Lale Mansur: "Ümidim kalmadı ama inadım devam ediyor"

-
Aa
+
a
a
a

Apaçık Radyo'nun Youtube serisinde Lale Mansur'la sanat hayatını ve hepimizin hayatına eşlik eden sorunlarımızı; derin yoksulluğu, Derin Yoksulluk Ağı bünyesinde yürüttüğü çalışmaları, çocuk işçiliği (MESEM) gerçeğini ve toplumsal dayanışmayı konuştuk.

Lale Mansur ve İlksen Mavituna Açık Radyo'da.

İ. M: Hepiniz hoş geldiniz. Apaçık Radyo'nun YouTube kanalındayız. Bugün Lale Mansur'la birlikteyiz. Hoş geldiniz.

L. M: Hoş bulduk.

İ. M: Lale Hanım, ben sizi ekranda anlatmayayım. Siz bize ekranı anlatın. Biz çok yeniyiz. Çünkü siz çok uzun süredir Türkiye'de ekran denilince ya da gösteri sanatları denilince, sahne denilince benim için en azından kendi jenerasyonum itibariyle bu mecra ile organik bir şekilde bütünleşiksiniz. Biz epey yeniyiz YouTube'da. Bunun da heyecanıyla böyle uzun bir girizgâh yaptım. Teşekkür ederim.

L. M: Rica ederim. Ekranda o kadar çok olduğumu zannetmiyorum. Daha çok sahnede veya beyazperdede oluyorum. O ekran işi biraz daha zor bir iş. Hele şimdilerde iyice çok zorlaştı. Yani bizim sektör açısından çok uzun zamandır artık normal bildiğimiz hani Show TV vesaire... Bu gibi, yani ulusal kanallarda diyelim, çalışmayacağım artık. Çünkü o bir çalışma olmuyor. Yapılan şey de mesela en son yani mutlu olarak yaptığım Hatırla Sevgili gibi... Yani değerli bir işte bile... İşte en sonunda pes ettim yani. Şey yapamadım, dayanamadım o tempoya. Çünkü doğru dürüst, istediğim gibi oynayamıyordum. Şimdi saç makyaj hazır. Bir evde, işte benim karakterimin evinde altı tane daha oyuncu var. Ve ben saç makyaj hazır 17 saat beklediğimi biliyorum. Şimdi on yedi saat bekledikten sonra insan seksek bile oynayamıyor. Saçma sapan şeyler yapıyorum. Sonra eve gidip hüngür hüngür gece yarıları ağlayıp "Ben ne yaptım? Rezil ettim, mahvoldum. Ne kaldı geriye bu bölümden? Onu muhakkak iyi yapmam lazım." Bittim, mahvoldum. Böyle çalışılmaz yani, olmaz.

İ. M: Evet. İstediğinizi yapamıyor oldunuz.

L. M: Ama dijital platformda çalışacağım.

İ. M: Sizi görmek bizim için iyi olur tabii ki. Belki koşullar da biraz daha iyi midir bilmiyorum orada tabii ki.

L. M: Çok farklı. Netflix ve BKM yapımıydı. İşte Ata Demirer’in olduğu, Uğur Yücel'le birlikte bir kara komediydi. Ve tatlıydı ve film çeker gibiydi. Yani dedikleri gün başladı, dedikleri gün bitti. Belki havadan dolayı bir şeyin yeri değiştiyse değişti. Herkes ne yapacağını biliyordu. Kadro iyiydi. Yani çok mutlu mesut çalıştım.

İ. M: Yani aslında mümkün değil mi böyle bir koşulların sağlanması da? Yani biraz mukadderat gibi çünkü anlaşılıyor set koşulları ama öyle değil.

L. M: Değil, hayır değil. Zaten dünyanın hiçbir yerinde bizde olduğu gibi... Yani dünyanın her tarafında kırk dakika, kırk beş dakika bir bölüm. Böyle bir saçmalık yok. Yani altı günde bir film çekiliyor. E ne oluyor? O ona bakıyor, o ona bakıyor. Birlikte kuşları seyrediyorlar. İşte müzik gazla gidiyor falan filan ne oluyor? Yani zaten insanlar nasıl seyrediyor ben bilmiyorum.

İ. M: Evet, tek kriteriniz bu değil tabii ki. Yani şöyle, Evrim Kepenek'le yıllar evvel bir söyleşi yapmışsınız. Orada tabii ki şiddet kültürünü besleyen herhangi bir yapımda olmayacağını da söylüyorsunuz.

L. M: Katiyen, yani ne anlattığına bağlı. Yani bunu empoze ediyorsa hayır. Eğer orada bir karakterse, başka bir problem anlatılıyorsa, başka bir şey anlatılıyorsa tamam. Yani katili oynayabilirim, her şeyi oynarım. Ama esas konunun ne olduğuna bağlı.

İ. M: Evet ya bu da ilginç, böyle bir etik var yani hani seçebilir yani oyuncular aslında neyi nasıl yapacak, tabii ki koşullar çok zor ayrı.

L. M: Şöyle söyleyeyim, yani ben işte 43 yıldır Cem Mansur'la birlikteyiz ve çalışmayabilirim. Yani bu rahat güvencem var ama iki üç tane çocuğum olsa onlara okutmak zorunda olsam, abuk sabuk şeylerde çalışmak zorunda kalabilirim. Onun için yani oyuncu arkadaşlara da hiçbir şey söyleyemiyorum ama gerçekten o mafya işleri, o özendirme falan, o halleri bir şey diyemiyorum. Orada ben yani hani Şener Şen'in filminde dediği gibi "limon satarım" ama yapmam onu.

İ. M: Ben en son sizi şeyde izledim, Gündüz Apollon Gece Athena.

L. M: Ha evet, evet tatlıydı.

İ. M: Müthiş bir film, Emine Yıldırım'ın filmi.

L. M: Evet.

İ. M: Nasıl hatırlıyorsunuz onu?

L. M: Çok zevkle çalıştık, çok keyifliydi. Zaten senaryo da yani bir kadın filmi aslında.

İ. M: Evet.

L. M: Çok çok hoştu ve çok keyifliydi. Tam ben kendi karakterimin tam tersi bir karakteri oynadım. Ama çok keyifliydi.

İ. M: Evet, orada da konuşmuştuk filmin sonrasında, film ekibiyle de buluştuğumuzda. Ve tam bir kadın filmi dediniz. Yani çok farklı kadın hikâyelerinin yer bulduğu bir film. Çok kıymetli o manada hakikaten.

L. M: Evet, evet. Çok, çok, çok güzel. Yani çok iyi kotardılar bence. Ve önü de açık. Çok iyi, Tokyo'da en iyi film ödülü aldı falan. Bir sürü başka yerlerde de iyi ödülleri aldı.

İ. M: Evet, müthişti sizi de orada görmek.

L. M: Teşekkür ederim. Küçük bir roldü, önemli değil.

İ. M: Ama ağırlığı olan bir roldü.

L. M: Keyifliydi.

İ. M: Dramatik olarak. Peki, şimdilerde ne yapıyorsunuz profesyonel olarak?

L. M: Şimdilerde Adana Film Festivali'ne gittim. Bu işte Gündüz Apollon Gece Athena. Onun gösterimden sonra söyleşisi olacaktı. Oraya gittim ve orada bir tane film izleme şansım vardı. Nereye koşup geri dönüyorsam onu da bilmiyorum. Otur işte seyret filmleri.

İ. M: Festivale gitmişken.

L. M: Neyse. Tek bir film seyrettim. Ve dedim ki yani, bu bir Türk filmi mi? Ben yanılıyor muyum? Bayıldım yani, bayıldım.

İ. M: Hangi film? Onu da söyleyecek misiniz?

L. M: Tabii. Ölü Mevsim.

İ. M: Ölü Mevsim.

L. M: Evet. Ve bir arkadaşım oynuyordu. Yani birlikte daha önce çalıştığım Ece oynuyordu orada. Ona telefon ettim, tebrik ettim ve çok çok iyiydi. Bütün oyuncular, cast çok iyiydi. Her şey çok farklıydı, her şey çok güzeldi. Yönetmenin numarasını aldım. Onu aradım. Çok tebrik ettim. Dedim "Bir kahveye falan buluşalım. Nasıl yaptınız siz bunu böyle?" Çünkü on sekiz günde çekmişler. Çok kısa. "Nasıl oldu?" falan. Neyse sonra buluştuk. Çok tatlı ve çok çok memnun oldum. Tiyatrodan geliyor. Tiyatrodan geliyor ve oyunu da yazmış. Ve oyuncularla üç ay prova yapmışlar. Ya ben zaten bunu katiyen anlayamıyordum. Yani ben ilk girdiğimde doksan iki senesiydi. İlk Düş Gezginleri ile girdim. İlk işim oydu. Ve yani hani bu kadar kısıtlı zaman, o zaman hele film çekiliyor. Hani para çok önemli falan. "Ya biz niye daha önce buluşup çalışmıyoruz?" falan diye... Özellikle ondan sonra tiyatro yapmaya başladıktan sonra yani... Oyunlarda yer almaya başladıktan sonra iyice anlamsız gelmeye başladı. "Ya buluşalım, bak herkesin vakti var işte. Hani prova edelim sahneyi." Çünkü normal bir oyun için en az bir ay, bir buçuk ay prova yapıyoruz. Ve oyun başlıyor. Ondan sonra bilmem kaçıncı oyunda o oyun bambaşka bir oyun hâline geliyor. Yani bunu niye yapmıyoruz, bir türlü anlamıyordum. Bunu yapmışlar ve sonuç muhteşem. Onların ikinci yapacakları filmde ben zaten şey diyecektim, yani hani ufak bir rolde olsa oynarım. Ben çok inandım ne yaptığınıza. O bayağı çok iyi bir rol teklif ettiler. Şimdi inşallah kasım ayında çekilecek. Orada çok... Senaryoyu da çok beğendim, anlattılar. Son şeyleri veriliyor şu anda. Yani... Onu bekliyorum şu anda. Bu sene tiyatro yok. Ama seneye için araştırıyorum.

İ. M: Evet, bakalım. Önümüzdeki sezon için. Peki bu şey mi? Yani cehaletimden tabii ki yani normalde film hazırlıkları bu kadar zaman ayrılmadan mı yapılıyor?

L. M: Prova yapılmıyor. Bir kere okuma provası denen, bence son derece lüzumsuz bir şey yapılıyor. Hani o anda çay kahve içsek veya biraz şarap içip lak lak etsek daha faydalı olacak kaynaşmak açısından. Ama bir kere herkes rolünü okuyor işte o kadar. Hiçbir şey demek değil bu.

İ. M: Tabii ki. Evet, bu manada da o ekibin yaklaşımı değil mi? Biraz tiyatrodan da ilham alan bir yaklaşımmış. Evet. Bu size de gayet uygun aslında. Farklı alanlardan gelen birisi olarak. Bu arada şeyi de atlamayalım, Düş Gezginleri'ni de atlamayalım. Ben çok geç izledim filmi. Buna da çok sonradan düşündüm. Niye yıllar aldı Düş Gezginleri'ni keşfetmek? E tabii, biraz sıradışı bir yerde buldu kendini. Belki sıradışı olarak üretilmemişti ama hani onun...

L. M: Konu yani.

İ. M: Konu yani tabii ki. Tamamen kültürel ortamdan kaynaklanıyor muhtemelen ama müthiş bir şey yani şimdi alternatif bir sinema tarihi bile oluşabilir yani. Ve sizin neredeyse ilk denemeniz. İlk filminiz. Ve hemen ödül almışsınız arkasından.

L. M: Evet, hiç beklemiyordum. Çok iyi oldu.

İ. M: O nasıl oldu? O da müthiş bir şey değil mi? Müthiş bir başarı yani.

L. M: Yani biz Atıf Abi'yle gittik. "Gel, gör" filan dedi, "festival nasıl oluyormuş." "İyi," dedim ben de. "Gideyim," dedim, gittim. Sonra dönecektik biz bir üç gün sonra. Dedik, "Atıf Abi," dedik "yani ne dönüyoruz ki? Kalalım, hani öteki filmleri seyredelim filan." "İyi doğru, haklısın. Niye kalıyoruz, dönelim," filan. Tamam kaldık. Ama hiç beklemiyorduk. Ve böyle bir müthiş bir şey oldu bence. Çünkü ben diyordum ki yani tamamen bir tane film yapmış bulunuyorum ama nereden tanıyacaklar beni? Şimdi ben zannediyorum hep bana böyle şehirli, problemli kadın rolleri falan gelecek. Ben öyle bir şey bekliyorum. Fakat arkasından bütün malum oynadığım rol benzeri roller yağdı üstüme. Dedim, ben de Türkiye'nin aranan nokta noktası olamayacağım için ayıklamaya çalışıyordum ama çok iyi oldu ödül. ...göz önüne çıktım ve bir sürü teklif geldi. Yani ben düşünüyordum Londra'da oturacağım, nasıl tekrar bir rol bulacağım, nasıl olacak bu iş? Gidip gelip falan. Gayet iyi oldu.

İ. M: Evet, doksan iki.

L. M: Doksan iki.

İ. M: Değil mi? Evet. Bu da aslında bir yandan sizin de oyunculuk kariyerinizin başlangıcı, balerinlikten sonra yaptığınız ilk şey. Ama orada bir tiyatro eğitimi var galiba. Yok. O sonra mı?

L. M: Oynuyor oynuyor.

İ. M: Çok güzel.

L. M: Yok, şöyle. Ben, yani dansı... Cem Londra'ya taşımak durumunda kaldı. Oxford Orkestrası'nın başına geçti. Ve böyle balede gidip gelip yapılacak bir iş değil. Oradaki bale... Yani işte National Ballet var, bilmem ne var, Royal Ballet var. İşte yani benim yaşımda artık oraya gidip bir şey yapmak hikâye. Demek ki "Tamam, nasılsa bitecek" dedim ben de. Yani 10 sene daha dans ederim. Çok güzel, çok keyifliydi. 19 yaşından beri başrol oynuyorum. Yani mezun olduğum zamandan beri. Keyfini de aldım. Güzel. Tamam şimdi başka bir iş bulayım. Hani öyle olmuyor tabii. Bir sene çok iyi bir psikiyatra rastladım. Bir sene onunla çalışma sonucunda şeyi buldum yani, ben aslında oyunculuk... Yani ben balede de bir zıplıyorsam isyan mı ediyorum? Çok mu mutluluktan uçuyorum? Ve o beni ilgilendiriyordu. Yani Hürrem Sultan'ı oynuyordum ve mesela baledeki anlarımı geriye dönüp baktığımda Mustafa'yı boğduruyor Hürrem. Ben kulisteyim, tüylerim diken diken oluyor. Bir tek ben kaldım falan. Böyle bir şey, bir solom var arkasından. Zafer solosu. Böyle hâlâ tüylerim diken diken oluyor.

İ. M: Evet, gerçekten.

L. M: Yani gerçekten. Dedim ben ne aranıyorum ki? Çok değişik şeyler buldum kendime. Bir de dansı da çöpe atmak istemiyordum. Yani sahne üstü deneyimi. Hani o da bir işe yarasın. "Acaba psikoloji okuyayım, tamam. Dans terapi yaparım. Aa çok iyi fikir," falan. Üç gün. 3 gün sonra fıstık sönüyor. Sonra "Çok iyi, ben şimdi İngilizce'mi doğru dürüst bir hâle getirdim, çevirmenlik üzerine çalışayım, bilmem ne yapayım. Tamam o zaman, her yerden yapılır," falan böyle. İki gün falan idare ediyor, o da bitiyor. "Oyunculuk" dediğim andan itibaren böyle gözlerim açıldı. Ve "Tamam, ne yapmak gerekiyor? Diksiyon dersi." Tamam, hemen Arsen Gürzap, Can Gürzap okula. Bir sürü kitap okudum. Yani gerçekten bir kütüphane eder. Şöyle tuğla gibi kitaplar aslında elli sayfa. Habire aynı şeyi tekrarlıyor. Derken Eric Morris'in kitabına rastladım. Çok inandım. Onunla yazışmaya başladım. Daha ortada ne teklif var, ne bir şey, hiçbir şey yok ortada. Yani ben beğendiğim yönetmenlerden randevu aldım. Ofislerine gittim. Dedim "Ben böyle böyle, işte şuyum ve şimdi buna hazırlanıyorum. Diksiyon dersleri alıyorum. Eric Morris'e çalışacağım," falan. Hani bana göre bir rol olursa yani aklınızda olsun. O zaman çünkü menajer falan da yok.

İ. M: Kendiniz yapıyorsunuz her şeyi.

L. M: Yok, evet. İşte Ömer Kavur'a gittim. Yusuf Kurçenli'ye gitmiştim. Atıf Abi zaten beni danstan tanıyordu. Yani çok eskiden böyle tanıyordu. O da bir film çekiyordu. Bekle dedim, Gölge diye bir film çekiyordu. Orada çok küçük bir günlük bir rol var. "Bir gel bakayım, kamera karşısında ne yapıyorsun sen?" dedi. Ben de bilmiyorum ne yaptığımı. Tamam dedim, yaptım. Tamam dedi, "Al," dedi, Düş Gezginleri'ni koydu önüme.

İ. M: Bir okudunuz.

L. M: En önce doktordum. Sonra cast değişti. Hayat kadını deniyor artık değil mi? Hayat kadını oldum.

İ. M: Seks işçisi.

L. M: Seks işçisi oldum. Ondan sonra tekrar kast değişti. Dediler "Sen tekrar doktor oluyorsun." "Yok," dedim. "Ben bunu çok sevdim. Bunun karakteri bana daha yakın. Ötekinin o kadar değil. Daha zordan başlamayayım ben," diye. Tutturdum. Bu oldu. İnandım.

İ. M: Resmen böyle şey yani tesadüflerle örülmüş bir parkur yani o baktığımız. Ne kadar heyecan verici ve şimdi böyle bir müthiş bir şey yeni film tayininde kalmış olmasın. Yani buradan izleyenler de bir baksınlar Düş Gezginleri'ne. Unutuldu çünkü dediğim gibi. Siz belki, tabii ki iyice olacak, yıllar geçti.

L. M: Keşke iki kadının kadına daha yoğun... Yani küçük kasaba ahlakı falan hiç girmeseydi. ...daha iyi olurdu bence.

İ. M: Tabii ki, evet. Yıllar geçince bazı şeyler çok daha, değil mi? Ortada oluyor. Peki, Morris'le çalışmanızın size... O yıllar yılı gittim geldim. Öyle mi?

L. M: Tabii, tabii. Çünkü yani ben girdim ve benim jenerasyonum işte Zuhal Olcay, işte Nur Sürer... Yani bir sürü tiyatrodan gelme ve çok deneyimli bir sürü oyuncu. Nurseli İdiz. Yani var bir sürü benim jenerasyonumda. E ben daha gaga-guguk hâlde nasıl olacak bu iş? Deli gibi çalışıyordum. Deli gibi çalışıyordum.

İ. M: Ve Morris'le çok uzun yıllar sonra...

L. M: Yani en önce bir işte... Her yıl bir kere yaptığı çok uzun bir workshop var. En önce ona katıldım. Sonra mesela üç gün için bile, çok özel bir workshop için bile gidip üç günlüğüne gidip geri döndüğümü biliyorum. Ama çok şey öğrendim ondan. Keşke burada olsaydı çok iyi olurdu. Artık öyle yapmıyormuş öğretmenlik.

İ. M: Öyle mi? Evet. Ama yani metodu zaten...

L. M: Ama zaten kitapları falan müthiş.

İ. M: Evet. Peki, git-gelli format devam ediyor değil mi hayatınızda?

L. M: Evet, devam ediyor.

İ. M: İngiltere ve Türkiye arasında. Ama buranın gündeminin de içindesiniz bir anda.

L. M: Maalesef evet, mecburen.

İ. M: Evet. Nereden tutuyorsunuz hayatı bugünlerde?

L. M: Şimdi böyle sosyal sorumluluk işlerine girmeyi çok istiyordum. Çünkü şu anda çalışmıyorum ama para kazanmaya ihtiyacım yok. İyi peki, o zaman bir işe yürü yani. Böyle oturmakla olmaz. Yani kendini bir şeye hazırlıyorsun falan ama o zaten yapman gereken bir şey. On beş gün orası, on beş gün burası, "Beni kim, nerede, ne iş yapacağım?" falan derken Hacer Foggo'nun bir konuşmasını dinlemiştim geçen sene. Ve Hacer'i aradım. Çok, çok ikna olmuştum ve çok beğenmiştim. Yaptığı işlere de çok bayılmıştım yani. Ondan sonra dedim yani "Böyle böyle ben böyle bir şeyler yapmak isterim ama ne yapacağım bilmiyorum yani. On beş gün, on beş gün buradayım." "Ya" dedi, "bir dakika ne yapabilirim, ne var şimdi?" dedim. İşte dediler, "Şimdi tablete hazırlanıyoruz." "Ne tableti?" falan. İşte böyle böyle. Şimdi çocuklar orada... Derin Yoksulluk Ağı’nda Üç yaşından on yedi yaşına kadar çocuk var. Üç yaşındakiler tabii oradakilerin kardeşleri falan oluyor.

İ. M: Tabii.

L. M: Genellikle Dolapdere'den geliyorlar. Hrant Dink'in o sokakta bir ev açtılar.

İ. M: Papa Roncalli.

L. M: Papa Roncalli, evet orada bir ev açılmak üzere. Daha önce orada bir ev varmış, sonra niye kapanmış bilmiyorum. Başka şeyler de yaptılar. Onları biliyorum. Eskişehir'de belediye ile çok ciddi çalışmalar yaptılar falan. Şimdi dediler ki, ne lazım? Soba yok evlerde, üşüyorlar. Yani kaç tane soba lazım? İşte yedi tane soba lazım. Tamam, ben hemen bunu üç günde yaparım falan. Bunlar kaç para falan. Gerçekten, hakikaten, ilki üç gün içinde bitti. Şimdi ne lazım? Şimdi işte bilmem ne. "Peki," dedim, "ben ne yapabilirim?" "Sen" dediler, "masal okuyabilirsin." Aa tamam olur. Tamam ben buradayken masal okurum gelip dedim. Sonra bir birlikte çalıştığım çok iyi bir oyuncu Gizem Aldemir, Ankara Sanat'tan yetişme ve onunla konuştum. Çünkü o yaratıcı drama yapıyor biliyorum. Ondan sonra "Gizem" dedim, "böyle böyle işte yaratıcı drama..." "Tabii" dedi, "ben yapabilirim, yaparım" dedi. Hem değişik yaş gruplarına da yaparım falan. İşte ben dedim masal okuyacağım. "Sen niye masal okuyorsun?" dedi. "Masal anlatıcılığı diye bir şey var." "Öyle mi? Nedir o?" dedim. "Tamam sen gel ben sana yarım saatte anlatırım" dedi. Çok güzel dedim. Oldu tamam ben masal okumaktan...

İ. M: Hikâye anlatıcısı oldu.

L. M: Hikâye anlatıcılığına geçiyorum. Şimdi öğreneceğim daha. Öğrenmedim henüz. Ondan sonra işte şimdi tablet. Çünkü oradaki okuyan çocuklar öğretmenlere bir ödev veriyor. Ve onun da öyle bir PDF ki telefonda yapamıyorlar ödevi ve tablet lazım. Şimdi bu tabletlere geçmek üzereyiz. Ben daha doğrusu. Onları bulmam gerekiyor. Ve şeyi de fark ettim, bir ağ oluşturmam gerekiyor. Yani habire mesela altı kişi, sekiz kişiye ben böyle habire işte şu lazım, bu lazım değil. Ne lazımsa mesela onlar kendi yakınlarındaki dört, beş kişiye herkes. Yani böyle bir şey yapmak gerekiyor anladığım kadarıyla.

İ. M: Böyle etkiye odaklanıyor.

L. M: Yoksa hâlâ yine bir şey istiyor falan olacak. Onun dışında, ne bileyim, gittiğim her yerde bunu anlattığım için. Mesela bir emekli büyükelçi, çok eski bir arkadaşımız var. Çok şeyde oturuyor, yani Divan Otel'in hemen oralarda oturuyor. Böyle dedim, böyle böyle bir şeye girdim, çok heyecanlıyım. Nihayet bir işe yarıyorum falan. O dedi ki, "Ben" dedi, "İngilizce öğretebilirim." Tamam, hemen yazıyorum. İngilizce hocası buldum. Biri geliyor, diyor ki, "Pedagog lazımdır. Ben biliyorum falan, pedagog ayarlarım." Tamam, pedagog bulundu falan dedi. Ben böyle kendimi kaybetmiş durumdayım.

İ. M: Tamamen adamış vaziyettesiniz kendinizi.

L. M: Evet.

İ. M: Peki o ilk konuşmayı hatırlar mısınız? Hacer Hanım'a ki saygıyla selam edelim ona da buradan çok defa ağırlamışlığımız var. Evet, çok müthiş bir insan. Ne etkilemişti sizi onun anlattıklarında?

L. M: Yani bir kere hani en alt grupla çalışıyor; kâğıt toplayıcıları ya da işte arabada selpak satanlar falan. Yani bunlar çok ciddi yoksulluk ötesi bir durumdalar. Her şeye ihtiyaçları var. Ve bunları çok deneyimliler ve çok iyi organize ediyorlar. Ve işte bu mesela çocukların MESEM'e düşmemesi. Bu MESEM'i hâlâ bilmeyenler var.

İ. M: Evet.

L. M: İnanılır gibi değil.

İ. M: Yeteri kadar konuşulmuyor mu diye insan şüphe ediyor.

L. M: Bilmiyorum. Ben de bilmiyorum ama yani orada çocuklar güya bir... Meslek öğrenecekler. Palavra tamamıyla, bedavaya yakın. Yani asgari ücretin dörtte birine bu çocuklar çalıştırılıyorlar orada. Günde on iki saat mi, kaç saat? Bayağı uzun bir saat.

İ. M: Ciddi bir emek sömürüsü olduğunu biliyoruz.

L. M: Ve işte yaralanıyorlar, ölümler oluyor. Otuz sekiz kişi öldü. Ve şeyden yani okuldan kopuyorlar. En son bir tanesi, en son değil bir ay önce bir tanesi intihar etti. "Hayattan zevk almıyorum" diye intihar etti.

İ. M: Maalesef.

L. M: Yani bu korkunç bir şey.

İ. M: Yani bu noktada demin tablet konuşmuş gibi olduk ama çocukların hayatlarından bahsediyoruz.

L. M: Korkunç, korkunç. Ve yapacak çok fazla şey var.

İ. M: Tabii ki.

L. M: Yani herkes... Ben şeyi de anlamıyorum. Yani tanıdığım insanlar var. Yani maddi durumları iyi, çalışmıyorlar. Ben şeyi anlamıyorum. Mesela köpeğin olur, kedin olur. Onlarla ilgili bir şey, bir el atarsın. Çocuğun olur, çocuklarla ilgili. Ne bileyim, tabiatı seviyorsundur, TEMA MEMA bir sürü çalışacak yer var. Yani insanlar gerçekten emeklerini koysalar... Her şeye rağmen bir şeyler fark eder gibi geliyor bana.

İ. M: Şüphesiz çok şey var yapacak çünkü.

L. M: Çok fazla ve gitgide de yığılıyor yani.

İ. M: Peki yani şöyle bir şey geldi aklımdan, şeytanın avukatı olarak. İyi bir şeyler de yok mu? Ne görüyorsunuz? İyi ne var Türkiye'de?

L. M: Çok zor. Açık Radyo var. Ondan sonra Onlar TV var. Ondan sonra Can Dündar'ı izliyorum. Yani en azından doğru haber alabilmek için çok kısıtlı. T24, Diken, Nefes falan çok az bir şey.

İ. M: Tabii ki dar alanda kısa paslaşmalar.

L. M: Evet. İşte ara sıra biri gidip bir yerde altın madalya falan alıyor, seviniyoruz. Öf! Ya da işte böyle bir film çekiliyor, "Vay be" diyorsun.

İ. M: Evet.

L. M: Helal olsun. Böyle. Yani çok, çok zor.

İ. M: Evet çok zor ama işte evet bir yerde nasıl diyeyim şimdi umut, umut demek de çok romantize etmek oluyor tabii ki.

L. M: Ümit Kıvanç’ın çok güzel bir lafı var. "Hiçbir ümidim kalmadı ama inadım devam ediyor" diye. Ya ümidim de bilmiyorum çünkü artık öyle bir hâle geldi ki hani sürdürülebilir bir şey olmaktan çıktı. Ama yani "Bir yerden bu böyle devam etmeyecek" duygusu var. Edemez artık herhalde diye bir duygu var.

İ. M: Evet. Bir arada olmaya devam edeceğiz.

L. M: Evet.

İ. M: Konuşmaya devam edeceğiz. İyi ne varsa ve kötü ne varsa hepsi aynı anda.

L. M: Evet.

İ. M: Çok teşekkür ediyorum.

L. M: Ben teşekkür ederim.

İ. M: Burada olduğunuz için. Evet. Lale Mansur'la birlikteydik. Apaçık Radyo YouTube kanalındaydık. Çok teşekkür ediyoruz bizleri izlediğiniz için.