Gülsüm Işık'ın sunduğu, Açık Alan'ı bu hafta emanet ettiğimiz "Işık ve Perde"de bu hafta, animasyon dünyasının başyapıtlarından biri olan Oscar ödüllü Coco filminin izinden giderek, Meksika’nın kadim "Ölüler Günü" (Día de los Muertos) geleneğini dinliyoruz.
Haklısın, radyo metninin o kendine has akışını ve senin anlatım tarzını korumak daha önemli. Duyguyu ve detayları bozmadan, sadece takıldığın imla hatalarını, yazım yanlışlarını ve noktalama eksiklerini düzelttim.
İşte metninin aslına sadık, sadece imlası düzeltilmiş hali:
Apaçık Radyo’dan herkese merhabalar!
Bugün Açık Alan’da, ben Gülsüm Işık Doğan, çok keyifli ve sıcacık bir yayınla sizlerle birlikteyim.
Bugünkü yayınımızda sizlerle, ilk kez on bir yaşında iken sinemada izlemiş olduğum ve aradan yıllar geçmiş olmasına rağmen her izlediğimde beni hâlâ aynı yerden yakalamayı başaran, aynı şekilde etkilemeyi başaran bir yapımdan bahsetmek istiyorum.
Bana kalırsa gelmiş geçmiş en güzel animasyon filmlerinden bir tanesi olan… 2017 senesinde En İyi Animasyon Oscar’ını da kazanan Coco filmini konuşacağız bugün.
Coco tam anlamıyla sizi hikâyesinin içine çeken, hem güldüren hem de sonuna kadar kalbinize dokunan bir film ve küçücük bir çocuğun hikâyesi aslında Coco.
Meksika’da yaşayan Miguel’in hikâyesi…
Ki film zaten daha ilk sahnelerinden itibaren sizi resmen o Meksika atmosferinin ve kültürünün içine çeken de bir film.
Papel picada dolu sokaklarda Día de los Muertos; Türkçeye Ölüler Günü, Ölüler Bayramı olarak çevirebileceğimiz özel bir Meksika bayramında geçiyor filmimiz.
Papel picada dolu sokaklar dedim, ne ola ki bu papel picadalar da diyecek olursanız; "delinmiş kâğıt" anlamına geliyor papel picada ve filmin en başından sonuna kadar sokakların her yerinde görüyoruz bu kâğıtları. Renkli kâğıtların üst üste konulup çekiç ve keskiyle üzerlerine Día de los Muertos bayramına özgü iskelet gibi birçok şeklin dantel gibi işlenmesiyle yapılıyor bu kâğıtlar.
Ve papel picadalar aslında sadece Ölüler Bayramı Día de los Muertos'a özgü değiller; ama bu bayramda sunakları ve sokakları süslerken çok büyük bir öneme sahipler. Rüzgârı ve hayatın kırılganlığını temsil ediyor papel picadalar.
Día de los Muertos’ta her yaştan insanlar kostümler giyiyor, bol bol müzikler çalınıyor. Ki filmde de müzik çok ama çok önemli bir rol tutuyor. Filmin başrollerinden bir tanesinin de müzik olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz. Filmi izlerken Meksika müzikleri, mariachiler ve ranchera şarkılarıyla; Meksika’ya ait müzikler ve ritimlerle kendimizi bambaşka bir kültürün içinde buluyoruz ve bu, daha ilk andan itibaren kendini belli ediyor. Cartonería'lar... Piñatalar… Alebrijeler olsun pek çok kültürel unsur var filmde.
Ama bu görsel ve kültürel şölenin eşliğinde bir karaktere odaklanıyoruz ki o da, baş kahramanımız Miguel Rivera.
Henüz on iki yaşında bir çocuk Miguel ve ailesi nesillerdir ayakkabıcılık mesleğiyle uğraşıyor. Ki ayakkabıcılık Meksika’da çokça ailenin gelir kaynağını oluşturan oldukça yaygın bir meslek ve ailesi ileride Miguel’in de ayakkabıcılıkla ilgilenmesini arzuluyorlar.
Ama ne oluyor? Miguel’in kalbi bambaşka bir yerde atıyor: Nerede mi, tabii ki müzikte. Miguel, büyük hayranlık duyduğu ve tüm zamanların en iyi bestecisi olarak gördüğü efsanevi şarkıcı Ernesto de la Cruz’un çok büyük bir hayranı. Ernesto de la Cruz'un bütün filmlerini izliyor, onun tüm parçalarını dinliyor ve çalmayı öğreniyor. Ernesto de la Cruz tam anlamıyla Miguel'in rol modeli ve Miguel tam anlamıyla bir Ernesto de la Cruz hayranı anlayacağınız.
Ancak bir problem var ki, o da şu: Rivera ailesinde müzik tam anlamıyla yasaklanmış. Yani Miguel'in bu müziğe olan bu büyük tutkusu aslında ailesinden tam anlamıyla saklamak zorunda olduğu bir sır.
Geçmişte müzik yapabilmek adına ailesini terk etmiş müzisyen bir büyük-büyük-büyükbabası var Miguel’in. Bu terk edilişten sonra ise tüm aileyi tek başına ayakta tutmak zorunda kalmış olan büyük-büyük-büyükannesi, kocasının gidişine duyduğu hiddetle birlikte müziği aileden tamamen silmiş. Müzikle dolu bir Meksika'da Miguel’in müziğe duyduğu sevgi, bir o kadar da uzak aslında ona.
Ama Miguel durmuyor. Gizlice gitar çalmayı öğrenmeye çalışıyor. Ve bir gün ofrenda denen ve vefat etmiş aile üyelerinin fotoğraflarının bulunduğu aile sunaklarında, ailesini terk edişinin ardından artık tam anlamıyla soy ağacından silinen büyük-büyükbabasının yüzünün koparılmış olduğu fotoğrafın içe katlanmış bir parçasını fark ediyor ve o da ne?
Evet, büyük-büyükbabasının yüzü resimden yırtılıp atılmış ancak vücudu ve en önemlisi elinde tuttuğu bir gitar hâlâ fotoğrafın üzerinde. Ve büyük-büyük-büyükbabası elinde Ernesto de la Cruz’un o ünlü gitarını tutmakta. Olabilir mi? Ailesini terk eden müzisyen büyük-büyükbabası, uzun zamandır hayranlıkla dinlediği Ernesto de la Cruz’un ta kendisi olabilir mi!
Filmi izlerken hem Meksika kültürüne hem aile bağlarına, sevgiye hem de hayatta asıl önemli olan şeylerin neler olduğuna dair bir serüvene çıkıyoruz aslında. Miguel'in ninesi bir daha müzikle uğraşmasın diye Miguel’in el yapımı gitarını kırdığında, Miguel çaresizlik içinde çok büyük bir hayranlık duyduğu, büyük-büyükbabası olduğuna son derece emin olduğu Ernesto de la Cruz’un anıt mezarında sergilenen, fotoğraftaki o gitara doğru koşuyor.
Ancak içeri girip de gitarı eline aldığı anda işte o zaman olanlar oluyor… Ve Miguel kendini ölüler dünyasında buluyor.
Filmimiz işte böyle başlıyor ve tahmin dahi edemeyeceğimiz derinlikte, naiflikte ve heyecanla ilerliyor. Ancak Coco filmini gerçekten anlayabilmek için, önce filmin dünyasının merkezinde duran bu Meksika geleneğini çok daha iyi anlamamız gerekiyor. Filmin temelini oluşturan bu geleneği; yani Día de los Muertos bayramını.
Ölüme adanmış bir bayram olduğundan Amerika'da kutlanan Cadılar Bayramı ile karıştırmayın sakın; çok daha derin ve anlamlı bir bayram bu ve ölüm, korkutma amacı taşımıyor bu bayramda. Adı Ölüler Bayramı olsa da, bu bayramda ölüm sessiz, karanlık ya da bastırılan bir şey değil. Tam tersine; son derece şenlikli, capcanlı ve rengârenk. Üstelik tek bir gün de değil; 30 Ekim akşamında başlayan, 1 Kasım günü ve gecesi boyunca süren bir bayram bu.
Biraz önce kısaca bahsettiğim gibi ofrenda denilen sunaklar var ve bunlar ibadet etmek için değil; ölmüş aile üyelerinin ruhlarını, hatıralarını ve varlıklarını yaşam alanına geri davet etmek için kuruluyor. Sunakların içi ve etrafı bol bol çiçeklerle süsleniyor. Özellikle de turuncu kadife çiçeğiyle süslüyorlar bu sunakları.
Meksika’da Ölüler Günü’nün en güçlü sembollerinden biri olan bu kadife çiçeğinin adı Cempasúchil. Ama bu çiçek yalnızca rengiyle ya da mezarlıkları süslemesiyle önemli değil; bu çiçeği bu kadar anlamlı kılan şey, ardındaki efsanede saklı. Bu efsane ta Meksika'nın yerli halkı olan Azteklerin mitolojisine ait bir aşk hikâyesi.
Xóchitl isimli bir kız (Aztek dili Nahuatl’da "çiçek" anlamına geliyor) ve Huitzilin adında bir delikanlının ("sinek kuşu" demek) aşk hikâyesini anlatıyor bu efsane. Huitzilin ve Xóchitl çocukluklarından itibaren tüm günlerini evlerinin yakınındaki çayırlarda birlikte oynayarak geçiriyorlar. Yıllar geçiyor, büyüyorlar ve çocukluk oyunları büyük bir aşka dönüşüyor.
Her akşamüstü yakınlardaki bir dağa tırmanıyorlar. Ve burada Güneş Tanrısı’na adaklar bırakıyor, aşklarının kutsanmasını diliyorlar. Bir gün Güneş Tanrısı onları sımsıcak, altın renkli ışıklarıyla aydınlatıyor ve sevgilerini kutsuyor. Xóchitl ve Huitzilin bu ışığın altında birbirlerini sonsuza kadar seveceklerine dair yemin ediyorlar. Altın sarısı bir yıldızı da bu yemine tanık seçiyorlar ve bu göksel nişanın aşklarını mühürlediğine inanıyorlar.
Ama kader bazen acımasız olabiliyor. Huitzilin, halkını korumak için askere gitmek zorunda kalıyor ve büyük savaşta hayatını kaybediyor. Bu haber kasabaya ulaştığında ise Xóchitl bu acı kayba dayanamıyor. Huitzilin olmadan yaşamayacağına inanıyor. Tek isteği, sevdiğiyle yeniden buluşmak ve bunun üzerine aşklarını mühürledikleri o dağa tekrar tırmanıyor. Güneş Tanrısı’na yalvarıyor; kendisini de sevdiğinin gittiği ölüler diyarına götürmesini istiyor.
Güneş Tanrısı, genç kızın aşkının büyüklüğünü görüyor ve güçlü ışığından bir demet gönderiyor Xóchitl’e. Ama bu ışık onu öldürmüyor; onu çok parlak, çok güçlü bir renge sahip son derece güzel bir çiçeğe dönüştürüyor: Turuncu kadife çiçeğine, bir Cempasúchil'a. Ancak çiçeğin yaprakları uzun süre asla açılmıyor, sanki bir şey bekliyormuş gibi… Ve bir gün, genç bir sinek kuşu uçuyor çiçeğin üzerinde ve sinek kuşu çiçek kapalı olduğu hâlde bile gelip onun üzerine konuyor. Ve o anda… Çiçek, yirmi adet altın renkli, pırıl pırıl yaprağını hep birden açıveriyor. Bu çiçek ve bu kuş, artık sonsuza kadar ayrılmayacak iki âşık: Xóchitl ve Huitzilin yeniden buluşmuş oluyorlar.
Efsaneye göre Cempasúchil çiçekleri ile sinek kuşları çayırlarda, tarlalarda yaşamaya devam ettikçe Xóchitl ve Huitzilin’in aşkı da yaşamaya devam edecek. Buraya küçük bir not düşmek istiyorum: Cempasúchil kelimesi Nahuatl dilindeki iki sözcükten geliyor: "cempohualli" yani yirmi ve "xóchitl" yani çiçek. Yani bu çiçek, "yirmi petalli çiçek" anlamına geliyor.
Ama bütün bu görkemin ötesinde Cempasúchil çiçeği aslında şunu temsil ediyor: Bedenen yitirilmiş olanların, hayata gözlerini yummuş olanların bile sevgiyle anıldıkları sürece asla gerçekten kaybedilmediklerini. İşte bu yüzden Ölüler Günü’nde, Ölüler Bayramı'nda bu çiçekler mezarlardan sokaklara, sunaklardan evlerin içine kadar her yerde. Çünkü bu bayram aslında kaybedilen sevdiklerimizi hatırlamak, hatırlanmak ve onların anısını sonuna kadar yaşatabilmek için kutlanıyor.
Ve Coco filminde, ölülerin dünyaya dönüş yolunu aydınlatan şey de tam olarak bu çiçeklerin parlak ve turuncu yaprakları.
Onun dışında Día de los Muertos'da meyveler, bu güne özel yapılan pan de muerto adlı ekmek, tatlılar, yer fıstıkları, ölen kişinin hayattayken sevdiği yiyecek ve içecekler mutlaka orada oluyor. Ve burada çok özel bir detay var: Bahsettiğim bu ekmek, yani pan de muerto, sıradan bir tatlı ekmek değil. Anason tohumları eklenerek yapılan bu ekmek, hamurdan yapılmış kemikler ve kafatasları işlemeleriyle süsleniyor. Bu kemikler bazen yuvarlak bir şekilde diziliyor; bu da hayatın döngüsünü simgeliyor. Kenarlarına ise yine hamurdan yapılmış küçük damlalar ekleniyor; bunlar gözyaşlarını temsil ediyor. Yani ekmeğin kendisi bile yaşam, ölüm ve yasın iç içe geçtiği sembolik bir anlatı.
Sunaklarda elbette bol miktarda mum yakılıyor. Haçlar, İnciller gibi dini objeler yer alıyor. Ama bunun yanında yine şekerden, marzipandan yapılmış kafatasları, iskeletler de var; yani anlayacağınız her yer iskelet temalı rengârenk nesnelerle dolu.
30 Ekim akşamı güneş batarken insanlar mezarlıklara gitmeye başlıyor yanlarında mumlar, çiçekler, yiyecekler ve içeceklerle. Mezarlıklar o gece bambaşka bir hâl alıyor. Sunaklar kuruluyor, her yerde mumlar yanıyor. Rengârenk boyalar, kıyafetler… İnsanlar, andıkları ölülerin hayattayken sevdikleri şeylerle mezarlıkta piknik yapıyorlar, kadeh kaldırıyorlar. Geceyi, en azından bir kısmını mezarlıkta geçiriyorlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde müzisyenler de geliyor. 1 Kasım günü mezarlık ziyaretleri devam ediyor ama akşamı eğlenceye ayrılıyor. Sabahlara kadar içiliyor, sokak müzisyenleri eşliğinde dans ediliyor.
Burada ölümle kurulan ilişki çok farklı. Koyu Katolik bir toplum gibi görünseler de Azteklere dayanan pagan gelenekleri Meksika'da hâlâ oldukça canlı. Hayatı ve ölümü birbirinin karşıtı olarak değil, birbirinin devamı olarak görüyorlar. Ölüler korkulacak ya da yalnızca hüzünle anılacak varlıklar değil; onlar hatırlanmak istenen, anıları yaşatılan, sevilen varlıklar.
İşte belki de Día de los Muertos’un gücü tam olarak burada yatıyor: Ölümü bastırmıyor, onu hayattan ayırmıyor; tam tersine, hayatın tam ortasına koyuyor. Bu geleneğin kökleri birkaç bin yıl öncesine; ölülere yas tutmayı bir nevi saygısızlık olarak gören Aztek, Toltek ve diğer Nahua halklarına dayanıyor. Bu kültürlerde ölüm, yaşamın uzun sürekliliğinde doğal bir aşama olarak görülüyordu ve ölüler bedenleri dünyaya veda etmiş olsalar dahi hâlâ topluluğun birer üyeleriydi. Hafızada ve ruhta oldukça canlı tutuluyorlardı; yani onların yasını tutmak söz konusu bile olamazdı çünkü hâlâ insanların zihinlerinde yaşamaktaydılar.
Día de los Muertos sırasında ise geçici olarak Dünya’ya, sevdiklerine döndüklerine inanılıyordu. Bugünkü Día de los Muertos, İspanyol öncesi dini ayinlerin ve Hristiyan bayramlarının bir karışımı. Kutlamanın kalbinde sunaklar, yani ofrendalar; uzun yolculuktan gelen ruhların susuzluğunu gidermek için su, bolca yemek, hazırlanan sunaklara yerleştirilen fotoğraflar var. Her ölen akraba için yakılan bir mum ve birer fotoğraf bulunuyor bu sunaklarda…
Bir de calaveralar var. Kelime anlamı olarak "kafatası" demek calavera. 18. ve 19. yüzyılda yaşayanlarla dalga geçen, mizahi mezar taşı şiirlerini tanımlamak için kullanılmış. Ancak bu edebi calaveralar zamanla Día de los Muertos’un vazgeçilmez bir parçası hâline gelmiş.
Ve işte Coco filminin merkezinde bulunan bu gelenek, Día de los Muertos, yalnızca ölüleri anmak için değil; yaşamı, bağlarımızı ve hatırlamanın gücünü anlamak için var. Coco kesinlikle basit bir animasyon değil; ölümle barışmayı, zamanı duygularla anlamlandırmayı ve en önemlisi başkalarının belleğinde nasıl yaşadığımızı düşünmeye çağıran bir varoluş masalı aslında.
Coco’daki köpek karakteri Dante’nin ismi dahi tesadüf değil gibi görünüyor. Büyük ihtimalle adını Dante Alighieri’den alıyor. Dante Alighieri’nin İlahi Komedya’sında bildiğimiz dünyadan bilinmeyen diyarlara yapılan o uzun yolculukta, Dante’ye de bir yol gösterici eşlik ediyordu; cehennemden, araftan, başka varoluş katmanlarından geçerken… Yani Dante bilmediği bir dünyada yalnız değildi.
Coco’da da Dante isimli köpeğin yaptığı şey tam olarak bu: Miguel’e yol gösteriyor, onu ölüler dünyasında asla yalnız bırakmıyor.
Coco bize şunu çok sakin ama çok net bir şekilde söylüyor: Asıl mesele ölmek değil; asıl mesele bu dünyada nasıl yaşadığımız ve belki daha da önemlisi ardımızda ne bıraktığımız… Nasıl hatırlandığımız… Kimlerin belleğinde yaşamaya devam ettiğimiz. Çünkü bu filmde gerçekten ölmek, unutulmak demek. Bu yüzden Coco’nun anlattığı şey ölüm değil aslında; hatırlanmak, sevilmek ve bu dünyadan geçerken başkalarının hayatında güzel izler bırakabilmek.
Coco’nun belki de en çarpıcı hikâyelerinden biri, filmin Çin’de gösterime girebilme süreci. Çin’de sinemalarda gösterime girecek filmler için oldukça katı kurallar bulunuyor. Özellikle şunlar açıkça yasak: cinayet, şiddet, hayaletler, iskeletler, doğaüstü varlıklar ve ölüm teması. Yani kısaca söylemek gerekirse… Coco’nun neredeyse tamamı! Çünkü film iskeletlerle dolu bir ölüler dünyasında geçiyor, ölüm temasını merkezine alıyor, doğaüstü bir evren kuruyor. Bu yüzden stüdyonun kendisi bile Coco’nun Çin’de gösterime giremeyeceğini düşünüyor, hatta buna neredeyse kesin gözüyle bakıyorlarmış ve riski göze almışlar.
Ama işler beklenmedik bir şekilde değişmiş. Çin'de gösterime girecek filmleri onaylayan kurul Coco filmini incelemek için izlediğinde, film boyunca salonda bambaşka bir şey oluyor. Kurul üyeleri filmin ortalarına, sonlarına gelindiğinde gözyaşlarına boğulmuşlar. Çünkü Coco yüzeyde ölümden, iskeletlerden ve doğaüstü bir dünyadan bahsetse de özünde tek bir şey anlatıyor: Aileyi, sevgiyi, hatırlamayı, bağları koparmamayı. Ve kurul şunu fark ediyor: Bu film yasaklanan temaları kullanıyor olabilir ama anlattığı şey yasaklanacak bir şey değil. Tam tersine… Evrensel! İşte bu yüzden Çin'de Coco’nun gösterime girmesine özel olarak izin veriliyor ve bu karar filmin stüdyosu için bile büyük bir sürpriz oluyor.
Bence bu hikâye Coco’nun ne denli anlamlı bir film olduğunu tek başına özetliyor aslında. Çünkü Coco’nun gücü, ölümün içinden sevgiyi, aileyi ve hatırlamanın gücünü çıkarmasında yatıyor. Ve belki de bu yüzden hangi kültürde olursak olalım, hangi inançtan gelirsek gelelim bu film hepimizin kalbine dokunabiliyor.
Coco bize nasıl yaşadığımızı ve nasıl hatırlandığımızı soruyor. Bu filmde ölüm bir korku değil, bir son hiç değil. Asıl korkutucu olan tek şey: Unutulmak. Çünkü Coco’nun dünyasında bir insan ancak kimse onu hatırlamadığında gerçekten ölüyor. Adı bir daha söylenmediğinde, fotoğrafı bir köşede kalıp da kimse tarafından bakılmadığında, şarkısı artık mırıldanmadığında.
Día de los Muertos’un yaptığı şey de tam olarak bu yüzden çok güçlü: Gidenleri karanlıkta bırakmıyor, onları sessizliğe terk etmiyor. Aksine hayatın içine geri çağırıyor; çiçeklerle, yemeklerle, müzikle, anılarla ve sevgiyle. Ve belki de bu yüzden Coco’nun anlattığı her şey evrensel. Hangi ülkede, hangi kültürde olursak olalım hepimiz aynı şeyi istiyoruz aslında: Unutulmamak, sevmek, sevildiğimizi bilmek ve geriye yalnızca bir kişinin kalbinde yaşayacak kadar küçücük olsa dahi bir iz bırakabilmek.
Ben Gülsüm Işık Doğan. Apaçık Radyo’da, Açık Alan’da sizlerle birlikteydik. Yayınla ilgili düşüncelerinizi de çok merak ediyorum. Eğer düşüncelerinizi paylaşmak isterseniz Apaçık Radyo’nun Instagram hesabının en son gönderisinin altına yorumlarınızı bırakabilirsiniz. Yayını nasıl buldunuz, sizde ne hissettirdi; beğendiniz mi, beğenmediniz mi… Geri dönüşlerinizi orada görmek beni çok mutlu eder.
Dinlediğiniz için çok teşekkür ederim. Sevgiyle kalın ve sevdiklerinize bunu söylemeyi unutmayın.


