Apaçık Radyo

"Aşırılıkları 'yeni normal' diye tanımladığımızda, her yeni sıcaklık rekoruna, her sele ve her yangına biraz daha alışıyoruz"

14 Ağustos 2026

İklim Kuşağı Konuşuyor'da Atlas Sarrafoğlu, Kevin Anderson’ın “yeni normal” eleştirisinden hareketle giderek ağırlaşan iklim krizini ele alıyor; rekor sıcaklıklardan Tayfun Dolphin’e, Akdeniz’deki ısınmadan fosil yakıt şirketlerinin milyarlarca dolarlık kârlarına uzanan tabloyu değerlendiriyor.

İklim Kuşağı Konuşuyor programına hoş geldiniz, ben Atlas Sarrafoğlu. 13 yaşımdan bu yana 6 senedir her Cuma sizinle bu programda buluşuyoruz. Şu anda Macaristan’ın başkenti Budapeşte’de üniversitede iletişim okuyorum. Bu sebepten dolayı da iklimle ilgili okuduklarımı, izlediklerimi ve dinlediklerimi de buradan size aktarmaya çalışıyorum.

Geçtiğimiz günlerde Novara Medya’da, petrol platformu mühendisliğinden iklim bilimciliğine uzanan sıra dışı bir kariyere sahip Kevin Anderson’ın konuk olduğu bir podcast dinledim. Anderson, iklim krizi hakkında sık sık duyduğumuz “yeni normal" ifadesine itiraz ediyordu.

Yaşadığımız aşırı sıcaklara, kuraklıklara, sellere ve yangınlara artık yeni normal demeye başladık. Fakat Anderson’a göre bu ifade, bulunduğumuz noktayı yanlış anlamamıza neden oluyor. Çünkü karşımızda ‘yerleşip sabitlenecek’ yeni bir normal yok. Fosil yakıtları yakmayı sürdürdüğümüz müddetçe iklim değişmeye, aşırı hava olayları da ağırlaşmaya devam edecek.

Kevin Anderson’ın en çarpıcı uyarısı ise bugün yaşadığımız koşulların, hayatımızın geri kalanında göreceğimiz en hafif iklim koşulları olması neredeyse kesin. Yani sıcaklıklar, yangınlar, kuraklıklar ve seller gelecekte ulaşacağımız zirve değil; gidişatı değiştirmezsek yalnızca bir başlangıç noktası.

Elbette bu, her günün veya her yılın bir öncekinden daha sıcak olacağı anlamına da gelmiyor. Soğuk bir kış ya da görece serin bir yaz yine yaşanabilir. Hava durumu kısa vadede dalgalanır. Ancak bu dalgalanmaların altında, küresel ölçekte açık ve uzun vadeli bir ısınma eğilimi bulunuyor.

Bu uyarıyı aklımızda tutarak son verilere bakalım. Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 11 Ağustos’ta yayımladığı değerlendirmeye göre Temmuz 2026, sanayi öncesi dönemin yaklaşık 1,47 derece üzerinde gerçekleşti ve kayıtlardaki en sıcak ikinci Temmuz oldu. Fakat “ikinci sırada, demek ki biraz rahatladık” diyemiyoruz. Çünkü küresel deniz yüzeyi sıcaklıkları Temmuz ayı rekorunu kırdı. Batı Avrupa, kayıtlardaki en sıcak Haziran-Temmuz dönemini yaşadı. Geçen hafta tüm programımı ayırdığım Tuna, Po, Seine ve Ren nehirlerinde su akışı ortalamanın çok altına indi.

Nehirlerdeki su seviyesinin düşmesi; içme suyu kaynaklarından tarımsal sulamaya, taşımacılıktan enerji üretimine kadar pek çok alanı aynı anda etkiliyor. Okyanuslarda biriken ısı ise denizel sıcak hava dalgalarını şiddetlendirirken aşırı hava olaylarının daha güçlü hâle gelmesine de zemin hazırlıyor.

Bunun en güncel örneklerinden biri Tayfun Dolphin. Bu yıl Çin’de karaya ulaşan en güçlü fırtına olan Dolphin, Zhejiang kıyılarını saatte yaklaşık 150 kilometre hızla vuran rüzgârlarla geçti. Şiddetli yağışlar ve seller nedeniyle Çin’in doğusunda bir milyondan fazla insan tahliye edildi; Şanghay’da yaklaşık bin 400 uçuş iptal edildi. Fırtına karada zayıflasa da yavaş ilerlemesi, yağışın uzamasına; nehir taşkınları, ani seller ve heyelan tehlikesinin büyümesine yol açtı.

Dolphin, Çin’e ulaşmadan önce Filipinler’de mevsimsel muson yağışlarını da kuvvetlendirdi. Dokuz gün süren aralıksız yağışın ardından sel ve heyelanlarda en az 15 kişi hayatını kaybetti. Dağlık Baguio kentinde dokuz günde bin 413 milimetre yağış ölçüldü; bu, Londra’nın bir yılda aldığı yağışın iki katından fazla. On bölgede 1 milyon 300 binden fazla kişi etkilendi, yaklaşık 98 bin kişi evinden ayrılmak zorunda kaldı.

Her fırtınanın iklim değişikliğiyle bağlantısı ayrı ayrı incelenmeli. Ancak temel gerçek açık: Hava ve denizler ısındıkça fırtınalar daha fazla nem ve enerji toplayabiliyor. İklim krizi her fırtınayı yaratmıyor, fakat mevcut fırtınaları daha şiddetli ve daha tehlikeli hâle getirebiliyor.

Küresel tablodan bize en yakın denize, Akdeniz’e gelelim. Birleşmiş Milletler Çevre Programı’na göre Akdeniz bölgesi, küresel ortalamadan yaklaşık %20 daha hızlı ısınıyor. Dünya okyanus yüzeyinin yalnızca %1’ini kaplamasına rağmen, bilinen deniz canlısı türlerinin %18’e kadarını barındırıyor. Fakat her gün tahminen 730 ton plastik atık Akdeniz’e giriyor.

Isınma, kirlilik ve doğa kaybı birbirinden bağımsız değil. Isınan deniz istilacı türlerin yayılmasını kolaylaştırıyor. Deniz çayırları, sulak alanlar ve kumullar tahrip edildiğinde kıyılar sel, fırtına ve erozyona karşı doğal korumasını kaybediyor. 

Peki tüm bunlar olurken, krizin merkezindeki fosil yakıt şirketleri ne yapıyor? Dünyanın en büyük petrol ve gaz şirketleri bir kez daha devasa kazançlar açıkladı. Nisan-haziran döneminde Chevron yaklaşık 16,5 milyar dolar, ExxonMobil 19,6 milyar dolar, BP 7,7 milyar dolar ve Shell 13,3 milyar dolar net kâr bildirdi. Sekiz büyük petrol şirketinin yalnızca üç aylık toplam kârı yaklaşık 125,6 milyar dolara ulaştı.

Aynı dönemde halklar daha yüksek enerji, ulaşım ve gıda maliyetleriyle karşı karşıya. Haziran sonundaki sıcak hava dalgası sırasında Batı Avrupa’da 10 binden fazladan ölüm kaydedildi. Kanada’nın British Columbia eyaletinde olağanüstü hâl ilan edildi; yangınlar 20 binden fazla insanı evinden kaçmak zorunda bıraktı. İnsanlar evleriyle, hasatlarıyla, sağlıklarıyla ve hayatlarıyla bedel öderken petrol devleri sondajı sürdürüyor, rekor kazançlarını kutluyor ve hissedarlarını memnun ediyor.

Bu, herkesin eşit biçimde paylaştığı bir kriz değil. Kâr özel ellerde birikiyor; yıkımın faturası ise halka kesiliyor. Fosil yakıt şirketleri bize enerji sağladıkları için değil, yaşanabilir bir geleceğin sınırlarını bile bile zorladıkları için bu kadar kârlı. İklim felaketlerini “doğal afet” diyerek siyasetten ayrı tutamayız. Bu yıkımın arkasında çıkarılan her yeni petrol varili, açılan her yeni gaz sahası ve bunlara izin veren siyasi kararlar bulunuyor.

COP31’e giderken Birleşmiş Milletler, 2026–2030 Küresel İklim Eylemi Gündeminin ilk yıllık çalışma programını açıkladı. Program; enerji, ulaşım, sanayi, gıda, doğa, su ve kentler gibi alanlarda 30 ortak hedef ile 120 uygulama planını bir araya getiriyor. İklim diplomasisinin yeni vaatlerden uygulamaya yönelmesi olumlu. Fakat bu Eylem Gündemi bağlayıcı bir COP kararı değil. Gerçek değeri, kaç toplantı yapıldığıyla değil; ne kadar fosil yakıtın yer altında bırakıldığı ile, emisyonların gerçekten düşüp düşmediği ile ve en kırılgan toplulukların korunup korunmadığı ile ölçülmeli. 

Programın başında Kevin Anderson’ın uyarısını aktarmıştık: Bu, yeni normal değil. Sanayi Devrimi öncesinde atmosferdeki karbondioksit yoğunluğu milyonda yaklaşık 280 parçaydı; bugün yaklaşık 430’a ulaştı. Atmosfere daha fazla sera gazı saldıkça gezegenin çevresindeki ısı tutan battaniyeyi kalınlaştırıyoruz.

Meselemiz fosil yakıtları biraz daha az yakmak, emisyonları birkaç yıl ötelemek ya da bu derin krizi yeni teknolojilerin çözeceğini ummak değil; mesele kömür, petrol ve gaz yakmayı durduracak gerçek bir dönüşümü başlatmak. Atmosfer, şirketlerin gönüllü hedefleri ile ya da siyasetçilerin iyi niyet açıklamalarıyla değil, salınan sera gazlarının miktarı ile ilgileniyor.

Bugünkü aşırılıkları “yeni normal” diye tanımladığımızda, tehlikeli bir şeyi de normalleştirmiş oluyoruz. Her yeni sıcaklık rekoruna, her sele ve her yangına biraz daha alışıyor; bir sonraki felaketi de kaçınılmazmış gibi karşılamaya başlıyoruz. Oysa bunların şiddeti ve gelecekte ne kadar sık yaşanacağı hâlâ bugün verdiğimiz kararlara bağlı.

Elimizde bilim var, teknoloji var, yenilenebilir enerji kaynakları var. Eksik olan çözüm değil; bu çözümleri, fosil yakıt şirketlerinin çıkarlarının önüne koyacak siyasi irade. Bir yanda insanlar evlerini, ürünlerini ve hayatlarını kaybederken, diğer yanda aynı krizi büyüten şirketlerin milyarlarca dolarlık kâr açıklaması, doğal ya da kaçınılmaz bir düzen değil. Bu, bilinçli olarak sürdürülen bir tercih.

Çözümün mümkün olduğunu zaten biliyoruz. Peki yaşanabilir bir geleceği şirket kârlarının önüne koymak için daha ne kadar bekleyeceğiz? İklim krizini ertelemek tarafsızlık değil. Gecikilen her yıl, daha fazla yıkım ve daha fazla kayıp anlamına geliyor. 

Benzer İçerikler

"İnsanlığın geleceği tehlikede"
11 Ekim 2024
Atlas Sarrafoğlu
İklim krizinde dönülmez noktayı aştık
10 Mayıs 2024
Atlas Sarrafoğlu
COP27 gündemine yakından bakış
4 Kasım 2022
Atlas Sarrafoğlu
  -     
Canlı Yayın
Şimdiki
Sıradaki
Sıradaki
Sıradaki