Dünya Mirası Adalar’da Derya Tolgay ve Nevin Sungur, Türk futbolunun ve Fenerbahçe’nin unutulmaz efsanesi, tribünlerde yıllarca ayakta alkışlanan Adalı Lefter Küçükandonyadis’in hayatını anlatan “Lefter: Futbolun Ordinaryüsü” kitabının yazarı Haluk Hergün ile bir araya geliyor; Lefter’in Adalar’la kurduğu bağı ve Türkiye futbol tarihindeki eşsiz yerini konuşuyorlar.
Nevin Sungur: Herkese merhaba. Apaçık Radyo'da Dünya Mirası Adalar programını dinliyorsunuz. Ben Nevin Sungur.
Derya Tolgay: Ben Derya Tolgay.
N.S.: Teknik masada Andrei Gristcu bizimle beraber. Destekçimiz Leyla Celalyan'a da sonsuz teşekkürlerimizi iletiyoruz.
Bugün programda Türk futbol tarihinin efsanesi, Büyükadalı Ordinaryüs Lefter Küçükandonyadis’i konuşacağız. Konuğumuz ise Lefter: Futbolun Ordinaryüsü isimli kitabın yazarı sayın Haluk Hergün. Hoşgeldiniz Haluk Bey.
Haluk Hergün: Hoşbulduk.
D.T.: Hoş geldiniz.
H.H.: Hoşbulduk, teşekkürler.
N.S.: Lefter, Adalılar için çok önemli bir sembol, çok önemli bir isim. Peki neden bugün konuşacağız Lefter'i? Birincisi, 22 Aralık doğum günü Lefter'in değil mi?
H.H.: Evet, 1924.
N.S.: İstersen doğum tarihinin biraz öncesinde "İyi ki doğdun Lefter” diyelim. Bir de şu anda dijital bir platformda yayında olan Lefter: Bir Ordinaryüs Hikayesi isimli film de çok gündemde tabii.
Siz doğma büyüme Kadıköylüsünüz ve doğma büyüme de Fenerbahçelisiniz aslında değil mi?
H.H.: Öncelikle bir taraftarım. Onun haricinde de Yüksek Divan Kurulu üyesiyim, 25 yıllık üyeliğim var. Bu sene 25. yılımı doldurdum. Kimliğimiz de var o şekilde.

N.S.: Şimdi hem kitaptan, hem filmden bahsetmeden önce çok kısa bir soru sormak istiyorum ki programdan önce sizinile sohbette de konuştuk; siz Lefter'i tanıdınız, son üç yılını beraber geçirdiniz yani bu kitap hazırlığı nedeniyle de çok yoğun bir beraberliğiniz oldu sanırım. Ayrıca sporcu karakteri ve insan karakteri olarak da çok yakından tanıyorsunuz kendisini. Yine program öncesi konuşmamızda “Lefter’in bugünkü futbolcu profilinden çok farklı bir profili vardı. Özellikle kibir onun yanına yaklaşan bir tarif değildi,” demiştiniz. Lefter bugün yaşasaydı bugünkü futbol ortamına nasıl bakardı, neler düşünürdü?
H.H.: Türkiye’de yabancı futbolcu sayısının artması, Lefter’in rahatsız olduğu bir konuydu. Lefter’in Fenerbahçe forması giydiği 17 sene boyunca hiçbir yabancı futbolcuyla oynamadan geçirdiği bir süreçti. Tamam, yurt dışına çıktı; Fiorentina ve Nice takımlarında oynadı ama bu ülkede yabancı futbolcunun varlığı onu rahatsız ediyordu.
Lefter çok büyük bir ansiklopedi. Yazdığım kitap yaklaşık 400 sayfaya yakın bir kitaptı. Bunun gibi iki kitap daha yapabilirdim yani o kadar dolu ve yoğun bir hayatı olmuş.
N.S.: Aslında benim sormak istediğim şu; şimdi bahis skandalları nedeniyle Türk futbolu çok sıkıntılı bir dönem geçiriyor. Eğer Lefter yaşasaydı bütün bu olup bitenler onu üzerdi herhalde değil mi?
H.H.: Zaten ömrünün son dönemlerinde kumpas olayını görmüştü. Bu yüzden şekeri fırlamış, sağlığı etkilenmişti. “Fenerbahçe şike yapmaz, nasıl böyle bir şey konduruyorlar,” diye çok üzülüyordu ve hatta şöyle söyleyeyim; maalesef bu olay sağlığının irtifa kaybetmesinde bir sebeptir. Çünkü Lefter’in Fenerbahçe’ye aidiyeti çok yüksekti. Ben onu Fenerbahçe'nin sembolü, takımın bayrağı diye tanımlarım.

N.S.: Peki şimdi kitaba dönelim. Nasıl gelişti bu kitap fikri?
H.H.: Bu çok ilginç bir hikaye. Serhat Kaner benim çok eski sevdiğim bir arkadaşım. Kendisi eski gol krallarımızdan Ömer Kaner'in oğlu ve futbolcumuz Mehmetçik Basri Dirimli’nin de yeğeni olur. Tam bir Fenerbahçe ailesinden gelir kısacası. Kendisi Lefter'in torunu Özlem’in yakın arkadaşıydı ve beni onunla tanıştırdı. O zaman kafamda kitap yazmak falan gibi bir düşünce yoktu, tek derdim Lefter’le tanışmaktı. Bu yüzden de Özlem’le tanışır tanışmaz ona ilk sözüm bu oldu ve o da beni kırmadı, Lefter’le tanıştım.
Ben futbol tarihine meraklıyım. Özellikle Lefter’i de çok araştırmıştım. Fenerbahçe'de yaptıklarının hemen hemen birçoğunu biliyordum. Lefter çok konuşkan bir insan değildi ama çay, kahve sohbetleriyle böyle iki saat, üç saat muhabbet ediyorduk. Bir gün mehrum eşi Bayan Stavrini geldi, bana, “Sen onunla ne konuşuyorsun bu kadar süre? Kimseyle bu kadar konuşmaz,” dedi. Ben de şöyle cevap verdim, "Onun yaptıklarını biliyorum, bu da herhalde onun hoşuna gitti.”
Kitap yazma fikrine gelirsek, Lefter birkaç kez hakkında kitap ve belgeseli yapılma konusunda suistimal edilmiş ve bu nedenle kesinlikle böyle bir şeyin yapılmasını istemiyordu ama ailesi bana bunu teklif etti. Sonra bu konu Lefter’e açıldı ve o da “Tamam,” dedi. Gene de ben aslında yapmayacaktım. Türk spor tarihinin duayen ismi Cem Atabeyoğlu yazacak, ben de ona yardımcı olacaktım, böyle anlaştık. Fakat Atabeyoğlu’nun ömrü vefa etmedi yani o konuşmadan kısa bir süre sonra vefat edince iş bana kaldı. Ya yapacaktım, ya yapmayacaktım. Ailesi bana cesaret verdi ve başladık. Lefter'in son üç yılını beraber geçirdim, röportajlar yaptım. Can Bartu, Turgay Şeren, Mikro Mustafa, Naci Erdem gibi dönemin dev isimleri hakkında bir sürü bilgiler aldım. Sonuç olarak bir buçuk, iki yıl süren bir ön hazırlıkla beraber 2012 yılının Haziran ayında kitap raflardaki yerini aldı. Güzel de bir araştırma çalışması oldu yani 40'lı, 50'li ve 60'lı yılların futbol tarihi olarak da adlandırabiliriz bu kitabı.
D.T.: Emeklerinize sağlık.
H.H.: Sağolun, çok teşekkür ederim. Bu benim için de çok büyük bir gurur oldu.
NS: Çok da güzel resimler var içinde.
H.H.: Evet, Kendisinin, ailesinin verdiği resimler. İlk defa yayınlanıyor. Ayrıca Nebil Özgentürk ile beraber bir de bir belgesel de yapmıştık o zaman. Bu kitapla beraber hediye edildi.
D.T.: O zaman bizim sosyal medyamıza onun da linkini koyarız.
H.H.: Tabii. Nebil Özgentürk’ün Bir Yudum İnsan diye bir belgesel yapmıştı. Biz onu revize ettik. 15 dakikalık bir portre belgeseldi. Lefter’in İtalya'da oynadığı görüntüleri getirdik, onları ekledik. Onu 60 dakikaya çıkardık. Yepyeni güzel bir belgesel oldu. O da kitabın hediyesidir.
DT: Sizinle yayın öncesi konuşmuştuk. Sanırım Semiha Akpınar’ın 1984 yılında yazdığı Ada’yla ilgili bir kitabı var.
H.H.: Evet,, o zaten çok ciddi kolları sıvamış.
D.T.: Karşılıklı konuşmalara başlanmış ve epey de notlar alınmış ama Lefter sonra devam etmek istememiş, bırakmış. Demek ki her şeyin bir zamanı var ve size kendisi teklif etmiş.
H.H.: Aynen öyle. Bu arada Semiha Hanım'a da tekrar teşekkür etmek lazım. Çok güzel bir başlangıç yapmış, belli bir noktaya kadar getirmiş, onları not almış. Hatta aile onu verdi, ben çıkış noktamı o notlardan başlattım.
D.T.: “Sonrasında Haluk Hergül devam etti” diye de sizden bahsediyor zaten.
H.H.: Evet, sağolsun. Dediğimiz gibi, ona kısmet olmamış, her şeyin bir doğru zamanı var ve o da bana nasip oldu.
Hatta ilk NTV Yayınları’ndan çıktığı zaman komple ekip olarak Ada’ya, Lefter’e “Kitabınızı yapalım, belgeseli yapalım,” diye teklif götürmeye gitmiştik. O zaman Fuat Aktay’dı kanalın sorumlusu ve, “Lefter hayır ya da evet de demedi. Biz bir türlü yapamadık, sizi tebrik ederim,” demişti. Demin siz de dediniz; bana nasip oldu ve bu da büyük bir onur tabii benim için.
N.S.: Lefter çok duygusal kırılmalar da yaşıyor değil mi hayatında? Filmde de yer veriliyor buna - filmden ayrıca bahsedeceğiz. Sizinle yaptığı sohbetlerde o yaşadığı hayal kırıklıklarından, kırılmalarından nasıl bahsediyordu?
H.H.: Lefter’e doğuştan çok büyük bir yetenek bahşedilmiş. Hakikaten, zamansız bir futbolcu Lefter. Şimdi de olsa paha biçilmez bir futbolcu. Zaten bu kadar sene burada oynayamaz, muhakkak yurt dışına transfer olurdu. O zaman tabii sosyal medya yok, tanıtımlar yok. O bakımdan Fenerbahçe'nin büyük bir şansı olmuş. Bu yeteneğine rağmen maalesef Rum kökenli olmasının zorluklarını yaşamış.
İki tane önemli olay var hayatında; biri,1941'deki Varlık Vergisi. Ben onu gayrimüslim vatandaşlarımız uygulanan ekonomik bir soykırım olarak adlandırıyorum. İkincisi de 1955'teki 6-7 Eylül olayları. Çok büyük bir yaradır bu, o vatandaşlarımıza çok büyük bir ayıbımızdır. Yüzleşmemiz de gerekiyordu, onu söylemem lazım. Kitapta da kesinlikle en tartıştığım bölüm olmuştu. “Yeniden gündeme getirmenin anlamı yok,” diye Lefter onları yazmamı istememişti, böyle unutmak istiyordu ama ben, “Bu size yapılan bir çok haksızlık. Az da olsa anlatmam lazım,” diyerek alabildiğim izin ölçüsünde anlatmaya çalıştım. Kitapta çok detaylı yer almadı ama filmde biraz daha geniş ölçüde ele alındı bu konu. Bu maalesef onun kanayan bir yarasıydı.
N.S.: Son zamanlarına kadar bunun duygusal ağırlığını yaşadı.
H.H.: Tabii, kesinlikle. Artık bu bir fobi gibi bir şey olmuştu maalesef.

N.S.: Lefter ilk futbol oynamaya Büyükada sokaklarında başlamış değil mi? Ada’nın o dönedeki kültürel yapısı onun kişiliğini ve futbolculuğunu nasıl şekillendirmişti?
H.H.: Lefter, balıkçılıkla geçinen yoksul bir ailenin dokuz çocuğundan biri olarak 1924 yılında doğuyor. Şunu muhakkak söylememiz lazım; Lefter, 17 sene futbol oynuyor ama hiçbir sakatlık geçirmiyor. Bunun en büyük sebebi de deniz mahsulleriyle beslenmesi. Bana, “Biz her gün ıstakoz yerdik,” demişti, ben inanamadım. Ben bu yaşıma geldim daha ıstakoz yemeği yemedim. Bünyesinin güçlü olmasının sebebi deniz ürünleriyle büyümüş olması.
Bir de önce Lefter atletizm ile ilgileniyor, bunu çok kişi bilmez. Kitabımda da yazdım. İstanbul Kros yarışmalarına katılıyor, dereceleri var. Abisi Panani futbolcu ve tabii o yüzden de futbola heves ediniyor. Sonra yeteneği olduğu ortaya çıkınca Yeşil Kuşlar diye bir mahalle takımında oynuyor. Daha sonra lisanslı futbolculuğu Taksim Spor'da 1941'de başlıyor. Hikaye, 1964'te Fenerbahçe'de futbolu bırakana kadar da devam ediyor.
D.T.: O zaman galiba lisans alması için kendisini bir yaş büyütüyor. Normalde 1924 doğumlu, kayıtlarda ise 1925 olarak görünüyor.
Ben de burada size şunu sormak istiyorum; şimdi artık özellikle büyük şehirlerde çocuklar, çayırda, çimende falan pek top oynayamıyorlar. Adaların doğal yapısı, doğal oyun alanları, çayır çimenleri yani onun sağladığı doğal olanaklar Lefter için bir avantaj olmuş diye düşünüyorum. Lefter'in yeteneği, içten gelen futbol sevgisi… Bütün bunlar onu bir efsaneye dönüştürmüş. Bu açıdan baktığımızda, sizce Büyükada'nın sunduğu bu özgür çocukluk ortamı Lefter'in futbolunu şekillendirdi mi?
H.H.: Kesinlikle. Ada’daki doğal ortamın verdiği bütün bu avantajlar yani hem iyi beslenmesi, hem de futbol oynama imkanlarının olması ve yeteneğiyle de harmanlanınca ortaya böyle bir efsaneyi çıkartmış. Şunu söylemek istiyorum: Günümüzde anneler babalar futbolcu olsun diye çocukların elinden tutup koşturuyorlar ama o dönemde futbol oynamak ailelerin kabul edeceği bir şey değil. Özellikle babası Lefter’in okumasını çok istemiş. Lefter’in matematik kafası da çok iyiymiş ama tamamen futbolla yatıp kalktığı için okumayı tercih etmemiş. Sonuç olarak demin dediğiniz gibi, Lefter yeteneğini bu imkanlarla harmanlayarak müthiş bir noktaya gelmiş.

N.S.: Büyükada'dan da hiç kopmamış değil mi?
H.H.: Büyükada zaten onun aşkıydı. 1951 yılında Fiorentina takımına transfer oluyor ve o da çok enteresan bir şey. O zamanlar bırakın sosyal medyayı, televizyon ve radyo lüks hala, çok az evde var. İletişimin çok kopuk olduğu bir ortamda, 1951 yılında Berlin'de Batı Almanya'yla bir maçımız var. 2-1 yeniyoruz Almanya’yı. Lefter müthiş bir futbol sergiliyor. Gol atmıyor ama attırıyor. Orada Fiorentina takımının yetkililerinin dikkatini çekiyor ve transferi gerçekleşiyor. Avrupa macerası böyle başlıyor. Bir sene de Nice'de oynuyor. Orada da başarılı oluyor. Hatta Nice'den ayrılırken Real Madrid'den bir teklif oluyor. O zaman da Real Madrid dünyanın en iyi futbolcusu Puşkaş'ın oynadığı, Avrupa'yı kasıp kavuran müthiş bir takım. Lefter’in eşi o sırada ikinciye hamile. Eşinin kesinlikle devam et icazeti vermesine rağmen onu bırakmıyor, Ada’yı da çok özlüyor. Aslında dünya çapında bir futbolcu olma şansını orada reddediyor Lefter. Real Madrid’e gitseydi şu anda bütün dünyanın konuştuğu bir isim olabilirdi.
O dönemlerde Cihat Arman, Fenerbahçe dergisi için bir röportaj yapıyor Lefter'le. Yurt dışında olduğu dönemle ilgili bir soruyu, “Büyükada'nın eşeklerini bile çok özledim,” diye yanıtlıyor yani o derece, iki sene bile zor dayanmış.
D.T.: Gerçek Adalı çünkü biz de çok özlüyoruz.
N.S.: Peki, şimdi filme gelecek olursak, siz onun danışmanlığını da yaptınız değil mi?
H.H.: Evet, bu kitabın yazarlığı dolayısıyla yapımcılar beni buldu ve filmin senaryo ve tarih danışmanlığını yaptım, çekimler sırasında neredeyse her an ekibin yanında yer aldım. Güzel de bir film oldu, geri dönüşleri güzel alıyoruz.
N.S.: Bu proje nasıl ortaya çıkmış, nasıl karar verilmiş?
H.H.: Aslında bunu ilk başka bir yapımcı firma yapmak istemişti, bayağı da yol alınmıştı. Pandemi araya girince bir sürü şey engellendiği gibi o da askıda kaldı. Sonra başka bir yapımcı projede yer aldı. İki sene yakın bir ön hazırlığı sürdü. Kitabın olması büyük bir avantaj dediler ama film bambaşka bir dünya, senaryo kitap yazmak gibi bir şey değil. Senarist Ayşe Hanım'a yardımcı oldum. Çekimler 2024'ün Ağustos'u gibi başladı ve yaklaşık üç ay sürdü. Ondan sonra da teknik konular, montajı, müzikleri, görsel efektleri bir sene sürdü. Mesela filmde o dönemin Dolmabahçe İnönü Stadı birebir yapıldı yani yapay zekâ ile değil, piksel piksel yapıldı. Altı ay sürdü onun yapılması. Sanki hakikaten o stadta oynanıyormuş izlenimi veriyor - o stadı bilenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır .
D.T.: Eski filmler de var mı?
H.H.: Ben kitabımda yer alan belgeseli hazırlarken, Lefter'in 1951'de Fiorentina'da oynadığı maç görüntülerini bulmuştum. O zaman Ali Koç başkandı. Onun da büyük destekleriyle bu belgesele dahil edildi. Filmde de orada Inter maçında oynadığı bir görüntü yer alıyor. O zamanlar sinemaya gelirmiş görüntüler, hakikaten öyle şeyler olurmuş. Ada’da yazlık sinemada Inter'e bir gol atıyor. Gerçek Lefter de var filmde ve kendi attığı gol de var. O maçı 5-0 kazanıyorlar ki Inter, İtalya'nın şampiyonu yani çok büyük bir maç. Hatta spiker.”Bu bir gol değil, başyapıt,” diye anlatıyor.
N.S.: Filmin omurgasını da Halit Kıvanç ile yaptığı röportaj oluşturuyor.
H.H.: Evet, Halit Kıvanç Lefter’in yakın arkadaşıydı. Onunla da bir anım var. O da çok uğraşmıştı bu kitabı yazdığımda. Demin söylemeyi unuttum; ben onunla da röportaj yapmıştım. Burada rahmetle anıyoruz kendisini. Çok iyi bir gazeteciydi ve Lefter'in de yakın arkadaşıydı. Ben kitap çıkar çıkmaz ilk ona verdim ve iki gün sonra beni aradı, “Seni gözlerinden öpüyorum, müthiş bir çalışma yapmışsın,” dedi. Ondan o duyumları almak apayrı bir gurur oldu benim için, çok beğenmişti kitabı.
N.S.: Eğer imkanınız olsaydı filmde daha fazla yer verilmesini istediğiniz bir dönem, olay ya da bir başka nokta var mı?
H.H.: Lefter'in sportif hayatı bambaşka. Filmde ancak bir Galatasaray maçı, Taksim'de oynadığı birkaç maç ve bir de o zamanki en önemli milli maçı olan Macaristan maçı yer alıyor.
N.S.: Bir de Atina maçı var.
H.H.: İlk milli maçı. Evet, o da çok enteresan. 23 Nisan 1948'de oynanıyor o maç. Tabi II. Dünya Savaşı sebebiyle çok uzun yıllar milli maç yapılamıyor bütün dünyada. O maçta kaleci Cihat Arman haricindeki bütün 10 futbolcu ilk defa milli oluyorlar. O maç, Lefter için sevinsin mi üzülsün mü diye tanımlanamayacak bir maçtır. Orada da bu kez Lefter, ‘Türk tohumu’ diye büyük tepki almış. Filmde de var. Portakal atıyorlar, çürümüş meyve, sebze atıyorlar. Hatta daha da ileri gidiyor yani o zamanın bakış açısı bambaşka. “Biz Türklere nasıl yeniliriz?” diye iki kişi Akropol tepelerinden atlayarak intihar ediyor. Rum kökenli bir futbolcu atlıyor yani çok enteresan, inanılır gibi değil. O bakımdan o maç ile gurur duyar ama içinde de bir burukluk vardı. "Burada bazı maçlarda bana Rum tohumu deniyor, orada da Türk tohumu. Ben neyim?” diye çok üzüldüğünü söylemişti. Filmde de güzel bir sahne var, bunu ele almamızı özellikle ben belirtmiştim.
D.T.: Cumhuriyet tarihinin kırılma noktaları hem Varlık Vergisi, hem de 6- 7 Eylül Pogromları. Filme bunları nasıl sığdırdınız? İzlemediğim için bilmiyorum ama kendi başına muazzam şeyler. Filmde bunlar da var değil mi?
H.H.: Filmin senaryo ekibine o konuyu kare kare anlattım. Filmde izlediğiniz her şey yaşanmış. Çocuklar daha iki, üç yaşında. Artık eve girdiler, girecekler, ellerinde silah, bekliyorlar ama son anda jandarma geliyor. Sonra taraftarlar, Kartal'dan futbolcu arkadaşları geliyor. Lefter'in de en popüler zamanı yani Milli takım ve Fenerbahçe'nin kaptanı, 30 yaşında. “Kim yaptı sana bunları? Hemen söyle, gerekeni yapalım,” diye Adnan Menderes arıyor kendisini. Bildiği halde söylemiyor, öyle de bir kişi.
D.T.: Onlar da Adalı birileri.
H.H.: Maalesef.
N.S.: “Harçlık verdiğim çocuklardan,” diye de bir cümlesi var.
H.H.: Yani o çocuklar biri tarafından organize edilmiş. Maalesef, kendisinin çok üzüldüğü bir şey. Linç olmaktan son anda kurtuluyor.
D.T.: Varlık Vergisi dönemini de çok ağır yaşıyor herhalde .
H.H.: “Babamın varlık verecek hali yok,” derdi. “Babam fakir bir balıkçıydı” derdi ama varlıklı olan arkadaşları gidiyor. Lefter’in askere gitmesi aslında biraz kaçış oluyor. Çok üzülüyor, yapacağı da hiçbir şey yok. Dört sene süren bir askerlik yapıyor. Bu da aslında Lefter’in vatanına verdiği hizmet olarak ceket iliklenecek bir şey. Bugünkü futbolcuları bir gün bile askerlik yapmıyorlar. Bedelli vardı, o da kalktı. Lefter dört sene hiç izin kullanmadan yapmış askerliğini. Bana. “O zamanın şartıyla trenle Diyarbakır'a ulaşmak bir hafta sürdü,” diye anlatmıştı. Hani o da kurtlu birisi, hareketli, “Bazen tren o kadar yavaş giderdi ki trenden daha hızlı koşardım,” demişti. O kadar yavaşlarmış yani tren.
D.T.: Dört sene Diyarbakır'da askerlik yapıyor. 52 kez milli oluyor ve bunları Türkiye'de ağır bir şekilde yaşıyor.
H.H.: İşte başarı cezasız bırakılmaz maalesef ve o da ondan payını almış.
N.S.: Demin aslında bir taraftan çok yetenekli olduğu için demiştiniz.
H.H.: Tabii yani bu üstün yeteneğiyle herkesi alt ediyor, yoksa yani o da asimile edilir, belki gidebilirdi bu ülkeden. 10 sene önce Lefter için Beyoğlu Spor bir gece düzenlemişti ve katılanlar da hep Rum vatandaşlarımızdı. Türkiye'de ikamet eden TC vatandaşı Rum'un kaldığını orada öğrendim ben de. Şimdi o sayı bin 200’e düşmüş.
D.T.: Ben de bin 200 diye biliyorum ama ne kadar sağlıklı bilgi.
H.H.: Çok azlar yani.
N.S.: Peki, merak edilen en büyük sorulardan bir tanesi; Meri karakteri gerçek mi?
HH: Evet, gerçek. Gerek kendi arkadaşlarımdan, gerek çevreden duyuyorum,“Lefter'in özel hayatının bu kadar anlatılmasına gerek var mıydı?” diye. Maalesef ülkemizde bir belgesel kültürü yok ama insanlar birer belgesel gibi. Lefter'in maçlarına girersek 10 tane film yetmez. Ben de şöyle yanıtlıyorum, “Bu insan olan Lefter'in günahıyla, sevabıyla bir yaşam öyküsü. O da mükemmel değildi hepimizin olduğu gibi.”
D.T.: Bir de kamuya çok mal olmuş bir karakter.
H.H.: Böyle bir durum olmuş kısacası yani sorunuzun cevabı evet.

N.S.: Aile mutlu mu filmden?
H.H.: Mutlu. Zaten ilk başta, daha film yayına girmeden önce yapımcılarla beraber beni ve ailesini çağırdılar. Lefter’in Bayan Stavrini’den iki tane kızı var ve Meri'den de bir oğlu var. O İzmir'de yaşıyor, kendisi geldi, torunlar geldi, hep beraber seyrettik. Tabii, biraz biz de tereddütlüydük yani bir şeyi eleştirirler mi falan diye çünkü hassas bir şey, özel konular da gündemde ama tam tersi oldu. Hepsi ağlayarak birbirine sarıldı. Biz çok sevindik yani bütün aile fertleri filmden hoşnutlar, onunla ilgili bir sıkıntı yok.
N.S.: Sizce onu ‘ordinaryüs’ yapan özelliği nedir? Neden öyle bir paye verildi kendisine?
H.H.: O da ilginç. Aslında ilkokul diploması olmadan ordinaryüs lakabını alan bir kişi ve bildiğiniz gibi, bu profesörlüğün de bir üst katmanı yani profesörden de yüksek bir paye, artık kullanılmıyor, çok az kişi bu payeyi almıştır. Onu veren de Manol Taylan. Kendisi Lefter’in yakın arkadaşı ve çok koyu bir Fenerbahçe taraftarı. Onun deplasmanda ve İstanbul'daki bütün maçlarını seyreden bir kişi. Onun oğlu vardır Yakov Taylan, kendisiyle görüşürüz. O da Burgazada'da yaşar ve kendisinin bu kitaba çok katkıları olmuştu. 1953 yılında, bir maçta, Manol içinden geliyor ve bir sessizlik anında, “Haydi ordinaryüs” diye bağırıyor. Lefter de onu duyuyor ve ondan sonra bu lakap yapışıyor Lefter'e. Manol, “Lefter, maç sırasında benim sesimi duymak isterdi,” dermiş. Duyduğu zaman da saçını kaşırdı ve ben de duyduğunu anlardım,” diye anlatırmış. Lefter, Boluspor’da antrenörlük yaparken ilkokul diplomasını alıyor.
N.S.: O kadar geç alıyor yani.
H.H.: Evet, bu da çok ilginç bir anekdottur.
N.S.: Kitabınızın 2019 baskısı İtaki Yayınları’ndan çıktı değil mi?
H.H.: Evet, 2018'de çıktı. İlk 2012'de NTV Yayınları’ndan çıkmıştı ama NTV Yayınları daha sonra kapandı. Türkiye Futbol Federasyonu 2018'i ‘Lefter Sezonu’ olarak ilan edince kitabın içeriği değişmeden sezonla ilgili görsel resimler eklendi. Üçüncü baskıdır o. Şimdi bu filmden ötürü tekrar bir talep var. Vefat edeli 13 sene oldu ama Lefter’e ilgi bitmiyor. Herhalde bir güncelleme daha yapacağız.

D.T.: Yayının sonuna geldik ama şu soruyu da sorarak bitirelim; bu film ve esasında bu kitap sizce gençlere ne mesaj veriyor?
H.H.: Tam söylemek istediğim yere parmak bastınız, çok teşekkür ederim. Çok kısa anlatmak istiyorum; ben kitabı yarılamıştım ve bir gün eşi aradı, Lefter’in beni görmek istediğini söyledi. Ben de şaşırdım, görmeye gittim. Bana, “Otur çocuk,” dedi. Bana çocuk diye seslenirdi. Dedi ki, “Biz bu işi yapmaktan vaz mı geçelim?” Başımdan bir anda kaynar sular döküldü, “Niye Lefter Abi?” dedim. “Ya işte yaşlandı, paraya ihtiyacı var, onun için bir kitap çıkarıyor,” deyince gözlerim doldu. “Lefter Abi, lütfen. Bak, sen futbolu bırakalı 60 sene olmuş,” Alex vardı o zaman, Alex’le bir mukayese yapıldı ve Alex de kabul etti yani mümkün değil onun gibi olmak. “Bırak, müsaade et. Gençler, çocuklar okusun. Ne kadar zor şartlarda futbolcu olmuşsun. Gidip dört sene askerlik yapmışsın. En verimli döneminin dört senesini futboldan uzak geçirmişsin. Bir tane Lefter yakalasak kardır,” dedim. “Bak, hala senin yakınından geçecek bir futbolcu hiç çıkmadı,” dedim. O zaman ikna oldu. Şunu tekrar söyleyeyim; Lefter, Türk futbolunun gelmiş geçmiş en büyük futbolcusudur ve dediğiniz gibi, inşallah gençler de okur.
D.T.: Ahlaklı ve sevgi dolu aynı zamanda.
H.H.: Atatürk'ün dediği gibi, ‘Futbolcunun zeki, çevik ve ahlaklısı’. Lefter ismi için söylenmiş bir sözdür diyebiliriz.
N.S.: ‘Ver Lefter’e, yaz deftere!’
D.T.: Onu söylemeden, kapanışı yapmıyoruz.
N.S.: Daha önce Adalar Müzesi'nde Lefter için yapılan bir sergi vardı. Siz de orada, hatta röportaj ile katkıda bulunmuştunuz. Sevgili Ersin Salman'ı da analım, kendisi de serginin bir kataloğunu hazırlamıştı.
H.H.: Evet, bana da hediye etmişti. Çok güzel bir sergiydi.
N.S.: ‘Biz bu memleketi seninle sevdik Lefter’ diye bir sloganla...
H.H.: Evet, oslogan da çok güzeldi.
D.T.: Böyle bir kapatalım o zaman.
H.H.: Ne mutlu ki Lefter gibi bir Türk vatandaşına sahibiz diyelim.
N.S.: Bu topraklarda yetişmiş...
H.H.: Türk milletini, ulusunu her türlü arenada başarı ile temsil etmiş bir insan. Saygı ve rahmetle anıyoruz.
N.S.: Çok teşekkürler katıldığınız için.
H.H.: Ben teşekkür ederim.
N.S.: Adalar hepimizin!
D.T.: Adalar hepimizin!


