Uzun yıllardır Apaçık Radyo dinleyicisi ve destekçisi olan akademisyen Murat Sevinç, 23. Radyo Şenliği’nde Apaçık Radyo’nun dinleyici desteğiyle ayakta duran yapısını, bilgi ve dayanışma alanı olarak taşıdığı değeri ve zor zamanlarda yarattığı moral etkisini vurguluyor: “Apaçık Radyo, sadece bilgi veren değil; en zor zamanlarda insanı hayata bağlayan, sesini kısmaya çalışanlara rağmen dayanışmayla büyüyen bir umut ve yaşam hattıdır.”
Eraslan Sağlam: "Eski Türkiye’nin makbul niteliklerinden olan ‘kamusal yararı’ ilke edinmiş sayısız destekçinin omuz vermesiyle yaşayabilirdi. Harcadığı yoğun emek karşılığında çıkar elde etmeyen sayısız programcı ve destekçinin yarattığı bir Radyo, bir okul, bir dost ve bir yol gösterici. Bıkmadan tekrar edeceğim; mahkûm olduğumuz şu sığlık cehenneminde, mahkûm edenlerin kavrayamayacağı, tahammül edemeyeceği ölçüde nitelikli bir çabadır Açık Radyo. Hiçbir yayın organından bu kadar çok şey öğrenmedim. Özellikle iklim krizi konusunda bildiğim her şeyi Ömer Madra’ya-Açık Radyo’ya borçluyum. Türkiye de ona-onlara borçlu."
Bunu Temmuz 2024’te Diken’de Murat Sevinç yazmıştı; kendisi şu anda canlı yayın konuğumuz. Hoşgeldiniz.
Murat Sevinç: Çok teşekkür ederim, hoşbulduk. Bana da tanıdık geldi bu duyduğum metin, sürpriz oldu, teşekkür ederim.
E.S.: Evet, sizinle söyleşmeye başlamadan önce, bizi çok kısa bir sürede 51 destekçiye ulaştıran destekçilerimiz var. Müsaadenizle, teşekkürlerimizle önce onları hatırlayalım.
Ö.M.: Hatta rekor diyebiliriz.
E.S.: Net olarak diyebiliriz, hiç olmamıştı.
Ö.M.: Hiç olmamıştı.
M.S.: Ayağım uğurlu mu geldi?
Ö.M.: Evet.
E.S.: Ayağınız uğurlu geldi. Evet, biz şunu yaptık: Bu yarım saat az önce bir bant kaydıydı. O esnada destek sayısında hızlı bir artış oldu. “Ne oluyor?” diye dönüp baktığımızda bazı sonuçlara ulaştık. Bunlardan biri ve bence en önemlisi; bir süredir destek anlamında irtibatımızın kesildiği — bizden kaynaklı ya da başka nedenlerle — düzenli destekçilerimizin bizi arayarak, bir süre sonra yeniden desteklerini yinelediklerini görmek. Bu muazzam bir şey. İkinci muazzam gelişme ise aramıza yeni destekçilerin katılmış olması. Diğer destekçilerimiz zaten her yıl düzenli olarak, ısrarla desteklerini sürdürüyorlar.
M.S.: Harika, güzel haberler.
Ö.M.: Evet, ben de bir ekleme yapayım. Murat Sevinç’in bir başka yazısından alıntıyla: "Dinleyicisi, destekçisiyle ayakta kalan 30 yıllık eşsiz bir çaba, anayasanın temel ilkelerini görmezden gelen birilerinin keyfiyle yok sayılamaz. Birkaç gündür radyomuza verilen büyük yurttaş desteği ise son derece önemli ve umut verici. Umalım ki bu destek, demokrasi yanlısı siyasetçilerimizin de dikkatini çeksin." Biz de buna yüzde yüz katıldığımızı bir kez daha söyleyelim.
E.S.: Önce destek yayınıyla başlayalım. Dinliyorsunuz muhtemelen. Nasıl gidiyor, nasıl duyuluyoruz?
M.S.: Ben Ankara’da sabahları dinleyebiliyorum. Birkaç gün önce hatta 11’e kadar kulaklıkla dinleyebildim çünkü bir saat sonra evden çıkıyorum, fakülteye gitmek için. Çok iyi gidiyor. Yayın içinde destek telefonlarının alınması, isimlerin okunması ama bir yandan da yayının devam etmesi bence çok iyi. Bir de ülkenin ve dünyanın bu koşullarında Açık Radyo gibi bir kuruma böyle bir destek olması, iltifat olması gerçekten çok moral ve heyecan veriyor insana. Sabah bunu eşime de söyledim.
Yani bir radyoyu dinlersiniz, seversiniz, oradaki bazı isimlere saygı duyarsınız ama burada hem okuduğunuz metinler, size gelen mesajlar hem de benim tanıklıklarım şunu gösteriyor: Ortada bir sevgi ilişkisi var. Yalnızca öğrenmeyle ilgili değil; insanlar gerçekten Açık Radyo’yu seviyor ve destek olmak istiyorlar. Bu da herhalde çok nadir bir şey.
Mesela yine bu sabah dinledim; tam hatırlamıyorum ama galiba 200 civarında programcı var, değil mi? Ne kadar programcısı var?
E.S.: 200'e yakın.
Ö.M.: 194.
M.S.: Şu anda 194 kişi burada program yapıyor ve bu insanların bir beklentisi yok. Dünyanın bu döneminde bunca insanın emek harcayarak, herhangi bir maddi çıkar gözetmeden, yalnızca değer verdiği ve kamusal yarar gördüğü için bu işi yapıyor olması gerçekten çok etkileyici.
Açık Radyo’da insanı etkileyen pek çok şey var ama bu gönüllülük duygusu bunların başında geliyor. Yani benim için —muhtemelen benim dışımda, KHK’lı olmuş diğer insanlar için de— başka bir yeri var. Ben kendi deneyimimi söyleyeyim: Evde oturduğum o yedi yıl içinde beni ayakta tutan şeylerden biri Açık Radyo’ydu doğrusu.
Kolay değil; insanın, hele belli bir yaştan sonra, böyle bir muameleye maruz kalması… Moda Sahnesi’ni de anmak isterim, beni ayakta tutan yerlerden biriydi. Sonra zaman zaman bürosuna uğradığım, her seferinde “beş dakikalığına geldim” deyip üç saat sohbet ettiğim edebiyatçı ve avukat Behçet Çelik ile eşi Naime’nin Kadıköy’deki bürosu… Orası da beni ayakta tuttu. Ama bir de her sabah 8’e doğru radyoyu açıp, uyanır uyanmaz sizin sesinizi duymak… Bu bana çok iyi geldi. O yıllarda beni en mutlu eden şeylerden biri her gün Açık Radyo dinlemek oldu.
Dolayısıyla yalnızca bir dinleyici olarak değil, aynı zamanda bir KHK’lı olarak da Açık Radyo’ya çok şey borçluyum. Ayrıca KHK’lıların sorunlarını en çok dile getiren yayın organı da, doğrusu, Açık Radyo oldu. Bunu sık sık haberleştiren, yazıları gündeme taşıyan başka bir mecra pek olmadı.
Ö.M.: Yani senin deyiminle de sivil ölüm demekti; hâlâ da öyle demek.
M.S.: İşte o bana ölmediğimizi hatırlatıyordu; bunu başaramadıklarını hatırlatıyordu. Çünkü her şey kötü giderken —dünyada, ülkede ve insanın kendi meslek yaşamında— böyle bir durumla karşılaştığınızda, bir yerlerde hayat belirtisi arıyorsunuz.
Sabah sizin sesinizi duymak, radyoyu açmak ve dünyadan, çevreden haberlerle başlamak… “Evet, belki işler iyi gitmiyor ama hayat devam ediyor” duygusunu veriyordu. Birilerinin bu işi yapıyor olması, hem de çok iyi yapıyor olması; emek harcayan ve bunu takdir eden insanların varlığı… Bunu düşünmek bana çok iyi geliyordu ve hâlâ da çok iyi geliyor.
Ö.M.: Harika. İki defa da okuduk; küçücük bir mesaj ama gerçekten çok etkileyici. İzninle bir kez daha okuyalım. Mehmet Öztürk’ten gelen bir mesaj bu. Senin biraz önce anlattıklarını, Murat, adeta tamamlayan bir örnek gibi geldi bana. Bizi çok mutlu eden, kısacık ama çok güçlü bir mesaj: “Açık Radyo öyle bir yoldaşlık bilinci yarattı ki, kızım Doğa Cansu Öztürk — Alaska Fairbanks Üniversitesi öğretim üyesi — Açık Radyo ve Ömer Madra ile büyüdü. Bu yıl Alaska’da yayın yapan ve dinleyici desteğiyle ayakta duran KUAC-FM radyosuna, Açık Radyo adına destek vererek Açık Radyo’nun ismini dünyanın en ucuna taşımıştır.”
İşte bu, demin söylediğin şeyin tam, çok tipik bir örneği gibi geldi bana.
M.S.: Öyle, öyle… Bunu pek çok insan yaşıyor muhtemelen. Hayatın devam ettiği ve hâlâ iyi şeylerin de var olduğu duygusu… İnsanların buna çok ihtiyacı var, hele ki böyle zamanlarda.
Ama benim kişisel deneyimim bu. O yüzden Açık Radyo’ya çok şey borçluyum, bunu itiraf etmeliyim; gerçekten çok şey borçluyum.
Mesela eşim bana bir radyo hediye etti; çok güzel, dört tarafı ahşap olan bir radyo çünkü ben radyoyu seviyorum. Yaşım ortaya çıkmasın ama ben büyürken evde lambalı radyolar vardı.
E.S.: Göstermiyorsunuz.
Ö.M.: Dolayısıyla radyo dinleyerek büyüdüm. Bizim ofisin oralarda bir örneğine de rastlayabilirsin; bir kat yukarıda, sana ufak bir müze gibi de gezdirebiliriz.
M.S.: Çok güzel olur. Benim kuşağım radyo tiyatrolarıyla, sabah programlarıyla büyüdü; 1970’lerde hayatımızın önemli bir parçasıydı radyo. O yüzden benim için hâlâ çok kıymetli; radyoyu hem dinlemeyi, hem de “orada durduğunu” bilmeyi seviyorum.
Eşimin aldığı o ahşap radyodan da dinliyordum. Ama karasal yayın kesilince… Bu gerçekten tuhaf, insanın aklının almakta zorlandığı bir durum. Hukuka aykırı demek bile artık fazla geliyor çünkü herkes ne olduğunu biliyor.
Şimdi bazen, biraz da alışkanlıktan, radyoyu açıyorum. Cızırtıyı dinliyorum. “Henüz birine vermemişler” diye düşünüyorum çünkü insan onu da düşünmeden edemiyor. Bir süre o sesi dinleyip kapatıyorum ve bu tarafı gerçekten zor.
Neyse ki internet var; bir şekilde ulaşabiliyoruz. Ama mesela İstanbul’daki cezaevlerinde kalan eşimiz, dostumuz artık dinleyemiyor. Bu da insanın içini en çok sıkan şeylerden biri.
Ö.M.: En büyük şikâyetlerden biri de bu zaten. Buradaki arkadaşlarımız sürekli haberleşme hâlinde.
M.S.: Onlar için ne kadar önemli olduğunu düşünmeden edemiyorum. Benim için bu kadar önemliyse, kim bilir onlar için sabah Açık Radyo’yu dinlemek ne kadar kıymetliydi. İnternet yayınıyla birlikte bu artık mümkün değil; onlar adına gerçekten çok üzülüyorum.
Ama neyse ki internetten yayın yapılabiliyor; her yerden ulaşılabiliyor. Az önce Alaska’dan bir örnek okudunuz, ben Ankara’dan dinliyorum, Güven Bey ABD'den bağlanıyor… Yani hepimizin yaşamı için çok önemlisiniz. Bunu bir kez daha söylemek istedim.
Ö.M.: Alaska’ya, Açık Radyo adına destek olmak gerçekten müthiş, çok hoş bir duygu. Şu telefon seslerini duyduğumuz gibi, dinleyici mesajları da insana aynı mutluluğu veriyor.
E.S.: Evet ve bu arada sayımız 52 oldu, çok teşekkür ediyoruz.
M.S.: Ben de teşekkür ederim.
E.S.: Asıl alanınız anayasa hukuku ve bu alanda akademik çalışmalar yapıyorsunuz. Peki, bütün bu olan biteni —elimizdeki süre çok kısıtlı olsa da— kısaca nasıl değerlendirirsiniz?
M.S.: Bir de hani geleneğimizde ölünün arkasından konuşmama ilkesi vardır ya; “Acaba anayasa üzerine konuşabilir miyim?” diye düşünmeden edemiyor insan. Biliyorsunuz, Kemal Hoca’nın —Kemal Gözler— Elveda Anayasa diye bir kitabı var. Tamamı burada, Açık Radyo’da okundu. Çok da güzel, biraz da efkârlı bir kitap.
Ben hem ülkedeki anayasa ve temel haklar açısından içinde bulunduğumuz durumu anlatabilmek için, hem de kısacık bir şey söyleyebilmek adına iki gün önce yaşadığım bir şeyi aktarmak istiyorum: Kulaklıkla Açık Radyo’yu dinliyordum; saat 11’e geliyordu ya da 11 civarıydı. O saatlerde Murat Sabuncu konuğunuzdu ve Murat Bey dedi ki: “Artık tanıdıklarla, eşle dostla karşılaştığımız yerler; ortak kesişme alanlarımız adliyeler ve ortak avukatlar oldu.” Ben bunu dinlerken Ankara’da, Sıhhiye’de Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nden adliyeye geçen tüp geçitteydim çünkü ben de adliyeye gidiyordum. Orada, 18 kişinin yargılandığı bir dava vardı; aralarında sevgili kürsüdaşım Dinçer’in, Dinçer Demirkent’in eşinin de olduğu bir grup… Beş yıl önceki bir gösteri nedeniyle açılmış bir dava için adliyedeydiler.
Ö.M.: Bir de böyle absürtlükler var.
M.S.: Ben o sırada adliyede, onlara moral olsun diye uğrayıp bir merhaba demek için gitmiştim. Gördüm, selam verdim, “kolay gelsin” dedim ve ayrıldım. Size çok kısa, 35–40 dakikalık bir zaman dilimini anlatacağım: Kızılay’a yürüdüm. Siz de bilirsiniz Ömer Bey, Ankara’nın o hattını… Otobüs duraklarına giderken, sol tarafta Yapı Kredi Yayınları’nın vitrininde bir kitap dikkatimi çekti. İçeri girdim. Kitabı rafta ararken, benimle birlikte ihraç edilen bir meslektaşımla karşılaştım; henüz iade edilmemiş, dokuz yılı aşkın süredir bekleyen, iktisat bölümünden Ahmet Haşim Hoca’yla. Ayaküstü 15–20 dakika, olan biteni ve Danıştay kararlarını konuştuk. Vedalaştım, otobüse bindim, Cebeci’ye gidiyorum. Bu kez de Cebeci’de, daha önce ihraç edilip sonradan iade edilen bir başka KHK’lı meslektaşımla karşılaştım. Onunla da yine ayaküstü mahkeme kararları üzerine konuştuk. Sonra kampüse girdim ve odama çıktım.
Yani 35–40 dakika içinde yaşadıklarım: adliye, iade edilmeyi bekleyen bir KHK’lı meslektaşımla sohbet ve iade edilmiş bir başka KHK’lı meslektaşımla sohbet… Oysa bizler aslında sıradan, hatta sıkıcı hayatları olan insanlar olmalıydık; hayatlarımız öyleydi ama ülkenin geldiği durumda yaşam böyle akıyor.
Buraya, Açık Radyo’ya geldim; sizin davanız Danıştay’da. Tanıdığım insanların pek çoğu ya dava sürecinde, ya cezaevinde, ya hakkında soruşturma var ya da bir yerlerde ifade veriyor. Bu tablo, bana göre, ülkede anayasanın ve temel haklar rejiminin ne durumda olduğunun somut bir göstergesi, bir kanıtı.
E.S.: Evet, Hukuk Güvenliği programı da var. Dinleyici destek projesi kapsamında özel yayın için geliyorlar. Bahri Belen, Aynur Tuncel ve Ümit Altaş’la da yine bir arada olacağız; bunları konuşmayı sürdüreceğiz.
Sizi de ilgilendiren bir mesaj var, müsaadenizle onu aktarayım.
M.S.: Tabii.
E.S.: "Cumartesi gelmeye çalışacağım. Şu anda da Murat orada, çok selam. En zor günlerimde, dünya yıkılmış da altında kalmışım gibi hissettiğim sabahlarda hayata tutunmamı sağladınız. Hâlâ da öyle.” — Hürrem Sönmez
M.S.: Aa, harika. Hürrem’e de çok selam.
Ö.M.: Benden de çok selam ve teşekkür.
E.A.: Teşekkür ederiz. Dinleyici Destek Projesi özel yayınında Murat Sevinç ile birlikte konuşuyoruz. Tabii ki ülkedeki durum böyleyken, dünyadaki tablo da pek parlak değil. Uluslararası hukukun tamamen ayaklar altına alındığı, yok sayıldığı bir dönemdeyiz. Günlerdir ateşkes çağrıları yapılıyor.
M.S.: Bir felaket… O gün ben de gece 2–3’e kadar oturdum; sabaha doğru bir şey yapar mı diye bekledim.
Ö.M.: Ben de öyle.
M.S.: Sonra bir haber çıktı; bir ajans geçti, ertelemiş, bir görüşme olacakmış falan diye. Ne diyorsunuz?
E.S.: Ateşkes.
Ö.M.: Ha öyle mi?
M.S.: Yani ABD tamam, böyle çılgınlıklara çok da uzak bir ülke değil; daha önce de tuhaf başkanlar gördü, ilginç bir siyasi tarihi var. Ama bu ölçekte bir örnek gerçekten pek olmadı. Dünyada bambaşka bir tuhaflık, bir akıl dışılık hâli yaşanıyor sanki. Ben de bu yüzden Macaristan’daki seçimleri takip ediyorum; bakalım Viktor Orbán’ın kaderi ne olacak.
Öte yandan, parmağının ucunda nükleer silahlar olan birinin bu kadar belirleyici olması ve bütün dünyanın buna odaklanmak zorunda kalması gerçekten çok vahim. ABD ölçeğinde bile oldukça absürt bir durum. Ve düşündürücü olan şu: Milyonlarca insanın desteğini almış olması… Neredeyse 80 milyona yakın oydan söz ediliyor.
Ö.M.: Şimdi, düşüşte olduğu söyleniyor ama bu sabah derleyebildiğimiz kadarıyla üç önemli isimden —aralarında radyocu-yazar olanlar da var— “derhal azledilmeli, yargılanmalı ve mahkûm edilmeli” diyenler olduğu görülüyor; hatta bunu söyleyenler arasında eski bir çalışma bakanı da var.
M.S.: Tabii, temsilciler meclisi seçimi sonbaharda. Benim umudum o yönde. Yani o zamana kadar azledilemezse, belki temsilciler meclisi seçiminde ciddi bir mağlubiyet alır —ki bu bir ihtimal— ve o zaman bazı şeyler değişebilir. Ama azledildiğinde yerine geçecek olan JD Vance de pek iç açıcı bir profil değil.
Ö.M.: Evet, o da pek farklı sayılmaz, aynı çizgide bir isim.
M.S.: Dinci, radikal görüşleri olan bir isim ama…
Ö.M.: Biraz önce sözünü ettiğin Macaristan’dan açıklamalar yapıyordu. Desteğe gitmiş ama sadece destek de değil; seçimlere başka ülkeler tarafından müdahale edildiğini söyleyerek bunu protesto ediyor. Avrupa Birliği’nin Macaristan seçimlerine müdahale ettiğini iddia ediyor ve “Ben bunu önlemeye geldim” diyor ABD'den.
E.S.: Ve konuşma sırasında telefonla Trump’a bağlanıp, Donald Trump’ın konuşmasını dinletiyor.
Ö.M.: Belki ters teper.
M.S.: Bunu da bekleyebiliriz; belki ters de tepebilir. Macar halkının hoşuna gitmeyebilir ve farklı bir etki yaratabilir.
Dünya aslında ilk kez böyle bir “delilik” yaşamıyor; tarih boyunca defalarca yaşandı. Ama bu kadar çabuk unutulması gerçekten düşündürücü. II. Dünya Savaşı’ndan 70–80 yıl sonra, sanki hiçbir şey öğrenilmemiş gibi… Üstelik bu kez her şey gözümüzün önünde, neredeyse canlı yayında yaşanıyor. Filistin’de bir halkın yok edilmeye çalışılması gibi gelişmeler, bu yüzden çok daha sarsıcı ve ürkütücü geliyor.
Ö.M.: Onu övmeye de devam ediyorlar.
M.S.: Ve sizin alanınız açısından baktığımızda, uluslararası normlar hâlâ var mı, yok mu sorusu gerçekten çok kritik bir eşikte duruyor. Önümüzdeki yılların nasıl şekilleneceği de aslında şimdi belirleniyor.
Gerçekten ürkütücü bir tablo var ama bir yandan da umut veren bir tarafı var. Milyonlarca insanın sokağa çıkması… ABD'de böyle bir tablo var ama buna karşı çıkan, protesto eden çok sayıda insan da var. Dünyanın pek çok yerinde benzer tepkiler görülüyor. Kıbrıs’ta da insanlar protesto etti; hükümet kararnameyi geri çekmek zorunda kaldı. Meclise gidildi, tepkiler gösterildi ve bütün bunlar barışçıl bir şekilde gerçekleşti.
Bu insanların varlığı gerçekten umut verici. O yüzden tamamen umutsuzluğa kapılmak için bir neden yok ama yine de kabul etmek gerekir ki hem dünya için, hem Türkiye için oldukça zor bir dönemden geçiyoruz.
Ö.M.: Hemen hemen bütün öğrencilerime —sayısı bugüne kadar beni bulur mu bilmiyorum ama— uzun yıllar boyunca farklı yerlerde ders verdim, birlikte okuduk. Son zamanlarda aklımdan şöyle bir şey geçiyor: Hepsini bulup adreslerine ulaşsam ve “Sizi aldattığım için özür dilerim, bunca yıl…” desem diye.
M.S.: Siz Mülkiyelilisiniz, bizim de büyüğümüzsünüz. Şu anda burada iki Mülkiyeliyiz. Gayet iyi biliyorsunuz; Mülkiye Marşı’nın yazarı, henüz Mustafa Kemal Paşa Samsun’a çıkmadan, Mülkiye’de 19 yaşında bir öğrenci tarafından yazılıyor. “Evlatların gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz” gibi olağanüstü bir kudretin ifadesi… 1919’da, ülke işgal altındayken yazılıyor bu.
O yüzden umutsuzluğa hakkımız yok elbette. İnatla doğru olanı hatırlatmakta; anayasaya aykırı bir durum varsa anayasanın hükmünü hatırlatmakta ve bu mücadeleyi sürdürmekte büyük fayda var. Eninde sonunda yine değişecektir, dönüşecektir.
Ve bu zor zamanlarda hepimiz için Açık Radyo’nun çok özel bir yeri var. Hem bilgi hem moral açısından… Gerçekten pek çok şeyi Açık Radyo’dan öğrendim, öğrenmeye de devam ediyorum. Özellikle çevre konusunda ne kadar bilincim varsa büyük ölçüde Açık Radyo’ya ve Ömer Bey’e borçluyum. Ama bunun ötesinde de çok şey öğreniyorum.
Bir de moral tarafı var: O radyonun düğmesini çevirdiğimde ya da internetten açtığımda bu sesi duymak benim günümü güzelleştiriyor. “Hadi bakalım, devam ediyoruz” duygusu veriyor.
Ö.M.: Bu da önemli; bunları duymak bize de aynı duyguyu veriyor, onu söylemem lazım.
Bu sabah biraz değinmeye çalıştık. Robert Reich, oldukça önemli bir isim; emeritus profesör, aynı zamanda eski bir çalışma bakanı. Çok net söylüyor: İnsanlar olarak —kadınlar ve erkekler olarak— temel bir sorumluluğumuz var; "Trump gibi birinin yarattığı tehdidi dağıtmak için elimizden geleni yapmak zorundayız" diyor.
"Ne yapabiliriz? Yazabiliriz, telefon edebiliriz, ses çıkarabiliriz, yürüyebiliriz…" Ama diyor ki, "Bu durum artık ahlaksızlığın ve hayasızlığın ötesine geçti, çılgınlığın sınırına dayandı. Bunun durdurulması gerekir." Bunu söyleyen de son derece aklı başında, saygın bir akademisyen.
M.S.: ABD başkanının, soykırıma davet eder gibi ya da neredeyse soykırım yapacağını ima eden bir mesaj paylaşması ne demek? Bunu okuyan herkes aynı şeyi düşündü. Her gün “Acaba nükleer silah mı kullanılacak?” diye bir haber mi göreceğiz endişesi doğuyor.
E.S.: Bir medeniyeti yok etmekten bahsetti.
Ö.M.: Ve bu yetkiyi kendisinde görmeye devam ederse, bunun sonu yok; sonsuza kadar sürebilecek bir iddiaya dönüşür.
M.S.: Vallahi bunu sürdüremeyeceğini umuyorum. Ama yüzlerce çocuğun hayatını kaybetmesi… ne büyük bir felaket. Dünyanın gözleri önünde yaşanıyor bunlar.
Ö.M.: Ve anne babalar bir telefon aldıklarında okula gidiyorlar; çocuklarını teşhis edemeyecek hâlde buluyorlar… Buna rağmen, “başka çocuk var mı?” diye enkazın altında aramaya devam ediyorlar. Böyle bir insanlık hâli de yaşanıyor ve biz bunları konuşabiliyoruz. İşte radyonun böyle bir değeri var.
M.S.: Evet, barbarlığa karşı insanlar da mücadele ediyor, direniyor. Ama oradaki insanların hâli gerçekten çok zor.
Ö.M.: İnanılmaz, gerçekten çok zor. Dini rejimle birlikte çok sayıda insanın hayatını kaybettiği bir tablo bu.
M.S.: Hem içeride idamlar, hem dışarıda bombalamalar… İnsanların hayatını kaybettiği bu haberler ne yazık ki günlük rutinin bir parçası hâline geldi. “Bugün 150 kişi öldü, 200 kişi öldü, 250 kişi öldü…” diye sayılarla konuşur olduk.
Ö.M.: Ben de hiç bu kadar zorlanmamıştım. Açık Gazete’yi yaparken genelde hafif bir mizah, küçük bir “sense of humor” iyi gelirdi. Ama artık onu da kullanamıyorsunuz.
M.S.: Videoları gördükten sonra… İnsan yediğinden içtiğinden utanıyor. Bunlara sürekli tanık olmak çok ağır geliyor.
Ö.M.: “İnsan olarak buna seyirci kalmak suçtur” diyor Robert Reich. Ben de buna kesinlikle katılıyorum.
M.S.: Umuyorum sayıları daha da artar; aslında artıyor da—öyle görelim.
Ö.M.: Evet, artıyor. 1 Mayıs’ta da “No Kings” —krallara hayır— mitinglerinin ABD'de en büyüklerinden birinin yapılması ve umarım başta Britanya olmak üzere Avrupa’da ve Türkiye’de de benzerlerinin gerçekleşmesi çok önemli. Çünkü bu işler tek adam yönetimleriyle yürümüyor; buna karşı söz söyleyen, itiraz eden insanların varlığı belirleyici oluyor.
E.S.: Bu arada Avukat Hakan Demir’den bir mesaj var: “Önce söz vardı, söz varsa ses de vardı. Kâinatın tüm seslerine ve renklerine Açık Radyo çok yaşa.” Çok çok teşekkür ederiz. Sayımız şu anda 53 oldu.
İsterseniz sizi uğurlarken bir parçayla uğurlayalım; dinleyicilerimiz de o sırada, belki duydukları parçanın etkisiyle desteklerini aktarabilirler.
M.S.: Tabii. Doğrusu ben ilkokula giden kızımın ve arkadaşlarının çok sevdiği Manifest’ten bir şarkı isterdim ama geçenlerde çaldığınızı duydum; demek ki radyoda bu da yapılabiliyor.
E.S.: Sevgili Günlük programı içinde çaldık.
M.S.: Onun yerine şunu isteyeceğim: Ankara’daki ev arkadaşım ve 40 yıllık dostum İlker Yavuz’un da rica ettiği, benim de çok sevdiğim bir parça… Çiğdem Aslan’dan "Cevriye Hanım".
E.S.: Çok güzel.
Ö.M.: İlker Yavuz’a da buradan sevgi ve selamlarımızı iletmiş olalım bu vesileyle.
E.S.: Evet, bu arada 53 kişiye ulaştık. Çok teşekkür ediyoruz. Bu da şu anlama geliyor: Günün hedefinin yarısına ulaşmak için sadece 10 destek kaldı. Üstelik saat henüz 11:34.
M.S.: Harika.
E.S.: Çok iyi gidiyoruz. Murat Sevinç çok çok teşekkür ediyoruz katıldığınız için.
M.S.: Ben teşekkür ederim, her şey için sağolun.
E.S.: Evet, ayrıca Manifest'i de sonra çalacakmışız.
M.S.: Çok teşekkürler. Defne adına.
E.S.: Evet, haber de veririz. Defne dinler belki o esnada.
Evet, Dinleyici Destek Projesi özel yayını devam ediyor. Akademisyen Murat Sevinç’i ağırladık. Şimdi desteklerinizi aktarabilmeniz için 10 destekle birlikte günü yarılayacağız; üstelik gün yarılanmadan yarılayacağız. Buyurun lütfen, Çiğdem Aslan’dan "Cevriye Hanım"ı dinlerken eliniz telefonda olsun. Telefon edemiyorsanız apaçikradio.com.tr’den “Destek Olun” düğmesini şimdi tıklayabilirsiniz. Ama telefon edebiliyorsanız gelin, burayı iyice canlandıralım: 0212 343 41 41.


