Ya buraya hiçbir zaman ev sahibi olmaya gelmediysek?
Biz en başından beri mülksüzüz. Hayatımız boyunca bunun aksini kanıtlamaya çalışıyoruz sadece. Misafir olduğumuz bir evde, inatla ev sahibi gibi yaşamaya çalışıyoruz. Oysa dönüp bakın arkaya; hayatınızın temel koordinatları siz daha ortada yokken çizilmiş gibiydi.
Hangi dilde uyanacağınız, hangi sokakta büyüyeceğiniz, hangi bedeni taşıyacağınız bu dünyadaki bilincinize sorulmadı. Belki başka bir yerlerde, bambaşka bir düzlemde bambaşka bir hikâye vardır. Ama bildiğim şu: Bu hayata gözlerini açan tarafımız, bütün bunları hatırlamıyor. Bir sabah gözümüzü açıyoruz ve oyun çoktan başlamış oluyor. Başlangıcını hatırlamadığımız bir hikâyenin sonunu mutlak bir kontrolle yazabileceğimizi sanıyoruz. Elimizin değdiği her şeyin önüne o ağır eki koymaya çalışıyoruz: “Benim.” Benim evim, benim kariyerim, benim ilişkim, benim hayatım…
Bir şehre, bir insana ya da eski bir eve duyduğumuz o dinmeyen özlem tam olarak neye yönelik?
Dönüp baktığımızda çocukluğumuzu, eski sevgilimizi ya da yıllar önce terk ettiğimiz o eski sokağı özlediğimizi sanıyoruz. Oysa insan mekânları ya da insanları değil, onların içinde hissettiklerini arıyor. Ömür boyu başka insanlarda ve başka yerlerde aslında sadece o hâlleri arıyoruz. Bir sevgilide ya da bir dostta... Dış dünyanın o yırtıcı kaosundan kaçıp, bir başkasının kapıyı açıp bize “Olduğun hâlinle içeri girebilirsin,” demesini bekliyoruz. Yargılanmadan gevşeyebileceğimiz bir alan istiyoruz.
Sonra bir gün biriyle tanışıyoruz ve “Bana ev gibi hissettirdi,” diyoruz.
Ama işin incelikli ve bir o kadar sinsi tarafı şu ki, zihnimiz “ev” kelimesini her zaman kusursuz bir huzur olarak tanımlamıyor. Çocukken o ilk çatının altında sana ait olan, sana belletilen o aile iklimi neyse, senin zihnindeki ev tanımı da tam olarak o duyguyla eşleşiyor. İlk evin, o çekirdek ailen sana güveni ve sevgiyi hangi tonla, hangi eksiklikle ya da hangi fazlalıkla öğrettiyse; büyüdüğünde dönüp dolaşıp tam da o tanıdık atmosferi sana yeniden yaşatacak kişileri seçiyorsun. Tek bir mutlak ev tanımı yok. Senin için ev neyse, karşındaki insanda da onu arıyorsun.
Sırf o çocukluk iklimini, o tanıdık ritmi çok iyi tanıdığın için, o duyguyu sana yeniden hissettiren insanın yanında “sonunda eve döndüm” yanılgısına kapılıyorsun.
Çünkü “ev” fikrinin kendisi bile, senin geçmiş deneyimlerinin, alışkanlıklarının ve hafızanın sonucunda zihninde oluşmuş yapay bir kurgudan ibaret. Doğuştan bildiğin bir yer değil; sonradan zihninde inşa edilmiş bir tasarım.
Mesele dünyayı kendi evimiz sanmak, her şeye hoyratça çökmek ve mülkleştirmek değil. Asıl mesele, burada bir misafir olduğunu bir an bile unutmadan, o geçiciliğin tam ortasında rahat edebilmek. Odadaki eşyaları sahiplenmeye çalışmadan, pencereden görünen manzaranın hakkını verebilmek.
Oysa, birinde ya da bir idealde o kabulü gördüğümüz an, hemen oraya bir kök salma, bir yerleşme telaşına düşüyoruz. Gitmek zorunda kalmayacağımız o kalıcı koordinatı bulma telaşı bu.
Çünkü beden de, zihin de en nihayetinde buralardan bir gün çıkacağını, bu hikayenin sonlu olduğunu çok iyi biliyor. Her gün açıkça telaffuz etmesek de, o derindeki fanilik hissi arkamızda kalıcı olacak yapay anıtlar diktiriyor bize; sarsılmaz bir soyadı, büyük bir şirket, kalın kapaklı bir kitap, bir çocuk ya da bir miras… Sanki bütün bunlar bizi biraz daha az ölümlü yapacakmış, sanki koca bir evrene “Ben buradaydım” diye haykırmanın garantisiymiş gibi.
Mülkiyet kontrol üretir, emanet ise özen.
Oysa “emanet”, dokunmayı bilen, çok daha hafif ve bilgece bir ilişki biçimidir. Bize ait olmadığını bildiğimiz şeylerin karşısında içgüdüsel olarak duruluruz, incitmekten korkarız. Arkadaşımızın arabasını daha yumuşak kullanırsın. Birinden ödünç aldığımız kitabın sayfalarını kıvırmaya kıyamazsın, arasına zarif bir ayraç koyarsın. Başkasının bebeğini kucağına aldığında düşmesin diye nefesini tutarsın, kolların kasılır. Neden? Çünkü bilirsin, senin değillerdir. Bir süreliğine sana bırakılmışlardır. Emanete daha büyük bir özen gösterirsin.
Düşünsenize, seyahate çıktığımızda neden çok daha meraklı, daha nazik, daha az kontrolcü ve daha huzurluyuzdur? Roma’da dar bir sokakta yürürken ya da Tokyo’da kalabalığın arasına karıştığımızda kimse o şehri kendi istediği gibi olmaya zorlamaz. Tabelaları değiştirmeye, insanları kendi kurallarına uydurmaya çalışmaz. Sadece izler, anlamaya çalışır, rüzgarın ve caddenin ritmine bırakır kendini. Neden? Çünkü zaten misafir olduğunu biliyordur. Oradaki hiçbir şeyin ona ait olmadığını, birkaç gün sonra o bavulu toplayıp gideceğini en başından kabul etmiştir. O geçicilik hissi, insanı koca bir kontrol yükünden kurtarır ve yerine muazzam bir hafiflik bırakır.
Belki de kendi hayatlarımızda, kendi şehirlerimizde bu kadar yorulmamızın, o bitmeyen gerginliğimizin asıl sebebi budur: Artık misafir olduğumuzu unutmuş olmamız. Her şeyi ev sahibi edasıyla sahiplenmeye çalışmamız.
Belki de seyahat etmeyi bu kadar sevmemizin sebebi yeni yerler görmek değil; birkaç günlüğüne gerçekten misafir olmayı yeniden hatırlamak.
Misafir, hiçbir şeyi sonsuza kadar elinde tutamayacağını, o odadan bir gün çıkacağını bilir. O yüzden daha dikkatli sever. Daha az sahiplenir, mülkiyet hırsıyla karşısındakini prangalamaz, daha az kontrol etmeye çalışır. Daha kolay teşekkür eder, vakti geldiğinde de daha kolay bırakır. Gitmesini bilir.
Eve dönüş, yerleşeceğin yeni bir adres, yeni bir koordinat bulmak değil; bu dünyada hiçbir zaman ev sahibi olmadığını hatırlamak.
Belki de insan hiçbir zaman fiziksel bir eve dönmek istemedi; sadece bir daha hiç ayrılmak zorunda kalmayacağı o güvenli hâli arıyordu. Ama o hâl dışarıdaki hiçbir mekânda, hiçbir duvarın arasında değil; dünyayla kurduğun o mülkiyetsiz, o zarif ilişkinin dönüşmesinde saklı.
Benzer İçerikler
Kalıcı geçicilik ve sömürgecilikten kurtuluş üzerine bir söyleşi
Sandi Hilal
Etgar Keret'le söyleşi: "En büyük düşmanım kayıtsızlık"
Evrim Altuğ
"Böyle yaşamak zorunda değiliz"
İlda Alçay, Sıla Arkat
Vay Başımıza Gelenler
Esra Önel