Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin sağlık haklarına erişiminin önündeki engeller

-
Aa
+
a
a
a

Hüsnükabul’de Waseem Ahmad Siddiqui ve Ferhat Kentel, insan hakları savunucusu Av. Gülseren Yoleri ile Göçmen Mülteci Ağı’nın "Gölgede Yaşayanlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Haklarına Erişiminin Önündeki Engeller ve Yaşadıkları İnsan Hakları İhlalleri” raporu üzerinden Türkiye’de göçmenlerin sağlık hizmetlerine erişimde karşılaştığı sistematik engelleri ve ağır insan hakları ihlallerini yapısal ve ahlaki boyutlarıyla ele alıyorlar.

""
Kâğıt hamuru / İllustrasyon: Mr. Fish
Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin sağlık haklarına erişiminin önündeki 'Engeller Raporu' üzerine söyleşiye devam
 

Gölgede Kalan Hayatlar: Mültecilerin sağlık haklarına erişiminin önündeki 'Engeller Raporu' üzerine söyleşiye devam

podcast servisi: iTunes / RSS

Waseem Ahmad Siddiqui: Merhaba herkes Apaçık Radyo burası. Ferhat Kentel ve ben Waseem Ahmad Siddiqui ile Hüsnükabul'de birliktesiniz. 

Ferhat Kentel: Merhabalar, günaydın.

Ömer Madra: Merhaba, hoşgeldiniz. Günaydın.

Özdeş Özbay: Merhabalar.

W.A.S.: Hoşbulduk. Bugünkü yayınımızda insan hakları savunucusu, Avukat Gülseren Yoleri ile kaldığımız yerden devam ediyoruz. Gülseren Hanım, tekrar hoşgeldiniz.

Gülseren Yoleri: Hoşbulduk, teşekkür ediyorum.

Ö.M.: Hoşgeldiniz Gülseren Hanım, merhabalar.

G.Y.: Hoşbulduk, sağolun, merhabalar.

W.A.S.: Hatırlayacağınız üzere, geçtiğimiz hafta yayında 28 Ocak 2026 tarihinde Göçmen Mülteci Ağı tarafından kamuoyuna sunulan “Gölgede Yaşayanlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Haklarına Erişiminin Önündeki Engeller ve Yaşadıkları İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı raporu ele almıştık. Bu raporu konuşmak üzere Dr. Fatma Örgel ve Avukat Gülseren Yoleri bizlerle birlikteydi.

Geçtiğimiz haftaya kısa bir özet geçmek gerekirse; Dr. Fatma Örgel ve Avukat Gülseren Yoleri ile birlikte bu rapora dayanarak raporu ele almanın en önemli nedenini yani içeriğini konuşmuş; Türkiye’deki sağlık politikalarının tarihsel dönüşümünü ve bununla birlikte sığınma rejimi kapsamındaki hukuki statülerin - özellikle uluslararası koruma ve geçici koruma altındaki bireylerin durumunun - hakların kâğıt üzerinde kalmasına, hatta en acil insani ihtiyaçların bile belirsiz, şartlı ve güvensiz hale gelmesine nasıl yol açtığını değerlendirmiştik.

Bugünkü yayında bu noktadan devam edeceğiz. Dilerseniz Gülseren Hanım, geçtiğimiz hafta programdan sonra telefonla da konuşmuştuk; iltica sistemi kapsamındaki bu hukuki statüler - özellikle uluslararası koruma ve geçici koruma altındaki kişilerin sağlık politikaları açısından durumları - hakkında sözünüz yarım kalmıştı. İsterseniz buradan devam edebiliriz.

G.Y.: Teşekkür ederim. Bu raporun önemsenmesi bizi de mutlu etti çünkü özellikle sağlık alanında, bu raporu hazırlarken görüştüğümüz sağlıkçılar, sağlık hizmeti veren kişiler, doktorlar ve yine mağdurlar bu sorunun yeterince tartışılmamasından ve giderek daha fazla çözümsüzlüğe sürüklenmesinden kaynaklanan vahim tablonun görünür kılınması ve çözüm üretilmesi açısından artık tartışmaya başlamanın bir zorunluluk olduğunu ifade etmişlerdi. Bu anlamda sizin programda iki haftadır buna yer veriyor olmanız gerçekten çok kıymetli. Bu açıdan ayrıca teşekkür ediyoruz.

Geçtiğimiz hafta statü karmaşasının yani Türkiye’de bulunan mültecilere ve göçmenlere yönelik hukuki statü karmaşasının sağlık alanına nasıl yansıdığı meselesine tam girerken, dediğiniz gibi program süresi bitmişti.

Bizim raporumuzda özel olarak bir tablo var; sizler onu görüyorsunuz. Merak eden dinleyiciler de İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi’nin internet sitesinden bu rapora erişip inceleyebilirler. Bu tabloda Türk vatandaşları, geçici koruma altındaki Suriyeliler, kayıtlı yani uluslararası koruma başvurusu olan ya da ikamet sahibi göçmenler ve tamamen “kâğıtsız” diye tarif edilen, kayıt dışı olarak Türkiye’de kalan göçmenler bakımından sağlık hizmetlerinin nasıl sağlandığına dair ayrıntılı bir çerçeve yer alıyor. Birinci basamak sağlık hizmetlerinden bulaşıcı hastalıkların tedavisine kadar nasıl bir sistemin işlediği görülebiliyor.

Bunu ayrıntılı anlatmayı dinleyicilerin merakına bırakarak devam etmek istiyorum çünkü tabloyu anlatmak bile herhalde yarım saat sürer. Burada özellikle bazı temel sorun alanlarına değinmek istiyorum.

Birincisi, kâğıtsız ya da kayıt dışı denilen göçmenlerin herhangi bir sağlık hizmetine erişmeleri fiilen mümkün değil. Sağlık sistemi içerisinde düzenli bir hizmet alma ihtimalleri yok.

İkincisi, geçici koruma altındaki Suriyeliler bakımından; özellikle 2012’den sonraki uygulamalarda ama 2015’ten sonra giderek sağlık sistemi içinde daha dezavantajlı bir pozisyona itildiklerini görüyoruz. 2025 yılının Nisan ayından itibaren ise adeta sağlık alanında “müşteriye” dönüştürüldüler. Yani hem normal sağlık sistemi içinde hizmet almaları engellendi, hem de yalnızca Göçmen Sağlığı Merkezlerinden hizmet alabilir hâle getirildiler. Üstelik bunun için de genel sağlık sigortası primi ödeme zorunluluğu getirildi.

Uluslararası koruma statüsü sahibi ve bu nedenle sigortalı olan kişiler açısından bakıldığında da sağlık hizmetlerine erişimin hem sigorta süresiyle, hem de Göçmen Sağlığı Merkezleri üzerinden sınırlandırıldığını görüyoruz.

Bir diğer temel mesele çocukların aşılanması ki geçen programda Fatma Hanım da buna değinmişti. Türkiye’de kayıtsız göçmen sayısı zaten net değil; ancak kayıtlı ve düzenli aşıya erişebildiği varsayılan Suriyeli çocuklar açısından bile ciddi problemler ortaya çıkmış durumda. 8 Ocak tarihli resmî açıklamaya göre 0–4 yaş arasındaki 317 bin 128 Suriyeli çocukta aşıya erişimde ciddi sorunlar yaşanıyor. Aile Sağlığı Merkezlerinden çıkarılmalarıyla birlikte düzenli aşılama sona erdi ve aşılama oranı yalnızca 3–4 ay içinde hızla düştü. Raporumuzda da paylaştığımız üzere, 2018’de %67 olan tam aşılama oranı 2025’te %40’ın altına düşmüş durumda. Nisan ayından sonra bu oranın daha da gerilediğini görüyoruz.

Bu durum neye yol açıyor? Özellikle bulaşıcı hastalıklar bağlamında toplum sağlığını tehdit eden bir tablo ortaya çıkıyor. Bugün tam olarak anlaşılmasa bile ileride büyük bir toplumsal sağlık problemine dönüşme ihtimali var yani mesele sadece göçmenlerle ya da çocuklarla sınırlı değil.

Bu aynı zamanda anne ölümlerini de etkiliyor. Tetanoz aşısının ihmal edilmesi ya da yapılmaması nedeniyle hamile kadın ölümlerinde artış görüyoruz. Sağlık hizmetlerine erişimdeki aksaklıklar yüzünden, bebek ölümleriyle ilgili tespitler şunu gösteriyor: Türkiye’de vatandaş bebeklere kıyasla göçmen bebeklerin ölüm oranı iki kat daha yüksek. Anne ölüm oranları da çok yüksek. Türkiye genelinde ortalama anne ölüm oranı 11,5 iken, göçmen kadınlarda bu oran %25 ile %32 arasında değişiyor. Çok vahim rakamlardan söz ediyoruz.

Bütün bunlar, sağlığa erişimin engellenmesinin nasıl bir boyuta vardığını göstermesi açısından önemli. Ancak burada asıl soru şu; çözüm mü üretiliyor yoksa çözümsüzlüğe mi sürükleniyor?

Raporumuzda da yer verdiğimiz kronolojik değerlendirmeye baktığımızda, sorunlara çözüm üretmek yerine çözümsüzlüğün derinleştirildiğini görüyoruz. Bu durum, Suriyeliler dahil olmak üzere göçmenlerin Türkiye’de varlığının istenmediğini, bir şekilde ülkeden uzaklaştırılmak istendiklerini düşündürüyor. Gitmek istemeyenler açısından ise adeta ölümler yoluyla sayının azaltılması gibi bir yaklaşım hissediliyor. Açıkçası bu rakamlarla karşılaştığımızda insan bunu düşünmeden edemiyor.

Ö.M.: Yani bununla mı azaltmayı düşünüyorlar Türkiye’deki göçmenleri acaba diye insan sormadan edemiyor. Gerçekten çok ciddi bir kilitlenme söz konusu.

W.A.S.: Raporda çok önemli tespitler de var ama önce belki Ferhat bir şey söylemek ister.

F.K.: Ben bir şey sormak istiyorum aslında: Bu yıllar içinde bu uçurum nasıl oluştu? Baştan hepimiz biliyoruz ki bu programda da sık sık konuştuk: Ensar–Muhacir, “onlar bizim misafirimiz”, dayanışma gibi oldukça insani bir devlet politikası vardı ama yıllar içinde sanki sıradan ırkçılığa teslim olan bir dile evrildi bu süreç. Yukarıda ise hâlâ pembe bir dünya çiziliyor; “Onlara şunu yaptık, bunu yaptık, şimdi yavaş yavaş kendi istekleriyle dönüyorlar” deniyor.

Oysa fiiliyatta olan şey tam da bu: Ölümü göstermek. Aşılar yapılmıyor ve zaten raporunuzda çok korkunç örnekler var: ölü bir bebeği rehin alıp 10 bin dolar istenmesi gibi. Michael’ın, Fatma’nın, Nana’nın başına gelenler… Belki bunları biraz daha ayrıntılandırabilirsiniz.

Benim asıl sormak istediğim şu: Bu uçurum nasıl oluştu? Oradan buraya nasıl gelindi? Bir yanda Zafer Partisi gibi aktörler, bir yanda gündelik hayatın içine sirayet eden sıradan ırkçı dil… Bütün bunlar aslında kamunun pratiklerine de yansımış oldu. Bu nasıl oldu?

Şu anda bütün dünyada buna benzer örnekler görüyoruz; Amerika’daki ICE uygulamalarından, gündelik hayatta insanların patır patır öldürüldüğü politikalara kadar çok farklı yerlerde karşımıza çıkan bir tabloya geldik ve biz de artık bundan farklı bir noktada değiliz. Raporda yer alan ya da sizin doğrudan tanıklık ettiğiniz örnekler üzerinden bu dönüşümün izlerini biraz anlatabilir misiniz?

G.Y.: Evet, aslında oldukça önemli bir konu bu. Bence bütün bu meselelerin temelinde yatan çok temel bir noktaya işaret ediyorsunuz ve bu aynı zamanda Türkiye’deki göçmen politikasının da temelini oluşturuyor.

Biz göçmen politikası derken meseleye nasıl bakıyoruz yani daha doğrusu devlet nasıl bakıyor? “Misafirimiz” denildiği andan itibaren aslında orada çok ciddi bir sorun vardı. Bizim o dönemde de buna itirazlarımız olmuştu.

Onlar bizim misafirimiz değil; onlar sığınma hakkı kapsamında bu ülkede yaşayan, yerleşmek ya da başka bir ülkeye gitmek amacıyla da olsa burada bulunan kişiler. Yani onlar aslında birer hak sahibi, biz onlara bir şey lütfetmedik.

Ama “misafir” denildiği andan itibaren şu başladı ki hatırlarsınız siz de: “Misafir ama şu hakları yok, bu hakları yok…” Bir takım sorunlar ortaya çıktığında ve itirazlar yükseldiğinde, bir devlet yetkilisi çıkıp şöyle bir açıklama yapmıştı: “Evet onlar bizim misafirimiz, biz onlara ne sunarsak onunla yetinmek zorundalar.” Hani şu “misafir umduğunu değil bulduğunu” hikâyesi vardır ya, tam da bu yaklaşımla ekranlarda yapılan bir açıklamaydı bu. Ama onlar bizim misafirimiz değil.

Misafir dediğinizde bahşetmiş oluyorsunuz, lütfetmiş oluyorsunuz. Lütfettiğiniz şeyi geri alırken de kimse size “neden aldın” diye hukuki olarak soramaz; en fazla ahlaki ya da etik bir çerçevede sorgular. O yüzden bence temel yanlışlık tam da buradaydı. Onlar bizim misafirimiz değil, onlar bir hak öznesi. Sığınma talep eden insanlar olarak bizimle birliktelerdi. Dolayısıyla bizim, bir hak öznesiyle ilişki kurmamız; bu hakkın gerektirdiği düzenlemeleri ve ihtiyaçları konuşmamız gerekirdi ama bunu yapamadık, devlet böyle yapmadı.

Bunun sonucu olarak örneğin, 2012’de Suriyeliler hızla Türkiye’ye geldiğinde sağlık hizmetlerinde ilk başta her şey serbest gibiydi, bütün sağlık hizmetlerinden yararlanabiliyorlardı ve bu yaklaşık bir yıl sürdü. Sonra misafirlik bitiverdi, kısıtlamalar başladı, kanun çıktı, “kanun böyle diyor” dendi ve ardından da yönetmelikler geldi.

Sonra biliyorsunuz Avrupa Birliği ile geri kabul anlaşmaları yapıldı. Bu anlaşmalarla Suriyelilerin uluslararası korumaya başvurmaları fiilen sınırlandı ve karşılığında da mültecilerin Türkiye’de tutulması için Avrupa Birliği fonları gönderildi. Bu süreçte gelen fonlar eğitimde kullanıldı, sağlıkta kullanıldı. Ama eğitimde fon bitti, hizmet bitti; sağlıkta fon bitti, hizmet bitti.

Yani burada temel mesele şu: sığınmayı bir hak olarak değil, misafirlik üzerinden tanımlamak. Oysa devlet, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi başta olmak üzere imza attığı pek çok belgede sığınma hakkını temel bir hak olarak kabul etmiş durumda ama fiiliyatta bu hakkı tanımamaktan söz ediyoruz.

Bugün kilidi açacak olan şey de aslında bu. Bu sadece Türkiye’ye özgü değil; dünyada da son 10 yılda giderek belirginleşen bir eğilim var. Sığınma hakkını devre dışı bırakmaya çalışan politikalar yaygınlaşıyor. Resmî söylemlerdeki ırkçı yaklaşım da bununla doğrudan bağlantılı.

Türkiye’ye dönersek, mesele misafirlikle başladı ve bugün hâlâ aynı anlayışla devam ediyor. Sığınma hakkı temel bir hak olarak kabul edilmediği için göçmenler arasında bu kadar ayrımcılık var; göçmenler bu kadar kolay temel haklardan mahrum bırakılabiliyor. Ben bunun arkasında da yine aynı yaklaşımın yattığını düşünüyorum.

F.K.: Ama zaten bir de şu var, değil mi Gülseren Hanım? Bu mültecilik tanımının kendisi de baştan oldukça kurnazca kurulmuş bir politika aslında. Hani Batı’dan gelenler mülteci sayılırken, Doğu’dan gelenlerin alınmaması gibi bir yaklaşım en baştan kabul ediliyor.

Aslında bu biraz da Kürt sorununa karşı geliştirilen bir tür korkudan, oradaki paranoyalardan kaynaklanıyor. Yani zaten onları ikinci sınıf vatandaş olarak görüyor; hatta ikinci sınıf insan olarak görüyor.

G.Y.: Tabii tabii. Aslında bunun hem Kürtlere, hem de Araplara yönelik olduğu bile düşünülebilir çünkü biliyorsunuz, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne konulan coğrafi çekince - aslında 1967’de netleşiyor - tam da bu yaklaşımın bir parçası yani meseleye ta o tarihlerden başlıyoruz aslında.

Bugün bunun yansımalarını tartışıyoruz ama kökü çok daha geride. O coğrafi çekinceyle birlikte hem Kürtler, hem de sanıyorum Araplar açısından “Aman bizden uzak kalsınlar” gibi bir yaklaşımın etkisi olmuş olabilir. 

W.A.S.: Rapora geri dönersek, oldukça çarpıcı durum tespitleri var doğrusu. Yıllara göre yakalanan düzensiz göçmen sayıları raporda veriliyor ve bu veriler, birinci basamak sağlık hizmetlerine erişimi tamamen durmuş olan kayıtsız göçmen kitlesinin büyüklüğünü açıkça ortaya koyuyor.

Bu grup için hastaneye gitmek, tedavi olmak bile adli bir risk olarak görülüyor. Bu benim özellikle dikkatimi çekti çünkü kayıtsız göçmenler sağlık hizmeti almak için bir kuruma başvurduklarında gözaltına alınma ya da tutuklanma riskiyle karşı karşıya kalabiliyorlar. Bununla ilgili ne söylersiniz?

G.Y.: Evet, aslında burada şunu söylemek lazım: Yakalanan kayıtsız göçmenler hanesinde verilen veriler, tablonun tamamını göstermiyor çünkü bu rakamlar sadece yakalananları kapsıyor ama bir de yakalanmayanlar var. Yani bu kişiler çoğunlukla sınırlarda yakalananlar ve genellikle yakalandıkları anda deport ediliyorlar. Dolayısıyla bunlar Türkiye’de uzun süre kalabilmiş kişiler değil ağırlıklı olarak.

Oysa bizim asıl konuşmamız gereken grup, Türkiye’ye gelmiş ama yakalanmamış olanlar. Biz 2011’den önce de bu alanda çalışmalar yürütüyorduk. O dönemlerde zaten kayıtlı göçmen sayısı diye bir veri yoktu. “Kayıtsız göçmen” denildiğinde yaklaşık 1 milyon civarında bir sayı telaffuz edilirdi. Bugün bu sayının azaldığını düşünmek için elimizde bir veri yok yani neredeyse o tarihlerde olduğu gibi, bugün de yaklaşık 1 milyona yakın kayıtsız göçmen Türkiye’de tamamen korumasız koşullarda yaşamını sürdürüyor.

Yakalananların önemli bir kısmı da biliyorsunuz, “geri itme” politikalarına maruz kalıyor yani resmi deport süreci bile işletilmeden kayıt dışı biçimde geri gönderiliyorlar. Bu ayrı bir başlık, oraya girmeyeyim.

Şimdi şundan söz etmek istiyorum: Kayıtsız olanlar ya da bugünkü koşullarda geçici koruma statüsünde olup genel sağlık sigortasını ödeyemeyen ya da Göçmen Sağlığı Merkezleri dışında hizmet almak zorunda kalan Suriyeliler açısından da ciddi riskler söz konusu.

Bir kere kayıt dışıysanız, hastaneye gittiğiniz anda - rapordaki vaka örneklerinde de var - kimliğinizi verdiğinizde hemen polis çağrılıyor. Kayıtsız olduğunuz tespit edildiğinde adli süreç başlıyor: Deport ya da aylarca Geri Gönderme Merkezi'nde tutulma riskiyle karşı karşıya kalıyorsunuz.

Ne oluyor peki? Siz tedavi edilmek yerine Geri Gönderme Merkezi'ne gönderiliyorsunuz. Tutuklamaya benzer koşullarda bir yere kapatılıyorsunuz; tedavi edilmiyorsunuz ve bu yüzden ölümle burun buruna geliyorsunuz. Raporumuzda bunun örnekleri mevcut.

Bir diğer mesele fahiş faturalar. Acil servise gittiniz, yüksek bir fatura çıkarıldı, ödeyemiyorsunuz. Ödeyemediğiniz için cenazeler teslim alınamıyor. Sahipsiz kalan göçmen cenazeleri var bu nedenle. Kimliksiz ya da sahipsiz kişiler olarak defnediliyorlar.

Bazı durumlarda hastaneye götürülemeyen insanlar dışarıda hayatını kaybediyor, bahçelere gömülüyor. İnanılmaz şeyler yaşanıyor. Raporda da belirttiğimiz gibi, haysiyetle defin ve yas tutma hakkının tamamen ortadan kalktığı durumlarla karşılaşıyoruz.

Geçen hafta organ kaçakçılığına da girememiştik. Yüksek faturalar nedeniyle ameliyat olmak zorunda olan kişilere ödeyemeyecekleri rakamlar çıkarılıyor ve organ pazarlığı yapılıyor. Yani bir organını vererek hayatta kalmak zorunda kalan insanlar var. Bunu duymak bile insanı sarsıyor ama sahada bunlarla karşılaşıyoruz.

Bütün bunlara rağmen sağlık sistemi giderek daha fazla piyasalaşıyor. Bebeklerin rehin tutulması vakalarını takip ettik. Doğumdan sonra bırakılmayan bebekler… Ancak basına yansıdığında kısmi çözümler üretiliyor. Sudanlı bir bebeğin vakasında uzun uğraşlarımıza rağmen bebeği alamadık. Sonunda basın açıklaması yaptık. Ardından “Biz zaten rehin tutmuyorduk” denildi ama aileye 190 bin liralık senet imzalattılar.

Bunun gibi pek çok ciddi problem var ve maalesef şu anda bu sorunlara kalıcı çözümler üretileceğine dair güçlü bir işaret de görünmüyor.

W.A.S.: Evet, Gülseren Hanım. Hakikaten bu rapor hem sistemik yani bir yandan yapısal çöküşü gösteren bir çalışma oldu, hem de benim şahsen çok açık biçimde, çoğu zaman gözümüzden kaçan vicdani ve ahlaki çöküşe işaret eden bir belge niteliği taşıyor.

Ö.M.: Evet, ben de izninizle bir cümle eklemek isterim; bu ahlaki çöküşten söz ederken, biraz önce Gülseren Hanım’ın dile getirdiği organ pazarlığı ve bebeklerin rehin tutulması gibi örneklerin, bu çöküşün artık en dip noktasına ulaştığını gösteren göstergeler olarak kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

F.K.: Yani aslında Efsin olayıyla çok da farklı değil.

Ö.M.: Evet.

W.A.S.: Evet, Göçmen Mülteci Ağı tarafından kaleme alınan “Gölgede Yaşayanlar: Göçmen ve Mültecilerin Sağlık Haklarına Erişiminin Önündeki Engeller ve Yaşadıkları İnsan Hakları İhlalleri” başlıklı raporu ele aldık. Oldukça kapsamlı iki program yapmış olduk. Gülseren Hanım, tekrar çok teşekkür ederiz.

F.K.: Ellerinize sağlık, çok sağolun. 

G.Y.: Çok teşekkür ederim.

Ö.Ö.: Sağolun.

Ö.M.: Çok teşekkür ederiz, ellerinize sağlık.

G.Y.: Sağolun.

W.A.S.: Önümüzdeki hafta Çarşamba günü tekrar görüşmek dileğiyle hoşçakalın.