Tayfun Erdoğmuş'la Atlas 1/137: Evrenin Şifresi
Evrenin hassas ayarı "1/137" ile doğanın hafızası arasında nasıl bir bağ var? Bu hafta sanatçı Tayfun Erdoğmuş ile Arter'deki "Atlas 1/137" sergisini gezdik; ovanın genişliğinden mağaranın karanlığına, insanın evrendeki ölçeği ve sanatın dönüştürücü gücü üzerine konuşuyoruz.
İ. M: Apaçık Radyo'nun YouTube kanalına hepiniz hoş geldiniz. Arter'de Tayfun Erdoğmuş'la buluştuk. Merhaba Tayfun Bey.
T. E: Merhaba.
İ. M: Sizinle olmak çok güzel burada.
T. E: Teşekkür ederim.
İ. M: İzleyicilerimiz, dinleyicilerimiz de sergiyi bir parça da olsa daha yakından izleyecekler diye düşünüyorum. Bunu konuşacağız. Başlık aslında bir yandan mistik bir yandan çok keskin ama keskinle o belirsizlik arasındaki çizgiyi de zaten... Sergiyi böyle kavramsal bağlamına işaretleyebiliriz. Ama şöyle bir girişten başlayalım istiyorum. Atlas 1/137. Şu an çok özel kağıtların önünde duruyoruz.
T. E: Evet bu benim 1999'da Milli Reasürans Sanat Galerisi'nde sergilediğim işler. Bunlar çoğunlukla defter formundaydılar. Bu kağıtları ben Hindistan ve Katmandu Vadisi'nde keşfetmiştim. Himalayalarda. Bir özel ağacın kağıtları bunlar. Lokta ağacının uzun lifli dayanıklı kağıtları. Bir yabani defne. Bu kağıt onların bütün Budist yazılarının falan kaydedildiği... Böceklenmeye, birtakım aşınmalara falan dayanıklı bir kağıt. Öyle keşfettim, bir tesadüf üzerine keşfettim. Sonra bu kağıtlardan getirttim ve bu sergiyi yapmaya başladım. Bu kağıtların özelliği şu, kağıtların kendiliğinden bir bağlama şeyi var. Yani ıslakken kağıt çok kolay form edilebiliyor. Ama kuruduktan sonra da yırtılması falan çok zor olan bir kağıt. Dolayısıyla ben bunları tekrardan yaptım. Yani kağıdın içine birtakım görüntüleri... Kaydettim, kolajlamalar yaptım. Birtakım böyle doğal yapışkanlarla bunları destekleyerek o zamana kadar edindiğim bilgileri, anıları, hatırlama defterleri gibiydi bunlar. Yani günlük gibi değil, benim geriye dönüp baktığım bir şeydi. Tam 40 yaşıma rastlıyordu o tarih. Biraz öyle bir sergi oldu bu. Yani benim hatırlamalarım aslında bunlar. Bütün okulda öğrendiklerim, hayatla ilgili şeyler. Ben Diyarbakır'daydım Ay'a inildiğinde. Radyodan dinledik Ay'a iniş şeyini. Dolayısıyla o tip şeyler de geriye çağrıldı. İşte deprem zamanıydı, depremle ilgili birçok şey oldu. Tektonik hareketler, dünyayla evrenin etkileşimleri. Bütün o büyük düzenin görünür olduğu zamanlardı. Biraz onlarla ilgili hatırladıklarım, altını çizmek istediklerim bu defterlerin içine girdi.
İ. M: Bu bir özet gibi yani aslında. Evet, evet.
T. E: Bu zamana kadar ben hep böyle layer'larla, katmanlarla çalıştım. Burada bu katmanları sayfalar haline döndürdüm. Yani bir defterdi bunlar. Bunların camları, çerçeveleri de açılabiliyor ve bu defterler çevrilebiliyor. Dolayısıyla izleyen tarafından da yeniden kurgulanabiliyor. Çünkü içindeki birtakım sayfalar farklı kurgulanmalara izin veren bir yapıda. Dolayısıyla o dönem Ali Akay'ın sergiyle ilgili yazdığı yazıda Tayfun Erdoğmuş'un Seyir Defterleri diye isimlendirmişti. Sevgili Eda Berkman da bunu giriş olarak kullanmamızı önerdi. Dolayısıyla bu seyir defterlerinin bağlantısı böyle. Hem Ali Akay'a hem de Eda'ya bir teşekkürüz bu anlamda.
İ. M: Evet, yani sergiyi henüz görmedik bunu söyleyelim izleyicilere. Serginin girizgâhında önemli bir çentiğin önündeyiz. Burada istediğiniz, yani aslında tamamen izleyiciye kalmış bir rotasyon var.
T. E: Evet, burada bir şey yok. Düşündük burayı biraz, bir haritalama yaptık hem bu mekanın planını biraz küçülterek bunları yerleştirdik. Dolayısıyla hani duvarda asılı değil ama işte üzerine eğilip masa gibi bakılabilen, dediğim gibi bu sayfaları da açılıp değiştirilebiliyor. Tabii ki bunu müzedeki, salondaki arkadaşlarımız yapıyorlar belli rutinlerde. Dolayısıyla bu sayfalar zamanla değişiyorlar.
İ. M: Evet. Yani iki ya da üç sefer sergiyi ziyaret ederseniz muhtemelen aynı şeyi görmeyeceksiniz.
T. E: Evet.
İ. M: Bu da sizin sevdiğiniz bir şey bir yandan değil mi?
T. E: Evet benim sevdiğim bir şey. O değişme benim çok beğendiğim bir şey. Çünkü bütün o süreci görmek istiyorum. Ben biraz zamanla da oynuyorum. Yani hem bugünü hem geçmişi hem yarın olabilecekleri tahvil edip onları bir şekilde bu helezonik bir zaman benim. O lineer bir şey değil düşündüğüm. İlk bana bu şeyi verdiler. Çünkü daha önce yaptığım işlerde bu katmanlar hep lineer bir zamanla, üst üste örterek giden bir şeydi. Ben onları bazen kapatıp açtığım zaman geriye çağırdığım detaylar olurdu. Bunda bunu denedim. Daha sonra işte bütün bu diğer işlerimde de göreceğimiz o katmanlaşma ilk şeylerini buradan alıyor aslında. Evet. Etkilerini buradan alıyor.
İ. M: Ama serginin isminde bir sabit var.
T. E: Evet.
İ. M: Sabitin buradaki nasıl söyleyeyim, non-lineer oluşla, sabitlenme işiyle ilişkisini biraz konuşalım.
T. E: Şimdi aslında benim hep düşündüğüm şey, tabii biz buradan bir girişle gireceğiz. Sonuçta bir seyir önerdik biz aslında. Bu böyle bir gezinti. Dolayısıyla bu gezinti, bu seyir aslında bir gözlemleme imkanı veriyor. Çünkü seyirde siz uzaktan bakarsınız, yaklaşırsınız, o zamanı siz kullanırsınız. Neye odaklanacağınıza da siz karar verirsiniz. Biraz bu izleği buna göre kurmaya çalıştık. Dolayısıyla benim önerdiğim şey şuydu. Benim hep daha önce bu zamana kadar üstünde durduğum işlerimle ilgili en temel yapı sistem ve rastlantıydı. Bir sistem kurardım ama onu birtakım etkilerle bozardım ve karşıma çıkan şeyle tekrar hesaplaşır tekrar devam ederdim.
Dolayısıyla yola çıktıklarımla karşıma çıkanlarla bir şey kurmaya çalıştım. Ama bu rastlantıların aslında rastlantı olmadığını düşünmeye başladım giderek. Önce de bahsettim, havada karşılaştığım uçaklar aslında sen tesadüf diye çok seviniyorsun ama onların hepsi planlı uçuş yani. Hepsinin saati şeyi belli. Dolayısıyla bu hassas ayar biraz bunu işaretliyor ama hani biz insanlık olarak büyük bir zamandan geçtiğimizi düşünüyoruz ve çok şey öğrendik, çok şey biriktirdik, çok şey biliyoruz. Ve dünyaya hükmediyoruz diye düşünüyoruz. Aslında biz dünyaya çok bir şey yapamıyoruz. Dünyada bizi aşan bir düzen var. Biz belki onu biraz hırpalarız ama o hırpalanmışlık hızla dünya bizi dışa atacak, o devam edecek. Biz biraz bunu anlamamız gerektiğini düşünüyorum. Dolayısıyla buradan çıkıp büyük bir ovadan bir karanlık mağaraya gireceğiz. Ve o serüven biraz aslında benim insanlık serüveni gibi düşündüğüm... Aslında hani sonunda da söylesem de olur, bu mağaranın içinde Picasso'ya atfedilen bir şey var.
Bakıyor Lascaux'daki mağaradaki işlere de "Biz aslında 12 bin yıldır pek bir şey yapmamışız" diyor. Onun gibi bir şey, aslında çok ilerlediğimizi düşünürken çok ilerleyemediğimizi görüyoruz aslında. Bütün bu dünyayı biz rezerv gibi görüp her şeyi kullanmaya kalkıyoruz. Ama aslında öyle olmadığını. Dolayısıyla bu hassas ayar da 1/137 fizikçilerin çok bildiği bir şey. Dışında olanların, yeni tanıştıklarının da bilmeyeceği gibi duran bir şey. Biraz fizik ama çok netleşmediği için herhangi bir birimi yok. Yani değeri yok. Kilo değil, zaman değil, şey değil. Dolayısıyla bu bir oran. Bu saptanmış, formüle edilebilen bir şey. Bu konumda dengeleniyor bütün düzen. Yani evrendeki en küçük parçadan en büyük parçaya kadar bu halde olmasını sağlayan orantı bu aslında. İnce yapı sabiti (alfa sayısı) diyorlar. Dolayısıyla ben bu ismi önerdiğimde tabii ki bunları konuştuk. Biraz fazla önüne geçecek diye düşündük. Dolayısıyla Eda da başından beri Atlas'ı önerdi. Biz bunu isim soyadı olarak birlikte kullanmayı düşündük. Çünkü içinde yaşadığımız dünyanın bütün dengesi bu. Ve ben de burada şu ana kadar yaptığım işleri bir araya getirmiş olmakla belki bir Atlas oluşturuyoruz diye öngördük. Dolayısıyla 1/137 de oradan geliyor.
İ. M: Bir yandan da şeyden ayrıştırıyorsunuz kendinizi. Bu hem Arter'in baştan beri iletişiminde de bu ayrılma. Önemsiyorum bunu. Retrospektif mi demiyorsunuz?
T. E: Değil aslında. Retrospektif değil. Çünkü retrospektif olması için benim en başından bugüne kadar bütün yaptığım işlerden en azından belli örnekleri bir araya getirmiş olmamız gerekiyordu. Bu benim son 25 yılda yaptığım işler. Ve tabii ayıklanarak yapılmış işler. Özellikle bu seyri, akışı, geziyi planladığımız bir şey. Burası bir giriş olarak kullandığımız, bir prolog olarak kullandığımız alan. Hem benim bütün bu üzerine kurduğum meseleleri ilk öne çıkardığımız, artı kullandığım malzemeleri, materyalleri, doğanın parçalarını nasıl bir araya getirdiğimi gördüğümüz alanlar var. Ondan sonra o büyük alana giriyoruz. Aslında böyle bir üç durak diye düşünebiliriz bunu. Giriş, gelişme ve sonuç diye düşünebiliriz. Eğer çok kabaca şey olmayacaksa.
İ. M: Evet, evet. Kolaylaştırıcı olacaktır. Şimdi konuşmaya başladığımız manzara, bir manzaranın içinde konuşmaya başladık aslında. Bir yandan hani etki de ettik gölgelerimizle. Bir düzen, bu düzenin siz de bir biçimde süreceğine işaret ettiniz. Ama işte bir biçimde dahil oluyoruz gölgesiyle vesaire biraz. Bu iş üzerinde çok kısa da olsa konuşacağız.
T. E: Bu gene Ali Akay'ın kulağını çınlatacağız. Ali Akay'ın yaptığı bir sergi oldu. Riskli Gölgeler diye bir sergi. Ben o sergiye yaptığım bir iş bu. O iş için özel olarak yaptığım bir iş bu. Anımsayacaklardır bazı izleyiciler, sergiye gelenler. 5 Mayıs 2000'de bütün bu gezegenler tekrar 5 gezegen ya da 7 gezegen tek sıraya gelip o düzende de dünyadaki bir sürü felaketleri tetikleyeceği gibi bir öngörüde bulunuldu. Bunun tabii biraz ben ironisini yapmaya çalıştım. Çünkü o dönemde biz, bu deprem sonrası zamandı. Herkes çok travmalıydı. Dolayısıyla her türlü şeye yaralı yanıtlar veriyorduk. Dolayısıyla herkes çok duyarlıydı. O dönemde ben bu işi biraz hem onunla böyle muzipçe ilişki kurarak hem de işte yukarısıyla burasıyla ilişkileri bir daha düşünerek yaptığım işti. Bir ışık verdik ki, tiyatrodaki biraz ürkütücü efekti alalım diye buradaki gölgeleri de biraz bununla kullanıyoruz. Aslında işte Ali'nin Riskli Gölgeler dediği şeye biraz ben bu işimle böyle yanıt vermeye, katkı etmeye çalıştım. Evet.
İ. M: Peki bu prologdan sonra isterseniz güzergahı takip edelim yavaş yavaş.
T. E: Serginin ikinci durağına. Benim hayalet herbaryum dediğim.
İ. M: Evet.
T. E: Bu bölüm, biliyorsunuz bitkileri çok kullandım ve bu bitkileri hazır nesne olarak kullandım. Bu bitkileri kuruttuğum herbaryum defterleri bunlar. Alttaki sıra benim kendi yaptığım defterler, yani çizimlerle başlangıçta yaptım. Üsttekiler de benim dışarıda kullandığım lokta kağıtlarından yapılmış defterler. Tabii bunlar ilk başlangıçta yaptığım defterler. Dolayısıyla bir sıra ondan, bir sıra ondan gibi oldu. Burada defterlerdeki bitkilerin kendilerinin, benim hiçbir katkım olmadan kendilerinin bıraktığı izler bunlar. İlk kez bunları Akbank Sanat Galerisi'nde bir sergi yapılmıştı. Orada sergiledim birkaç tanesini ve bunları ben hep böyle birlikte uzun zamandır göstermek istiyordum. Dolayısıyla miktar olarak bunlar tabii çok büyük sayılarda biriktiriliyor. Bu defterlere tabii bu bitkilerin konması, bunların sağlıklı bir şekilde kurutulması, tekrar aktarılması, tekrar bir araya getirilmesi, bazen bazılarının ayıklanması, parçalanması, birtakım alanlarının değiştirilmesi, hatta kesilmesi... Benim işte yüzeyin üzerinde bunları kullanırken oluşturmaya çalıştığım dilin birtakım harfleri diyelim, birtakım işaretleri diyelim. Burada onların bıraktığı izler. Dolayısıyla bence en yetkin halleri bunlar. İkinci tarafı bunların simetri olması. Ben en başından beri bu simetriyi kullandım ama benim gayem bu simetriyi kullanırken bizim geleneksel sanatımızdaki simetriden yola çıkarak, o estetiği anlamaya çalışarak Batı'nın resim bilgisiyle bunlara nasıl yaklaşabileceğim ya da bu ülkedeki, bu coğrafyadaki benim içinde büyüdüğüm coğrafyanın estetiği ne olmalı diye düşündüğümde o simetriyle çok uğraşmaya başladım. Dolayısıyla bu defterler de bu simetrileriyle bana bu konuda yardımcı oldular. Tabii daha sonra giderek içeride göreceğiz. Bunun bilimde de karşılığının olduğunu gördüm. Öğrendikten sonra bu işe başka türlü de bakmaya başladım. Biz burada hem çiçeklerin izlerini kullandık, gösterdik. Hem de burada üç tane de koku var. Yani çiçekler, bitkiler bir de kendi kokularıyla tekrar hayalet olarak burada dolaşıyorlar. Dolayısıyla üç koku, biri lilyum, diğeri karanfil ve üçüncüsü de tam karşımızdaki köşede gül kokusu var. Burada da benim defterlerden bir kısmını gösterebildiğim, bitkilerin düzenlendiği, gösterildiği bir vitrinimiz var. Tabii çok küçük kısmını koyduk buraya.
İ. M: Kullanılmış malzemeler.
T. E: Bunlar kurutulmuş ve kullanılmayı bekleyen bitkiler. Tabii dediğim gibi kestiklerim var, bütün olarak kullandıklarım var, tozları var.
İ. M: Şekil vermişsiniz. Evet. Bir iki kümelenmeler.
T. E: Dolayısıyla ben hem, yani doğanın kendisiyle çalışıyorum aslında bir şekliyle. Hem organik malzemeyle hem sentetik malzemeyle. Çünkü kullandığım diğer malzemeler de akrilik solüsyonlar ve bazı minik asit ve çözeltiler. Yani bunları kullandığım ince varak metallerle etkileşime geçirip onların birbiriyle ilişkilerinden kaynaklı tortulanmayı, oksidasyonu bir renklilik ve form dili olarak kullanmaya gayret ediyorum. Yaptığım şey o.
İ. M: Evet. Şimdi ana alana geçtiğimizde bu referansları yeniden kullanacağız kısmi olarak şüphesiz. Şimdi koku alanını bırakıyoruz. İzleyicilerin maalesef duyumsayamadığı bir katmanı, Atlas sergisinin. Onun için Arter'e gelmeleri gerekiyor. Sergi bu yılın sonuna kadar.
T. E: Evet, 3 Ocak'a kadar devam ediyor. Bu karşıda da benim 2010'da Berlin'de, Künstlerhaus Bethanien'in Kağıt Atölyesi'nde yaptığım işler. Bu işler kağıdın kendisiyle yapılmış işler, dolayısıyla burada kağıdın dışında hiçbir malzeme yok. Burada sadece bitkilerin izleri var diyelim ya da izdüşümleri var diyelim, çünkü bunlar bir kağıt eleğine yapılmış işler ve kağıt yapılırken kağıt hamurunun içinden elekle aldığınız kağıdı bu motifleri gösterecek şekilde hazırlanmış bir kalıpla yapılıyor. Dolayısıyla bu kağıt hamuru preslendiği zaman kağıt bu kadar. Dolayısıyla kağıdın kendisinin içinde buradaki bütün estetik, bütün söz edilen şey. Dolayısıyla bu da bir anlamda bir hayalet. Yani kağıdın kendisinin iş olduğu, üzerine herhangi bir şeyin kaydedilmesine gerek olmayan, kağıt olurken içine hafızasını aldığı bir ilgi dünyası. Evet. Bu işler de bu. Bunları ben yedi ayrı çift iş yaptım. Yani ikili işler, diptik işler. Yedi ayrı ornament diyelim ona, onlar var. Ve iki ayrı kağıt hamuruyla yaptım. Bir keten hamuruyla bir de pamuk hamuruyla yaptım. Burada biz bunları karıştırarak kullandık. Bunlar aslında bir multiple. Tirajlı, iki tane iki serisi olan... Yani toplam 14 iş, ikili olmaktan oluşan bir iş. Bunları da buraya bu anlamda koymaya geldik. Dolayısıyla kağıdın kendisi buradaki olan şey.
İ. M: Yani dinleyiciler anladı ama yerinde vurgulamak istiyorum. Siz kağıt da yapıyorsunuz.
T. E: Evet, uzun zamandır kağıt da yapıyoruz.
İ. M: Kriteriniz, sanatta parçasısınız yani.
T. E: Evet, aslında kağıt çok ilginç bir şey. Dediğim gibi ben çok eskiden, 80'li yıllarda kağıt yaptım. Kalıpla çalıştım. O zaman daha çok pulp painting yaptığımı hatırlıyorum, kağıt ürettiğimi hatırlıyorum. Daha sonra tabii kağıdı biraz daha tanıdıkça kağıdın çok sofistike bir malzeme olduğunu görüyorsunuz. Yani çok iyi bir malzeme kağıt. Ve çok kendine, bir sürü bilgiyi almak için imkanı olan bir bilgi eğer onu kavrarsanız. Dolayısıyla bunu yapmaya çalıştım. Bütün bu tuvallerimde de hep kağıt kullandım. Bazı katmanlarda kağıtlar var. Kağıdı kendi başına da kullandığım oluyor. Giderek kağıtla ilgili tecrübelerim arttıkça en son kısmında göreceğiz. Orada artık kendi kağıt olmaktan çıkmaya başlayıp başka bir şey olmaya başladı. Çünkü araya çok başka şeyler daha girdi. Yani o öyle devam ediyor. Kağıtla olan ilişkim hala devam ediyor.
İ. M: Bir yandan aslında bildiğimiz manada aracılık işlevi değil ama halen beklemediğimiz şeylere de aracılık ettiği bir hareket.
T. E: Evet aslında bu teknik, yani filigran dediğimiz teknik bir kağıdın hangi atölyede hangi fabrikada yapıldığını işaretleyen bir şey. Wasserzeichen, su işareti demek aslında ya da su çizimi diyebilirsiniz. Kağıdı kaldırdığınızda markasını ya da o atölyenin işaretini görürsünüz. Bir horozdur bir başka bir şeydir. Biz bu işaretin tekniğini resim yapma olarak kullandık. İlk söylediğimde Gangol Uygur işte şaşırdı. Yani çok abartılı buldu bu teklifimi. Çünkü zor bir işti bunu yapmak. Ama o çok iyi bir kağıt ustası ve sanatçısı. Bu işi iyi çözdü ve şimdi çok ileri noktalara getirdi. Yani son gördüğüm birkaç örneği başka sanatçılarla da bu işleri yaptı. Çok etkin bir yere getirmiş. Bayağı bizim bugün paranın üzerinde gördüğümüz kadar detaylı bir filigran işine kalkmış. Üç boyutlu falan, çok çok iyi yerlere gelebiliyor dediğim gibi çok geliştirilebilecek bir teknik. Evet yani buradaki iddia biraz oydu, yani çok küçük bir şeyi bir resim yapma yöntemi olarak kullanmaktı. Benim kendi önüme koyduğum o zamanki hedef ya da neyse işte, zorluk ya da merak ya da ne denirse adına.
İ. M: Evet, ilerleyelim.
T. E: Evet, aslına bakarsak buradaki işlerin çoğu çok yakın tarihli, 3-5 ay önce, 6 ay önceki işler bunlar. Bunlar aslında benim daha çok çalışma yöntemim zaten bir deneysellik içeriyor. Tecrübe etmeye çalışan birisiyim ve o tecrübelerden, yaparken öğreniyorum. Yaptığım şeyden öğreniyorum, o bana bir şey söylüyor. Dolayısıyla ben işe başlarken çok kaba fikrim var.
İ. M: Heyecanlı olan da bu değil mi?
T. E: Evet.
İ. M: Sanat olan belki de bu.
T. E: Bilemem, onu o kadar iddialı konuşamam ama benim için ilginç olanı bu, benim için öğretici olanı bu. Ben yaptığım işten daha çok öğrenerek gidiyorum. Birçok şeyi deneyebiliyorum. Bazen hiç olmayacak şeyler karşıma müthiş imkanlar açıyor. Dolayısıyla burada yaptığım şey bunlar. Özellikle de benim Berlin'deki evim ev-atölye. Dolayısıyla orada, buradaki atölyemde kullanamadığım bazı malzemeleri kullanabiliyorum. Çünkü çok asitli, çok toksik şeyleri maskesiz yaşayamam orada. Dolayısıyla bunlar daha organik. Yani limon suyundan tuza kadar birçok şeyi kullanarak burada yarattığım reaksiyon, o etkileşim alanı. Bir sürü şeyi göstermeye başlıyor. Dolayısıyla bunları biraz o görünürlüklerinin detaylarını biraz daha hissetmek için hem tek sayfa olarak kullandık hem ışık kullandık ki birtakım detaylar görülsün. Biraz bu ışık gölge, bu hayalet fikri burada da devam etsin istedik. Bu süreç burada. Üç tane vitrinimiz var. Bu kağıtlarla yaptığımız şeyler.
İ. M: Evet ışık, gölge ve hayalet fikri.
T. E: Evet.
İ. M: Yani denemelerinizden aslında bir elemin sonucunu görüyoruz.
T. E: Tabii tabii bunlardan yüzlerce var. Evet. Yani burada bir seçki, bir arada kullanabileceğimiz bir seçki yaptık. Ki işte bu hazırlık içerideki işlerde, bütün katmanlarda olan şeyler aslında. Bunlar ayrı ayrı durduğu için şimdi bunları başka türlü okumaya başlıyoruz. Ama içeri girdiğimizde o büyük manzarada, bunları aslında bütün resimlerin içinde var olan yöntemler, teknikler, ne diyeyim detaylar, motifler olarak göreceğiz.
İ. M: Işık sayesinde biraz mesafe kapanmış oluyor.
T. E: Evet burada mesafe kapanmış oluyor. Artı birtakım detayları da daha iyi görüyoruz. Yani normalde bunları ışıkta, yani önden gelen ışıkta başka türlü okuyorsunuz. Ama arkadan gelen ışıkta da başka türlü görüyorsunuz. Dolayısıyla o imkanı bu ışık verdi bize. Yani bunu da bir şekilde kullanmak istiyorum ben. Çünkü bir dönemler cam resmi de yaptım. Dolayısıyla şimdi en son durakta göreceğimiz işleri de, orada da aslında bir cam arkası resmi tekniği kullandım ben. Biraz tabii hepsi birbirinin içinde. Bütün bunları yaparken hani bunları da camın arkasından gösterelim düşüncesiyle değil, benim pratiğim biraz böyle yürüdüğü için bu tarafı da hissettirelim istedim.
İ. M: Evet, şimdi eserler bütünü diyebileceğimiz alana doğru gidiyorum. Ana alandayız. Atlas'ın kalbindeyiz belki de şu anda. Ben bir yandan hücre altı manzaralar da izliyorum. Bir yandan çocukluğumdan bir halıyı hatırlıyorum. Bir yandan az evvelki bitki izleri burada bambaşka ölçeklerde kendini gösteriyor. Bu kurguyu anlatarak başlayalım isterseniz.
T. E: Evet, bu kurgu benim serginin en başından beri çok net bir şekilde kafamda vardı. Aslında biraz kendim için de istedim. Çünkü buradaki birçok iş çok sergilenmeden birtakım duvarlara, birtakım yerlere gittiler. Ve bütün bu işlerin bir arada birlikte durması yeni bir resim oluşturacaktı. Bir şekilde de benim o... Aşağı yukarı burada 20 yılın işleri var. 2004'ten 2024'e kadar bir iş toplamı var. Bunlar hep özel koleksiyonlardan geriye çağrıldı. Tabii tamamını buraya getirmemiz mümkün değil. Bir kısmını seçtik. Ulaşabildiklerimize, kolay ulaştıklarımıza, yakın olanları. Ve ben bunları tekrar bir resim yapar gibi yeniden kurguladım. Birkaç defa değişiklikler yaptık. Bazı işlerden vazgeçtik, bazı işlere ulaşamadık. Onun yerine yeni işler aldık. Ama benim amacım şuydu. Bütün bu zamanı, biraz önce de söyledim. O lineerlikten çıkarıp burada çünkü 2004 ile 2024 yan yana olabiliyor. Ya da birkaç yıl atlayarak işler bir araya gelebiliyor. O şeyi göstermek istedim. Yani zamanın böyle kendi içinde bükülmesini, ileriye geriye giden zamanla benim burada... Zaten bakıldığında büyük oranda üç aşağı beş yukarı dönem dönem ayıklanabilir işler. Hangi dönemde hangileri yapıldı, hangileri bir öncekinden bir sonrakine geldi. Burada aslında benim hep odaklandığım problemler de okunmaya başlıyor aslında. Başlangıçta böyle çok dizdiğim simetriler var. Sonra o simetriler biraz daha yoğunlaşıyor. Daha sonra onları ben birtakım metallerle bir araya getirip bir kimyasal etkileşime sokuyorum. Onlarla birleşiyorlar. Kendi sularını bırakıyorlar. O oksidasyon, havanın rutubeti, nemi, rüzgarın esintisi. Çünkü çoğunlukla o ikiliği, simetriyi tutturmaya gayret ettim bir dönem. Özellikle 2008'lerde, 2010'larda. Fakat onun olamadığını gördüm. Her resim kendine göre gelişmeye başladı. İşte biraz önce bahsettiğim o kiralite burada da karşıma çıktı. Sonuçta simetri yapmaya çalışıyorsun ama simetri olmuyor. Bizde de işte hat sanatı var mesela, ayna yazılar. Ya da motiflerde var. Onlar ne kadar simetri de olsa bir yerde simetrik bir şekilde bozuluyor. Doğanın kendisinde var aslında. Doğa da böyle çalışıyor. Biz homokiralite ile canlılık kazanıyoruz. Aslında ikisi eş olmuyor. Yani baktığımız zaman iki gözümüz var ama ikisi tam simetrik değil. İki kulağımız var tam simetrik değil. Yüzümüzün iki tarafı simetrik değil. Eller zaten üst üste gelmiyor. Zaten kiral de oradan geliyor Yunanca. El demek kiral. Dolayısıyla ben bunları araştırırken, bunları yaparken karşıma Pasteur'un bu kiraliteyi bulduğu ilaç yaparken zehirlenme oldu. Çünkü çok uçta bir yerde, ufacık bir şey değiştiği zaman ilaç olan, iyi olan, iyileştiren bir şey hasta yapabiliyor, öldürebiliyor seni. Biz bugün aslında bugünkü teknolojiyle şampuanımız şeftali kokuyor ama o yapay olarak yapılıyor. Ya da odamızın içinde gül kokusu var ama o yapay bir gül kokusu. Bunlar sentetik olarak yapılıyor. Bugün artık birçok şey sentetik olarak yapılıyor. İş giderek, bugün bir sürü bilim insanı aslında şu anda bu homokiraliteyle sentetik düzenlemenin bir canlılık yaratıp yaratamayacağı üzerine çalışıyor Harvard'da. İş buralara geldi. Dolayısıyla doğal olanla sentetik olan, yapay olan arasındaki bir şey. Benim tekniğim de biraz böyle doğal ile sentetiği birleştiriyorum. Bugün gittiğimiz yer öyle bir yer. Organik canlılar giderek sentetik olmaya başladı. Hepimiz şey olduk artık yani birtakım elektronik parçalarla yaşıyoruz. Ekrandan, cep telefonu, yine şunda bunda. Bugünün hayatı biraz böyle olmaya başladı. Bütün bunları düşünürken tabii bütün bunları buluyorsunuz ama dediğim gibi bazen bilgi de size geliyor ya da siz ona tesadüf ediyorsunuz. Biraz önce de konuştuk o tesadüf nasıl oluyor onu da bilmiyorum. Giderek dedim ya sistem ve rastlantı arasında gidip gelirken aslında her şeyin bir sistem olduğunu görmeye başladım. O sistem sizi karşılıyor bir yerde. Eğer farkındaysanız onu görüyorsunuz. Değilseniz yürüyüp gidiyorsunuz. Burada da insanların büyük bir resmi görmesini istedim ben. Aslında o doğanın devasalığı, biraz belki böyle Alman romantizmi gibi bir şey. O yüceliği biraz hissetsinler istedim. Benim bu işlere başladığım dönemde eski bir akademisyen olarak okulda o dönem müthiş bir dijital sanat şeyi vardı 90'lı yıllarda. Onun altyapısını kurarken hem teorik hem pratik olarak hem teknolojik olarak ben kendimi tamamen daha elle yapılan, daha zanaatkarca çalışılan, daha uzun zamanda olan, daha meditatif bir eylem gerektiren bir alana çektim. Herkes hızla bir iş yapıp göstermeye ve üretmeye, tüketmeye hazırlanırken ben kendimi geliştirip yavaş yavaş üretmeye başladım. Dolayısıyla bütün bu yavaşlığın sonunda tabii birtakım işler yapıyorsunuz ve bunlar uzun yıllara yayılıyor. Bir anlamda bunları tekrar bir araya getirmek niyetiyle de böyle bir şey oldu. Dediğim gibi bu sergi aslında benim, yani 2015'ten itibaren ben sergi açmadım. Yani böyle büyük kapsamlı sergi yapmadım çünkü bir galeri sergisi bunu ifade etmeyecekti. Sağ olsun Melih dostum oldu bu konuda, çok anlayışlıdır. Bu serginin oluşmasında çok büyük desteğini gördüm. Bunu anlayışla karşıladı ve bu imkanı verdi. Dolayısıyla biz bunları çağırdık ve burada yeni bir, benim bir düzlük, bir ova gibi, bir manzara gibi insanların hem uzaktan bakabilecekleri hem yaklaşıp gözlemleyebilecekleri, anlamaya çalışabilecekleri bir alan sunmaya gayret ettim.
İ. M: Kendi pozisyonlarıyla. Doğasıyla yüzleştikleri bir kurum var burada. O da çok önemli. Yani izleme alışkanlıklarımızın çok dışında, hiç şu anda...
T. E: Evet. Buna tabii bu ilk paylaştığımda bazı yakınlarım da karşı çıktılar. Yani bu şekilde bir sergilemenin çok iyi olmayacağı konusunda. Ben çok ısrarlı oldum bu konuda ve görüyorum ki doğru olmuş böyle bir sergileme. Çünkü yani hep alışık olduğumuz bir sergileme yöntemi var. Hep insana yönelik bir sergileme yapıyoruz. Hep onların bakacağı yerden, onların daha iyi anlayacağı... Ben işlerin kendilerini göstermesiyle ilgili bir derdim yoktu. Aslında burada yaratılacak bir atmosferdi benim derdim. Bu büyüklüktü, bu bir aradalıktı, bu yan yana geliş yapısıydı, bu gridlerdi. Çünkü burada bunu kurarken aslında ben uzunca süre çalıştım. Çünkü bunların arasında çok ciddi bir matematiksel bir ilişki var. Hem resmin içindeki detaylarla, resmin bittiği yerlerle, birbirinin peşi sıra dizilmeleriyle, arkadaki renkle. Ama bunun arkasında bir metabolizma gibi durup bunları bir arada tutan görünmez bir kuvvet gibi duruyor. Bazen onu aşıyorlar, bazen içinde kalıyorlar ama hepsini bir arada tutan bir zemin gibi. Yani görünmez bir kuvvet gibi aslında. Evet. Oydu şey yapmaya çalıştığım. Tam karşısına da bir Arter'in desteğiyle ürettiğim bir iş o. Ayna işi yapmaya çalıştım. Bu iş bir molekül aslında. Ben bu molekülü bu farklı çaptaki aynalarda ve farklı sırlarla, sırlanmış aynalarla tercüme ettim. Aslında bizim bugünkü görme rejimimiz de biraz tercüme üzerine gidiyor çünkü. Biz bugün artık vizüel olarak görmüyoruz, retinal görmüyoruz. Ses dalgasıyla görüyoruz, ne bileyim işte radyo dalgalarıyla görüyoruz. Başka birtakım şeyleri görüp onların birtakım formüllerle, matematikle, bir dijital ortamla bizim gözümüzün algılayacağı hale getiriyoruz. Hatırlayacaksınız karadelik görüntülendiğinde dünyanın bir sürü yerinde radyo teleskopları kondu ve bütün onlardan alınan informasyon birleştirilip bizim gözümüzün algılayacağı hale geldi. Bugün bir sürü teleskoplarla da bu şekilde yapılıyor. Dolayısıyla biraz bunu da hissettirmek istediniz. Artı bu Claude aynası dediğimiz bir şey var. Yani özellikle böyle 17., 18. yüzyılda, 19. yüzyılda büyük resimleri, peyzajları kontrol etmek için ayna kullanılır. Bir koyu sırlı bir aynadır o, bazı detaylar daha az görünür. Hem kompozisyonun iyi olup olmadığını, dengesinin iyi olup olmadığını oradan kontrol edersiniz. Büyük resimlere biraz öyle bakarsınız. Aynayla kontrol edersiniz tersinden. Biraz onu işaret eden bir şey aslında bu. Ama aynı zamanda da dediğim gibi şeyi, başka bir araç aracılığıyla yeniden görmek, sergiyi başka bir şekilde bir daha görmek. İnsanın kendisinin de içinde düştüğü görüntüsüyle birlikte görmek. Bugün insanlar bol bol selfie'ler çekiyor, kendilerini gösteriyorlar. Biraz o bakma eylemini, biraz kendini işin içine koyma yanını da kurgulamaya çalıştım. Bu aslında bir Şam gülünün, yağının formülü, bir kiral formülü. Bu bir tersine bir simetri. Bakıldığında zaten o simetrik bir şekilde algılanıyor ama bu sonuçta bir kimyasal formül şekli. Ben o şekli bu şekilde buraya getirmeye gayret ettim.
İ. M: İzleme deneyimi açısından bahsetmek istediğim çok küçük bir şey daha var. Az evvel işte bakma, mesafe bunları çok konuştuk. Bir de tabii bir teleskop yerleştirmişsiniz. Kolaylaştırıyormuş gibi gözüküyor aslında. Ama tam onu yapmıyor bence.
T. E: Yapmıyor.
İ. M: Muhtaç olduğunuz hissini veriyor size.
T. E: Evet, aslında teleskop da biraz bu dışarıdaki 5 Mayıs'taki gibi biraz ironik bir şey aslında. Biz dedim ya işte gelişme biraz onunla başlıyor. Dürbünle, teleskopla yani bütün bu merak gözün yetmediği yerde onunla başlıyor. İkinci bir konu, burada bazı detayları göremeyecekler uzaktan. Hani onun için de böyle bir teleskopumsu bir imkan onlara sağlarsak işin içine girerler. Bir interaktif bir detay da olsun istedik. Biraz bu bakışı da belki sembolize eder niyetiyle koyduk yoksa oradan bu sergiyi izlemek çok sağlıklı bir iş değil ama deneniyor, yapılıyor. Bence de yani birtakım detaylar gayet iyi görülüyor eğer emek verilir ve biraz zaman ayrılırsa.
İ. M: Öyle, hem de yani görme biçimlerine ilişkin önemli bir eleştiri zaten yapılmak isteniyor bence.
T. E: Bugün zaten başka türlü görüyoruz yani her şeyi. Bir küçük cep telefonundan görüyoruz. Ben aslında biraz sonra içeride göreceksiniz. Orada gösterdiğim bazı küçük filmcikler var. Onlar benim küçük görsel notlarım. Hiçbir zaman bir video işi olarak düşünmüyorum onları. Sadece bu alana eşlik ediyorlar. Onların da cep telefonlarından gösterilmesini istemiştim ben aslında. Fakat teknik olarak mümkün değil. Bir cep telefonunun bu kadar saat çalışıp ve bir film gösteriyor olması ve bu kadar uzun süre, 6 ay sürecek bir sergide olmayacaktı. Dolayısıyla onları mümkün olan o cep telefonu ebadına en yakın küçük bir ekrana çektik. Dolayısıyla biz aslında bugün giderek, dedim ya biraz önce bunlar bizim protezlerimiz. Yani cep telefonu protezlerimiz. Çünkü hem kimliğimiz orada hem bankamız orada hem iletişim alanımız orada hem televizyonumuz orada, her şeyimiz orada. O nedenle hani bugünkü bakış biraz oradan yürüyor.
İ. M: Tabii ki. İşte bunun üzerine zaten düşüneceğiz mağaraya geçtiğimizde. Ama önce şu metafor katmanına tekrar uğrayalım. Buraya ova dediniz az önce.
T. E: Evet, bir düzlük.
İ. M: Ne manaya geliyor sizin için ova?
T. E: Yani yukarıdan bakılan bir şey. Aslında buradaki şey bu büyük duvar, aslında sizin yatay baktığınız bir şey diye düşünüyorum. Buna bakışınız hani büyük bir tepeden ya da kuş bakışı baktığınızı düşünüyorum. Yani karşıdan bakılan bir şey değil. Siz ona yukarıdan sanki kuş bakışı bakıyormuşsunuz gibi kurguladım. Benim hayalim o aslında. Çok güzel. Burada çünkü benim, bunun da altında benim belki çocukluğum, içine doğduğum ailenin geldikleri yerler belki önemli. Benim babam Uşaklıydı, annem Ispartalı. Bizim çocukluğumuzdan itibaren evde hep halılar oldu. Dolayısıyla bizim, üstelik o halılar yazlık kışlık değişirdi. Görsel olarak oynayabileceğiniz, hayaller kurabileceğiniz ve anlamaya çalışacağınız ve benzettiğiniz bir sürü motifler var. Dolayısıyla o halı, bu halı yani ben farkında olmadan tabii ki bu resmimle ilgili kendimce estetik sorunlarını tartışırken Doğu-Batı'da işte bu ülkede doğmuş birisi olarak nasıl bir kurgu yapmam, nasıl bir görsellik geliştirmem gerektiğini düşünürken ister istemez bu halı meselesine girmişim. Çünkü halıda da yön yok, halıda da merkez yok falan. Biri dillendirip, bunlar resim gibi değil halı gibi dedi. Ben yani o biraz böyle hafifleterek söyledi bunu. Benim çok hoşuma gitti çünkü ben tarifleyemiyordum neyin peşinde olduğumu. O bağı kurmama yardım etti. Dolayısıyla burada biraz öyle bir şey de var. Yani çok uzaktan baktığınızda böyle bir sürü halı gibi de görebilirsiniz bunu. Ya da çok büyük bir ovayı anlayabilirsiniz. Biraz buradaki etki o doğanın kocamanlığı, yüceliği. İnsanın aslında o doğanın içindeki olması gereken ölçeğini hatırlatsın istedim bence. Biz şimdi bugünkü insan duygusuyla kendi ölçeğimizi çok büyük görüyoruz ve doğayı bence çok yanlış kullanıyoruz. Biraz ölçeği tartışsınlar istedim. Ki birkaç reaksiyon aldım bu anlamda pozitif. O yüzden kendimi biraz memnun hissediyorum. Hedefine bir parça ulaştı diye, o duyguyu vermesi açısından.
İ. M: Ölçeği tartışmak çok kıymetli hakikaten. Bu aynı zamanda etik bir mesele tabii ki.
T. E: Kesinlikle. Yani biz insanlar doğayı böyle müthiş, sonsuz bir cevher gibi algılıyoruz. Bu çok yanlış bir şey. Biz onu tükettiğimizi sanıyoruz ama aslında kendi yaşamımızı tüketiyoruz. Kendi varlığımızı tüketiyoruz. Dolayısıyla doğayla çok harmanlı bir ilişki kurmak zorundayız ve ölçeğimize göre davranmalıyız.
T. E: Mesela ben fotoğraf makineleri falan böyle parçalayıp bunları çıkarıyorum. Mesela o simetrik, bir iki tane mesela bu Ege haritası, bir ayna haritası da var burada. Bunları da aynalaştırıyor. Orada mesela hiç olmayan bir Ege haritası var. Çünkü tam ters, her şeyle ters belki. Yani hem öyle hem öyle ters. Güzel.
İ. M: Maden nedir?
T. E: O Almanya'da bir dağdan çıkarılmış bir mineral o. Arkasında yazıyor ne olduğu. Bu mesela Diyarbakır'dan geldi. Yani böyle şeyler var.
İ. M: Ovadan izler de var.
T. E: Evet onlar da var. Ama mesela burada benim dijital baskım var en altında bunların. Yani şunların altında haritalar var ama tabii ben onları bir sürü şey yaptım. Şimdi dijital teknoloji görünmüyor. Onlar da dijital baskı sonuçta. Yani ben oradan uzak değilim. Artık bütün delikler şunlar bunlar biraz böyle de bir şey. Yani bu oyduğum noktalar, daireler, delikler şunlar bunlar aslında birtakım, hepsi aynı şey. Hep şeye gönderiyor ister istemez.
T. E: Mesela bunlar rulo resimler. Açtığın zaman bir resim. Ama ben bunları rulo sergiliyorum. Orada da yaptım aynı şeyi. İçini göstermeyip prolog olarak koyduk. Tabii insanlara çok masif geliyor. Niye resmi harcıyorsun falan diye ama sonuçta duyulu bir atmosfer. Tabii ki. Bu bölüm, mağara dedik ama benim çocukluğumun geçtiği yerde, Hazro'da ben ilkokulu dördüncü sınıfa kadar okudum, onun tepesinde Zinarê Kêl diye bir yer vardı, böyle alçak bir dağ. Onun tepesinden bir mağaraya inilirdi. Üstten inilirdi mağaraya ve biz böyle hem ürkerdik hem çocukken orada oynardık hem işte kuzukulağı yerdik falan. Bu şey benim ta o zamandan beri. İkinci ana şey de bu atmosfer, benim sergi için çok temel iki tane şeyimdi. Bir bu, bir diğeri. Bir de herbaryumun o şekilde olacağı. Bunlar çok netti kafamda ve bunları Eda kendince böyle bir izleğe, böyle bir düzene, böyle bir yapıya ulaşması için bana çok destek oldu. Burada yaptığımız şey de, daha ilk bu mekanları düşündüğümüzde ben skeçler gönderdim ve aynen böyleydi bu skeçler. Bunu tabii biz mimari olarak Arter'in müthiş bir, şahane bir ekip, müthiş destekleyen ve her şeyi mümkün kılan şahane bir ekip burası.
İ. M: Baştan yaratmışlar.
T. E: Evet yani ve çalışması çok keyifli ve her şeyi mümkün. İnsanı çok iyi hissettiriyorlar ve her şeyi mümkün kılıyorlar. O yüzden yani çok mutluyum burada bu sergiyi yapmış olmaktan. Darısı bütün sanatçıların başına diyeyim. Dolayısıyla evet buraya girdiğimizde ben böyle karanlık bir atmosfer istedim. Burada yaptığım şey de biraz da buradaydı. Çabuk görülsün istemedim. Bunları çok iyi aydınlatabiliriz. Çok büyük detay kaybı var. Aslına bakarsanız görünmeyen çok şey görünmüyor. Ama benim yapmaya çalıştığım bir mağara resmi fikirle seyredilsin diye. Çünkü o mesafeyi göstermek istedim. O günden bugüne olan mesafe hissedilsin istedim. Sadece küçük ışıklar var. Burada bir yukarıya doğru tırmanma imkanı veren, biraz inşaat, biraz tarassut kulesi gibi, biraz bir yere çıkacağını ama nereye çıktığı belli olmayan bir merdivendi fikir. Ve bu merdivenin etrafında birtakım hareketli görüntüleri taşıyacaktı. Bir anlamda bir çalışan dünya makinesi gibi bir şey olacaktı benim kafamdaki şey. Orada gösterdiklerim de tüm bu işlere yol açan, benim tesadüfen yolda yürürken tanık olduğum birtakım görüntü kayıtlarıydı. O görüntü kayıtlarının sesleriyle beraber burada kullanmaya çalıştım ben. Bu bir atmosferde izlensin istedim ki hem uçaktan görüntü var, hem denizden görüntü var, hem doğadan görüntü var, hem teknolojiden görüntüler var, ulaşımda hem tren var hem uçak var. Bizim hepimizin her gün içinde yaşadığımız bir o dünyaydı. O dünyanın bir şekilde buraya yansımasını istedim. Sesler var, çan sesleri var, ezan sesleri var, uçaklar var. Dolayısıyla çok reel bir dünyada yaşıyoruz. O dünyayı hissederek, o dünyayı da kaybetmeden ama buradaki o mağara ilkelliğiyle kendi kendine de kalabileceği, zaman zaman da kendisinin ışığıyla bazı idealleri görmeye gayret ettiği, kendini de işin içine kattığı bir atmosfer olsun istedim. Evet müthiş.
İ. M: Şöyle seslerin içine dalalım mı beraber?
T. E: Olur.
İ. M: Merdiven çok kuvvetli bir metafor.
T. E: Evet, evet. Bu biraz tabii ilk tarassut kuleleri yani işte...
İ. M: Biraz onu açalım evet.
T. E: Yani bu bütün uygarlıklarda var. Hindistan'daki Jantar Mantar'a kadar bir sürü yere gittik. Biz çünkü göğe baktık hep. Hep göğe baktık. Evet. Ve hep devamına bakıyoruz aslında. Çünkü göğün içindeyiz aslında biz. Yani göğün içindeki bir gezegendeyiz, bir noktada yaşıyoruz. Sadece o noktayı biz çok büyütüyoruz, kendimizi de onun içinde büyütüyoruz. Ben hep şeyi hatırlarım, bu Carl Sagan'ın, Voyager'ı gönderdikleri zaman önerir ya işte dönsün bir geriye baksın. Sonra da onun üzerine der işte "Bu küçücük mavi noktada hepimiz yaşadık. Bütün yakınlarımız buradaydı. Bütün krallar buradaydı. Bütün diktatörler burada yaşadı. Bütün kötülükler burada oldu."
İ. M: Soluk mavi nokta.
T. E: Evet soluk mavi nokta. Yani orada yaşıyoruz. Biraz o olsun istedim. Onun için ona çok böyle atıflar var burada. Şey olarak, görsel olarak. Benim yapmaya çalıştığım da biraz öyle, işte bu dünyanın içinde yaşarken hepimizin gündelik şeylerden arınıp bakamadığımız şeyleri biraz göstermeye çalıştım. Bu şey biraz o. Bu arka tarafta da devam ediyor. Böyle bir giriş, bu biraz içine alan bir yapı. Sonra dış kabukta dolaşıp tekrar çıkıyorsunuz.
İ. M: Evet. Evet.
T. E: Burada mesela bir tane daha taş var. Benim son bir yıldır bir asistanım var. Sevgili Gizem, o da Diyarbakırlı ve Erganili. Benim bir yılımın geçtiği Çermik'e çok yakın. O taşı ben orada, bir demir oksit bir taş var. O taşı ben onun çektiği fotoğraftan gördüm. "Ah keşke şu taş gelse buraya" dedim. O getirdi ve sergiye dahil oldu o taş da. Dolayısıyla yani o demir oksit biliyorsunuz modernizmin en temel şeylerinden birisi demir. Ve bütün modernist mimarinin de cam ve demir beton en temel üslubu. Kesinlikle. Bazen dedim ya işte bazı şeyler kendiliğinden oluyor. O da yani kendi doğası içinde sergiye katılmış oldu. Benim geçmişim.
İ. M: Mağaranın bir de arkası var.
T. E: Evet.
İ. M: Onu artık belki bir gizemle bırakabiliriz.
T. E: Evet bırakabiliriz. Burada benim yapmaya çalıştığım bu iskeletin içinde biz işlerin arkasını da görelim. Önünden de görelim. Dolayısıyla farklı açılardan bunu anlayabilelim, algılayabilelim. Dedim ya, bir bu hani çok bildiğimiz resim koyup izlemek ve karşısına geçmek değil, biraz onunla başka türlü bir ilişki önermeye gayret ettim.
İ. M: Evet, başka bir yaşantı öneriyorsunuz siz resimlere. Çok teşekkür ediyorum Tayfun Bey.
T. E: Ben teşekkür ederim.
İ. M: Harika bir turdu yine sizinle. Bu eserinizin içinde olmak da çok kıymetliydi. Evet, Apaçık Radyo'nun YouTube kanalında Tayfun Erdoğmuş'la birlikteydik.
Benzer İçerikler
Yapının Ötesi
Başak Hürer, Nevzat Sayın
Selçuk Artut: "İçimizdeki oryantalistlere dikkat!"
Selçuk Artut
Hareket berekettir: Mihran Tomasyan'la, Çıplak Ayaklar Stüdyosu'nda
Mihran Tomasyan, İlksen Mavituna
Yoksa bir çölde miyiz?
Kültigin Kağan Akbulut