazla sahaya inilmeli; toplumla, sefaletle daha fazla kucaklaşma olmalı; sefahatle, kuvvetler birliğiyle mücadele edilmeli ama üyesi olduğun uluslararası kuruluşun ülke içinde çok büyük hukuk ihlallerinin olduğunu onaylandığı karar tasarısına imza vermemek nedir? Avrupa Meclisi Parlamenterler Asamblesi’nde karar tasarısına neden imza vermediklerine dair yapılan bir açıklamaya, hatta soru sorana bile rastlamadık. Bu vaziyet iki partinin üzerine yapışan, geçen hafta da söylediğim gibi kara lekedir. Bu lekeyi silmeleri gerekiyor ya da neden böyle tavır aldıklarını açıklamaları gerekiyor.
Ö.M.: Ben de izninizle bir şey ekleyeyim. BirGün gazetesinde Mustafa Bildirici’nin bu konuyla ilgili bir haberi var: “CHP’de erken seçim turu.” Haberde rakamlar da verilmiş. Buna göre, 4 Mayıs itibarıyla başlayacak saha çalışmaları kapsamında milletvekillerinin de gruplar halinde sahada olması kararlaştırılmış. Saha çalışmalarında yurttaşların yanı sıra kanaat önderleri ve STK temsilcileriyle de bir araya gelineceği belirtiliyor.
“CHP, halkın desteğini arayacağı saha çalışmalarının yol haritasını da belirledi” deniyor. Partinin en üst karar organları olan Merkez Yönetim Kurulu, Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin de 4 Mayıs itibarıyla il ve ilçe başkanlarının koordinasyonunda yurttaşlarla buluşacağı belirtiliyor. Ayrıca, “CHP milletvekillerinin kent ziyaretleri de 8-9 Mayıs ve 14-15 Mayıs tarihlerinde gruplar halinde gerçekleştirilecek” deniyor. Saha çalışmaları sırasında bazı milletvekillerinin Ankara’da kalarak yasama faaliyetlerine devam edeceği de öğrenilmiş. Böyle bir detay var.
A.B.: Bunlar zaten olması gerekenler; saha çalışması olmadan otokrasiyle mücadele edilmez, meydan, sokak, çarşı, pazar olmadan olmaz. Sahaya inmemek abestir zaten ama aynı zamanda Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ne de inmek gerekir. Dünya ve Avrupa, Türkiye’de olan bitene, otokrasiye karşı duyarsız; yalnız bırakıyor ama Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nden bir filiz, bir tavır ortaya çıkıyor ancak bu kararı imzalamamak, içinde yer almamak abesle iştigal değil mi? Otokrasiye karşı çıkış için politikaların yerelleşmesi ve sahanın genişlemesi gerekiyor ancak bu politikaların aynı zamanda ittifak politikalarıyla birlikte zenginleşmesi gerekiyor.

Ankara’da bir büyükelçi var, garabet açıklamalar yapıp duruyor. ABD’nin büyükelçisi Tom Barrack, sadece Türkiye ile ilgili değil, Orta Doğu bölge valisi pozisyonunda. Bölgeyi Donald Trump adına şekillendiren bir şahsiyet. Adam, iktidarın başına meşruiyet verdiğini söylüyor. Bu adam, Türkiye dahil bölge ülkelerine monarşiyi rejim olarak öneriyor. Barrack, Türkiye dahil bölge ülkelerin, Kürtler dahil etnik yapılara format atıyor. Bu kişi ve açıklamaları muazzam bir tepki toplamış durumda. Tepkiler sadece CHP’liler, sosyalistler, solcular nezdinde de değil; iktidar dışında Türkiye’de farklı görüşte olan kesimler de bu kişiye tepkiseller. ABD ve Tom Barrack karşıtlığı ittifakı kendiliğinden oluşmuş durumda.
ABD’nin 1968’de 6. Filo’nun İstanbul’a gelişi muazzam büyük bir tepki toplamıştı ve bu tepki, sola alan yaratmış ve akışı sağlamıştı. Dostoyevski, “Hepimiz, Rus edebiyatı, Gogol’un paltosundan çıktık” demiştir ya, benzer durum ülkede yaşandı: Türkiye’de de sol ve toplumsal muhalefet, 1968 6. Filo ve ABD karşıtlığı anti-emperyalist mücadele üzerinden genişlemiştir. Hepimiz, çoğumuz, ABD emperyalizmi ile mücadele paltosundan çıktık.
Bugün CHP ve sosyalistler, solcular dışındakiler yani sağ görüşlüler, milliyetçiler, dindarlar, İslamcılar da Tom Barrack ve Trump tepkisi içindeler. Böylesi gelişmiş tepkiyi kucaklayacak bir mitingi CHP neden düşünemiyor? Ayrıca böyle bir büyük organizasyon, yerelde ve tabanda ittifakları zenginleştirecektir, siyasi alanı genişletir ve toplumsal muhalefeti yüreklendirir, çok geniş kesimlere bir anda seslenme imkanı bulursunuz. Şu anda Kızılay’a veya Taksim’e çıksanız, insanlara mikrofon tutsanız Tom Barrack’ı destekleyecek insan bulamazsınız; çok büyük tepki toplamış durumda. Böylesi bir tepkiyi ana muhalefetin genel siyasal muhalefetin kucaklaması gerekir.
Tom Barrack hakkında söz söylemeyen, tavrı olmayan, sınır çizgisi olan sadece çoğunluğu kaybetmiş iktidar. İktidarın, Barrack ve Trump sınırı var, sınırı aşamıyor; onur kırıcı açıklamalara, format atmalara karşı bir ses yükseltemiyor.
Otokrasiye karşı mücadele için yaratıcı siyaset gerekiyor. Kuşatılmışlıktan çıkış için mitingler yapıyorsun, sahaya iniyorsun; peki o zaman en geniş ittifakla ülkeye ve bölgeye tek taraflı format atan, meşruiyet veren özel valiye karşı bir miting neden düzenlemiyorsun?
Avrupa Konseyi karar tasarısında CHP ve DEM ‘in neden yer alınmadığı üzerine en ufak bir açıklama getirmemeleri, sessizlik üretmeleri tedirginliğimizi teyit ediyor. Bir tarafta müzminleşmiş mutlak butlan davası var, diğer tarafta müzminleşmiş İmralı süreci var. İktidar müzminleşmeyi seçiyor, süreçler konular müzminleştikçe muhatapları huzursuz ediyor; sonuçlanmasın, sonuçlandığında iktidar kaybedecek bunu görüyor ve büyük bir olasılıkla meselelerin sonuçlanması ile müzminleşmesinin iktidar lehine ya da aleyhine nasıl cereyan edileceği izleniyor. Sorunların müzminleştirmenin bir iktidar politikası olduğunu düşünüyorum.

Geçen hafta Türkiye anormalliklerine ekleyebileceğim bir gelişme daha yaşandı: Eski gazeteci ve eski AKP milletvekili Şamil Tayyar, CHP’nin yargıya intikal etmiş istinaftaki “mutlak butlan” davasına ilişkin AKP ve saray çevrelerinden edindiği bilgileri paylaştı. Türkiye’de kuvvetler birliğinin ne kadar has bir şekilde olduğunu gösteren bir durum, bir örnek!
Tayyar, “Mutlak butlan davası Mayıs ayında sonuçlanmayacak” dedi. Bu paylaşımla yargının siyasetle istişare içinde olduğunu bir daha gördük. Eski bir medya mensubu ve eski bir AKP milletvekili tarafından öğrenmiş olduk. Türkiye’de yasama, yürütme, yargı ve medyanın iç içe geçtiğini, kuvvetler birliği esasına göre bir rejimin olduğunu gösteren bir örnektir. Ayrıca CHP sadece dışarıdan da kuşatılmıyor, içeriden de kuşatılıyor. CHP’de 50’ye yakın milletvekilinin Kemal Kılıçdaroğlu ile birlikte hareket ettiği ifade ediliyor.
Ö.M.: Şimdi ben de tam onu soracaktım size. Kemal Kılıçdaroğlu açısından “mutlak butlan”dan kastedilen nedir? Onu bir kez daha anlatalım. Yani “seçilirken hile mi yapıldı?” denilen kongre sürecinde, yapılan işlemlerin geçersiz olduğu, Özgür Özel’in genel başkanlığa getirilmesinin mutlak butlanla malul olduğu mu söyleniyor?
A.B.: Evet. Bu istinafta ve istinaf mahkemesi ‘mutlak butlan vardır’ der ise Özgür Özel genel başkan olamıyor. Doğrusu iki başlılık doğuyor. CHP bölünüyor, İstanbul İl Başkanlığı’nda şu anda ikili bir yönetim var biliyorsunuz; Gürsel Tekin ve Özgür Çelik. Biri seçilen başkan, diğeri kayyım başkan yani ikili bir yönetim var. İstinaf mahkemesi, “CHP kongresi mutlak butlandır” der ise aynı durum genel merkezde de olacak.
Ö.M.: Kılıçdaroğlu bu konuda ne diyor?
A.B.: Kılıçdaroğlu sessizliğini sürdürüyor. Gürsel Tekin’le birlikte hareket ettiğini görüyoruz; her yerde, cenazede bile birlikte gözüküyorlar. Zaten yıllar önce de kendisini de ona teslim etmişti. Kemal Bey ile birlikte hareket eden bir grup milletvekili var ve onlar da bu yolla mücadele edip yeniden CHP içinde varlıklarını sürdürmek istiyorlar. Aylardır devam eden bir süreç ve süreci başlatanlar, istinafa götürenler de eski CHP kaynaklı delegeler, belediye başkanları ve temsilciler.
Ö.M.: Bir de halkın sokaklara inmesi meselesinden bahsedelim. Daha doğrusu meydanlardan pasajlara, şehirlere, köylere, kahvelere yayılan çağrıdan… Özgür Özel, dünkü Karabük mitinginde şöyle diyor. Mitingin oldukça kalabalık olduğu belirtiliyor: “Çok iyi, hoş da bu Karabük’te bitmeyen bir miting mi yapacağız? Kimse ayrılmıyor, gittikçe artıyor. Yan taraflar, pasajın içi doldu. Ama her güzel şeyin bir sonu var. Yine geleceğiz. Bir kez şunun sözünü alayım: Pazartesi günü, yarın, 81 ilde, 973 ilçede sokağa çıkıyoruz; meydana çıkıyoruz; köylere, kahvelere, kapı kapı evlere, fabrikalara ve tüm vatan sathına yayılıyoruz. Çalışmaya hazır mısınız? Tarihin en uzun ve en kalabalık seçim kampanyasındayız. Yerinizi almaya hazır mısınız? Kapı kapı gezecek miyiz? Partimizin iktidarı için çalışacak mıyız? Türkiye İttifakı için çalışacak mıyız? Kimseyi geride bırakmadan, sıkılmamış tek el, çalınmamış tek kapı bırakmadan tarihin en büyük seçim zaferine hazır mıyız?” diyor.
A.B.: Evet, güzel şeyler, olması gerekenler. Epeydir sahada, meydanlardalar ama yerelleştirme eksikliği vardı. Örneğin, bir il; örneğin, Muğla... Kendi inisiyatifiyle, yerelde halkla kucaklaşması, güçlü işler yapması lazım; sadece genel merkezin itkisi ile değil. Ancak uluslararası kuruluşlarla olan ilişkiler ve oradaki gelişmelere duyarsız kalmak anlaşılır değil.
Geçenlerde Çin heyeti CHP’yi ziyaret etti, Çin’e davet ettiler. Zaten Batı, Türkiye’de yaşanan büyük hukuksuzluklarla ilgilenmiyor, duyarsız, büyük bir yalnızlık var. Batıdan, Avrupa Konseyi’nden bir destek gelmiş, doğrusu hukuksuzluğu iki kez teyit etmiş, buna kayıtsız kalıyorsan, o zaman orada problem vardır; sebebini de açıklamıyorsan ciddi problem vardır.

Yavru muhalefet DEM’in iktidar ile devam eden İmralı süreci nedeniyle AKPA’ya destek vermediği izlenimi ediniyorsunuz. Kürt sorununa ilişkin ortaya konan süreçte iktidarla ve Meclis’te gelgitler yaşanıyor, müzminleşen İmralı sürecinin seçimlere kadar sonuçlanacağını düşünmüyorum. İktidar için işi yarına bırakmak çok daha iyi, işine böyle geliyor; ‘Yarın yapacağız’ mottosunu kullanıyor. İleride ‘Seçimler geçsin bütün bu süreç çözülecek’ diyecek, süreç iki seneyi buldu. Kürt siyaseti ve DEM sürükleniyor, belirleyici değil.
Birazda otokrasiden çıkış için ne yapmalı, nasıl yapmalı sorusu üzerinde duralım ki yıllardır bu programda pek çok uyarı ve öneride bulunduk. Toplumsal muhalefetin kanaat önderlerinin, siyasi analiz yapan kişilerin muhalefete katkıda bulunması gerektiğini yıllardır söylüyoruz- doğrusunu söylemek gerekirse Gezi’den bu yana söylüyoruz. Evet, yerelleşme önemli bir fazdır, ittifaklar politikası da çok önemli bir fazdır. Muhalefetin, toplumsal muhalefeti kucaklamasıyla iktidarı kuşatması gerekiyor yani iktidar seni kuşatmayacak, sen iktidarı kuşatacaksın. Bu da sivil eylemliliği ve yaklaşımları gerekli kılıyor ki Türkiye, bu bağlamda oldukça eksiklik yaşıyor, bunları konuşmaya devam edeceğiz.
Zor bir süreç; 25 yılla yaklaşan bir iktidar var ve bu sürede ülke sefahat ve sefalet olarak bölündü. Sefahat iktidarı bırakmak istemiyor, her gün kamusal mekanizmalarla sefaletten sefahata servet aktarımı oluyor. Sefahat kamusal mekanizmalarla oluştu ve sefalet de bundan dolayı derinleşiyor. Milyonlarca işsizin olduğu bir ülkede ana muhalefet partisinin sadece işsizlerin oyunu alması bile yeterli iktidar olması için. Ana muhalefetin otoriter rejime geçilirken yanlışları, tutuk davranışları, 1923-46 reflekslerinden kurtulamaması toplumsal muhalefeti kucaklamasına engel teşkil ediyor. DEM de Öcalan’ın başat olması nedeniyle süreçte aktif rol alamıyor, sürükleniyor. Tüm bunlar toplumsal muhalefetin ve siyasal muhalefetin gücünü ortaya koyamamasına neden oluyor.

Türkiye’de neler oluyor? Anormalliklere bir ekleme daha yapalım: Konyaspor-Fenerbahçe maçı devam ederken, gece vakti stat üzerinde F16 jetleri ve skorsky helikopterleri uçmaya başlıyor. Sebebi sonradan anlıyorsunuz; hava jet üssü komutanı general fanatik bir Konyaspor taraftarı imiş, Konyaspor destekçisi Nalçacı grubuna da hem himaye, hem de liderlik ediyormuş. Medyaya ve sosyal medyaya pek çok yönüyle bu olay ve general yansıdı.
Stat üzerinde gösteri yaptıran tümgeneral aynı zamanda Erdoğan’ın hava korumasını yapıyormuş; sanıyorum 15 Temmuz’dan beri Erdoğan uçakta giderken sağında solunda uçan uçaklarla hava kuvvetleri koruma yapıyor. Komutan, Konyaspor’a destek için ve karşı takımı da korkutmak için F16’ları, skorksky’leri uçurmuş! Keyfiyete bakar mısınız? Türkiye’de keyfiyet bu seviyede. Nerede görülmüş böyle bir durum? Nitekim görevden alındı.
Konya’da çok önemli ve büyük bir hava üssü bulunuyor. Bir F16 uçağının, helikopterin uçmasının maliyeti nedir? Ne kadar para harcanmıştır? Böyle bir ülkede yaşıyoruz, salahiyet bir tümgeneralde ve de general sevdiği takımı desteklemek için, karşı takıma göz dağı vermek için F16, skorsky uçurabiliyor. Böyle bir keyfiyet kuvvetler birliğinde yaşanır.
Ö.M.: Evet. Bir de son olarak voleyboldan, spordan bahsedelim mi? Aposto Gündem’de de yer aldığı üzere, “CEV Şampiyonlar Ligi’nde VakıfBank ve Eczacıbaşı Dynavit’in mücadelesi nefes kesti” deniyor. VakıfBank SK, rakibini 25-20, 25-21, 21-25 ve 25-18’lik setlerle 3-1 mağlup ederek kupayı 7. kez müzesine götürdü. Eczacıbaşı Dynavit karşısında eski takımına karşı mücadele eden Tijana Bošković de VakıfBank formasıyla “en değerli oyuncu” ödülüne layık görüldü. Ne diyorsunuz?
A.B.: Kadın voleybolunu izliyorum, Türkiye çok da başarılı ama dün gece sürekli ‘Türklerin gecesi’ vurgusu yapıldı. Saymadım ama iki takımın oyuncularının yarıdan fazlası yabancı, Türk ve Türkiyeli değil. Sportif karşılaşmalarda sürekli milliyetçiliği, şovenizmi öne çıkaran bir ülkeyiz. Bütün anlatımlarda, ‘dün Türklerin gecesiydi’, ‘Türklerin finali’ hakimdi; ne bulsak içinden Türklük çıkarıyoruz ama bu ülkede sadece Türkler yaşamıyor.
Son olarak kuvvetler birliği örneklerinden birine daha değineyim. İktidar yanlısı gazeteci Cem Küçük’ün açıklamaları da ibret vericiydi. Cem Küçük, Hürriyet’ten Abdülkadir Selvi, Hande Fırat ve Ahmet Hakan’ın saray tarafından yönlendirildiğini, yazılarını sarayın telkiniyle, isteğiyle yazdıklarını ortaya koydu. Kuvvetler Birliği ile ülke işte bu halde.
Ö.M.: Peki, bu arada CEV’nin açılımını da yapayım Confédération Européenne de Volleyball yani Avrupa Voleybol Konfederasyonu.
A.B.: Şampiyon kulüpler kupası.
Ö.M.: Evet, şampiyonlar ligi.
A.B.: Şampiyonların şampiyonu oluyor. Güzel maçlardı ve kaliteliydi. Zaten takımlara dünya çapında oyuncular transfer edilmiş. Unutmayalım, Vakıfbank bir kamu bankasıdır, bir kamu bankasının voleybol kulübü çalıştırması, harcama yapması bizim vergilerimizle, kaynaklarımızla oluyor - bunu da belirtmiş olalım.
Ö.M.: Çok teşekkürler Ali Bey, görüşmek üzere.
A.B.: Görüşmek üzere hoşçakalın!
Ö.Ö.: Görüşmek üzere.


