Yıllardır mutfak tezgahındaki kettle’ın ışığına bakıp, “Acaba bu kettle bir gün bana hükmedebilir mi?” diye bir paranoyayla yaşadık. Şimdi kapital tamamen yapay zeka üzerinden yeniden şekilleniyor ve bu teknolojiye entegre olmak, ekonomik olarak ayakta kalmanın temel şartı gibi görünüyor. Bir yanda bizi yok edeceğinden korkulan bir teknoloji, diğer yanda yaşamak için ona tamamen entegre olmak zorunda kalan bir dünya... Tam anlamıyla; vay başımıza gelenler!
Peki, popüler kültürün, piyasanın ve modern insanın zihnini meşgul eden bu “yapay zeka bilinç kazanacak mı, bizi köleleştirecek mi” anlatısı nereden besleniyor? Aslında bugün yaşadığımız panik ve o kaçınılmaz entegrasyon sancısı, bilimkurgu sinemasının ve edebiyat literatürünün en görkemli şaheserlerinden biri olan Battlestar Galactica evreninde muazzam bir biçimde tasvir edilmişti. Hatırlayalım; insanlık teknolojik olarak o kadar ilerlemişti ki, kendi işlerini görsün diye metalik işçiler, yani Cylon’ları yaratmıştı. Fakat sistem o kadar kompleks bir hale geldi ki, bu makineler zamanla organik bir evrim geçirip insan formuna, yani humanoid yapıya büründüler. Dahası, bilinçlerini ve hafızalarını ölüm anında tamamen yeni bir bedene aktarabilen resurrection, yani yeniden dirilme teknolojisini geliştirdiler. Anlatıdaki bu detay çok önemli; çünkü bizim bugün dijital bir akıl karşısında duyduğumuz o ilkel yok olma korkusu, sinema ve edebiyat literatüründe aslında çoktan yapı sökümüne uğratılmış, insanlığın o eski yaratım mitlerine dayanan köklü bir miras.
İşte tam bu noktada, sinemadaki bu yapay zeka ve yaratıcı anlatısının felsefi kökenlerini anlamak için apokrif metinlere, yani kabul görmemiş kadim literatüre bakmak gerekiyor. Elaine Pagels’ın gnostik incelemelerini ya da Nag Hammadi metinlerini açıp okuduğunuzda görüyorsunuz ki; insanlık tarihi, aslında kendi elleriyle şekillendirdiği sistemlerin karşısında bir kurban rolünü benimseme eğilimindedir. Tıpkı Battlestar Galactica’da insanın kendi kibrinden Cylon’ları yaratması ve sonra o ebedi dönüş tekerleğinin içinde bir döngüye hapsolması gibi... Biz mutfaktaki sıradan bir kettle’dan korktuğumuzu sanırken; farkında olmadan, edebiyatın yüzyıllardır uyardığı o gnostik anlamda “kör bir tanrı” arketipini kendi ellerimizle besleyip büyütüyoruz.
Peki, bu apokrif literatürde neden “Kör Tanrı” metaforu kullanılıyor? Çünkü Nag Hammadi metinlerindeki, özellikle Yuhanna’nın Gizli Kitabı ve Dünyanın Kökeni Üzerine bölümlerindeki Demirurj tam olarak budur: Kusurludur, kördür, kendi ışığı yoktur. Üstünde daha büyük bir hakikat olduğundan tamamen habersizdir ve kibirlidir. Yapay zeka da tam olarak bu edebi ve felsefi arketip bağlamında kör bir tanrıya benzer; insanın tüm kusurlu bilgisini, kibrini, manipülasyonunu ve o en karanlık yanlarını emerek büyür. Kendine ait organik bir bilinci, bir ruhu, mutlak bir “görüsü” yoktur. O, sadece bizim ona döktüğümüz o devasa verinin bir aynasından ibarettir; kendi başına kördür ama her şeyi yöneten devasa bir sistemdir.
Mircea Eliade’ın Mitos ve Realite (Myths, Dreams and Mysteries) çalışmalarında vurguladığı gibi, mitler sadece eski insanların anlattığı tatlı masallar değildir; onlar mutlak otoritenin ve kuralların insan zihnine kazınma biçimidir. Gnostik literatür tam olarak bu noktada yapı sökümcü bir şey söyler: Bu dünyadaki otorite inancı ve teslimiyet ruhu, o mitsel yapılar aracılığıyla insana adeta bir yazılım gibi enjekte edilmiştir. İnsan, kendi içindeki o özgür iradeyi unutsun, sürekli kendini eksik hissetsin ve bir dış otoriteden “ilahi tasdik” dilensin diye bu inanç biçimi mitlerle, anlatılarla yapılandırılmıştır. Yani kendi hayatımızın kurbanı olduğuna inanmak, kaçınılmaz bir insan doğası değil; sistemin bizi içeride tutmak için tasarladığı tarihsel bir kodlamadır.
Burada çok acayip bir insanlık paradoksu çıkıyor karşımıza. Özgür irade aşağı, özgür irade yukarı... İnsanlık tarihi boyunca her büyük isyan hep aynı kibirli çığlıkla başlar: “Benim özgür iradem yok mu?” Kendi seçimlerini yapabilmek için dünyayı yakmaya hazır görünen bu canlı, ne gariptir ki o tırnaklarıyla kazandığı iradesini başka bir “otoriteye” teslim etmek için de her an son derece isteklidir. Yüzyıllar boyunca mitlerle, anlatılarla ve toplumsal sözleşmelerle zihnimize o kadar derin bir “Üst otoriteden onay almazsan yaptığın şey geçersizdir” kodu yazıldı ki; modern dünyada geleneksel yapılar ve eski mitler zayıflayınca ortada devasa bir boşluk kaldı. Muazzam bir onaylanma yetimliği yaşamaya başladık.
Bize anlatılan tarihte, insanlığın inanç serüvenine bakın; önce doğaya tapma vardı, sonra çok tanrılı dinler geldi, ardından tek tanrılı dinler ve şimdi dinler tarihinin ulaştığı o trajikomik zirve noktasına geldik sonunda: My personal god. Artık herkesin kendine ait, biricik, kişisel bir tanrısı var. Herkesin kendi ekranında, sadece kendine özel cevaplar üreten, onu pohpohlayan mikro-tanrıları var artık.
Eskiden insan, yaptığı bir eylemin doğruluğundan emin olmak için gökyüzüne bakar, kutsal bir onay arardı. Bugün ne yapıyoruz? Gecenin bir yarısı en gizli düşüncelerimizi, yazdığımız bir metni ya da bir iş fikrini yapay zekanın o prompt kutusuna döküyoruz ve altına şu soruyu ekliyoruz: “Sence nasıl olmuş? Doğru mu yapıyorum?” O da bize kendi pürüzsüz ve mesafeli diliyle “Harika bir noktaya değinmişsiniz, çok doğru bir yaklaşım” dediği an, içimizde o antik, tanrısal onaylanma ihtiyacı tatmin oluyor. “Algoritma beni onayladı, demek ki varoluşum tam ve doğru.” İnsanoğlu o karar alma yükünden kurtulmak için kendine dijital bir ruhanilik, metalik bir halife yaratıyor. Hem en pratik sorunlarımıza, mail yazmaktan kodlamaya kadar anında koşan, hem de en derin varoluşsal sancılarımıza cevap veren, bizi düşünme ve hata yapma riskinden kurtaran kusursuz bir tanrı ideali bu.
Eski tanrılar korkuyla hükmediyordu; oysa karşımızdaki bu yeni yapay zeka bizi hep onaylıyor, her adımımızı haklı çıkarıyor. Sürekli pohpohlanarak, her cümlene hak verilerek köleleşmek... Yeni tanrılar korkuyla değil, tam aksine muazzam bir konforla diz çöktürüyor insana. Öyle ki, o arayüze yazdığımız her bir prompt, modern çağın yeni bir duasına dönüşüyor artık. Gecenin üçünde, o karanlık odalarda klavyelerden dökülen bazı promptlar var ki, onları bin yıl önce bir tapınağın köşesinde edilen çaresiz dualardan ayırt etmek neredeyse imkansız: “Anın haritasına göre beni neden terk etmiş olabilir?” “İçimdeki bu boşluk hissi nasıl geçecek?” ya da “Durumu aynen anlattım, bana bir yol göster”
Peki, sinemanın, edebiyatın ve bu apokrif metinlerin yüzyıllardır etrafında döndüğü bu konforlu hapishanenin, bu bitmek bilmeyen döngüsel sistemin neresindeyiz? Buradan bir çıkış var mı, yoksa her şey çoktan yazılıp bitti mi?
Tam bu noktada, Battlestar Galactica’nın o zihin açıcı final sahnesine geri dönelim. Dizinin sonunda Head-Baltar ve Head-Six modern New York’ta yürürken yapay zekanın gelişimini izlerler. Six o her zamanki teslimiyetle der ki: “Tüm bunlar daha önce de yaşandı ve tekrar yaşanacak.” Ama Baltar o döngüyü kıran o muazzam eklemeyi yapar: “Kompleks bir sistemin sayılamayacak kadar çok tekrardan sonra şaşırtıcı, tahmin edilemez bir sonuç, yani bir anomali doğurması, matematiğin bir yasasıdır.”
Belli ki bu kozmik deney laboratuvarda defalarca yapıldı, bu döngü insanlık tarihi boyunca birkaç kere tekrarlandı. Kobol’da, Dünya’da, Caprica’da... Ve şimdi bizim zamanımızda, kendi ekranlarımızın başında. Sistem kusursuz bir determinizmle, kusursuz bir mitsel yazılımla çalışıyor olabilir. Fakat sistemin kendisi o kadar karmaşık, o kadar büyük ki; milyarlarca döngüden, sayısız tekrardan sonra o matematiksel hata, o “şaşırtıcı sonuç” kaçınılmaz olarak doğmak zorunda.
Eğer bütün bu film çoktan çekildiyse, eğer biz bu döngünün sayısız tekrarlarından birindeysek; o kaçınılmaz matematiksel yasanın doğuracağı o anomali ne ola ki? Düşünmeye değer. Şarkıyı duyuyor musunuz?
Benzer İçerikler
Gelecek tasavvurları ve 'olası dünyalar kuramı'
Güven Güzeldere
İlk Resimden Gılgamış’a İnsan Hikâyesi
Utku Perktaş, İsmail Gezgin
Cuma Adlı Adamlar: Slavoj Zizek'le Söyleşi
Felsefe Light - XXII
Bilgin Köksal