İsrail’in Soykırımı, Medya ve Buna Olanak Sağlayan Küresel Sistemler
Birleşmiş Milletler’in işgal altındaki Filistin toprakları Özel Raportörü Francesca Albanese ile İsrail’in Gazze’deki soykırımını, bu soykırımı pekiştiren medyanın rolünü ve buna olanak sağlayan küresel sistemleri konuşuyoruz.
Ashfaaq Carim: Merhaba, iyi günler. Unapologetic’in yeni bölümüne hoş geldiniz. Ben sunucunuz Ashfaaq Carim. Bugün stüdyomuzda Francesca Albanese’yi ağırlamaktan büyük mutluluk duyuyorum. Stüdyomuza ilk kez gelmiyor ama Unapologetic için ilk kez burada. Francesca, hoş geldin.
Francesca Albanese: Beni ağırladığınız için teşekkür ederim.
A.C.: Francesca, seninle görüşmek, konuşmak ve zihnindeki o harika düşünceleri biraz daha derinlemesine anlamaya çalışmak her zaman büyük bir zevk. Birkaç ay önce bir rapor yazdın. Elimdeki aslının aynısı değil, çünkü onu kısalttım. Raporun konusu, İsrail ve işlediği soykırım bağlamında medyanın suç ortaklığı. Son iki gündür raporunu okuyorum. Elbette söylediklerinin çoğunu daha önce de gördüm; soykırımı izlediğim son iki, hatta üç yılda raporlarında yer verdiğin konuların büyük bir kısmını ben de ele aldım.
Ama bana kalırsa sen üç ayrı konuyu birbirine bağlıyorsun. Birincisi, Filistinli gazetecilerin ölümü ve öldürülmesi; senin Filistinli gazetecilerin ve onları çevreleyen altyapının ortadan kaldırılması diye tanımladığın süreç. İkincisi, ana akım medyadaki apaçık tarafgirlik. Üçüncüsü ise İsrail’in kendi sınırları içinde ve elbette Gazze’de, Batı Şeria’da ve başka yerlerde farklı seslere uyguladığı baskı ve susturma politikaları.
Bana öyle geliyor ki raporun medyanın suç ortaklığı üzerine olsa da bu soykırımın özünde ne olduğunu da bir araya getiriyor: Batı değerlerine ihanet ve sömürgecilik sonrası dünyada, bu ikiyüzlü, çifte standartlı sistemin sürmesini mümkün kılan yapıların varlığı. Benim bu değerlendirmem hakkında ne düşünüyorsun?
F.A.: Medya hakkındaki bu raporu uzun zamandır yazmak istiyordum. Özellikle işgal ekonomisi ve soykırım ekonomisi üzerine raporumu yazdığımdan beri. O raporda önce hangi eylemlerin soykırım anlamına geldiğini ortaya koydum. Ardından soykırımın neden bütünüyle öngörülebilir olduğunu ve sömürgeci bir silme sürecinin parçası olduğunu anlattım. Bu çalışma, soykırımın neden durdurulamadığı sorusuna, suç ortaklıklarına işaret ederek verdiğim ilk yanıttı. Çünkü çok sayıda insan ve kuruluş bundan kâr elde ediyor.
Mesele yalnızca İsrail değil. İşte bu nedenle İsrail’in elbette bu soykırımın faili, baş mimarı olduğunu, ama başkalarının da suç ortağı olduğunu söylüyorum. Silah sağlıyorlar, ideolojik gerekçeler sunuyorlar, siyasi koruma sağlıyorlar, araçları, mali imkânları temin ediyorlar ve bundan kâr elde ediyorlar.
Önceki raporumda dokunmadığım bir alan vardı. Çünkü o başlı başına bir evrendi, hem de müstehcen bir evren: medya. Bu konuyu ele almamış olmaktan duyduğum pişmanlık, bir bakıma zihnime tohumlar ekti, kendime durmadan sorduğum soruları doğurdu. Sonunda raporu yazmak çok zor oldu, çünkü haklı olarak söylediğin gibi, üç ayrı araştırmaya ya da üç farklı yaklaşıma dönüşebilecek üç damar söz konusu.
Raporun adı ‘Enkaz Altındaki Hakikat — Truth Under the Rubble’. Çünkü olan tam da bu: Soykırım zamanında medya hakikati enkazın altına gömdü. Filistinli gazeteciler, Filistinli oldukları için hedef alındılar. Bir gazeteciyi sırf gazeteci olduğu için hedef almak, tek başına Soykırım Sözleşmesi kapsamında soykırımın bir unsuru sayılmaz. Gazeteciler, Soykırım Sözleşmesi’nde kendi başına korunan ayrı bir kategori değil.
Ancak bir halkın halk olarak yok edilmesi yalnızca gaz odalarıyla, palalarla, keskin nişancı ateşiyle ve bombalarla gerçekleşmez. Bunun için bir anlatı da gerekir. Filistinliler, kendi başlarına gelen soykırımın hikâyesini anlattılar; gerçekten onu belgeleyerek kayda geçirdiler. Medya sektöründeki yaklaşık üç yüz kişiden söz ediyoruz. Bunların yaklaşık üç yüzü öldürüldü. Medya altyapısının yüzde sekseni yok edildi. Yüzlercesi tutuklandı, alıkonuldu, işkenceye maruz kaldı. Bu yalnızca bir savaş suçu değil; hakikati gömerek bir halkın halk olarak yok edilmesinin ayrılmaz bir parçası.
Diğer bir yön de şu... Bu arada İsrailli liderler ve askerler de bunu söylediler. Raporda açıklamalarından bir fikir verecek kadar örnek aktarıyoruz ama çok daha fazlası var. Elbette hepsine yer ayıramadık. Bir kalem tutmanızın kalaşnikof tutmakla aynı şey olduğunu söylediler. Bir İsrail askerinin tutuklu bir Filistinli gazeteciye söylediklerini kendi sözlerimle aktarıyorum.
Sonra bir de İsrail’in, İsrail medyasının ve daha genel olarak medyanın üzerine uyguladığı sansür meselesi var. Bu başlı başına çok şey anlatıyor. Sanırım özellikle bir BM raporunda İsrail’in sansür uyguladığının böylesine açıkça anlatılması ilk kez oluyor. İsrail günde ortalama on beş ila yirmi kez müdahalede bulunuyor: ya haberleri sansürlüyor ya da bizzat yazıyor. 2024 yılında dört bin mi, altı bin mi haber sansürlenmişti? Rakam...
A.C.: Burada altı bin iki yüz altmış beş yazıyor.
F.A.: 2024 yılında. Evet, İsrail altı binden fazla bilgiye müdahale etti. Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz? Bu, bilgiyi imal etmek demek. İmal etmek! Manipüle etmek, rıza üretmek demek. Bilgi üretiliyor, sonra medya tarafından yeniden dolaşıma sokuluyor. Öncelikle soykırıma teşvikten soruşturulması gereken İsrail medyası var.
Özellikle Kanal 12 ve Kanal 14’ten bir açıklamalar derlemem var. Gerçekten korkunç. Filistinlilere canavar dediler. Tecavüzü övdüler. Gazze’nin tamamen silinmesini istediler. Ve cezasız kaldılar. «Ama İsrailliler bilmiyordu» demek bir yalan. Biliyorlardı, biliyorlardı. Öncelikle İsrailliler, kişi başına çevrimiçi bilgiye erişimin en yüksek olduğu toplumlardan biri. Bilmemelerinin imkânı yok. Üstelik kendi askerleri yıllarca Gazze’de yaptıklarını yayımladı. Elbette biliyorlardı. İsrail toplumundaki birçok insan da yapılanları haklı gösterdi.
Elbette bunu İsrail toplumunun tamamına yöneltilmiş bir suçlama olarak söylemiyorum. Ben dinî bir figür değilim, dolayısıyla öyle bir hüküm verme konumunda değilim. Ama İsrail devletine ve başkalarına yönelik çok ağır bir itham olduğunu söyleyebilirim. Benim asla unutamayacağım şey ise dışarıdakilerin, köklü ana akım medyanın yaptıkları. Gördüğün gibi Fox News’e ya da gerçekten en aşağılık yayın organlarına bile bakmadım, en...
A.C.: En aşağılık medya organlarına bakmadın. Büyük yayıncıları inceledin.
F.A.: Evet, otorite kabul edilen büyük yayıncıları ve kamu yayıncılarını. Bunlar güvenilir ve makbul kabul ediliyordu. Ama yönergeleri vardı, üstelik birçoğunun: ekiplerinin ve gazetecilerinin «soykırım» kelimesini kullanmasını engelleyen yönergeler. Başka talimatlar da vardı. Filistinliler hep en edilgen, en insanlıktan çıkarıcı biçimde anlatıldılar. Bunun üzerine İsrail medyasının —pardon, İsrail ordusundan gelen haberlerin— aynısını tekrarlıyorlardı.
Gazetecilerin sözümü kaç defa kestiğini biliyor musun? BBC’de çalışan bir kadın vardı, adını hatırlayamıyorum; zaten isimleri pek iyi hatırlayamam. Üç buçuk ya da dört yıl içinde benimle iki kez söyleşi yaptı. Aradan üç yıl geçmesine rağmen, üç yıl önceki gibi yine sözümü kesip «Ama İsrail öyle demiyor» deme cüretini gösterdi. Sen kimsin? İsrail ordusunun sözcüsü müsün?
Batı medyasında asla affedemediğim şeyin ne olduğunu biliyor musun? Mesele yalnızca olguları gizlemeleri bile değil. Bağlamı ve hukuki çerçeveyi bütünüyle silmeleri. Bu yıkımın başından beri, 7 Ekim’de işlenen katliamları değerlendirirken İsraillilere ve Filistinlilere yönelik sağduyu ve şefkat çağrısı yaptım. Dengeli bir yaklaşım istedim ama her zaman hukuka işaret ettim.
İsrail’in meşru müdafaa iddiasında bulunamayacağını söyledim. Uluslararası hukuk bunu söylüyor. Bir buçuk milyon insana tahliye emri veremezsiniz. İnsanları tahliye etmeden önce önlemler almanız gerekir. Burada yirmi iki hastane var. Hastaneleri bombalayamazsınız. Okulları bombalayamazsınız. Çocukları katledemezsiniz. Bu hukuka aykırı. Hukuka aykırı! Hukuki çerçeveyi hiçbir zaman dikkate almadılar.
Hatta 2024’te Nicola Perugini ve Luigi Daniele ile birlikte Bir Soykırımın Anatomisi raporunu yazdığımda çok etkili bulduğum bir terim geliştirdik. Bu konuda akademik bir makale de yazdık: «İnsani kamuflaj». «Bu terimi kullanalım, medya bunu mutlaka benimseyecektir» dedik. Hiçbir şey olmadı. Tamamen edilgen kaldılar. Hiçbir şeyin işlemediği bir kayıtsızlık içindeydiler. Merak etmiyorlardı; hukukun ne söylediğini anlamakla ilgilenmiyorlardı. Batı medyasının yaptıkları gerçekten büyük bir utanç. Bunun üzeri örtülemez, silinip yok edilemez.
İşte bu yüzden bu raporu yazmak benim için çok önemliydi. Çünkü özel raportör olarak yazacağım son raporlardan biri bu. Üç raporum daha olacak, sonra eski hayatıma döneceğim. Ama bütün bunlar bana çok pahalıya mal olmuş olsa da en azından bir korkak olarak hatırlanmayacağım. Kariyerini... Pardon, kariyerine, güvenliğine, kişisel emniyetine ilişkin kaygılarını —ki bunlar son derece normal ve kabul edilebilir kaygılardır— her şeyin önüne koymuş biri olarak hatırlanmayacağım.
Hayır, Filistinlileri düşündüm. İşgale, apartheid rejimine ve soykırıma karşı Filistinlilerin yanında duran İsraillileri düşündüm. Kendimden utanmak istemedim. Hayatımda pişman olduğum pek çok şey var, ama bu görev süresince yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim.
A.C.: Peki, acıdan söz ediyorsun. Yazacağın diğer üç raporu ve görev sürenin sona ermesini merak ediyorum. Ama oraya gelmeden önce, acıdan söz ettin ya, özellikle medyadaki anlatıları görmenin verdiği acıdan. Instagram’da, Facebook’ta, BBC’de, CNN’de, El Cezire’de ya da Middle East Eye’da olanları izleyen çok sayıda insanın bunu hissettiğini düşünüyorum. Elbette ekim ve kasımda, sonra aralık, ocak ve şubatta gördüğümüz görüntülerin yarattığı acıdan ayrı bir şey bu. Ve bütün bunlar yıllarca sürdü… Tuhaf, değil mi? Önce havaya uçurulan binaları gördük. Sonra enkazdan çıkarılan çocukları. Ardından yiyecek kuyruğuna giren insanların vurulmasını. Gerçekten en korkunç görüntüleri gördük. Raporda özellikle Batı medyasının suç ortaklığından, hatta yaptıklarına sunduğu gerekçelerden söz ediyorsun.
İki konu üzerinde durmak istiyorum. Birincisi İsraillilerin «güvenli bölgeler» dediği yerler. Bu sözde güvenli tahliye koridorlarıyla başlangıçta Gazze nüfusunun yarısının yirmi dört saat içinde tahliye edilmesi bekleniyordu. Elbette bunu yapamazlardı. Dolayısıyla Gazze’nin kuzeyinden güneye doğru hareket haftalarca sürdü.
Diğeri de hastanelerin Hamas tarafından kullanıldığına ilişkin hasbara, yani propagandanın, sonunda Gazze’deki bütün hastanelerin bombalanmasına gerekçe hâline gelmesi. Bunu çok iyi hatırlıyorum. Podcast’te de birkaç kez anlattım. 7 Ekim’den yaklaşık dört ay önce medya sektöründen, gazetecilikten ayrılmıştım.
CNN’i izliyordum. Anderson Cooper Gazze’nin dışındaydı ve Jake Tapper’la konuşuyordu; Tapper stüdyodaydı ya da belki başka bir yerdeydi. İsraillilerin bildiriler dağıtarak bir milyon Filistinliye evlerini yirmi dört saat içinde terk etmelerini emretmesinden hemen sonraydı. Cooper’ın yanında bir İsrail ordusu sözcüsü vardı. Sözcü, «Bu zor bir iş; insanları taşımak biraz karmaşık ama güvenlik nedenleriyle bunu yapmak zorundayız» diyordu.
Bunun üzerine Anderson Cooper, «Ama aslında gereğinden fazlasını yaptınız, çünkü bildiri bile dağıttınız» dedi. Neredeyse İsrail ordusu yetkilisinden daha ileri gidip onu övüyordu. Bu devam etti. Az önce söylediğin gibi, üç yıl sonra bugün bile soykırımdan söz ettiğinde gazeteciler sözünü kesiyor; haber sunucuları uluslararası hukukun dilini kullanmayı reddediyor.
İnsanın midesini bulandırıyordu. Gerçekten büyük bir acı yaratıyordu, bedende duyulan bir acı. Sömürgeciliği gördük, üzerine kitaplar yazdık, daha iyi bir topluma nasıl ulaşacağımızı tartıştık. «Woke» hareketi neredeyse zirvesindeydi. Irkçı hakaretlerin kullanılması için hukuki cezalar getirmeye başlamıştık. Bütün bunlar vardı. Medeniyet olarak belli bir noktaya ulaşmıştık. Sonra birden en korkunç eylemlerin aşırı sağcı bağnazlar tarafından değil, savaş görmüş, savaş bölgelerine gitmiş, ölü insanlar görmüş deneyimli gazeteciler tarafından haklı gösterildiğini gördük.
F.A.: Peki bu yeni bir şey mi?
A.C.: Yeni değil, ama o dönemde sarsıcıydı.
F.A.: Biliyor musun, Irak’ı hiç düşünmüyoruz. ABD’nin Irak’ı işgali sırasında cep telefonları olsaydı...
A.C.: Elbette.
F.A.: ...muhtemelen Gazze’de gördüğümüz görüntülerin bazılarını orada da görürdük. Saddam Hüseyin’in siyasi muhaliflerine işkence ettirdiği zindanlar olan hapishane hücrelerinde de benzer sahneler görürdük.
Ben olaylara sürekli uluslararası hukuk açısından bakıyorum. Kendime sık sık, bunun uluslararası hukukun ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra inşa ettiğimiz, inşa etmeyi sürdürdüğümüz uluslararası mimarinin çözülüşünün başlangıcı olduğunu söyledim. Ama saf olmayalım. BM Şartı, büyük bir hümanizm çağında yazılmış değildi. Hümanizm her zaman seçici olmuştur. Avrupa’nın Aydınlanma Çağı aynı zamanda kölelik çağıydı. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi yazıldığında, BM Genel Kurulu’nun bugünkü üyelerinin üçte ikisi hâlâ zincirler altındaydı. Sömürgeydiler, bağımsız devletler değillerdi.
Dolayısıyla bu, hukukun üstünlüğü sisteminin parçalanması ve hukuksuzluğun hâkimiyetine dönüşmesi, bugün başlamadı. Ama İsrail’in soykırımı normalleştirmesi, savaşları soykırım savaşlarına dönüştürmesiyle benzeri görülmemiş bir biçimde hızlandı. Şimdi aynı yöntemler başka yerlerde de kullanılıyor. Lübnan’da yaptıklarını açıklamak için buna «Gazze doktrini» bile diyorlar. Şu müstehcenliğe bak! Kimse parmağını bile kıpırdatmıyor. Hepsi terörizmle mücadele adına yapılıyor. Çağrı cihazlarının kullanılmasını gördünüz mü?
A.C.: Evet.
F.A.: Uluslararası Ceza Mahkemesi Binyamin Netanyahu hakkında tutuklama kararı çıkardı. Buna rağmen BM’ye gidip bir çağrı cihazını havaya kaldırmasına bile izin veriliyor. O suçlu. Suçlu! Hakkında o kadar çok kanıt var ki. Gerçekten ciddi miyiz biz? Peki bu şimdi mi başladı? Hayır, başlamadı. Çünkü daha öncesinde midemiz zaten zehirlenmişti. Bu ölçekte savaş suçlarının normalleştirilmesine karşı belli bir hoşgörü geliştirmiştik.
Örneğin işkence... İşkence, hiçbir... Pardon, işkence yasağı hiçbir istisnaya tabi tutulamaz. İşkence yasağını hiçbir zaman askıya alamazsınız. Başlıca insan hakları sözleşmelerinin ve uluslararası antlaşmaların hepsinde suçtur. Ama «teröre karşı savaş» sırasında normalleştirildi. Hem de tamamen. Süresiz alıkoyma, kişilerin gizlice başka ülkelere nakledilmesi... Bunların hepsi ABD tarafından normalleştirildi.
Bu nedenle bütün bunları bir süreklilik içinde görmemiz gerekiyor. Bugünün bize söylediği de bu: Yeni değil. Gördüklerimiz yeni değil. Peki yeni olan ne, biliyor musunuz? Cep telefonları. Şu gerçek...
A.C.: Cep telefonları; evet, cep telefonları yeni.
F.A.: Bilinçlenme.
A.C.: Evet.
F.A.: Filistin halkının yaşadığı felaketin, çektiği acıların, günbegün, sürekli olarak, baştan sona gerçek zamanlı izlenmiş olması. Liberal dünyanın bütün siyasi liderleriyle medyasının gürültüsü, İsrail’in meşru müdafaa hakkı ve varoluşsal tehdit altında olduğu nakaratını tekrar tekrar dillendirse bile genç kuşak artık bunu yutamadı.
Şimdi bir başka şey daha oldu. Avrupa sokaklarında soykırımı protesto eden insanlara neden terörist dendi? Neden dövüldüler, tutuklandılar, yaptırıma uğradılar? Neden? Şunu fark ettik: Bu ânın sunduğu fırsat, bütün bunların yeni olmadığını anlamamızdır. Benim «toplumlarımızın İsrailleştirilmesi» dediğim şeyi görebilecek bir bilinç aşamasına geldik. Ve bu gerçek.
İnsanların bunun ne anlama geldiğini anlamasını istiyorum. İsrail’i devlet olarak suçlamıyorum; bunu başkalarına bırakıyorum. Apartheid rejiminin hüküm sürdüğü İsrail’i suçluyorum. Hatta İsraillileri de tek tek suçlamıyorum. Mesele İsrail’in temsil ettiği sistem. Biz liberal toplumlarda İsrail’e bir demokrasi modeli olarak bakıldı; düşmanlarla çevrili Orta Doğu’nun tek demokrasisi.
Bakın anlatıya dikkat etmeliyiz: «Düşmanlarla çevrili.» Düşmanlarla çevrili! İnsanlar oy verebildiği için demokrasi sayılıyor. İfade özgürlüğü olduğu söyleniyor. «Bakın, İsrailliler hükümetlerini eleştirebiliyor» deniyor. Ama biraz daha derine bakalım. İsrail’in askerî bir ethos’u var. Militarizm onun bir parçası, devlet aklının, devletin varlık gerekçesinin bir parçası.
Ve çevresindeki sözde olağanüstü hâl tehdidiyle bu meşrulaştırılıyor. «Acil bir durumla karşı karşıyayız.» Sürekli bir olağanüstü hâl var. Tehdit de Filistinliler; istenmeyen bu nüfus. Onlara vahşi ve daha nice isim takıldı. Biçimsiz bir kitleye indirgendiler. Öldürülebilecek bir kitleye, çünkü masumiyetleri kanıtlanana kadar suçlu kabul edildiler. Kapatıldılar. Silahların ve gözetim hizmetlerinin denendiği bedenlere dönüştürüldüler; ardından «start-up ülkesi» bunları yurt dışına satabildi.
Birdenbire, bazı insanların oy kullanabildiği ama çok daha fazlasının kullanamadığı bu demokrasi modeli kendi sokaklarımızda da tanınır hâle geldi. Gazetecilerin ve sivil toplum temsilcilerinin terörist diye damgalandığı sokaklarda. İki uluslararası mahkemede savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırımla suçlanan bir devleti eleştirmek... Pardon, böyle bir devleti kınamak antisemitizm hâline geldi ve hemen ardından baskı geldi.
Böylece İsrail’in kullandığı yöntemlerin aynısını aramızda tanıdık. İşte bu nedenle toplumlarımızın zaten İsrailleştirildiğini görmeliyiz diyorum. Tehlikenin nerede olduğunu biliyor musunuz? Toplumumuz İsrailleşiyorsa birileri de Filistinli konumuna düşüyor. Aramızdaki Filistinli kim? İnsanların anlaması gereken bu. Çünkü bir sonraki aşama bu.
Zaten istenmeyen nüfuslarımız var: Göçmenler ve mülteciler. Onlar zaten kapatılmış, sınırlandırılmış topluluklarda yaşıyor. Zaten gözetleniyorlar. Zaten haklardan yoksun olanlar onlar. Hukuksuzluğun hâkimiyeti gündelik hayatımızın bir parçası olmuş durumda. Şimdi apartheid rejimine karşı çıkanlar da İsrail’de apartheid rejimine karşı çıkan İsraillilerle aynı biçimde cezalandırılıyor.
İşte mesele bu. Bu dönem birçok şeyi açığa çıkarıyor. Çirkin bir dönem, çok çirkin. Ama krizler fırsatların da anasıdır. Elimizde bir fırsat var. Buna karşı durma fırsatı. Filistin bize bir direniş grameri sundu: Elimizde hukuk olduğu sürece onu kullanmak, insan haklarını kullanmak ve birlik içinde durmak. Mesele dayanışma.
Britanya halkı bu konuda olağanüstüydü. Düşündükçe tüylerim diken diken oluyor: Yaşlı insanlar, rahibeler, rahipler ve din görevlileri, terörist diye Britanya hapishanelerini dolduruyor. İlkelerine, aklıma gelen herkesten daha bağlı insanlar bunlar. Kendi bedenlerini ortaya koyuyor, ayrıcalıklarından vazgeçiyorlar.
Ben de aynı seçimi yaptım, aynı seçimi. Bana yaptırım uygulamanızın önemi yok. Beni tehdit etmenizin önemi yok. Hiç önemi yok. Almanız gereken her şeyi alın. Mücadeleye devam edeceğim. Tekrar söyleyeyim, bunun bana da onlara da çok büyük bir bedeli var. Ama biz biriz, insanlığımızla birleşmiş durumdayız. Geri adım atmayacağız. Artık sahip olduğumuz bu farkındalık nedeniyle eskiden bulunduğumuz yere dönemeyiz.
A.C.: Britanya’daki sivil toplumdan söz ettin. Olumlu tarafına bakarsak, Filistin etrafında oluşan bütün bu dayanışma ve İsrail’in, apartheid rejiminin ve Siyonizmin eleştirilmesi bir etki yarattı. Keir Starmer’ın birçok nedenle başarısız olduğunu düşünüyorum; ama bunlardan biri kesinlikle Filistin ve Gazze’deki soykırım konusundaki tutumu.
Britanya hükümeti artık daha iyi bir tavır aldı. Elbette hâlâ alınacak uzun bir yol var ama çok daha iyi. Batı Şeria’daki yerleşim faaliyetlerine yönelik bazı yaptırımlar uygulamaya başladılar. Sen bunu nasıl değerlendiriyorsun?
F.A.: Açıkçası hükümetle henüz doğrudan konuşma fırsatım olmadı. Ama şunu söylemeliyim; yanılmadığımı düşünüyorum. Yaptıklarının bir rol yapma, sırf gösteriş olduğunu sanmıyorum. Bence samimiler. Dışişleri Bakanı’nın «Sizi duyuyorum» dediğini işittiğimde bir samimiyet hissediyorum. İkiyüzlüleri uzaktan tanırım; burada öyle bir şey hissetmiyorum. Bence samimi. İyi yürekli insanların olması değişimin başlangıcıdır.
Ama yüz yıllık bir sistemi yalnızca iyi niyetli insanlarla bir gecede yıkamayacağız. Çünkü sistem o kadar dirençli ki Burnham ya da Ed Miliband gibi insanlar kolayca değiştirilebilir. Latin Amerika’da olup bitenlere bakın. Avrupa şu anda kırılgan. Diyelim ki ABD, bugünkü siyasi belirsizliklerle ilk kırılganlaşanların biz Avrupalılar olmasını sağladı.
Peki oraya nasıl varacağız? Bu ne kadar birlik olabildiğimize bağlı. Bugün Britanya vatandaşı olsaydım, apartheid karşıtı, soykırım karşıtı cephede yer alan biri olarak durur, bir an düşünürdüm. Çünkü sınırların ötesinde bizi birleştiren kimlik bu. Kendimle gurur duyardım. Durup bunun tadını çıkarırdım: Keir Starmer artık başbakanım değilse bu bizim sebatımız, ısrarımız, geri çekilmememiz sayesinde.
Bu nedenle Britanya’ya, yalnızca sivil topluma değil, Britanya toplumuna da en derin hayranlığımı ve minnettarlığımı ifade etmek istiyorum. Harikaydılar.
A.C.: Raporda bir konudan söz ediyorsun; bugün çifte standartların olduğu zaten ortada. Filistinli gazetecilerin öldürülmesinden bahsediyorsun ama yalnızca öldürülmediler. Bazen kendileri öldürülmeden önce ailelerinin fertleri öldürülerek mesleklerini bırakmaları için üzerlerinde baskı kuruldu.
F.A.: Evet.
A.C.: Wael el-Dahduh örneğini veriyorsun. Sanırım hepimiz onun hikâyesini çok iyi biliyoruz: Ailesinden kaç kişi öldürüldü! Oğlu bile öldürüldü ve sonunda Gazze’den ayrıldı. Ama tek kişi o değildi. Pek çok gazeteciye «double tap» denilen, aynı yere art arda saldırı düzenleme yöntemi uygulandı.
Elbette buna değineceğiz. Ancak izleyicilerimizin daha özel olarak ilgisini çekebilecek konu, Gazze’de iletişim altyapısının nasıl işlediği. Bildiğin gibi orada 2G internet var. Gazeteciler bu nedenle belirli bağlantı noktalarına güvenmek zorunda; internete uydu üzerinden bağlanabilmek için çoğu zaman kendi cihazları var. Bunun sonucu, gazetecilerin belli noktalarda bulunmak zorunda kalmasıydı. Ve İsrail bundan yararlandı.
F.A.: Evet.
A.C.: Raporda buna değiniyorsun. Artık konuşmayı bırakayım da sen anlat. İzleyicilerimize bunun gazetecileri hedef almak ve öldürmek için nasıl kullanıldığını anlatır mısın?
F.A.: İnsanlar «double tap»in ne demek olduğunu biliyor mu? Çünkü «tap» sözcüğü kulağa biraz eğlenceli geliyor.
A.C.: Sanırım izleyicilerimiz biliyor ama yine de anlatabilirsin, evet.
F.A.: İsrail bir hedefi vuruyor. İnsanlar ne olduğunu görmek için geliyor. Kurtarma ekipleri yardım etmek, hayatta kalanları aramak için olay yerine gidiyor. Gazeteciler de yaşananları belgelemek için geliyor. Ardından ikinci bir saldırı gerçekleştiriliyor. Bazen üçüncü bir saldırı da oluyor.
A.C.: Üstelik ikinci ya da üçüncü saldırıda çoğu zaman daha fazla can kaybı oluyor.
F.A.: Bunu kesin söyleyemem. Ama gazetecilerin öldürüldüğünü biliyoruz. Doğrudan hedef alındıkları vakalar da var. Tamamlanmış yetmiş beş soruşturma, gazetecilerin hedef alındığını kanıtlıyor. Bir insansız hava aracının bir insanı izlediğini, ardından onu vurup havaya uçurduğunu görüyoruz. Ya da aracın bir füzeyle vurulduğunu.
İnsanlar gazetecilerin hedef alındığını anlasın istiyorum. Günlerce, haftalarca uyarıldılar. Örneğin Anas el-Şerif... Soykırım sırasında muhtemelen en tanınmış gazetecilerden biriydi. Kendisine haber yapmayı bırakması söylendi, tehdit edildi. «Seni öldüreceğiz. Seni öldüreceğiz. Seni öldüreceğiz» dediler.
İsrail ordusunda «meşrulaştırma birimi» denen bir yapı var. Görevi gazeteciler hakkında yanlış bilgi üretmek, onları Hamas’la ilişkili, Hamas adına çalışan, Hamas’ı veya terörizmi destekleyen kişiler olarak göstermek. Yine bildiğimiz «insani kamuflaj». Kulağa etkileyici gelen isimlerle yalanlar uyduruyorlar. Batı medyası da bunları kullanıyor.
Şimdi Gazze’de gazeteci olduğunuzu düşünün. Bir yerden diğerine gidip dış dünyaya ne olduğunu anlatmaya çalışıyorsunuz. Bu sırada İsrail sürekli yayın yasakları çıkarıyor, İsrail medyasının olup biteni anlatmasını engelliyor; her gün yirmi kadar haber hazırlayıp yayıyor. Üstelik bağımsız yabancı gazetecilerin Gazze’ye girişini de engelledi. Yani geriye yalnızca siz kaldınız. Filistinli bir gazetecisiniz ve tek başınasınız. Filistinliyseniz bu sorumluluğu hissedersiniz.
Bu insanlar öyle cesurdu ki! Ben o kadar cesur olamazdım. Muhtemelen ailemle birlikte ayrılırdım. Bu gazetecilere gitme imkânı sunuldu. Kaldılar. Geride kalmayı seçtiler. Belgelemeye devam ettiler. Her gün telefonlar alıyor, tehdit ediliyorlardı. Sonra «meşrulaştırma birimi» öldürüleceklerin listelerini hazırlamaya başlıyordu: «Şu beş kişi, şu yedi kişi, şu on altı kişi Hamas mensubu» diyordu.
Gerçekten düpedüz uyduruyorlardı. Gazeteciler ölüme yürüdüklerini biliyorlardı. Uyarılmışlardı. Bazen... Tam hatırlayamıyorum. Danai, kaç soruşturmanın tamamlandığını hatırlıyor musun? Ailelerden yüz yetmiş beş kişi... Pardon, gazetecilerin yaklaşık yüz yetmiş beş aile ferdi öldürüldü. Yetmiş beş gazetecinin açıkça hedef alındığı belgelendi. Bazen gazeteciler aileleriyle birlikteyken vuruldular, bazen de haber yapmayı bırakmaları için aile üyeleri öldürüldü.
Gazze’deki medya ortamı işte buydu. Bu insanların neler hissettiğini düşünüyorsunuz? Dış dünyayla iletişim kurup «İşte başımıza gelenler» demeye çalışıyorlardı. Ve tamamen susturuldular. Olan bu.
Beni çarpan şeyin ne olduğunu biliyor musunuz? Üstelik neredeyse hiç haber yapılmıyor: Bütün medya altyapısının yüzde 81’i yok edildi. Yüzde 81! İletişim kuleleri, ekipmanlar... Senin de söylediğin gibi gazeteciler çözüm bulmaya çalışıyordu. Son dönemde bile çadırlarda buluşmaya devam ediyorlardı. Ekipmanlarını yanlarında taşıyorlardı. Sığınaklarda, çadırlarda bulundukları sırada da bombalandılar.
Fatma Hassuna, İranlı yönetmen Sepideh Farsi’yle soykırımın ilk ayları boyunca bir belgesel hazırlamıştı. Yirmili yaşlarının başındaki bu genç kadının soykırımın ilk ayları boyunca nasıl bütünüyle değiştiğini görebiliyorsunuz. Başta, «Direneceğiz, umurumuzda değil. İsrail bizi bombalamaya devam edebilir ama biz direneceğiz» diyordu. Sepideh’e «Senin için görüntü çekeceğim, bu işi birlikte yapacağız» diyordu.
Belgeselin sonlarına doğru ise tamamen yıkılmış olduğunu görüyorsunuz. Bir gün yönetmen Sepideh, «Belgeselimiz kabul edildi; Cannes’a gidecek» diyor. Fatma çok seviniyor. Sepideh, «Gelecek misin? Cannes’a gelecek misin?» diye soruyor. Fatma, «Evet, geleceğim. Ama yalnızca geri dönmeme izin verileceğine dair bana güvence verirsen» diyor.
Aynı gece Fatma’nın evi iki füzeyle vuruluyor. Bir füze onu, diğeri ailesinin geri kalanını öldürüyor. Bunun gibi kaç hikâye var, biliyor musunuz? İsrail medyası bunu anlattı mı? Batı medyasında kaç kuruluş buna yer verdi?
Ben Cannes’daydım. Yönetmen beni davet etmişti çünkü belgeselin basında yer bulmasını sağlamak çok zordu. Belgeselin gösteriminin ve basın toplantısının yapılacağı otel özür dileyip mekânı kullanmamıza izin vermekten vazgeçti. Basın toplantısını sokakta yapmak zorunda kaldık.
A.C.: Vay canına. Bir de bunun İsrailli bir yönetmenin başına geldiğini düşünün; tepki nasıl olurdu?
F.A.: İşte mesele bu. Herkesin bildiği ama açıkça konuşmadığı şeyin ne olduğunu biliyor musunuz? Dürüst olalım: Irkçılık. Irkçılık! Çünkü Filistinlilerin hepsi Müslüman bile değil. Birçoğu seküler, birçoğu Hristiyan. Ama Araplar, işte...
A.C.: Peki Francesca, fazla zamanın kalmadığını biliyorum. Az önce, kamera kayıtta değilken görev sürenin bitmesine beş yüz... Yani beş yüz seksen gün kaldığını söylemiştin.
F.A.: Daha az.
A.C.: Daha az. Ve sen...
F.A.: Biliyor musun, bir nefret söylemi yayıcısı geri sayım başlatmış. Geri sayım! Bunu görünce «Bu benim kocam olmalı» diye düşündüm. Çünkü kocam da günleri sayıyor: «Bu kadın ne zaman bitirecek? Ne zaman ailesinin yanına dönecek?» diye.
A.C.: Bak, görev süren bitse bile normal hayatına dönebileceğinden emin değilim; yaşananlardan dolayı...
F.A.: Hayır, artık dönebileceğim normal bir hayat yok.
A.C.: Üç rapor daha yazmak istediğini de söyledin. Neler hakkında olacaklarını henüz açıklamak istemeyebilirsin ama istersen anlat. Elbette yazarken konular değişebilir. Ayrıca görev sürenin bitişi yaklaşırken nasıl hazırlanıyorsun? Beş yüz seksen gün ya da daha azı yine uzun bir zaman; hem bu dönemin sona ermesine hem de henüz yazman gereken raporlara nasıl yaklaşıyorsun?
F.A.: Öncelikle bir sonraki raporumdan söz etmek istiyorum. İnsanlar şunu anlasın isterim: Benim çalışmam, koşulların zorlamasıyla bir soykırımın kaydını tutmaya dönüştü. Sınırsız kaynağa ve sınırsız sayfaya sahip olma lüksüm yok. Soruşturma Komisyonu’na büyük minnet duyuyorum. Yıllar boyunca İsrail’in yaptıklarını belgelemek için ne kadar çok zaman ve emek harcadılar; sonunda bunun soykırım olduğu sonucuna vardılar.
Bu konuda yüz altmış sayfalık raporlar yazdılar, çocukların durumunu inceliyorlar. Benim böyle bir imkânım yok. Rapor yazmak için dokuz bin kelimem var; bu nedenle raporlarım oldukça özlü. Her rapor konusu seçtiğimde bir örüntüyü açıklamaya çalışıyorum. Çünkü uzun süre ağaçlara bakmaktan ormanı göremedik.
Çocukların alıkonulması, yargısız infazlar, kıtlık veya işgalin kadınlar üzerindeki etkileri gibi belirtilere odaklandık. Oysa bütün bu ihlalleri bir arada tutan şeye bakmalıyız. Bunun arkasında, nehirden denize kadar uzanan toprakları etnik olarak temizlemek için kullanılan bir ideoloji var. O toprakların Filistinlilerden temizlenmesi. Bunu yaparken soykırım niteliğinde davranışlara dönüştü.
Bütün bunları bir yapbozun parçaları gibi yeniden bir araya getirdim. Ama geri kalanını anlamak için çok merkezi bir öneme sahip olan başka bir parça var. Raporlarımın, Filistin’de yaşananlar üzerinden bu sistemi anlama yolculuğumu yavaş yavaş yansıttığını düşünüyorum.
Benim asıl aydınlanmam işgal ekonomisi ve soykırım ekonomisi raporunda kendini gösterdi. Tesadüfen, ABD’nin bana yaptırım uygulamasına yol açan rapor da oydu. Çünkü şunu gördüm: Mesele tek başına İsrail değil. İsrail, soykırımı hoş gören ve ondan kâr elde eden bir sistemin parçası.
Yapbozun bir sonraki parçası, yani sıradaki raporum, bu soykırım niteliğindeki saldırının çevre üzerindeki etkileriyle ilgili olacak. Gıda egemenliği, insanların o topraklarda yaşayabilme, orada kalabilme kapasitesi. Toprak kirlenmiş mi? Bunun ilginç bir çalışma olacağını düşünüyorum, çünkü militarizmle çevre arasındaki bağlantının giderek daha fazla farkına varıyorum.
Her gün İsrail-Filistin meselesine odaklanıyorum, çünkü BM’den aldığım görev bu. Soykırım sırasında başka her şeyi bir kenara bıraktım; çünkü mesele hayat kurtarmak. Ama hepimizi ilgilendiren ve bizi gerçekten alarma geçirmesi gereken başka bir felaket daha yaşanıyor: Küresel ısınma. Çevre krizi.
Ve bağlantı şu: Militarizm kirliliğin başlıca nedeni. Gazeteci Abby Martin’in söylediği gibi —bu konuda harika bir belgeseli vardı, herkese izlemesini tavsiye ederim— militarizm Dünya’nın en büyük düşmanı. Yani militarizm gezegendeki en büyük kirletici ve küresel ısınmanın başlıca nedeni.
Bu bize bir şey söylüyor. Arada bir bağlantı var. Bu bağlantı... Ne yazacağımı henüz bilmiyorum, çünkü konuya ilişkin gönderilen katkıları ve literatürü incelemeye daha yeni başladım. Ama insan türü olarak kendimizin ötesini düşünmeliyiz. Nasıl hayatta kalacağımızı ve gelecek kuşakların geleceğini —pardon, haklarını— nasıl güvence altına alacağımızı anlamalıyız. Çünkü bu dünya onlara ait.
Sık sık söylediğim gibi, dünyayı anne babalarımızdan miras almıyoruz, çocuklarımızdan ödünç alıyoruz. Bundan sonra ne olacağını düşünmeli, elimizdekileri ve çevreyi korumak için uluslararası hukuku hâlâ kullanmanın bir yolu olup olmadığına bakmalıyız. Filistinliler için, İsrailliler için ve hepimiz için.
A.C.: Son bir sorum var; aslında iki yönü var. Senin meslektaşın sayılan, çünkü o da BM için çalışan Navi Pillay yakın zamanda Nobel Barış Ödülü’nü kazandı. Elbette bu seni gururlandırıyordur ve kamuoyunun değişmekte olduğunun bir işareti de olabilir.
Öte yandan Nobel Barış Ödülü çok değerli insanlara da verildi, hiç de değerli olmayan insanlara da. Ama biz insanlar hâlâ aynı hataları yapıyoruz, değil mi? Üstelik çoğu zaman çok büyük hatalar yapıyoruz, sonra «Bu bir hata» diyerek bizi uyaran insanları ödüllendiriyoruz, ardından gidip başka bir hata yapıyoruz.
Biraz karamsar bir soru olduğunun farkındayım. Ama bu konuda ne düşünüyorsun? En azından bu meselede bundan böyle kayda değer bir değişim olacağını düşünüyor musun?
F.A.: Duruma bağlı. Duruma bağlı. Sürekli aynı hataları yaptığımızı söylemek tam doğru değil. Evet, hata yapmaya devam ettiğimizi düşünüyorum ama adım adım daha iyiye de gittik.
Çok da uzak olmayan birkaç on yıl öncesine kadar dünyanın bu bölgesinde siyah ve başka ırksallaştırılmış insanlar hayvanat bahçelerinde sergileniyordu. Demokratik ABD’de ırk ayrımcılığı politikaları vardı. Bazı Avrupa ülkelerinde kadınlar taşlanarak öldürülüyordu. Yani seksenli yıllara kadar dünyanın bu bölgesindeki, Batı dâhil birtakım ülkelerde kadınların oy hakkı bile yoktu.
Dolayısıyla insan hakları hiçbir zaman mutlak, taşa kazınmış bir kazanım değil. Onların güvence altında olduğunu sürekli sağlamamız gerekiyor; bir kere elde edilip bitmiş bir başarı değiller. İnsan hakları bir korunma aracıdır; hem kılıçtır hem kalkan.
Aslında istismara karşı bir kalkan olmaları gerekir. Ama kalkan olarak işlev görmedikleri anda onları kılıç gibi kullanmamız gerekir. Elbette mecazi, simgesel anlamda. Filistin’in bize öğrettiği de bu.
Filistinliler kendilerini savunmak, haklarını korumak, bir halk olarak var olma haklarını ortaya koymak için uluslararası hukuku ve uluslararası mahkemelerin gücünü kullandılar. Bu, anlatıyı çok güçlü biçimde değiştirdi.
Bana da bir şey öğretti. Yaptırımlara uğradığımda... Düşünüyorum da, belki... Hayır, bu doğru değil, o sırada bunu düşünmedim. Ama daha sonra «Acaba pazarlık yapabilir miydim?» diye düşündüm. Birisi bana önermişti: «Bakın, görevimden çekileyim, siz de lütuf gösterip yaptırımları kaldırın» diyebilirdim.
Asla. Asla yapmadım. Kendi hakkım olan şey için asla yalvarmadım. Bunun yerine başka yollar buldum. ABD yönetimine karşı ABD yargı sistemi üzerinden mücadele etmek çok pahalıya mal oluyor. Ama sisteme güvendim. Çünkü bir yargıcın kaleme aldığı her kelimenin arkasında haftalar, aylar, yıllar boyunca süren, yorucu gündüz ve gecelerde çalışan, boyun eğmeyen, adaletsizliği doğanın bir kanunu olarak kabul etmeyen insanların emeği olduğunu biliyorum.
Benim yaptığım da bu. Palestine Action ile dayanışma içinde olan başkalarının yaptığı da bu. Palestine Action’ın yasaklı örgüt ilan edilmesine karşıyım. Terörizmle mücadele sırasında insan haklarının korunmasına ilişkin özel raportör olan meslektaşımla birlikte hükümete —önceki hükümete— kaygılarımızı bildiren bir yazı gönderdik. Çünkü Palestine Action’ın yasaklanması yanlış. Hem yanlış hem tehlikeli.
Bu nedenle mevcut hükümetin yalnızca oturup «Bakalım yargı ne diyecek» dememesini umuyorum. Hayır, yanlış olan bir şey bu. Yasağı kaldırın. Kararı geri alın. Hepimiz hata yaparız. Hata yapabilir ve düzeltebiliriz. Böyle bir adım sivil topluma yalnızca «Sizi duyuyoruz» demekle kalmayıp «Haksız yere cezalandırıldınız» demek olurdu. Çok güçlü bir mesaj olurdu.
Evet, bir binaya veya işyerine zarar vermek yanlıştır. Ama Elbit Systems’ın sizin topraklarınızda ne işi var? Elbit Systems, Filistin halkına karşı işlenen soykırımın ayrılmaz bir parçası. Bunu biliyorum çünkü onları soruşturdum. Britanya hükümeti Elbit Systems hakkındaki dosyama ulaşmak isterse... Öncelikle Filistinli ve İsrailli sivil toplum kuruluşlarının elinde buna ilişkin kapsamlı belgeler bulunuyor.
Ben de soruşturma yürüttüm. Elbit Systems’ın bu ülkede bulunmasının utanç verici olduğunu söyleyebilirim. İkinci Dünya Savaşı sırasında bazı Fransız direnişçiler, toplama kamplarına gönderilecek ve gaz odalarında kullanılacak kimyasal maddeleri üreten bir fabrikaya saldırmıştı.
Bugün o fabrikalara saldırıp zarar veren Fransız direnişçileri suçlar mıydık? Elbette hayır. Elbette hayır! «Mala zarar verdikleri için haklarında dava açılabilir» diyebilirsiniz. Ama terörist mi onlar? Terörist kim? Terörist olan Palestine Action değil.
Burada, söyleneni doğru kılan şeyle kendiliğinden doğru olan şey arasındaki ayrımdan söz ediyorum [konuşmada Latince bir hukuk ifadesi kullanılıyor]. Doğası gereği yanlış olan şeyler vardır. Soykırımı durdurmaya çalışan birine terörist demek yanlıştır.
Bu, hükümetin üzerinde büyük bir leke. Ülkenin üzerinde büyük bir leke. Pek çok Britanyalı da bu lekeyi temizlemeye çalışıyor.
O yüzden lütfen güçlü kalın. Adalet için birleşirsek başarabileceğimize inanıyorum. Bu dönemi aşabiliriz, bu karanlıktan çıkabiliriz. Hukukun üstünlüğünü, onu hukuksuzluğun hâkimiyetine çevirmek isteyenlere karşı koruyabiliriz. Sakin, barışçıl, sevgi dolu ve birbirini gözeten insanlar olarak kalmalıyız. Hükümet de önceki hükümetin hatalarının sorumluluğunu üstlenmeli.
A.C.: Francesca Albanese, seninle konuşmak ve söylediklerini dinlemek her zaman çok güzel. Çok teşekkür ederim.
F.A.: Ben teşekkür ederim.
- Ashfaaq Carim'in Francesca Albanese ile gerçekleştirdiği 'Israel’s genocide, the media and global systems that enable it' adlı söyleşi Nil Kayarlar Sarrafoğlu tarafından çevrilmiştir.
Benzer İçerikler
'Dünya Uyurken' Neler Oluyor?
Chris Hedges, Francesca Albanese
Soykırıma Ortak Olan Üye Devletler
Chris Hedges, Francesca Albanese
Gazze'deki Açlık ve Vurgunculuk Politikaları
Chris Hedges, Francesca Albanese
Gazze Soykırımında ABD Medyasının Suç Ortaklığını Belgelemek
Chris Hedges, Robin Andersen