Önce Sağlık'ta 14 Mart Tıp Bayramı'nın şerefine konuklarımız Prof. Dr. Selçuk Erez, Prof. Dr. İhsan Şenol ve Doç. Dr. Ali İhsan Ökten'leyiz! Hem 14 Mart Tıp Bayramı’nın tarihsel anlamını, hem de günümüzde Türkiye’de sağlık sisteminin sorunlarını konuşuyoruz.
A. T: Hoş geldiniz. Ben Ayşegül Tözeren. Bugün 14 Mart Tıp Bayramı'ndan önceki son programımız. Ondan dolayı çok coşkulu ve çok görkemli bir program yapıyoruz. Program katılımcılarımızı da hemen size söylemek istiyorum. Prof. Dr. Selçuk Erez, Prof. Dr. Esin Şenol ve Doç. Dr. Ali İhsan Ökten. Bu üç isim de çok kıymetli. Üç isim de Tabip Odası'nda çok değerli görevler yapmış üç kişi ve akademik olarak çok başarılı üç kişi. Hem hekim hem aktivistler. Bir özellikleri daha var, onu da çok mutlulukla söylüyorum. Her üç akademisyen, her üç hekim aynı zamanda da yazar. Hoş geldiniz.
E. Ş: Hoş bulduk. Merhabalar.
A. İ. Ö: Merhabalar, hoş bulduk.
A. T: Sebebi ziyaretimiz 14 Mart ama uzun süredir de radyoya biz davet edememiştik sizi. Ondan dolayı maceramız da uzun. Bu aralarda neler yaptık, her şeyi konuşacağız ve bir saatte konuşmaya çalışacağız tabii bunların hepsini ama ilk sözü uygun görürseniz hocamız Selçuk Erez'e vermek istiyorum. 14 Mart'ın tarihinden bize bahsedebilir mi? 14 Mart'la ilgili, bizimle ilgili, bize paylaşımlarıyla başlamak istiyorum.
S. E: Tabii. Şimdi Prof. Dr. Nusret Fişek var, hepimizin bildiği. Sağlıkta çok büyük aşamalar yapmamıza yol açan bir düşünce adamı. Sadece hekim değil. Ona bakarsak, 14 Mart Tıp Bayramı'nın 1935 yılında Tıp Talebe Cemiyeti'nin öncülüğünde kutlanmaya başlandığını söylüyor. O tarihte diyor, "Tıbbiyeliler Günü bu yıl öteden beri yapıldığı gibi Bursa Darüşşifası'nın açılış tarihinden almıyoruz." İddia oydu. "Çünkü bunu bugünkü tıp fakültesinin esası diye kabul edemeyeceğimiz gibi -ki hakkı var- Türk tababetinin en eski eseri diye de hiçbir zaman düşünemeyiz. Bursa Darüşşifası'nın doğuş yılı, ondan evvel açılanların yanında çok yeni kalır. Bu itibarla, Tıbbiyeliler Bayramı'nı 12 Mayıs gibi itibari bir günde değil, ilk defa modern esaslar dairesinde gittikçe olgunlaşan tıbbiyemizin Batılı esaslarıyla açıldığı 1827 yılı 14 Mart'ında, açılış gününü kutlamaya karar verdik." Yani öğrenciler buna karar veriyor. Ondan evvel hakikaten Nusret Fişek'in dediği gibi, Bursa'da bilmem Darüşşifa'nın açılmasını bir tarih olarak kabul ediyorlardı ki, makul değildi adamın söylediği gibi. Profesör Arslan Terzioğlu var, eski tıp tarihi hocası. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin ilk defa bunu 14 Mart 1919 tarihinde kutlandığını ve 14 Mart 1937 tarihinden itibaren gelerek eriştiğini yazıyor. Şimdi Nusret Fişek'e devam edersek okumaya devam ediyor: "Öğrenci derneğinin başlattığı bu eylem seneler boyu aksatılmadan sürdü. İstanbul'dan ülkenin dört yanına giden genç hekimler bu geleneği devam ettirdiler ve böylece Tıp Bayramı oldu" diyor. Ne dersiniz?
A. T: Hocamın bıraktığı yerden Esin Hocam'a söz vereyim. Esin Hocam siz neler söylemek istersiniz? 14 Mart size neleri hatırlatıyor? Hemen size de söz vereyim.
E. Ş: Öncelikle bize özgü bir bayram Ayşegül ve öncelikle hekimlere özgü bir bayram. İki tane çok önemli tarihsel bağlamı var. Selçuk Hoca'nın söylediği, girişini yaptığı gibi. Bir tanesi ilk modern tıp fakültesinin kuruluşu ve 19. yüzyıl. Aslında Avrupa, hatta Amerika'nın önünde, Avrupa ile koşut paralel bir modern tıp fakültesi kuruluşu ve Amerika'nın da önünde diyebileceğimiz bir gelişme. Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane değil mi Selçuk Hocam? Yani biraz insanın dili dönerken zorlanıyor ama tam Türkçe olmadığı için, yani bizim dilimiz olmadığı için Osmanlıca var. Ama ikinci önemli bağlamı da 1919 yılında anti-emperyalist güçlere karşı bir direniş. Aslında içimizde en çok tarihçi olan Ali İhsan, eksik bir şey bıraktıysak sonra bunu tamamlar. Yani hem direnişin sembolü ki, bence Kurtuluş Savaşı ve Türkiye'deki ulusal bağımsızlık savaşı sadece askerlerle değil, tıbbiyelilerle kazanılmış bir savaştır. Halkın yoksulluk ve salgın hastalıklardan kırıldığı, askeri cephelerde pek çok bitle, pireyle bulaşan hastalıkların, tifüs gibi hastalıkların, sıtmanın kol gezdiği bir dönem ve ne diyelim yüzün altında hekim büyük bir mücadele veriyor. Yani serumlar taşıyorlar, aşılar taşıyorlar, kıtalar arasında gelip gidiyorlar ve gerçekten insanları sağlıklı tutmaya çalışarak, cephede savaşanları sağlıklı tutmaya çalışarak mücadeleye büyük bir katkı veriyorlar. Ben "tıbbiyeli" demeyi daha çok seviyorum, hekim arkadaşlarıma demekten çok. Tıbbiyelilik, tıbbiyeliliğin ne kadar onurlu, vakar, anti-emperyalizme karşı halkın sağlığının yanında durmayı gerektiren bir pozisyon aldığını bana hatırlatıyor. Bu mesleğin bir onuru var hakikaten. Bu onur şu: "Ben insan sağlığı konusunda edindiğim bilgileri gerçekten insanın sağlığı için adil ve eşit bir biçimde kullanacağım" demeyi hatırlatıyor. Ettiğimiz yemini hatırlatıyor. Mesleğe kutsal diyemeyeceğim ama meslek, kadim bir meslek. İnsan sağlık hizmeti talebinde bulunduğu sürece o hizmeti en dürüst, en etik olanın elinden almayı hak ettiği, bu yüzden de onuru ve vakarı çok ön planda olan bir meslek diyeceğim. Bunların hiçbiri dediğim gibi mesleği kutsamak değil, yerli yerine koyarak alacağı hizmeti insanların düzgünce bir bağlama oturtmak ve aldığımız sorumluluğun ne olduğunu hatırlamak. Sadece hekimlik değil, bizim sorumluluğumuz iyi hekimlik yapmak ve bu iyi hekimliği gerekirse toplumu iyileştirerek, gerekirse anti-emperyalistlere direnerek, omuz omuza vererek yürütmemiz gerekiyor. Bunları hatırlatıyor.
A. T: Ali İhsan, senin yorumların nedir? Son dönemde Tabip Odası'nda da yoğun görevler yaptın. Son geldiğimiz yerde sen 14 Mart'a nasıl bakarsın?
A. İ. Ö: Ben de öncelikle dinleyicilerin ve hekim arkadaşlarımın 14 Mart Tıp Bayramı'nı kutluyorum. Hocalarımın bıraktığı yerden devam edersem, tabii ki burada Cumhuriyet'in kurulmasıyla birlikteki duruma da çok kısa değinip ondan sonra bugünkü duruma bakayım. O dönemin çok olumsuz koşullarında, yani işte imparatorluk bitmiş, yeni bir cumhuriyet kurulmuş ve genç bir nüfus yok. Nüfusun çoğu hastalıklı, salgınlar çok fazla, aşırı derecede yaygın. Ölüm oranları yüksek, anne-çocuk ölüm oranları yüksek vs. Baktığımız zaman gerçekten çok, sağlık açısından veya toplum açısından baktığımız zaman çok olumsuz bir tablo ama o dönemdeki sağlık politikaları ve hekimlerin ve tüm sağlık çalışanlarının özverisiyle çok kısa zamanda çok ciddi başarılar katedilmiş. Yani neredeyse tüm salgınlar ortadan kaldırılmış, yok edilmiş, birçok alanda hatta eradikasyon sağlanmış. Toplum yeniden sağlıklı bir toplum haline dönüşmüş ki Cumhuriyet'in temellerinin daha iyi olması için tabii ki sağlıklı bir topluma ihtiyacımız vardı ve onun temelleri bu sayede atılmış. O dönemdeki hem Atatürk'ün hem göreve getirdiği Sağlık Bakanlarının ve uygulanan sağlık politikalarına tamamen uyum sağlayan ve onu başarıyla getiren hekim ve sağlık çalışanlarına ait. Tabii ki daha sonradan ne olmuş bu sağlık politikası ne yazık ki? 1950'lerden sonra ülkedeki çok partili hayata geçiş ama artık tamamen bir özelleştirmeye doğru da geçiş olan bir politik tercihten sonra bu alandaki, sağlık alanındaki bu ne diyelim olumsuzluklar giderek artmış ve günümüze kadar gelmiş. Günümüzdeki tablo nasıl? Gerçekten sağlık alanında hem hekimler açısından hem de toplumun aldığı sağlık hizmetleri açısından en olumsuz dönemi yaşamaktayız. Hekimler açısından veya sağlık çalışanları açısından baktığımız zaman, her geçen gün artan çalışma koşullarının kötülüğü, 3-5 dakikada bir muayeneye mecbur bırakılmamız, şiddetin giderek artması, malpraktis cezalarının haksız yere çok fazla artması... Toplum sağlığı açısından baktığımız zaman toplumun sağlık hizmetlerine ulaşmasındaki zorluklar, işte aylar sonraya hatta bazen yıllar sonraya verilen poliklinik randevuları, ameliyat günleri, tetkik randevuları. Ne yazık ki şu anki tablo bu şekilde. Ancak ne yapıyor iktidar? En son açıklamasına baktığımız zaman "Otel konforunda hastanelerimiz var" diyor. Biz otel konforunda hastane değil, biz hastane gibi hastane istiyoruz. Yani insanların rahatça ulaşabildiği, rahatça sağlık hizmeti alabildiği, oradaki bu sağlık hizmeti sunanların da daha rahat çalışabildiği... Ancak ne yazık ki şu durumda bu tablodan oldukça uzaktayız. Biz ne yapıyoruz? Türk Tabipleri Birliği veya Tabip Odası olarak bu sağlık sistemine mahkum olmadığımızı, başka bir sağlık sisteminin olabileceğini yıllardan beri söylüyoruz ve şu an onun mücadelesini yapıyoruz. Bununla birlikte bu dönem Türk Tabipleri Birliği, Diyarbakır'dan "Yeni, başka bir sağlık sistemi mümkündür" şiarıyla yola çıktı. Antep, Urfa, Osmaniye'ye uğradı. Bugün de saat 5 civarında Adana'ya gelecek arkadaşlarımız. Biz de onları büyük bir coşkuyla karşılayacağız. Şu an dediğim gibi mesleğimiz açısından kötü bir dönemdeyiz. Ancak mesleğimiz evrensel bir meslektir. Elbette ki bu günleri de daha önce olduğu gibi aşacaktır ve önümüzdeki yıllarda hak ettiği tabloya ulaşacaktır diye düşünüyorum.
A. T: Çok teşekkürler Ali İhsan. Ben şunu da sormak istiyorum. Yine Selçuk Hoca'dan başlayarak, başka bir sağlık hizmeti dünyası için biz neler yapmalıyız? Çok da deneyimli. Bu deneyimlerinden yola çıkarak önerileri ne olur diye bir sormak istiyorum. Müzik arasına girecektim ama girmeyeyim, hiç vakit kaybetmeyeyim.
S. E: Peki, şimdi önümüzdeki örnekler var. Ali İhsan Ökten meslektaşımızın dediği gibi başka bir sağlık sistemi tabii ki kabil. Nerede var? Mesela İskandinav ülkelerinde var. Yani İsveç, Norveç, Danimarka gibi, Finlandiya gibi ülkelerde var. Evet, bizim aramızda çok farklar var ama onların tecrübelerine dayanarak, hatta İngiltere'de şu anda iyi gitmeyen NHS, National Health Service'in niçin iyi gitmediğine bakarak bu uygulama yapılabilir. Şimdi çok kabataslak baktığımız vakit, onların tecrübelerinden nasıl istifade edeceğimizi düşündüğümüz vakit, bu düze çıkma kabildir. Ne yapmışlar onlar? Vatandaşa demişler ki -bunun yanında kaliteli eğitim de kurulmuş şu an- "Ey vatandaş, sen torunundan büyükbabana kadar her sağlık sıkıntısı çektiğinde kaliteli, ulaşılabilir -yani Ali İhsan Ökten'in söylediğini söylüyorum- bir sağlık hizmetiyle karşı karşıya kalmak ister misin?" "Evet." "Nasıl kalacaksın o vakit? Vergi vererek." Tabii şanslı olan, petrol bulmuş olan, nüfusu az olan Norveç de bu konuda çok daha şanslı. Ama bu kadar şanslı olmayan ülkeler dahi, bu şekilde bir yöntem izleyen ülkelerde vatandaşa sormuşlar "istiyor musun?". Bana sorsa isterim. Ben oturup da Bahama Adaları'nda tatil yapmasam da olur. Bana ama bu koşullarda sağlığımı veya çocuklarımın veya büyük çocuklarımın, yani büyükbabamın veya torunlarımın sağlığını sağlıyorsa ben birçok şeyden feragat ederim. Bunu güzel formüle etmek lazım. Bir kere bir o çıkış yolu. İkincisi şu; dönüp bakarsak Cumhuriyet'in ilk yıllarında, mesela biliyor muyuz ki Osmanlı'da Sağlık Bakanlığı yok. İçişleri Bakanlığı'nın bir kısmı, bir dairesi bununla uğraşıyor. Peki, Sağlık Bakanlığı olmayan yeni Cumhuriyet'in yine Ali İhsan Ökten meslektaşımızın anlattığı gibi harikalar yaratıyor. Madem ki hiç yoktan bir şey yapılabiliyor, biz bu anda doğru kullanmadığımız bir takım imkanları kullansak ne yaparız? Artık onu düşünün. Binalara para vereceksek, başka bir şey yapacaksak, ona da göz atmayı, yani daha ayrıntılı göz atmayı tavsiye ediyorum. Yani Cumhuriyet'in ilk yıllarında bu harikulade aşamayı neyle yapmışız ve ne kadar kötüymüş; ne hemşire vardı, ne doktor var, ne yapmışız. Onu da konuşmayı öneriyorum.
A. T: Çok teşekkürler. Çok teşekkürler Hocam. Hemen aynı soruyu Esin Hocam'a da bir döndürmek istiyorum. Çok keyifle dinledik doğrusu ve beni de çok düşündürdü. Sizin Sağlık Bakanlığı'nın Osmanlı İmparatorluğu'nda olmayıp Türkiye Cumhuriyeti'nde olduğu vurgunuz bir önceki programımızda da vardı. Hep aklıma geliyor benim. Esin Hocam'a da söz veriyorum.
E. Ş: Öncelikle Ayşegül, sorunun ne kadar büyük olduğunu artık ortaya koymamız lazım. Sorun bir derin toplumsal kriz. Yani halkın sağlık hizmetine erişmesini ve aldığı sağlık hizmetini değerlendirmesini; aldığı sağlık hizmetinden yarar mı görüyor, zarar mı görüyor, bunu ortaya koyan çok derin bir toplumsal kriz haline dönüştü sonunda. Bütün uyarılarımızın sonunda. Elimizde ne var? Bir ona bakalım. Elimizde sadece hekimin sözü, emeği, sağlıkçının özverisi ve emeği var. Bir kere "Türkiye'de hekim sayısı az" diyorsunuz, hekim klonlamaya kalkıyorlar. "Türkiye'de uzman sayısı az" diyorsunuz, uzman kopyalamaya kalkıyorlar. Dört duvar yapıp ona hastane demeye kalkıyorlar. Bunların hiçbirisi sağlık değil. Ama bunlar kazara, kazara ortaya çıkmış kusurlar da değil. Aslında bugün olup biten tümüyle sağlıkta ticarileşme denilen, sağlığın metalaştırılması süreci. 2002 yılında başlayan Dünya Bankası projesiyle özel sigorta şirketlerinin ve patronların, bina yapan insanların para kazanmasına dönük bir meta haline getirilmesi. Sorun bu ve aslında her şeyin faili de bu. Biz bugün hekimlerin istediği her şeyi düzeltsek Ayşegül, her şeyi düzeltsek ama yine de sağlık sistemi iyi işlemeyecek. Elbette onlar başat sorun ve elbette onlar hekimin ölümüne yol açıyor, hekimin iyi hekimlik yapamamasına yol açıyor. Ama Türkiye'de sağlık sistemini denetlenebilir, kamusal ve adil bir hale getirmediğimiz sürece ve insan gücünü, söz sahibi hekimlerin ve sağlıkçıların gücünü adil bir biçimde ve özlük haklarına saygı duyarak koordine etmediğimiz sürece hiçbir şeyin yeniden kurtarılması ve kurulması mümkün değil. Önce bunu ortaya koymamız lazım. Yani başka bir sağlık mümkün ama ortak gücü iyi koordine ederken ticarileştirmeyen, sağlıktan para kazanmayı hedeflemeyen, sözün sahibi olan akademinin, hekimin ve sağlık bilimleriyle uğraşan insanların sözünü dinleyen bir koordinasyona geçmek lazım. Bu yakın vadede ve sistem değişmeden mümkün görünmüyor. Çünkü tam anlamıyla neoliberal, kapitalist bir döngünün çarkına atılmış vaziyette sağlık, büyük paralar kazanılıyor. 1 milyar kişi hekime başvurmuş. Hekim sayısı az olmasına rağmen bir kişi yılda 12,5 kez falan başvuruyor. Acil servisler ağzına kadar dolu. Ve sağlık hizmeti aldığını zanneden insanlar, erken modern tıp döneminde gördükleri zararı görüyorlar aslında sağlık sisteminden. Koruyucu sağlık sistemini geliştirmeden, tek sağlık kavramına sahip çıkmadan, kamusal, "biz para kazanmayacağız bu işten" demeden ben "başka bir sağlık mümkün" diyemiyorum kolayından ve bu da büyük bir mücadele alanı. Etkin bir mücadele alanı. Beyaz yürüyüş yapacağız. 14 Mart'ta meslek odaları seçimleri var. Gelin sahip çıkın. Özlük haklarınızı korumaya çalışıyoruz ama sorunun bir sistem sorunu olduğunu ve iyice vahşileşmiş bir neoliberal kapitalist sorun olduğunu anlamamız gerekiyor ve mücadele alanının bu olması gerekiyor. Onun için 14 Mart'ın bağlamını hatırlattım, anti-emperyalist direniş vurgusunu yaptım. Az insan gücüyle bir şey çevirebilmek mümkün. Hekimleri özlük haklarına kısa sürede kavuşturabilmek için birlik beraberlik olmak mümkün. Ama halkın aldığı sağlık sistemi ve kamu ile aramızda açılan büyük güven krizi nedeniyle şunu söylüyorum; sistem bizim mücadele alanımız olmalı ve kamusal sağlık hizmeti diye gece gündüz mücadele etmeliyiz.
A. T: Çok teşekkürler Esin Hoca. Ali İhsan, aynı soruyu sana da yöneltmiş olayım.
A. İ. Ö: Evet, şimdi bizim bu sağlıktaki bu kötü ortama gelmemizin en büyük nedeni, biraz önce hocalarım da belirtti, bizim koruyucu hekimlik sistemini bırakıp özelleştirilmiş bir sisteme geçmemizde yatıyor aslında. Yani biz tekrardan kamusal toplumsal sağlığı ön plana almadığımız sürece bu sistemden kurtulmamız veya bu sistemi tersine çevirmemiz olası değil. Çünkü burada temel olan halkın sağlığını korumak. Siz halkın sağlığını korumadıktan sonra polikliniklere gelen hastalara birer reçete vererek onun sağlığını ve toplumu düzeltemezsiniz. Toplum sağlığını da koruyamazsınız. Yani şimdi biraz önce Esin Hocam söyledi. 12 buçuğa ulaşmış bir kişinin bir yılda işte bir sağlık birimine, hekime ulaşma oranı; bu OECD ülkeleri arasında birinci durumdayız. Acile baktığımız zaman, acile başvuru bir yılda nüfusunun neredeyse iki katına varan bir tablo ile karşı karşıyayız ki bu da dünyada bizi ilk sıraya getiriyor. Ne yazık ki bu skorlarla övünen bir Sağlık Bakanımız var. Her Sağlık Bakanı skorla övünüyor. Nedir bu skor? İşte anlatıyor: "Bu yıl polikliniklere başvuru oranımız şu kadar oldu, bu kadar oldu" falan. Bu sayıların artmasıyla övünülmez. Aksine utanılacak bir durumdur bu. Yani siz bu sayıları azalttığınız zaman, yani hastanelere başvuru oranını azalttığınız zaman görevinizi yapmış olursunuz. O zaman bir sağlık hizmeti sunmuş olursunuz. Bunları arttırdınız demek, o zaman siz uyguladığınız her türlü politikayla -bu sadece tabii ki sağlık alanında değil diğer ekonomik, sosyal, siyasal politikalarla da- o zaman siz toplumu hasta ediyorsunuz demektir. O zaman sorunu sadece bir sağlık politikalarını değiştirmekle de çözemeyeceğiz. Yani bu ülkenin her açıdan yeniden bir sisteme ihtiyacı var. Ancak o şekilde sorunları çözebileceğimizi düşünüyorum ben.
A. T: Evet, Önce Sağlık devam ediyor. Önce Sağlık programında Selçuk Hoca'yla, Ali İhsan'la, Esin Hoca'yla konuştuk. Selçuk Hoca farklı düşünceler nasıl bir araya gelebilir diye bir giriş yaptı. O girişiyle ilgili dersler de verdi biliyorum. Biraz Selçuk Hocam'a söz vermek istiyorum.
S. E: Teşekkür ederim Ayşegül. Şimdi olan bitenleri çok değişik şekillerde arkadaşlarımız, hepimiz anlattık. Bir şey daha hatırlatalım, daha insanların gözüne gelsin, anlasınlar falan diye söylüyorum. Şimdi mesela dünyanın her yerinde anlaşılmış ki, epey bir zamandır, 250 yataktan daha büyük hastane, tersini söyleyelim, 60 yataktan daha küçük hastane, tıbbi işletmecilik açısından iyi olmuyor. Peki biz buna rağmen, 3000-2000, daha fazla yataklı hastaneler, yani şehir hastanelerini yapıyoruz. Bunun mantığı ne? Bunu kim anlatacak halkımıza? Kabul etmiyorlar. Ve bunun da yapılışında müteahhide "Sen al şu falanca yerde 2000-3000 yataklık hastane yap" diyorlar. Müteahhit ne diyor? "Peki, hiç bilinmeyen bir yerde, umumiyetle şehrin dışında, çünkü bu kadar büyük bir arazi şehrin içinde kalmadı. Ne yapacağız? Kim gelecek buraya? Ne biliyoruz kimlerin geleceğini?" "Ha, tamam" diyorlar. "Bize göre oraya en aşağı senede bilmem kaç bin kişi gelir. Gelmezse ben aradaki parayı öderim." Kardeşim, sen hiçbir hastanesi yapılmamış bir araziye, kocaman bir hastane yapacaksın. Kaç kişinin geleceğini hangi ilahi şey sana anlatıyor? Nereden biliyor? Hangi hesapla sen bunu ortaya çıkarıyorsun? Bunun hesabı kitabı olmayan bir mesnedi var. Yani Türkçesi, mesnedi, dayanağı yok. Türk parasının, Türk halkının başka yerlerde etkin olarak kullanacağı bir paranın bu şekilde, özellikle sağlık konusunda kullanılabilecek paranın bu şekilde çarçur edilmemesi lazım. İkincisi, o vakit kim anlatacak bunları? Bunları tabip odalarının asli görevlileri anlatacaklar hükümete ve anlaşılmadığı takdirde de halka. Niçin? Bu demokratik sistemdir. Hükümete bu muhalefet değildir, bu iş bizim görevimizdir. Eğer hükümet bunu anlamakta güçlük çekiyorsa bizim görevimiz nedir? Bu gerçekleri halka bir şekilde yansıtmaktır. Peki bunu kim yapacak? Bunun böyle olduğunu, yani bu fikirde olduğunu, yani hakikaten başka sağlık sisteminin olduğuna inanan, inanmakla kalmayan, dedikodusunu yapmakla yetinmeyen, sadece birbirleriyle konuşmakla sınırlamayan, kendini açıkça halka, topluma, her kademesiyle topluma anlatabilen insanların bu tabip odalarında görevli olması lazım. Burada da meslektaşlarıma büyük vazife düşüyor. Halka anlatacaklar bunu, hem de halka yüksek sesle anlatmaya talip olan, bütün sıkıntılarına rağmen talip olan kimseleri de kalkıp seçim günü Türkiye'nin neresindelerse sandığa gidip oy vermeleri ve onları da yetkili kılmaları lazım. Ben adaylardan biri değilim, ondan rahat konuşuyorum. Eminim aynı şey birçok arkadaşımız için de geçerli. Onu hatırlatmak istedim.
A. T: Çok önemli bir konuya değindi Hocam. Sizler ne düşünüyorsunuz? Hem Esin Hocam hem Ali İhsan tabip odalarında görev almış kişiler. Sizce sağlıkla ilgili doğruların ortaya çıkması için meslek örgütlerinin önemi nedir? Hepimiz görev aldığımız için rahat konuşabiliyorum. Sizlerin de bu konulardaki görüşlerini rica ediyorum.
E. Ş: Ben şöyle diyeceğim Ayşegül. Gerçekten kanunla ve anayasa güvencesi altında kurulmuş bir meslek birliğimiz var: Türk Tabipleri Birliği. Örgütlü mücadeleye ihtiyacımız var. İkinci olarak söyleyeceğim şey bu. Ve aslında hem politik olan hem de ideolojilerden bağımsız geniş bir çatı sağlayacak meslek odası, her ilde yapısına ihtiyacımız var. Bunu niye söylüyorum? Şimdi hekimler sadece dikey mobbing'e uğramıyorlar. "Hekimlerin sadece özlük hakları onları öldürecek kadar korkunç" demek de yetmiyor. Hekimlerin uğradıkları şiddet aslında adalet sistemiyle de yakından ilişkili Türkiye'de. Çok geniş bir mücadele alanı, çok derin bir mücadele alanı, kamu ile aramızdaki güven ilişkilerini yeniden kurmamızın acil olduğu bir mücadele alanı ve büyük bir entelektüel birikime ihtiyacımız var doğrusunu istersen. Hekimler teknik işleri yaparken entelektüel birikim edinme konusunda genç hekim arkadaşlar çok fazla vakte sahip olmayabiliyorlar ve onların da kuşkusuz ideolojileri ve politik görüşleri var. Hiçbir zaman, ben faili işaret ettim, bütün bu olup bitenlerin, halkın sağlık krizinin, hekimlerin ölümcül özlük hakları sorunlarının, uğradıkları yatay ve dikey -yatay dediğim artık kendi aralarında birbirlerine mobbing yapar hale geldiler, sistemin çok basınçlı olduğu dönemlerde, yani sağlığın bu kadar ticarileştiği zamanda bu olur-, buna karşı bütün ideolojilerinden bağımsız olarak "İyi hekimlik değerleri mücadelesini kim veriyor, bunun etkin mücadelesini kim veriyor?" diye etik bir seçim yapmalarını istiyorum. Çünkü faille işbirliği yapan bir tabip odası hiçbir işimize yaramaz. Tabip odaları tek bir mücadele alanı. Yeni bir iktidar alanı açmaya çalışan ve aslında tıp çok cinsiyetçidir, çok erildir, hem sağlık hizmeti veren hem alan bakımından. Dolayısıyla bu tıbbın cinsiyetçiliğini benimseyen, büyüten, meslek odası yönetmeye talip olanları değil, etik değerleri ve halkın sağlığını gözeten, kamusal sağlığa adanmış yönetimleri seçmelerini istiyorum. Tıbbiyeli faille işbirliği yapmaz. Tıbbiyeli ahlaklı olur. Tıbbiyeli direnişçi olur ve adil olur. Hangi ideolojik görüşten olursanız olun. Halkın sağlığı size lazım. Siz halka lazımsınız. İyi hekimlik dediğimiz değerleri yaşatan ve bunun etkin mücadelesini veren odaların seçimlerine mutlaka gelin. Bu da yetmez, çokça üye olun. Çünkü temsiliyet demektir bu. Yani seçim, seçime gelenler arasında, seçime katılanların yaptığı bir seçim ama çok küçük bir temsiliyet var aslında. Çok az insan katılıyor. Üye sayıları çok az. Meslek odalarının binaları var ama içerisi her dakika birliğin gücüne inanan, iyi hekimliğe inanan hekimlerle dolu olmalı. Hukuksal desteği oradan almalılar. Entelektüel donanım desteğini oradan almalılar. Dolayısıyla meslek odaları düşündüğünüzden çok daha önemli ama siz az katıldığınız için, temsiliyetinizin önemini az önemsediğiniz için aslında çok daha etkili olabilecekken az etkililer. Maalesef bugünkü siyaset kurgusunda ben muhalefet partilerinin de sağlık söylemlerini çok sığ buluyorum. Çok yetersiz buluyorum. Bir birikimin elden ele geçmediğini görüyorum. Benim "bir birikim var" dediğim ve ben de o okuldan çıkmış bir insan olarak Türk Tabipleri Birliği ve bu anlamda da tabii ki Etkin Demokratik TTB denilen grubun müthiş entelektüel birikiminin arkasında durmaya çalışıyorum. Onu söyleyeyim. Benim ahlaki, etik ve iyi hekimlik değerlerime en uygun olan grupla yakın temasımı sürdürüyorum ve her türlü desteği vermeye çalışıyorum, ben de birikimim doğrultusunda.
A. T: Ali İhsan sen ne düşünüyorsun? Senin de bu konuda uzun bir geçmişin var. Hekimlik hayatın kadar belki bu konuda hizmet verdin. Çelişkisini, eğrisini, doğrusunu görmüş bir insansın.
A. İ. Ö: Teşekkürler Ayşegül. Tabii ki ben hem Adana Tabip Odası'nda hem de Türk Tabipleri Birliği'nin her kademesinde çalışmış, görev almış bir kişi olarak her zaman için örgütlenmeden yanayım. Hekim örgütlenmesinin tabip odalarında ve Türk Tabipleri Birliği'nde olmasının çok değerli olduğunu, oralarda mücadele etmenin hem hekimlik mesleğimizi hem de halkın sağlık alanı açısından çok daha iyi noktalara getireceğini düşünen birisiyim. Ancak tabii ki ne yazık ki bu pratikte, bunun çok karşılığını görebiliyor muyuz? Ne yazık ki orada biraz sıkıntılarımız var. Ancak şöyle biraz geriye gittiğimiz zaman, yani 1800'lü yıllara gittiğimiz zaman, hepimizin bildiği Rudolf Virchow şöyle diyor, 1870'lerde tahmin ediyorum: "Tıp politik bir bilimdir. Tıp da politikadan başka bir şey değildir." Biz de yıllardır aslında Türk Tabipleri Birliği ve tabip odaları olarak hekimliğin, tıbbın, sağlık hakkının bir politikasını yapıyoruz. Ama bu yaptığımız politika veya siyaset, bizim günlük siyasi parti temsilcilerinin yaptığı kaba bir politika tarzında değil. Hekimliğin, tıbbın, sağlığın politikasını yapıyoruz ki toplum sağlığının bu, eğer ki bu politikalar düzgün yapıldığında ancak oradan sağlanabileceğini düşünüyoruz. Ancak bu yaptığımız politika tabii ki bu sefer başta -üzülerek ifade edeyim- hekim arkadaşlarımızdan da yanlış anlaşılıyor. Bu sefer bize deniyor ki "Türk Tabipleri Birliği hep politika yapıyor, siyaset yapıyor." Aslında bizim yaptığımız sağlığın politikasıdır ve biz bunu yapmak zorundayız. Bunu, aslında siyasetçiler birazcık düşündüğü zaman, birazcık buna değer verdikleri, dikkate aldıkları zaman, uyguladıkları sağlık politikalarının ne kadar kötü bir politika olduğunu anlayacaklardır. Belki şu anki tablo böyle olmayacaktır. Çok daha iyisine ulaşabiliriz. Ama ne yazık ki buna karşı da oldukça bir direnç olduğunu söyleyebilirim. Önümüzde seçimler var. Evet, ben seçimlere tüm meslektaşlarımı davet ediyorum. Tabip odalarına üye olmaya davet ediyorum. Örgütlü mücadelenin her zaman bize çok daha fazla şey kazandıracağını söylüyorum. Çünkü biz bunun geçmişte örneklerini yaşadık. En son 2021 yılında "Emek Bizim, Söz Bizim" mücadelesini başlattık ve oradan Sağlık Bakanlığı geri adım atmak zorunda kaldı ve uyguladıkları sağlık politikalarında bir revizyon yapmak zorunda kaldı. Bu sefer onu "Beyaz Bir Sağlığa" dönüştürmeye çalıştı. Bunlar o politikanın tamamını, yani esasını, temelini değiştirmedikten sonra palyatif önlemlerle bir şeyleri değiştirmeniz mümkün değil. Ama o dönemdeki bizim mücadelemiz, İstanbul'dan Ankara'ya değişik kentlerde her gün konaklayarak, oradaki meslektaşlarımıza ve halka ulaşarak yaptığımız mücadele hekim arkadaşlarımıza ve tüm sağlık emekçilerine bir kazanım getirmiştir. Bunu şunun için söylüyorum: Örgütlü mücadele ettiğimiz zaman mutlaka başarırız ve mutlaka kazanırız. Bu oldukça önemli. Bu nedenle bugünkü mücadelemiz de yine aynı şekilde "başka bir sağlık sistemi mümkün" derken, evet biz bu sağlık sistemine tamamen karşıyız. Ancak bunu tüm şiddetinden tutalım, çalışma koşullarının kötülüğüne, tıptaki -tıp eğitimindeki- niteliksiz geldiğimiz duruma bakalım, uğradığımız, haksız olarak uğradığımız malpraktis davalarına...
A. T: ...kadar, veya çok kısa kesiyorum. Lütfen sözüne de sağlıkta şiddetle devam edersen çok sevinirim, olur mu? Tabii ki, yani bittikten sonra, hiç ara verme diyeceğim. Tam o beyaz yürüyüşleri hatırladım. Hiç ara verme, sağlıkta şiddetle devam et diyecektim. Sen de olur, devam et.
A. İ. Ö: Tamam. Bugünkü mücadelemiz de aynı mücadele. Yani arkadaşlarımız Diyarbakır'dan yola çıktı. Bugün Adana'ya geldiler. Yarın Ankara'da hep birlikte büyük bir eylem gerçekleştireceğiz. Yine "başka bir sağlık sistemi mümkün"ü elimizden geldiği kadar haykırmaya çalışacağız. Ben tüm hekim arkadaşlarımı yarınki eyleme davet ediyorum. Ve aynı zamanda illerinde yapılacak tabip odası seçimlerine katkı sunmaya ve oy kullanmaya. Tabii ki bahsettiğin şiddet olayına gelirsek, gerçekten canımızı en çok yakan bir konu. Çok uzun süredir ne yazık ki gündemimizi alıyor. Genel olarak baktığımız zaman bu ülkede sadece sağlığa, sağlıkçıya şiddet yok. Yaşamın her alanında bir şiddet var. İşte kadına şiddet var, çocuğa şiddet var, istismar var. Sokaktaki ağaca şiddet var, kediye, köpeğe, canlıya şiddet var. Ne yazık ki ülke bir şiddet sarmalında. Yani eğer ki iktidar bu şiddet dilini terk etmedikten sonra bunlardan kurtulmamız mümkün olmayacak. Çünkü hepsi birbiriyle ilintili olduğunu düşünüyorum ben. Özelde sağlıktaki şiddete baktığımız zaman, bununla ilgili olarak Türk Tabipleri Birliği'nin çok çalışması oldu gerçekten. Bununla ilgili şiddet çalışma grubumuz var. Arkadaşlar sürekli bir şeyler üretiyor orada. Özellikle Ersin Arslan'ın katledilmesinden sonra Türk Tabipleri Birliği bu konuyla ilgili, yani sağlıkta şiddetle ilgili olarak kanun teklifleri hazırladı. Bunları Meclis'e götürdü, partilere götürdü. Ne yazık ki gerekli ilgiyi görmedi. Halbuki görseydi belki biz bugün bu sağlıktaki şiddeti bu kadar konuşmuyor olacaktık. Ancak ne yazık ki yine her geçen gün bununla ilgili haberlere rastlıyoruz. Bu tabii ki uygulanan sağlık politikalarında; niye bu kadar şiddet var? Genel olarak baktığımız zaman ekonomik ve siyasal bir kötü yönetim. Sağlık özelinde baktığımız zaman, o zaman sağlıkta da bir kötü yönetim var. Bunun yansıması ne yazık ki bizlere çıkıyor. Oysaki bu sağlık ortamını yaratan bizler değiliz ki. Aksine bu kadar kötü bir ortamda elimizden geldiği kadar veya daha fazlasını -işte bunu Kovid salgınında yaşadık- elimizden geldiğinin çok daha fazlasını yapmaya çalışıyoruz. Bakanlık da diyor ki "Bendeki verilere göre" diyor, "sağlıkta" diyor, şey oranı, "insanların memnuniyet oranı", işte eskiye göre karşılaştırıyor, "yüzde yetmiş beşlere çıktı, yetmiş altıya çıktı". E, ama bir taraftan bunu diyorsun. Ama bu kadar memnunsa vatandaş niye bu kadar şiddet uyguluyor? Yani ters bir ilişki var arada. Belki yolunda gitmeyen bir şeyler var. Bakanlık ne yazık ki dediğim gibi her şeyi rakama endekslemiş durumda. Buradan da rakamlardan yola çıkıyor ama tersinden baktığımız zaman memnun olmayanlar da var. O zaman bunu da değerlendirmek zorundayız. Sağlıktaki şiddeti nasıl önleriz, nasıl önlenir sorusuna gelince; bunu tek başına sağlıkta olmadığı için daha sistematik değişikliklere ihtiyacımız var. Ama sağlık özelinde mutlaka şu anki yasaların değiştirilip sağlıkta şiddet uygulayanlara karşı en azından cezaların daha caydırıcı olması gerektiğini düşünüyorum. Belki bu şekilde kısa vadede bir yol alınabilir. Ama onun haricinde mutlaka eğitimden başlayalım. Eğitimden başlayıp, temelden başlayıp ancak böylece şiddet konusunda yol alabiliriz.
A. T: Çok teşekkür ederim Ali İhsan. Esin Hocam'a söz vermek istiyorum. Esin Hocam siz sağlıkta şiddetle ilgili neler söylemek istersiniz? Yine bu dönemde mücadele ettiniz bununla ilgili.
E. Ş: Şimdi sağlıkta şiddet aslında sadece sağlık hizmetiyle ilintili değil. Yani aslında adalet sistemiyle yakından ilişkili ve en üst düzeyden kullanılan şiddet dilinin teşvikiyle yakından ilintili. Kadına şiddete benzetiyorum ben bunu. Yani köpürtülen bir şiddet var burada. Doktor dövebiliyorlar. Ama sadece doktor dövebilmek değil. Hekimler bitip tükenmek yüzünden de ölüyorlar biliyorsun, erken yaşlarda; bu da bir şiddet. Yani sistemin hekime toptan şiddeti. Hasta yakınlarının hekime fiziksel şiddeti var ama bir yandan da örneklerinde, giderek artan örneklerle gördüğümüz gibi yatay ve dikey bir şiddet var. Hekimin bu yükün altında intiharı var, erken yaşta kalp krizleri var, erken yaşta inmeleri var, direksiyon başında nöbet sonrası tümüyle dikkatini kaybedip ölmeleri var. Bütün bunları aynı potada ben görüyorum ve failin tek olduğunu söylüyorum: Sistem ve sağlığın ticarileşmesi. Çünkü sağlıkta ticarileşme tam olarak şu demek: Sağlık ticarileştiği zaman halk sağlık hizmetine bağımlı hale getirilir. 1 milyar kişi geçen yıl sağlık hizmetine başvurmuş. Avuç avuç ilaç ve teknoloji kullanımı demek bu. Ve hekim de, sağlıkçı da bitme tükenme sendromuna sürüklenir. Zaten bitme tükenme sendromunun kendisi de tüm bu fiziksel şiddetten bağımsız bir şiddet ve cezasızlıkla aslında bir yandan bu şiddet teşvik edilmiş oluyor. TTB'nin hazırladığı Sağlıkta Şiddet Yasası gene Meclis Komisyonu'nda bekletiliyor mesela. Denilirse, en kısa sürede durdurulacak şey bence bu hekime şiddet meselesi. Ama bugün bir video dolaşıyordu ortada; bir hekim arkadaş ırkçılık üzerinden bir başka hekim arkadaşını -çok nadir bulunan üstelik bir uzmanlık alanından- ağır bir şiddete ve linçe maruz bırakıyordu mesela. Onun için fail tek ve fail sistem. Ve sağlıkta ticarileşmenin, buradan kar etmenin, teknoloji ve ilaçta bu kadar dışa bağımlıyken, binalarda içerideki inşaatçılara bağımlıyken, bu kadar bu konuda ısrar edilmesi... Söylediğim gibi bütünü bunun bir Dünya Bankası projesi ve bütünü uluslararası bir ticari sektörün kar hırsı, neoliberal kapitalist politikaların sonucu. Sağlıkta şiddetin boyutu hakikaten ürkütücü. Yani bu dediğim gibi en acil konularımızdan, mücadeleyi en yoğunlaştırmamız gereken konulardan birisi. Çünkü önlenebilir bir şiddetten bahsediyoruz. Olmayacak bir şiddetten bahsediyoruz. Sadece bir yasal düzenlemenin yeteceği bir şiddetten bahsediyoruz. Yıllara ihtiyaç duymayan tek konu belki de bu Ayşegül. Bunun üzerinde çokça durmamız gerekiyor. Ama memleketin entelektüel geçinen insanları bile çıkıp sosyal medyadan, sağlık sistemiyle ilgili en ufak bir fikri yokken "Neden fikrim olsun ki?" diyor. Ama sen sağlık sistemine başvuracak, hizmet alacak kişisin. Elbette olacak diyorsun. "Dandik bir doktor böbrek taşımı atlamış" diyebiliyor mesela. Bu da bir şiddet aslında. Bu da bir itibarsızlaştırma. Hekim onuruyla, mesleğini, sağaltım sanatını icra eden kişi, öyle kalmalı. Kamuyla hekim arasındaki güvenin iki tarafı da aslında çok zarar görüyor bu işten. Şiddetin çeşitli boyutlarıyla dile getirmeye çalıştım. En çok içimizi acıtan, en yakıcı, en alevli konulardan bir tanesi. Ben burada sözü bırakayım.
A. T: Teşekkür ederiz. Son sözü Selçuk Hocam'a vermek istiyorum. Bir iki üç dakikamız kaldı. Selçuk Hocam ile finalimizi de yapalım 14 Mart programımızı.
S. E: Şimdi burada bulunan herkes, Ayşegül dahil, bu gerçekleri dile getiren ve sadece bu oturumda değil, her gün, her fırsatta dile getiren insanlar. Tabip odalarının bunlara benzeyen insanlar tarafından yönetilmesinin faydasını kabul etmeyen ve tereddüt edenler ne diyorlar? "Efendim bunlar politika yapıyor." Hayır, politika yapmıyor. Baskı grupları konu edilen bir konferansta İngiltere'de dinlediklerimi size anlatayım. Akıl hastalıkları nedeniyle hastanede bulunan, yani akli durumları yerinde olmayan insanlara bakan müesseseler, hastaneler kötüymüş, bakılmıyor. Çünkü nasıl olsa bunlar oy vermiyorlar, oy vermedikçe de ne yapalım, yani bunların hoşuna gitmek zorunda değiliz; perişan. Bunların akrabaları parlamentoya, İngiltere parlamentosuna, demokratik bir ülke parlamentosuna defaten müracaat ediyorlar, netice yok. Ne yapmışlar? Gitmişler parlamentoya giden yola yatmışlar. Mebus, yani milletvekili gidip gelemiyor. "Vay efendim siz faşist", hayır, ne faşistiz ne bilmem neyiz. Ne de anarşistiz. Biz sizin anlamadığınız bir şeyi, çok çok çok çok demokratik bir usulle, halka bir şekilde duyurarak sizi mecbur etmek yolundayız. Ve ne oldu? Dedikleri oldu. Demek ki tabip odalarını idare eden Ayşegül gibi, Esin gibi, Ali Bey gibi kimselerin bu işte oy kazanması lazım. Bunları seçmemiz lazım. Bunlar politika yapmıyorlar. Tersine çok demokratik bir yöntemle gerçekleri halk yoluyla ilgili makamlara duyuruyorlar. Teşekkür ederim.
E. Ş: Hocam teşekkür ederiz. Ayşegül, iki cümle edebilir miyim burada? Hasta mahkumlar konusunda meslek odalarının çok pasif olduğunu düşünüyorum. Hasta mahkumlar konusu en acıklı, en çok sağlık hizmetine muhtaç olan insanlara karşı tarafsız kalamayız. Eğer tarafsız kalırsak, eğer bunu etkin bir mücadeleye dönüştüremezsek zulmedenlerden yana oluruz. Ve tıbbiyelilik böyle bir şey değil. Bir tane 12 Eylül işkencesinden geçmiş abimiz şöyle demişti: "Hekim vicdanlı olur, tıpkı devrimciler gibi." "Ben hekimlik yapmaya doyamıyorum" demişti gördüğü işkencelere rağmen. Hekim devrimci olur, vicdanlı olur, etkin mücadele eder. Gözünüzü seveyim hepimiz birlik olmak zorundayız. Kim için? İyi hekimlik için. Bu herkesin faydasına.
A. T: Yani 30 saniye falan var, devretmem gerekiyor şu anda.
A. İ. Ö: 82'de Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne girdim. 86 yılında Selçuk Hocam'dan kadın doğum stajından sınava girdim. 40 yıl sonra bizi kuşaklar arasında buluşturduğun için çok teşekkürler.
A. T: Sağ olun, çok teşekkürler.
A. İ. Ö: Benim için çok onur verici, çok güzel bir programdı.
E. Ş: 14 Mart'ınız kutlu olsun tıbbiyeliler. Hoşça kalın.
A. T: Evet, 14 Mart Tıp Bayramı'nı kutlarız. Gerçekten çok görkemli bir program yaptık. Selçuk Hocam, Esin Hocam, Ali İhsan Hocam hep beraber. İyi ki geldiniz. Sabah çağrıyı yapmıştım. Hemen cevap verdiniz. Çok görkemli bir program oldu. Bunun podcasti eminim yüzlerce kez seyredilip dinlenecektir. Şu anda da canlı yayındayız. Bütün tıbbiyelilerin, hekim arkadaşlarımızın, sağlığa emek veren herkesin Tıp Bayramı'nı kutluyoruz. Daha iyi bir dünya için hepimiz çalışmaya devam ediyoruz. Çok teşekkürler. İyi hafta sonları.
S. E: Amin.


